Görmek

Defterime pastel ile yaptığım eskiz Fin ressam Akseli Gallen-Kallela’nın resmini yaptığı Kalevala destanında Lemminkainen’in annesinin oğlunu hayata döndürme sahnesi – resmin orjinalini aşağıda görebilirsiniz. Ayrıca Kalevala’nın Fince aslından çevirisini yayınlayan Everest Yayınlarının da kapağında bu resim var. Benim çizdiğim anne nedense daha yaşlı ve yorgun bir anne.

Bu sabah oğlum hikaye anlatırken şu sözler döküldü dudaklarından; “…alevler sardı etrafını ve gölgesi alevlerin içinde giderek kayboldu.” Bunu söyleyen bir çocuktu. Kendi uydurduğu bir hikayeyi anlatan bir çocuk. Yüzümde şaşkınlık ve hayranlıkla baka kalmış olmalıyım ki, meraktan ‘Ne oldu anne, bir şey mi oldu?’ deme ihtiyacı hissetti. Tasvirleri giderek derinleşiyor, güzelleşiyordu. Onu okula bıraktıktan sonra, alevlerin içinde bir gölgenin varlığını ve kaybolmasını nasıl ve nerede gözlemiş olabileceğini düşündüm.

Geçen yaz İlyada’yı okudum. Sürekli sorular sordu. Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Zeus’u Hera’yı Atena’yi, Paris’i, Kral Priamos’u… ve tabii Hektor’u ve Akhilleus’u. Hektor’un ölümüne üzüldüğümü ve Akhilleus’u karakter olarak beğenmediğimi keşfettiğinden beri bunun nedenini anlamaya çalışıyor.

İlyada beni derinden etkiledi ve derinden etkilenmem de oğlumu derinden etkiledi. İlyada’da iyiler kazanmıyor. Homeros, anlatırken dinleyen insanın acımasız ‘gerçekler’ karşısında ne hissedeceğini de umursamıyor. Onun derdi, anlatmak, gördüğünü anlatmak. Tüm destanda en etkilendiğin sadece bir yer göster deseler; Kral Priamos’un, oğlu Hektor’un ölüsünü, bir gece Akhilleus’un gizlice ayağına giderek alıp Troya’ya getirmesi derdim. Hatta en çok da yaşlı Priamos’un, oğlunun katili Akhilleus’un bahçesinde bir süre uyumayı isteyecek kadar yas tutmaktan bitip tükenmiş ve oğlunun ölüsünü alışıyla da biraz olsun huzur bulmuş olması derdim.

Şöyle diyor Kral Priamos yiğit oğlu Hektor’un ölüsünü aldıktan sonra Akhilleus’a:

Çabuk yatır beni Zeus’un beslediği,

yatalım da varalım yumuşak uykunun tadına.

Gözkapaklarım altında hiç kapanmadı gözlerim,

ağladım, ağladım, sindirdim acıları içime,

avluda toz toprak içinde yuvarlana yuvarlana.

İlk lokmayı ağzıma bugün koydum,

ışıldayan şarap bugün geçti boğazımdan içeri

bir lokma yememiş, bir yudum içmemiştim bugüne dek.”

İlyada, Homeros / İş Bankası Kültür Yayınları- Hasan Ali Yücel Klasikleri

Homeros bunları dinleyicilerine anlatırken bir yandan da görmüyor muydu, Kral Priamos’un günlerdir çektiği acılardan yorgun düşmüş yüzünü ve bedenini?

Görmek yalnızca gözlerle mi gerçekleştirilen bir edim? Oğlum kahvaltı masasında hikayesini anlatırken sadece bir şey tasvir etmiyor, bir şey görüyordu da. Benim o an, anlatmasa göremeyeceğim bir şey görüyordu hayalinde. Ve gördüğünü; sözcükler seçerek, o sözcükleri seçtiği sıralara dizerek ve Türkçe seslendirerek benim de hayalimde canlandırıverdi. “…alevler sardı etrafını ve gölgesi alevlerin içinde giderek kayboldu…” Ve ikimiz de benzer bir hayalin içinde dolaşmaya başladık. Onun hayalini artık ben de görmeye başladım, ama benim gördüğüm gölge onun gördüğüyle aynı mıydı? Benim gölgem ne renkti? Bu süreci en derinden, söz söyleme sanatının en üst düzeylerine erişen Homeros’u okuduğumda kavradım. Hayal görmenin, o hayale başkalarını da ortak etmenin gücünü onun söylediği güçlü sözleri okurken bir kez daha anladım. Sözler önemliydi, ama o söz söyleme gücüne erişmeden önce en önemlisi görmekti. Görme gücü. Herkes bu gücünü iyiye kullanmıyor. Yine de bir teselli; yaşayabilen ve binlerce senenin ötesine kuşaktan kuşağa aktarılabilen görüntüler, sanırım yalnızca akıl almaz, akılla kavranamaz büyüklükte bir bütünün küçücük bir parçası olarak kendini görebilenlerin görüntüleri olabiliyor. Dahası bir zerresi olduklarını hissettikleri bütün ne kadar büyükse, gördükleri de zamana o oranda meydan okuyarak taze kalabiliyor.

Binlerce yıl ötesinin hikayeleri, bu gizemli bütünün her çağda başka tanımlanmış olduğunu da gösteriyor. Bizi şu an sahip olduğumuz ve mutlak gerçek olarak tanımladığımız dünya görüşümüzün geçiciliğiyle de yüzleştirebiliyor. Belki de bir an olsun, zaman denen bilmece içinde küçük küçücük bir zerre olduğumuzu derinde idrak etmemizi sağlıyor. Bu hikayeleri kaynağından okumak ve anlamak, bundan 3000 yıl kadar önce Anadolu’da yaşandığı söylenen acıları, mutlulukları, hırsları, ihanetleri tıpkı bugün gibi anlamak, hissetmek; tarifi çok zor. Böyle bir tecrübeyi kısa yaşamında kaçırmamalı insan. Hele de bu toprakların insanı hiç kaçırmamalı.

Şimdi başka bir destan okuyorum; Kalevala. Kalevala, Fin halk destanı ve bugünkü Finlandiya’nın kültürünün oluşmasında ve dilinin yaşamasında çok derin etkileri olmuş. Daha kahraman Vainamöinen yeni doğduğu en başlardayım. Tahir Alangu bu kısmın eski Altay-Türk Şamanı kozmolojisiyle de çok benzerlikler taşıdığını belirtiyor. (Türkiye Folkloru EL Kitabı-Tahir Alangu/ Yapı Kredi Yayınları) Kalevala şamanistik bir kültürün destanı, İlyada gibi bir destandan en başta savaşlarıyla ayrılıyor diyor bazı yorumcular. İlyada’da savaşlar kargı ve kılıçla yapılırken, Kalevala’da daha çok sözlerle yapılıyor.

Kutba yakın kuzeyin çetin doğa koşullarıyla çevrili geçmişte çoğunluğu yoksulluk, hastalık, sefalet içinde içinde hayatta kalmaya çalışan insanların, bugün dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı ülkeyi, Finlandiya’yı oluşturması bende büyük ilgi uyandırıyor. Daha öncesinde okuduğum Grigory Petrov’un Finlandiya’nın kalkınma sürecini anlatan Beyaz Zambaklar Ülkesi kitabı ve Tahir Alangu’unun Kalevala destanı ile ilgili yorumları da bu destana merakımı artırmıştı.

Fin ressam Akseli Gallen-Kallela’nın resmini yaptığı Kalevala destanıda Lemminkainen’in annesinin oğlunu hayata döndürme sahnesi

Yukarıda Fin Ressam Akseli Gallen-Kallela’nın bir eseri var. Burada Kalevala destanı kahramanlarında Lemminkainen’i öldükten sonra annesi tarafından tekrar hayata döndürülmesi sahnesi canlandırılmış. Annenin gözündeki şu bakış, çok etkileyici. Ben daha o bölümü okumadım, okusaydım ben hayalimde nasıl görürdüm o anneyi acaba? Yukarıdaki gibi daha yaşlı, daha yorgun ve daha teslimiyet dolu mu? Bilmiyorum. Bu öylesine güçlü bir imge ki, destanı kendi hayalimde kurarken ondan özgürleşebileceğimden artık emin değilim.

“Onlardan toparlar oğlunu

eski Lemminkainen’i.

Etleri etlerle birleştirip,

kemiği kemiğe kaynaştırıp,

siniri sinire eritip,

damarı damara sokup diker.”

Kalevala / Fin Halk Destanı; Everest Yayınları

Bu etkileyici resim, Akseli Gallen-Kallela destanda anlatılan tasvirlerden yola çıkarak bir hayal görmesi, fakat bu noktadan sonra resime bakan ile hikayeyi dinleyen/okuyan ayrışıyor, dinleyen/okuyan tıpkı ressam gibi kendi hayalinde kendi hayal gücünü kullanarak sahneyi tekrar canlandırken, resme bakan ressamın hayalinin bir şahiti haline geliyor. Bu konu üzerinde daha derin düşünmek gerektiğini hissediyorum. Zira her şeyin görselliğe temellendiği bu çağda, sürekli başkalarının hayallerine şahit olurken sanırım gerçekte bireysel hayal gücümüz giderek köreliyor.

Belki de bu yüzden masallara, destanlara bu kadar çekiliyorum. Belki de hayal gücümün gündelik hayatta maruz kaldığı vitaminsizliği, açlığı en yoğun onlar gideriyorlar. İnsan olarak bana en büyük gücümü, hayal gücümü hatırlatıyor ve o gücün sınırlarını daha önce hayal etmediğim boyutlara genişletiyorlar.

Güzel Vaşak

Mono Baskı, suluboya, mükekkep- Ölen Vaşakların İçimdeki Yasının Yansıması/ 23.10.2012

Vaşak, güzel vaşak, güzeller güzeli vaşak. Sen insandan hoşlanmıyorsun, insandan kaçıyorsun, ama o seni gelip buluyor. Seni dar alanlarda yaşamaya zorluyor, artık saklanacak yer bulamıyorsun, kendini besleyecek yemek bulamıyorsun. Ya açlıktan ya insanla karşılaşmaktan ölüyorsun. Ölüyorsun.

Senin yerde yatarken resimlerini gördüm bir haftada üç defa. Ya ölmüştün ya da az sonrasında öldün. Patilerin kocamandı. Kulakların, gözlerin, tüylerin, her şeyinle muhteşem bir bütün, muhteşem bir güzelliktin. İnsandan kaçman yetmedi, yetemedi, üç defa öldün geçen hafta. Birinde açlıktan, birinde vurularak, birinde araba çarparak. Üç defa öldün. İnsandan kaçmana rağmen, insan yüzünden.

Seni gördüğünde sana hayranlıkla bakmak yerine tüfek doğrultan, doğrultabilen insanı anlamıyorum. Onunla benzer tür özelliklerini taşıyoruz, ama onu tanımıyorum, insan gibi düşündüğümde, hissettiğimde onu anlayamıyorum. O hangi tür bir insan bilmiyorum güzeller güzeli Vaşak. Ne yer, ne içer, nasıl yetiştirilir, ne düşünür, ne hisseder bilmiyorum. Güzeller güzeli Vaşak, o insana karşı ben de senin hissettiklerini hissediyorum ve seni benden, bizden aldığı için yas tutuyorum. Ondan türüm adına utanç duyuyorum. Seni seviyorum güzel Vaşak, ben seni seviyorum.

Sihirli Dünya

13.Ekim.2021 defterime yaptığım bir kolaj- Baskı ve mürekkep /
Bu kelebek kalıbı 2013’den. Oyduğum ikinci kalıptı ve kullandığım başkasının tasarımı olan tek kalıptır; Gennine Zlatkis’in baskı kitabından, kalıp oymayı denemek için sunulan örneklerden. 2013’de Münih’te çalışma masamda bunu yaparken bir sanatçı olduğumu bilmiyordum.

Bir an geliyor hayatımda hiç birleşmeyecekmiş gibi görünen noktalar birleşiyor. Onlar birleşmek üzere ortaya çıkmışlar, o an bunu da seziyor insan. Sezgi çok başka, beni benden öteye inandıran sihirli bir süreç. Benim için tarifi neredeyse imkansız.

Masamın başına geçiyorum. İçimden bir şey yapmak geliyor, bir sonraki adımda bir sezgi daha, bir adım daha. Kimi zaman öncesinde masamda bazı şeyleri öylesine dururken buluyorum. Daha önce öylesine duranların, birden aslında öylesine durmadıklarını seziyorum. Ellerime aldığımda onlarla ne yapmam gerektiğini hissediyorum. Arkamı dönüyorum, çok önceden saklamış olduğum atmaya kıyamadığım renk deneme kağıdım mesela, birden pırıl pırıl ışıldamaya başlamış, sanki benimle konuşuyor.

Ben çalışırken bir şeyler oluyor, benimle ilgili ve (henüz) ben olmayan bir şeyler. Başka bir şeyler. Çok düşünmüyorum o sıra, yaşamımda yaşama en güvendiğim anlar o anlardır belki de. Beni nereye götürürse ilham, güzel bir yer olacağını biliyorum. Öylesine bir eminlik hali. Ya da güzel bir yerin ilk durağı olacağını biliyorum. Bundan eminim. Öyle oluyor. Her seferinde öyle oluyor ve ben daha da emin oluyorum.

Atölyemde gün içinde zaman duruyor ya da farklı akıyor. Evin önünden geçen sokaktan farklı bir hızda. Belki de binlerce paralel zamanın içinde dolaşıyorum burada, masal dünyasının içinde olmak gibi. Evvel zaman içinde, bir varmış bir yokmuş, ellerim çalışmaya başlıyor, çalışmak istiyor, çalışması gerektiğini seziyor, hoop birden önümde nereden geldiğinine akıl sır erdiremediğim bir şey buluveriyorum. Bu kelebek gibi. Bir kelebek gibi, kozasından çıkan. Şaşkınlıkla ve çoğu zaman da hayranlıkla inceliyorum önümde duranları. Masallarda kahramanın elindekinin bir sihir olduğunu biliyor insan, ben de öyle olduğunu biliyorum ve o sihri küçük kendimle karıştırmıyorum, küçük kendimin üstüne almıyorum. Aldığım an sihir bozulacak bunu seziyorum.

Artık masalları pür dikkat dinliyorum.

Sağlık Nedir?

Önce ismine eva denilen, arkası yapışkanlı bir tabakanın arkasına çizimlerimi yaptım, sonra makasla kestim ve üzerine şekiller oydum.

Bir süredir burada paylaşım yapamıyorum. Websitemi bir servis sağlayıcıdan diğerine taşıdım. Ne tuhaf, sanal bile olsa, bir yerden bir yere taşınmak stresli bir süreç. Yeni servis sağlayıcım yeşil enerjiyle çalışıyor. Bunu web sitemde bir logoyla paylaşıp paylaşmama konusunda kararsız kaldım, ama sonuçta paylaşmama kararı aldım. Kendimi pazarlama yapıyor gibi hissettirecek bu.

Sağlık üzerine çok düşünüyorum, okuyorum, araştırıyorum bu sıralar. Belki de uzun süreden beri ilk defa kendimi sağlıksız hissettiğim için ve belki de buna orta yaş geçişini de dahil etmek gerek. Ama genel anlamda Dünya’da yaşam tarzımızda, tahmin ettiğimizin dışında bir şeyler yolunda değil. Yavaşlarken bunları daha iyi fark ediyorum.

Sağlık üzerine düşünürken, bunun Türkçe’de sağ-lıkla yani sağ-olmakla alakalı olduğunu fark ettim. Nefes almak sağ(lıklı) olmak mıdır? Hayatta olmak mıdır? Nedir sağlık? Sağ’lıklı olmak? Evet bu konu üzerine yoğunlaştım. En başta da kendi sağlığım ve hayatta oluşum üzerine.

Son bir aydır, yaşamımdaki birçok rutini değiştirdim ve en başta isteklerimi ihtiyaçlarımdan ayırıp, gerçek ihtiyaçlarımı tespit edip onları karşılamaya odaklandım. Giderek o sürekli yorgun olma hali kayboldu. Şu an bu Pazar sabahı kendimi diğer Pazar sabahlarına kıyasla biraz daha zinde hissediyorum, biraz daha sağlıklı. Evet, sanırım biraz ilerleme kaydetmiş sayılırım.

Bu son dönem, kendimi nasıl bu kadar unutmuş olabileceğime de çok şaştım. Ne çok şeyi dert edinmişim. Üstüme dert olmayan şeyleri de. Mesela; yurt dışında yaşayan ve yaşamayı düşünen bir kısım insan için uzun süredir ben, sanki bir ‘ikna et Türkiye’de kalayım, Türkiye’den gideyim ya da Türkiye’ye döneyim’ kişisi haline gelmişim. Bu konuda içimde artık bir kızgınlık oluşmaya başladı. Gerçekten ben neden bu kaygıları olanları bir şeyler için ikna etmek zorundayım? Hatta bazen kimi uzaktaki insan, şunun yaşamı kötü gitsin de içim rahatlasın gibi bakıyor gibi geliyor. Bu enerjiyi alıyorum bazen ve ruhum inciniyor. Giden gider, kalan kalır, dönen döner, ben ne yapabilirim ki? Her yerin kendine göre zorlukları var. Ben buranın zorluklarını tercih ediyorum, buranın güzellikleri içimde daha ağır basıyor. Kimin nerede yaşamak, kimin nereye göçmek istediğine dair kararlara bir referans olmak benim sorumluluğum değil ki, hem neden olsun. Evet, çok sıkıldığım bu konudan da kendimi özgürleştirmek istiyorum. Kararlarımı kimsenin yaşamına bakmadan öncelikle içimdeki sezgilere göre veriyorum, herkese de bunu tavsiye ederim.

Neyse… Nerdeyse her gun bahçede güneşli bir yere örtü serip çalışıyorum. Okuyorum, yazıyorum, çiziyorum. O gün de bunları yaptım.

Kestiğim motiflerle biraz oynayarak, oluşabilecek kompozisyon olasılıklarına karar verdim.

Günlüğüm bitiyordu. İçimden, Soetzu Yanagi’nin kitabında paylaşılan görsellerden ilhamla yaptığım eskizden hızlı kalıplar çıkarıp, yeni yapacağım defterin kapağını bezemek geldi. Bahçede çiziverdim ve kesiverdim motifleri. Defter kapaklarıma özenmek, içini nelerle dolduracağımı etkiliyor. Bu defterlerin kapaklarını tasarlamak, benim için bir kişisel şefkat edimi haline geldi.

Sıcacıktı hava. Güneş çok tatlıydı. İçimde ona karşı kocaman bir sevgi hissettim. Güneş sevilir mi? O kocaman, sen küçük diye düşündüm. Tabii ki sevilir, neden sevilmesin, sevgi görünenin boyutundan başka bir şey. Sevgi tutulmayan ama hissedilen bir şey. Tıpkı tatlı sonbahar güneşi gibi, varken sıcacık gidince üşütüyor. İşte o güneş içimi ısıttı ısıttı. Kedi dostlarım üç bir yanıma uzadı ve keyif uykusuna yattılar. Pofu yamacıma, Toraman yanımdaki taş duvara, oğlumun ismine Bambi koyduğu yeni bıdık ise karşımda ağacın altına uzandı.

Bu üçü arasında zamanla bir ilişki dengesi oluştu, birbirlerinin varlığına alıştılar. Bambi’yle, bahçenin kıdemli dişi kedisi Pofu sık sık oynuyorlar. Yetişkin olsa da Pofu oyun oynamayı çok seviyor, hatta çoğu zaman Pofu başlatıyor oyunları. Sanırım bu bitmeyen oyunculuk Ankara kedilerinin bir özelliği. Toraman’sa eğlenceden çok, onu disipline etme taraftarı, ama benim ‘şişt, pişt yapma, vurma” demelerimle artık Bambi’nin varlığına alıştı.

Bir kompozisyonda karar kılınca onları akrilik levhalara yapıştırıp, siyah mürekkep ıstampası yardımıyla kestiğim mukavva defter kapağına bastım.

Bahçede öğlenden sonraları ben örtümü yaydıktan sonra böyle teker teker çevreme doluşuyorlar. Toraman ve Bıdık’a örtüye yatma izin vermiyorum, bir tek Pofu’ya veriyorum, çünkü iki oğlan kedi, Pofu’yu sürekli bahçeden atmaya çalışıyor. Ona biraz statü sağlamak istiyorum. Bu işe yarıyor sanki. Garip bir biçimde bahçede bir hiyerarşi var ve en tepesine beni koymuşlar. Bu gücü de suistimal etmemeye çalışıyorum. Kedilerin bile lideri olsan, güç insana garip bir hava veriyor. Sevgi gibi, gücün varlığı da hissedilebiliyor. Veriliyor, alınıyor. Çok tuhaf bu, gerçekten çok tuhaf.

Sonra içimden geldi, çiçeğin üzerine altın yaldızlı baskı da yaptım. Baskı böyle daha da hoşuma gitti. Defteri bu mukavva kapakla ciltledim.

Onlar etrafımda uyuklarken, kalıpları çizip, kesip, üzerlerini şekillendirdikten sonra düşünmeye başladım. Bu plastik tabakaları kullanmakla doğru yapıyor muyum? Sadece deneme yapmak için kullanıyorum genelde. Beğendiğim kalıpları linole oyacağım. Şimdilerde çoğu sanatçının kullanmaya başladığı oyması kolay olan çoğu linol de plastik. Ben çoğunlukla doğal malzemelerle olanından, sıkıştırılmış talaşla yapılmış olanlardan kullanıyorum, oyması -eğer bıçaklarınız keskin değilse- zor olanından, zaman alanından. Bu işleri ve neredeyse her şeyi yaparken içimde sürekli bir suçluluk duygusu olduğunu görüyorum. Bu sağlıklı mı? Mesela yazarken de var. Neyi yazsam? Hatta bazen düşünürken bile. Her yanımız kalıplarla doldu, düşünürken bile artık onlara çarpmamak imkansız hale geldi. Kader konusu örneğin. Koca bir kalıbı olan bir kelime, hatta belki kimine göre hiç sorgulanmaması bile gereken bir kelime. Bugünlerde kader konusunu da çok düşünüyorum. Kader nedir? Var mıdır? Evet, bazı insanlara göre bu soruyu içinde tartışmaman bile gerekiyor. Vardır, nokta. Ama bu onun varlığına ikna olmak için yetiyor mu gerçekten.

Bunları yaparken bahçede yanımda Arthur Schopenhauer’in Mutlu Olma Sanatı vardı. Stoacılardan farklı baktığını zaten baştan belirtiyor. Schopenhauer’in kadere yaklaşımı daha bütünlükçü, daha ekolojik. Kaderi, oluşan (farkında olduğumuz veya olmadığımız) koşullar o olandan başkasına izin vermediği için o oluyor diye tanımlıyor. Yani bütünün bir parçası olduğumuz için kaçınılmaz olarak da bir kaderimizi var ve bu açıdan kader mistik bir konu değil. O zaman şu an etrafımdaki kedi arkadaşlarım da kaderimin bir parçası, tabii ben de onların kaderinin.

Defterimin açılış sayfasına aynı motiflerle bir başka kompozisyon da bastım. Bu seferki renkliydi. Çok sevdim, enerji verdi bu sayfa ve kapakla beraber, deftere başlamak için güzel bir motivasyon oldu. Bu defterde genel anlamda daha iyi kavramaya niyetlendiğim konu ‘sağlık nedir’ olacak? Bakalım neler keşfedeceğim?

Bunları düşünürken güneş ısıttı ısıttı, içimde birden çimlerin üzerinde kedi dostlarım gibi kestirme isteği doldu. Uzandım. Gözlerimi yumdum. Bahçe duvarının aşağısında gelip geçen insanların seslerini duyuluyordu. Türkçenin tınısını sanki ilk defa duyuyormuş gibi dinledim. Sonra yukarıda ağaçta, başka bir dil duydum, biraz çatallı bir ses. Kafama bir meşe palamudu parçası düşüverdi. Bir baktım, her yıl olduğu gibi yine bu zamanlarda, meşe palamutlarını yemeye alakarga arkadaş gelmişti. ‘Ye, ye de sakın kafama sıçma.’ dedim. Dilimi anladı mı bilmiyorum ama bir başka dala kondu. Pofu gözlerini açıp minik bir ‘Miv’ yaptı, bir araba daha geçti sokaktan. Sonra gözlerim giderek ağırlaştı ve ağaçların, güneşin altında onlarla beraber ilk defa uykula daldım.

Bileyci Geldiiii

Kocam dün Almanya seyahatinden, Linol oyma aletleri için üretilmiş dört küçük bileyleme taşıyla döndü. Bu taşların elime geçmesini çok uzun süredir bekliyordum. Evladiyelik kalitede oyma bıçaklarımın uçları ‘usta’ bir bileyci tarafından mahvedildiğinden beri.

Kendisine tavsiye üzerine gitmiştim ve aramızda şöyle bir konuşma geçmişti.

“Merhaba, bu aletleri bileylemeniz mümkün mü acaba?”

“Tabii, nedir bunlar?”

“Linol oyma bıçakları. Uçlarının hepsi farklı farklı ve çok hassaslar. Çok dikkatli bilenmeleri gerekiyor.”

“Sorun değil, ben ameliyat aletlerini bile bileyliyorum. Hemen hallederiz.”

Dedikten bir iki dakika sonra çoğunun ucu bozuldu.

Bazen ülkemizde, ‘bilmiyorum’, ‘uzmanlığım değil’ veya ‘biraz araştırmam lazım’ gibi kelimelerin kullanılmasının yasaklandığını düşünüyorum. ‘Bilmiyorum’ denilemiyor.

Anladım ki bıçaklarımı bir daha böyle çılgın bir maceraya atamam, kaldı ki ağır yaralılar ve yaşayacaklar mı bilemiyorum. İş başa düştü. Onları bileylemeyi benim öğrenmem gerekiyor.

İyi bileyleme gerçekten çok ustalık gereken bir şey, başarabilecek miyim bilmiyorum. Eğer doğru bileylenmezlerse, uçları keskinliğini yitirdiği için daha fazla kol gücü kullanmak zorunda kalıyorum. Bu da ince motor yerine kaba motor kaslarını ön plana çıkararak sivri aletlere hakimiyeti azalttığından, yaralanma riskini artırıyor. Parmakta veya avuçta oluşan kesikler pek keyifli değil açıkçası.

Bir süre, bileyleme için hangi malzemelerin gerektiğini araştırdım. Bir kısmı maalesef Türkiye’de yoktu ve de pandemi nedeniyle elime geçmelerini bir buçuk yıldan fazla bekledim. Şimdi de, bir süredir kaçan hevesimin yerine gelmesini bekleyeceğim. Sabır ve dikkat gerektiren bir işe bezgin bir şekilde girişmek istemiyorum. İnce işlerde bunun pek iyi sonuç vermediğini tecrübeyle öğrendim. Böyle işlerde bıkkınken çalışmamak gerekir.

Sert linol oymada ve önümüzdeki dönemde başlamayı planladığım ahşap oymada, alet kalitesi önemli. Bozuk aletlerle sorun yaşadıkça, insanın önündekileri bazen fırlatıp atası geliyor. Çalışırken kendini yaralayıp yaralamama veya kalıbı yanlışlıkla bozma konusundan bir an önce beynimi özgürleştirerek oymanın keyfini tekrar yaşamak istiyorum. Bir süredir kalıp oymaya elimin bile gitmediğini fark ettim.

İşte şu an ellerimde bir ümit tutuyorum ve yine ellerimin bu sorunu çözeceğinden ümitliyim.

Eller, eller…