İnsan Neyse Algoritması da O

Hatırlarsanız bir önceki yazıda, birçok sanatçının algoritma baskılarına karşı verdiği mücadeleden bahsetmiştim. Bence, bizim gibi yani sosyal medyada içerik sağlayan insanlar için, böyle bir sorunun varlığını tanımlaması bile çok uzun sürdü. Bu durum şu meşhur, benzer bir şey önceden görmedikleri için yerlilerin karaya yaklaşan gemileri ilk baktıklarında fark etmemeleri hikayesine benziyor. Sağladıkları içeriklere yönelik artan algoritma manipülasyonlarına dair farkındalık kazandıktan sonra bazı sanatçı ve benzeri işler yapan kişiler Instagram’dan ve Facebook’dan biraz uzaklaşarak derin nefes almış gibi görünüyor, ama bu gerçek bir çözüm mü bilmiyorum. Her geçen gün sanal dünyada geri planda bilmediğimiz bir şeyler, yaşamımızda kontrolü daha fazla eline alıyor ve bunların etkilerini içerik üretenler daha fazla, daha önce hissetmeye başlıyorlar, tabii bu söylediklerimin bir de içerik tüketimi tarafı var.

En son yazımda, son yıllarda -bir şekilde- sürekli travmatik olaylara maruz kaldığımızı da söylemiştim, ama bu sorunun tanımı doğru yapmak gerek. Sadece gerçekleşen olaylardan mı kaynaklanıyor, yoksa bu travmalara etki eden veya oluşmasını hızlandıran başka faktörler de var mı?

Birey olarak zaten etkimizin kısıtlı olduğu bu karmaşık Dünya’da, bu etkiyi arttırma vaadi veren internet veya sanal ortam, gerçekte onu her gün geri planda biraz daha fazla kontrol ederek ve yöneterek, verdiği izlenimin aksine birey olarak etkimizi daha da küçültüyor. Aslında bunu alttan alta da hissediyoruz ama tam ismini koyamıyoruz, zaten önemli bir çaba da fark etmememizi sağlamaya yönelik harcanıyor. Dahası sürekli veri ve akış bombardımanına tutuluyoruz. Bir insanın önceliklendirmesinin, ilişkilendirmesinin ve anlamlandırılmasının saatler, günler, aylar süreceği bilgiler, mesajlar, görseller, algoritmaların dinamiklerini bilmediğimiz süzgeçlerinden geçirilerek önümüze durmaksızın atılıyor. Bu veri kalabalığı ve hızı, yaşamımızda bir anlam oluşturma yetimizi ciddi derecede zedeleniyor. Sanal dünyada algoritmaların genelde üç amacı var, bizi ekran başında tutmak veya bizden veri toplamak veya bize bir şey satmak ve bunların çoğu şu an maalesef bizim iyilik halimizle çatışan amaçlar. Bizler bilinçlendikçe, dev teknoloji şirketlerinin bu tek taraflı amaçlarının, kullanıcı esenliğine göre de dengelenebileceğine inanıyorum.

Şubat 2021 tarihili bir eskizim – Bu yazıda geçen sorunların kapsamı ve ne kadar ciddi oldukları konusunda kitaplar yazan, konuşmalar yapan ve felsefi tartışmaları başlatan ‘bilişim gurusu’
Jaron Lanier

Sorun bir tek sosyal medya değil açıkçası, insanla etkileşimde bulunmadan aldığımız hizmetler de git gide çoğalıyor. Bu hafta blogda Hakim’in Yolculuğu’nu yazdıktan sonra, uzun süredir üzerinde uğraşmadığım internet sitemin de biraz bakımını yapmak istedim. Mesela çok uzun bir süreden beri kapalı olan yorumlar kısmını açtım. Değişiklikleri yaparken, bir yandan oğlumu dinliyordum, ama bunun pek akıllıca bir fikir olmadığını bir süre sonra anladım. Bilmediğim bir nedenden ötürü arkada yaptığım değişiklikler, düzeltmeler dışarıda herkesin gördüğü siteme yansımaz oldu. Sitem sanki bağımsız bir halde duruyordu, hiçbir şekilde kontrol edemiyordum. Servis sağlayıcıma bağlanarak defalarca siteyi bir iki gün öncesinin backuplarıyla tekrar yükledim, tık yok, tık yok. Benim olan site artık benim değildi, sanki ayrı bir canlı ya da başkalarının kontrollünde olan bir şey gibi duruyordu önümde. Tuhaf bir yabancılaşma ve çaresizlik duygusu içinde saatlerce uğraştım durdum. Gerçekten bu hisler çok tuhaf geldi. Çözümü sonunda bulduğumda ne kadar basit bir sorun olduğuna şaşacağımı biliyordum, her zaman öyle oluyordu, ama gel gör ki arka planda bin bir düğme ve ayarlarla dolu bir ortamda çözümü kısa sürede bulabilcek miydim? Daha sorunun neden kaynaklandığını anlayamıyordum ki. Kendime çok kızdım, hangi ayarı değiştirdiğimi hatırlamıyordum, ama belki de problem benden kaynaklanmıyordu ve servis sağlayıcımla ilgiliydi.

Saatler ilerledi. Eşim ‘Müşteri hizmetlerini arasana.’ dedi. Hangi müşteri hizmetleri? Müşteri hizmetleri tonlarca forum ve konu başlığı haline getirilmiş durumda. Oraları aşarsan ancak mail atabiliyorsun. Sitem hacklenmiş olabilir mi diye düşündüm, ama öyle de gözükmüyordu. Uğraş uğraş sonunda buldum, ama hala sorunun tam olarak ne olduğundan emin değilim. Tespit ettiğim cache problemi miydi? Yoksa servis sağlayıcımın kotayı aşmak üzere olduğum bilgisini çok geç bildirmesi ve o süreçte sitemin işleyişini yavaşlatmış olması mıydı? Yeni yapılmış bir güncellemenin yarattığı teknik aksaklıklar mıydı? Bilmiyorum. Sonunda sorunu çözüdüm ve evet çözümü çok basitti, fakat bu süreçte karşımda üç dört dev program yapısıyla uğraştığımı bilmek ve bu sorunları çözmek için bir etten kemikten insanla temas edilebilme imkanının her geçen gün azaltıldığını görmek, bilmiyorum, şimdilik tam olarak anlamlandıramadım tuhaf bir his demekle yetinmek zorundayım, ama gelecekte bu duyguyla daha çok ve daha çok karşılaşacağımızı hissettim.

Aklıma aylar önce izlediğim Go ustası Lee Sedol’un yapay zeka AlphaGo ile yaptığı karşılaşmaları içeren şu belgesel aklıma geldi. Belgesel boyunca Le Sedol’ün değişen yüz ifadelerine, beden diline ve bunlardan içinde yaşadığı çıkarsanabilecek derin anlam karmaşasına şahit olmak beni çok etkilemişti. Lee Sedol’de şaşkınlık vardı, hiç beklemediği bir şeyle karşılaşmışlık vardı, çaresizlik, kontrol duygusunun ve belki de kendine güvenin kaybı vardı. Sonrasındaki günlerde sık sık düşündüm. Bir şey, Lee Sedol gibi henüz ismini koyamadığımız, belki öncesinde hiç beklemediğimiz ama yaşamımızı kökünden etkileyecek bir şey sandığımızdan da hızla yaklaşıyordu. İnsanlık bilinci, bu yüksek teknolojileri yönetme ehliyetine sahip olmak için ihtiyaç duyduğu felsefi temeller açısından yeterince donanımlı ve hazır değilken (özellikle de gelişmiş teknolojinin öncüsü kültürlerin baş değerlerinin kar, büyüme, rekabet ve başarı olduğu düşünüldüğünde) bu hızlı ve kontrolsüz gidişin gelecekte yaşamımıza sadece iyilik güzellik getirmeyeceği açık görünüyor. Çünkü bu yapay zeka dediğimiz şey yani algoritma esasında onu oluşturan ve kullanan insanın şeklini alıyor. Önce insan tarafından kullanılarak insanı öğreniyor ve sonrasında da o insanı yönlendirmeyi, yönetmeyi öğreniyor ve insan ne ise gelecek de onun abartılı bir hali olacağa benziyor.

Hakim’in Yolculuğu Çizgi Romanı

Bilgisayarımın başındayım. Sabah kalktığımda bugün bir yazı yazsam mı diye düşünmeye başladım. Hafta sonu, Fabien Toulme’nin Hakim’in Yolculuğu çizgi romanını okudum, hem de bir çırpıda üç kitabını birden. Onun üzerine yazmak istiyorum, ama içimde işleyen bir oto-sansür var. Bu oto-sansürün bir kısmı bu kitapta, Hakim’in hikayesini okurken, özellikle son on yılda ülkemizde yaşananlar ve şahit olduklarımdan dolayı aslında travma üstüne travma geçirmiş olduğumu ve bu travmaların bir kısmının hala etkisinde olduğumu fark etmekten kaynaklanıyor. Bu konu içimde derin bir konu, erken bir sonuca, tanımlamaya veya çözüme varmak istemiyorum. Ama anladım ki bu travmalar bedenimde saklı ve hala tam çözülmediler. Özellikle bu son bir yıl kendimi fiziken de biraz yaşlanmış hissediyorum. Aynaya baktığımda, yüzümde sık sık yorgun ve bıkkın bir ifadeyle karşılaşınca bu hissim artıyor. Oysa oldum olası, kronolojik yaşımından daha genç gösteren bir yapıya sahibimdir. Şimdiyse gergin yüz hatları ve vücut kasları, genişlemiş gözbebekleri, odaklanma güçlükleri, biraz sinirlilik…

Bu travmaların bir kısmı; siyaset adı altında, toplum içinde ayrıştırmaya ve sürekli dozu artan, çocukluğum dahil benzerini hiçbir zaman görmediğim ağır şiddet ve nefret diline şahit olmaktan kaynaklanıyor, bir kısmı da iklim değişimi, deprem, maden faciaları, doğa katliamları, çevresel kirlilik, çarpık kentleşme, sınırlarımızda süren savaşın ortaya çıkardığı acılar, yoksulluğun artışı, terör olayları, pandemi, kadın cinayetlerinden kaynaklanıyor. Aslında bunların çoğu birbirinin içine geçmiş biçimde ve listeye eklemeyi eminim unuttuğum şeyler de vardır.

Evet, yazarken bile ağır geliyor, ama bu yaşantılar artık bizim gerçeğimiz oldu, birincisi buna gerçekten hala inanamıyorum. Hakim’in Yolculuğu’nun ilk kitabında yani 1- Suriye’den Türkiye’ye kısmında işte onun da ülkesinde olanlar karşısındaki ilk bu şaşkınlığına ve inanamayışına, bocalamasına şahit olmak, uzun süredir içimde dönüp bakmadığım, dillendirmediğim bu duygularla temas etmeme yol açtı ve tabii ki alttan alta hissettiğim, birgün onun yaşadığına benzer şeyler yaşama kaygısıyla da. Nitekim 2016’da böyle bir facianın köşesinden dönmüş bir ülkeyiz, hala o geceyi unutamıyorum, o da travmalarıma dahil tabii ki. Şimdi bir de son dönem malum Youtube videolarında ve twitlerde yapılan itiraflarda ortaya dökülenler var. Kısacası gördüğünüz gibi ağır olaylar say say bitmiyor ve artık anladım ki bozulan toplumsal sağlığımızı şifalandırmak, bireysel psikolojik sağlığımızı kazanabilmekten de geçiyor ve bu artık ciddi bir konu. Şu an en azından bireysel olarak topluma olumlu etki edebileceğimiz, yani etki alanımızdaki şeylerden biri bu; yani bedenimize etki eden, onu geren, stresle dolduran, yaşadığımız ve taşıdığımız travmaların farkına vararak, sabırla, acele etmeden, yavaş yavaş, dengeli biçimde önce içimizi sağaltmak ve sonra da bunları oluşturan koşulları.

Evet, ben içimde çözülmemiş bazı travmaları taşıdığımı görüyorum ve bunları üzerimde taşıyarak önümüzdeki yıllarda yeterince sağlıklı bir yaşantıya sahip olamayacağımı da görüyorum. Bunların varlığını fark etmemde Hakim’in Yolculuğu’nu okumak çok etkili oldu.

Beni en etkileyen sahnelerden biri; Hakim’in “Düşün bunların uzun sürmeyeceğinden ne kadar emindim.” dediği yer.
Hakim’in Türkiye ve Antalya’ya geldiğinde ilk izlenimleri. “Çok temizdi, çok moderndi.” diyor. Hakim’in komşu ülkeler arası belirgin bir farklılığı ilk defa dile getirmesinden belki biraz olsun rahatladım. Dedim ya, belki…

Bu konuya başlangıç yapmak için bir çizgi romanlardan yardım almanın dıştan tesadüfi görünse de, aslında sezgisel olarak ne kadar doğru bir seçim olduğunu Hakim’in Yolculuğu’nu okurken fark ettim. Çizgi roman, romandan farklı olarak anlatılan sahneyi, olayı, sizin kendi hayal dünyanızda kendi dilediğiniz gibi oluşturmanıza imkan bırakmadan tanımlıyor, dolayısıyla bazen psikolojik savunma mekanizmalarınızı devreye sokmanıza izin vermiyor ve birden kaçtığınız, kaçındığınız bir şeyi karşınızda resmedilmiş halde bulabiliyorsunuz. Dahası çizgi roman, sinemada veya tiyatroda genelde olduğu gibi kahramanların iç sesini, düşüncelerini, duygularını sizin tahmin etmenizi beklemiyor, bunlar çoğu zaman sahnelerle aynı anda karşınızda oluyor, dolayısıyla çizgi roman nesirden, şiirden, tiyatrodan, filmden, resimden, heykelden bambaşka bir boyut ve bence onlar kadar önemli, etkili ve dönüştürücü bir sanat boyutu.

Fabien Toulme kitabında mültecilik konusuna elinden geldiğince objektif yaklaşmaya çalışmış ve tabii bunu başta açıkladığı amaçla yapıyor; bu amaç, savaştan ve ülkelerindeki zor koşullardan kaçan mültecilerin yaşam tecrübelerine, yaşadıkları travmalara ve acılara ilişkin batı insanına daha fazla empati kazandırmak. Bu çok takdir edilesi bir çaba, çünkü yaşamında kendi kültüründen başka hiçbir yabancıyla ‘merhaba, nasılsın?’ dışında gerçek anlamda temas etmemiş, başka kültürden dostu, arkadaşı olmayan veya ana dilinden bir başka bir dili akıcı şekilde konuşamayan, başka dillerde okuyamayan, araştırma ve keşif yapamayan ortalama batı insanın çoğu da tıpkı, bizim ülkemizde benzer özellikler taşıyan çoğu insan gibi diğer kültürlere ve halklara yönelik dar ve ön yargılı bakış açılarına sahip. Bence bir insan başka insanları tanımadan kendini gerçek anlamda tanımlayıp, tanıyamayacağı gibi, başka kültürleri de bizzat tanımadan kendi kültürünü gerçek anlamda tanıyamaz ve tanımlayamaz.

Çizgi romana gelirsek, Hakim bazı insanların ön yargıyla düşündüğü gibi ilk fırsatta ülkesinden kaçan biri değil. Ülkesinde iyi bir işi ve geliri, mutlu aile ilişkileri, geleceğe dair hayalleri olan ve ülkesinden ayrılmayı hiçbir zaman düşünmemiş bir insan, kısacası iç savaş öncesi Suriye’de mutlu bir insan. Görünen o ki Suriye kolektivist yapıya sahip bir kültür, aile ve arkadaşlar arasında dayanışma ve iyi ilişkiler ön planda. Satır aralarında kadın erkek ilişkisine dair tutucu bir kültür olduğunu da Hakim’in anlattıklarından anlıyoruz, zira eğer eve yemeğe davet edilen erkek ailenin iyi tanıdığı ve bildiği biri değil ise kadınlar o masada yemek yemiyor veya bekar bir kadın ve erkeğin baş başa sohbet etmesinin pek hoş karşılanmıyor, ancak yine Hakim’in Suriye anlatılarından anlaşıldığı gibi bu kural başka kültürlerdeki kadınlara yaklaşımlarda geçerli değil, onlarla daha rahat arkadaş olabiliyorlar. Bu, kadına bakıştaki bir yanda tutuculuk ve diğer yanda rahatlık batı kültüründe yaşarken farkındalıkla dengelenmezse, bazı sorunlar ve uyumsuzluklar yaratabileceğini tahmin etmek zor değil.

Kitapların başlıklarından da anlaşılacağı gibi Hakim ve ailesi Türkiye’de aradıkları imkanları bulamıyorlar ve Avrupa’ya geçmeye karar veriyorlar ve asıl zorlu macera ondan sonra başlıyor.

çinde yaşananları tam bilmediğimiz karanlıkta, derme çatma botlarla yapılan o yolculuklar, çok zorlandım okurken. Bir insanın aynı duruma kendi çocuğuyla düştüğünde neler hissedebileceğini hayal etmeden ve gözyaşlarını akıtmadan bu sayfaları geçmesi çok zor. İnsanların, hele de çocukların böyle yolculuklar yapmak zorunda kalmadığı, bu acıları yaşamadığı bir Dünya istiyorum. Çok istiyorum.

Hakim’in yolculuğu bundan sonrasında daha da zorlaşıyor. Doğu Avrupa’da yükselen aşırı sağın etkilerini ve bir yandan mültecilere kucak açan, onları anlayan ve şefkatle yaklaşan insanları. Devamını anlatarak çizgi romanın heyecanını ve sürprizlerini okuyacaklar için bozmak istemiyorum. Bu kitap kalbini samimiyetle birbirinin gerçeğine açan Dünya’nın iki ayrı yerinde büyümüş iki insanın, Fabian ve Hakim’in hikayesi, ama daha çok Hakim’in hikayesi, yerinden yurdundan her şeyi geride bırakara ayrılmak zorunda kalan birinin hikayesi ve onun da başta dediği gibi bu hikayenin milyonlarca benzer ya da farklı yönlere ve sonlara gidenleri var.

Oğlum küçüklüğünden beri bana sıkça şu soruyu sorar. ‘Anne, Dünya’da kötü insanlar var mı?’ ve ben de oğluma hep şunu söylerim ‘Evet, bu dünyada kötü insanlar var, ama iyiler onlardan çok daha fazla, bunu sakın unutma.’ Hakim’in Yolculuğu da bunu anlatan gerçek bir hikaye.

Yavaş Yavaş Yazı Masama Geri Dönüyorum

yazı masamın çizim masamdan görünüşü (Mayıs – 2021)

Neredeyse bir yıldan fazla oldu blogda yazmayalı, hatta onun varlığını zaman zaman unutmaya bile başladım. Korona pandemi koşulları bunda en büyük sebepti. Bu süreçte pek de sevmediğim Instagram ve Facebook’da paylaşım yapmaya devam ettim. Beni yakından tanıyanlar bunu aslında pek tercih etmediğimi bilirler, ama evlerde kapalı kaldığımız bu dönemde hem kendimin hem de beni takip eden, çalışmalarımı yazılarımı sevenlerin moralini yüksek tutmak ve temasta kalmak için bu yolu seçtim. Aslında belki de başka seçeneğim de yoktu, blog yazıları daima daha fazla özen istiyor ve benim bu süreçte o özeni ve odaklanmayı gösterecek vaktim ve imkanım yoktu. Bundan bile yola çıkarak aslında sosyal medyanın daha düşük kalite ile dönebilen bir sistem olduğunu anlayabiliyorum. Blogda yazmak onun bir basamak üstü ve blogun birkaç basamak üstünde de derece derece yükselen kitap yazmak var.  

Bunları önümüzdeki dönemde daha detaylı yazacağım sanırım. Kısacası bir yıldan fazla bir süre Instagram birçok insan gibi benim de yaratıcılığımı kendi sistemi içine kattı, öğüttü ve tabii ki kendi karı ve çıkarı için kullandı. Bu süreç içinde algoritmaları vasıtasıyla beni ve paylaşma düzenimi, kimin görüp görmeyeceğini kontrol altında tutmaya çalıştı. Reklam vermemi istediği açıkça belliydi, ama vermedim ve tabii ki yalnızca kendi karını önceleyen koca sistem düzeni içinde küçük bir kişi olarak bu alışverişte çoğunlukla ben kaybettim. Ondan, algoritmadan bahsediyorum, ama onun kim ve ne olduğunu bilmiyorum, hangi prensiplerde işlediğini bilmiyorum, ama işimi ve yaşamımı ne kadar etkileyebildiği konusunda her seferinde hayretler içinde kalıyorum. Bu konuda birçok açıdan hak verdiğim bir sanatçının paylaşımlarını da aşağıda bırakıyorum. 

Pandemi döneminde sayfalarca günlük tuttum. Hemen hemen daima elle tutulur, kokusu alınabilir biçimde olan, gerçek kitaplar okudum. Günlüklerimin, defterlerimin, kitaplarımın sayfalarına aldığım notları, çizimleri algoritmaların midesine besin olarak atmadığımı hissederek, kısacası biraz olsun insan hissederek bulduğum her küçük fırsatta yazdım, çizdim. Bunlardan bazılarını paylaştım, bazılarını ise paylaşmadım ve şimdi yavaş yavaş bloğa geri dönüyorum. 

Pandemi dönemince tuttuğum günlükler

Uzun bir aradan sonra bu hafta okullar yine aralıklı yüz yüze eğitime geçti. Bugün oğlum okulda. Pandemi süresince verimli bir dönem geçirdi ve bu dönemi özellikle de kendini ve güçlü alanlarını keşfetme adına gerçekten çok iyi kullanmış gibi görünüyor. İçim bu açıdan biraz huzurlu, çünkü onun yaşında ne yapmaktan hoşlanıyorsam, bu yaşımda güçlü olduğum ve çiçek açabildiğim alanların da onlar olduğunu görüyorum. Çocukluk zamanları eğer imkan veren, kabullenici bir ortamda isek, bence gönlümüzün muradını en derinden, en samimi biçimde keşfedebildiğimiz zamanlar. Çocukken okumayı, yazmayı, resim ve el işi yapmayı, doğayı, müze ve tarihi yerleri gezmeyi, keşfetmeyi çok severdim.  Hala çok seviyorum ve hatta yeteneklerimi ve becerilerimi en fazla ortaya koyabildiğim alanlar hala onlar, aslında hiç değişmedi. Belki oğlum da değişmeyecek. 

Bugün kendimi iyi hissediyorum, uzun süredir flimlerini izlediğimiz Hayao Miyazaki’nin etkisi de olabilir bu. Onun hakkında da yazacağım. Bugünlük, uzun süre aradan sonra böyle kısa bir açılış yapmak istedim. Yakında (umarım) tekrar burada buluşmak üzere. 

Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Ankara, Yaban, Panorama

Yakup Kadri Karaosmanoğlu / Eskiz Defterimden, sulandırılabilir tebeşir

Bir yazarı okurken, kimi zaman bir portresini eskiz defterime çizmeye dair içimde istek oluşuyor. Belki de bu, sayfalarca yazarın ruh dünyasında dolaştıktan sonra onunla bir de göz göze gelme ihtiyacından kaynaklanıyor. Son yıllarda üç romanını bitirdiğim Yakup Kadri Karaosmanoğlu da onlardan biri.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu okumaya (belki biraz geç de kalmış olabilirim), ilk Münih’ten Ankara’ya taşındığımızda Ankara romanıyla başladım. O zamanlar ( ve hala şimdi), doğup büyüdüğüm Ankara’yı farklı açılardan daha derinlemesine ve bazen de yeniden tanıma, keşfetme hevesiyle doluydum. Romanında, Ankara’nın, Kurtuluş Mücadelesi ve sonrasındaki halini, neredeyse elle tutulacak düzeyde tarif edilmesine şahit olmak, başkent oluşu itibarıyla dört kuşak Ankara’yı yaşamış bir ailenin parçası olan benim için çok değişik bir duyguydu. Ayrıca Karaosmanoğlu, bu dönemi Selma karakterinin gözünden, bir kadının dönüşümü, yetişkin bir birey haline gelmesi süreci üzerinden ve bugünün kadın tartışmalarına dair kalıplaşmış simgelerden biraz ötede anlatması da farklı geldi. Bu tarz, bana göre Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun kendisine, kendi inandığı şeylere, fikirlere, iklime, coğrafyaya, siyasete, mimariye, aslında genel olarak her şeye bakışını tasvir edebilir. Okuduğum üç romanında da Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun kendini eleştirebilme becerisine ve bu konudaki samimiyetine hayran oldum, bu özellikle olgunluk dönemi eserlerinden Panorama’da daha açık biçimde kendini gösteriyordu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu çok belirgin bir siyasi duruşu olmasının ötesinde, kendisini, inandıklarını, düşüncelerini, gördüklerini cesur yüreklilikle eleştirebilen nefs terbiyesine sahip bir yazar.

Üç romanını okudum, bunlar sırasıyla; Ankara, Yaban ve Panorama oldu. Bu romanlar arasında edebi açından en güçlü bulduğum roman, Yaban oldu. Yaban, birçok kişiye göre ve bence de Yakup Kadri’nin hikaye anlatıcılığının üst düzeye ulaşmış meyvelerinden ve bir çağdaş Türk romanı klasiği.

Özellikle Yaban romanından internette çok alıntı yapıldığını göreceksiniz, ben burada Yaban’dan veya diğer okuduğum iki romanından her hangi bir alıntı yapmayacağım. Zira kendi değerlendirmeme göre, bu romanları baştan sona okumadan, sözünü, hikayesini bitirmesine izin vermeden Yakup Kadri’nin neyi anlatmaya ve anlamaya çalıştığına tam olarak vâkıf olmak mümkün değil ve daha kötüsü yanlış anlamak da çok olası.

Gelelim son okuduğum ve en etkilendiğim eserine, Panorama’ya. Bu roman çok okunan kitaplarından değil, oldukça kalın ve daha geç yaşlarında verdiği eserlerden biri. Yakup Kadri sanki o zamana kadar biriktirdiği tüm yaşam tecrübesini ve gözlemlerini bu kitabın sayfaların içine akıtma ihtiyacı içinde, hatta bazen romanın baş döndürücü hızına, kalabalık karakterlerine yetişmek mümkün olmuyor. Karaosmanoğlu’nun bu romanı yazdığı yaşlarında söyleyecek, birikmiş çok sözü var ve hepsi dinlenilesi. Okurken sürekli olarak karakterlere dair ufak hatırlatıcı notlar almak, ‘bu kimdi acaba?’ diye kitabın ilerleyen sayfalarında kala kalmamak açısından bana çok yardımcı oldu. Ankara ve Yaban’dan yaklaşık 20 yıl sonra basılmış Panorama, ilginç biçimde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsünü biraz daha iyi anlamamı da sağladı.

Yakup Kadri, Panorama romanını oldukça vurucu bir sonla bitiyor. Bu sonun ne anlama geldiği her devirde farklı farklı yorumlanabilir belki. Bitirdikten sonra karakterlere içimden çeşitli sorular sorarak kendim için bir anlamlandırma yaptım ve her etkileyici roman sonrası olduğu gibi üzerinde konuşmadan önce bir süre üzerinde düşünmek için zaman tanıdım kendime. Şimdi romanla ilgili ulaştığım içsel dengede, Türkiye’yi anlamak çabasında olan bir insanın Panorama’yı Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun diğer önemli eserlerinin de yanında kesinlikle okuması gerektiğini düşünüyorum.

Ayrıca Karaosmanoğlu’nun romanları ve Cer Modern’de gezdiğim Bir Şehir Kurmak: Ankara sergisi; Esra Sazyek’in Türk Romanında Ankara isimli Vekam Yayınları tarafından basılan, kapsamlı bir araştırma süreci sonucunda ortaya çıkmış kitabına ilişkin bende bir merak da doğurdu. Şimdi bu kitabı okuyorum.

Kabından Taşan Renkler

Dün gece uzun süredir yavaş yavaş okuduğum kalın romanı bitirdim. Hatta son sayfalarını bitirmeden yatmamak için, uyumamda ısrar eden ev ahalisine biraz çıkışmış da olabilirim. Kitaptan yarın bugün ya da birgün bahsetmek istiyorum. Bana neden soruları yerine birçok nasıl sorusu sordurdu? Nasıl sorularının neden sorularını da kapsadığını, sonuçta ve cevap bulma sürecinde insanı neden sorularından daha üst bir bilince taşıdığını düşünüyorum. Neden öldü yerine nasıl yaşayabilirdi? sorusu gibi. Romanlara, masallara, hikayelere, karakterlere bir sürü nasıl sorusu sorarım? Kendime de sık sık nasıl sorusu sorarım? Mesela bu kısıtlı ve zor imkanlarda bir yandan psikolojimi, bir yandan yaratıcılığımı, bir yandan sağlığımı, bir yandan çevremi nasıl güçlü tutabilirim? Nasıl? Nasıl? Nasıl? Doğru sorulan nasıl sorularıyla eninde sonunda daha önce yürünmüş ya da yürünmemiş bir yol bulunabildiğini öğrendim.

Geçen günlerde bu çıktı elimden. Kendime, bazı renklerinin karışımını kendim hazırladığım bir guaj paleti hazırladım. Bunlar fazla koyduğum, kabından taşan renklerdi. Kabından taşan renkler; şimdi bu kelimeler kulağıma ne hoş geldi. Sonra kabından taşan renkleri öylece sürdüm kağıda ve bir insan beliriverdi. Kendiliğinden. Sonra ben onu biraz daha belirginleştirdim. Sanki bir yere yürüyordu. Nereye yürüdüğünü bilmiyorum ya da hissediyorum da kendime saklıyorum o hislerimi. Ama beni şu an en fazla o insanın nasıl yürüdüğü ilgilendirdi. Zerafetle, güçle ve farkındalıkla yürüyordu. Ve belki de şu an elindeki en büyük ve tek güç buydu.

Ektiğinle Karşılaşmak

Birçok insan gibi COVID19 salgınında evde kalma sürecinde bütün rutinim değişti. Tek başına olabildiğim süreler artık yok gibi ve sürekli evin işi, oğlanın okulu, yemek, çamaşır… Yine de benim için her şeyin başı sağlık olduğudan, içimde altta duruma göre artan azalan artan bir bunaltı hissi olsa da, sağlığımız şu an yerinde olduğu için ve bir de arada çıkıp temiz hava alabileceğimiz, kuşların sesini duyabileceğimiz, rüzgarı güneşi yüzümüzde hissedebileceğimiz bir bahçemiz olduğu için çok şükrediyorum.

Twitterdan bir iki doğru haber almaya çalışırken bir yandan da sosyal medya trollerinin yarattığı ortam artık tahammül edilmez geliyor. Bu nedenle evde yıllardır televizyon açmadığımız gibi, bugünlerde akşam saatlerinde özellikle yatmadan önce sosyal medyadan da uzak kalmaya çalışıyorum ve bir iki sayfa da olsa roman okuyorum. Mesela geçen yıl Mo Yan’dan Yaşam ve Ölüm Yorgununu romanını okuduğumdan Çin kültürüne Mo Yan’ın gözünden biraz olsun aşina olmuştum. Ne yiyip, içtiklerine, kriz dönemlerinde nasıl davrandıklarına. Bu salgın sürecinde çok şeyi daha iyi anlamamı sağladı. Bugünlerde de akşamları elimde Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun şimdiye kadar okuduğum üçüncü ve en kalın romanı var. Keskin bir gözlem gücüne sahip Karaosmanoğlu, Mo Yan gibi anlamak kadar görmek için de okuduğum yazarlardan.

Görmek deyince, bahçede öncekinden farklı iki lale daha açtı. Bu soğanların hediye olduğunu hatırlıyorum. Bazı hediyelerin güzellikleri tıpkı bu laleler gibi sonradan anlaşılıyor. Ve ne ekersen, mevsimi geldiğinde o çıkıyor. Bazen insan da yaşamda böyle ne ektiğini unutabiliyor, ama doğa unutmuyor. Belki de bazılarının tek tesellisi ve bazılarının da tek korkusu işte bu geçmişte ekilenler. Platon Devlet adı eserinde, doğruluktan şaşmış bir yaşam sahibinin ölüm gerçeğinin farkındalığını kazandıkça, giderek artan derin bir panik ve korku yaşadığından bahseder. Kendi ektiğiyle karşılaşma olasılığının paniği.  Yaptığı kötülük ve haksızlıklar bilgisinin insanın içine dehşet salan korkusu, doğruluktan şaşarak geçirilen bir yaşamın kaçınılmaz sonlarından biridir diye açıklar;

‘… insan öleceğini düşünür olunca, önceleri aklından geçmeyen korkulara, kaygılara düşer. Bu dünyada kötülük eden Hades’te cezasını çeker, gibi sözlere gülenleri gün gelir, ya bu söz doğruysa, diye bir korku alır. İnsanlar, ya ihtiyarlığın verdiği dermansızlık yüzünden ya da kendilerini öteki dünyaya daha yakın gördüklerinden orada olup bitenler üzerinde kafa yorarlar, kuşku korku dolar içlerine, kimlere kötülük ettiklerini araştırmaya başlarlar. Hayatlarını gözden geçirip, ettikleri haksızlıkların farkında varanlar, çocuklar gibi uykularından korkuyla uyanırlar. Umutsuz bir bekleme içinde zehir olur hayatları. Oysa hiç haksızlık etmediklerini bilenlere hep tatlı bir umut vardır. Pindaros’un dediği gibi ihtiyarlığı besleyen güzel bir umut’ Platon, Devlet s.5 Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, İş Bankası Kültür Yayınları

Dilerim bu yaşamda güzellik ektiğinden emin olanlardan olalım.