Güzel Vaşak

Mono Baskı, suluboya, mükekkep- Ölen Vaşakların İçimdeki Yasının Yansıması/ 23.10.2012

Vaşak, güzel vaşak, güzeller güzeli vaşak. Sen insandan hoşlanmıyorsun, insandan kaçıyorsun, ama o seni gelip buluyor. Seni dar alanlarda yaşamaya zorluyor, artık saklanacak yer bulamıyorsun, kendini besleyecek yemek bulamıyorsun. Ya açlıktan ya insanla karşılaşmaktan ölüyorsun. Ölüyorsun.

Senin yerde yatarken resimlerini gördüm bir haftada üç defa. Ya ölmüştün ya da az sonrasında öldün. Patilerin kocamandı. Kulakların, gözlerin, tüylerin, her şeyinle muhteşem bir bütün, muhteşem bir güzelliktin. İnsandan kaçman yetmedi, yetemedi, üç defa öldün geçen hafta. Birinde açlıktan, birinde vurularak, birinde araba çarparak. Üç defa öldün. İnsandan kaçmana rağmen, insan yüzünden.

Seni gördüğünde sana hayranlıkla bakmak yerine tüfek doğrultan, doğrultabilen insanı anlamıyorum. Onunla benzer tür özelliklerini taşıyoruz, ama onu tanımıyorum, insan gibi düşündüğümde, hissettiğimde onu anlayamıyorum. O hangi tür bir insan bilmiyorum güzeller güzeli Vaşak. Ne yer, ne içer, nasıl yetiştirilir, ne düşünür, ne hisseder bilmiyorum. Güzeller güzeli Vaşak, o insana karşı ben de senin hissettiklerini hissediyorum ve seni benden, bizden aldığı için yas tutuyorum. Ondan türüm adına utanç duyuyorum. Seni seviyorum güzel Vaşak, ben seni seviyorum.

Sihirli Dünya

13.Ekim.2021 defterime yaptığım bir kolaj- Baskı ve mürekkep /
Bu kelebek kalıbı 2013’den. Oyduğum ikinci kalıptı ve kullandığım başkasının tasarımı olan tek kalıptır; Gennine Zlatkis’in baskı kitabından, kalıp oymayı denemek için sunulan örneklerden. 2013’de Münih’te çalışma masamda bunu yaparken bir sanatçı olduğumu bilmiyordum.

Bir an geliyor hayatımda hiç birleşmeyecekmiş gibi görünen noktalar birleşiyor. Onlar birleşmek üzere ortaya çıkmışlar, o an bunu da seziyor insan. Sezgi çok başka, beni benden öteye inandıran sihirli bir süreç. Benim için tarifi neredeyse imkansız.

Masamın başına geçiyorum. İçimden bir şey yapmak geliyor, bir sonraki adımda bir sezgi daha, bir adım daha. Kimi zaman öncesinde masamda bazı şeyleri öylesine dururken buluyorum. Daha önce öylesine duranların, birden aslında öylesine durmadıklarını seziyorum. Ellerime aldığımda onlarla ne yapmam gerektiğini hissediyorum. Arkamı dönüyorum, çok önceden saklamış olduğum atmaya kıyamadığım renk deneme kağıdım mesela, birden pırıl pırıl ışıldamaya başlamış, sanki benimle konuşuyor.

Ben çalışırken bir şeyler oluyor, benimle ilgili ve (henüz) ben olmayan bir şeyler. Başka bir şeyler. Çok düşünmüyorum o sıra, yaşamımda yaşama en güvendiğim anlar o anlardır belki de. Beni nereye götürürse ilham, güzel bir yer olacağını biliyorum. Öylesine bir eminlik hali. Ya da güzel bir yerin ilk durağı olacağını biliyorum. Bundan eminim. Öyle oluyor. Her seferinde öyle oluyor ve ben daha da emin oluyorum.

Atölyemde gün içinde zaman duruyor ya da farklı akıyor. Evin önünden geçen sokaktan farklı bir hızda. Belki de binlerce paralel zamanın içinde dolaşıyorum burada, masal dünyasının içinde olmak gibi. Evvel zaman içinde, bir varmış bir yokmuş, ellerim çalışmaya başlıyor, çalışmak istiyor, çalışması gerektiğini seziyor, hoop birden önümde nereden geldiğinine akıl sır erdiremediğim bir şey buluveriyorum. Bu kelebek gibi. Bir kelebek gibi, kozasından çıkan. Şaşkınlıkla ve çoğu zaman da hayranlıkla inceliyorum önümde duranları. Masallarda kahramanın elindekinin bir sihir olduğunu biliyor insan, ben de öyle olduğunu biliyorum ve o sihri küçük kendimle karıştırmıyorum, küçük kendimin üstüne almıyorum. Aldığım an sihir bozulacak bunu seziyorum.

Artık masalları pür dikkat dinliyorum.

Sağlık Nedir?

Önce ismine eva denilen, arkası yapışkanlı bir tabakanın arkasına çizimlerimi yaptım, sonra makasla kestim ve üzerine şekiller oydum.

Bir süredir burada paylaşım yapamıyorum. Websitemi bir servis sağlayıcıdan diğerine taşıdım. Ne tuhaf, sanal bile olsa, bir yerden bir yere taşınmak stresli bir süreç. Yeni servis sağlayıcım yeşil enerjiyle çalışıyor. Bunu web sitemde bir logoyla paylaşıp paylaşmama konusunda kararsız kaldım, ama sonuçta paylaşmama kararı aldım. Kendimi pazarlama yapıyor gibi hissettirecek bu.

Sağlık üzerine çok düşünüyorum, okuyorum, araştırıyorum bu sıralar. Belki de uzun süreden beri ilk defa kendimi sağlıksız hissettiğim için ve belki de buna orta yaş geçişini de dahil etmek gerek. Ama genel anlamda Dünya’da yaşam tarzımızda, tahmin ettiğimizin dışında bir şeyler yolunda değil. Yavaşlarken bunları daha iyi fark ediyorum.

Sağlık üzerine düşünürken, bunun Türkçe’de sağ-lıkla yani sağ-olmakla alakalı olduğunu fark ettim. Nefes almak sağ(lıklı) olmak mıdır? Hayatta olmak mıdır? Nedir sağlık? Sağ’lıklı olmak? Evet bu konu üzerine yoğunlaştım. En başta da kendi sağlığım ve hayatta oluşum üzerine.

Son bir aydır, yaşamımdaki birçok rutini değiştirdim ve en başta isteklerimi ihtiyaçlarımdan ayırıp, gerçek ihtiyaçlarımı tespit edip onları karşılamaya odaklandım. Giderek o sürekli yorgun olma hali kayboldu. Şu an bu Pazar sabahı kendimi diğer Pazar sabahlarına kıyasla biraz daha zinde hissediyorum, biraz daha sağlıklı. Evet, sanırım biraz ilerleme kaydetmiş sayılırım.

Bu son dönem, kendimi nasıl bu kadar unutmuş olabileceğime de çok şaştım. Ne çok şeyi dert edinmişim. Üstüme dert olmayan şeyleri de. Mesela; yurt dışında yaşayan ve yaşamayı düşünen bir kısım insan için uzun süredir ben, sanki bir ‘ikna et Türkiye’de kalayım, Türkiye’den gideyim ya da Türkiye’ye döneyim’ kişisi haline gelmişim. Bu konuda içimde artık bir kızgınlık oluşmaya başladı. Gerçekten ben neden bu kaygıları olanları bir şeyler için ikna etmek zorundayım? Hatta bazen kimi uzaktaki insan, şunun yaşamı kötü gitsin de içim rahatlasın gibi bakıyor gibi geliyor. Bu enerjiyi alıyorum bazen ve ruhum inciniyor. Giden gider, kalan kalır, dönen döner, ben ne yapabilirim ki? Her yerin kendine göre zorlukları var. Ben buranın zorluklarını tercih ediyorum, buranın güzellikleri içimde daha ağır basıyor. Kimin nerede yaşamak, kimin nereye göçmek istediğine dair kararlara bir referans olmak benim sorumluluğum değil ki, hem neden olsun. Evet, çok sıkıldığım bu konudan da kendimi özgürleştirmek istiyorum. Kararlarımı kimsenin yaşamına bakmadan öncelikle içimdeki sezgilere göre veriyorum, herkese de bunu tavsiye ederim.

Neyse… Nerdeyse her gun bahçede güneşli bir yere örtü serip çalışıyorum. Okuyorum, yazıyorum, çiziyorum. O gün de bunları yaptım.

Kestiğim motiflerle biraz oynayarak, oluşabilecek kompozisyon olasılıklarına karar verdim.

Günlüğüm bitiyordu. İçimden, Soetzu Yanagi’nin kitabında paylaşılan görsellerden ilhamla yaptığım eskizden hızlı kalıplar çıkarıp, yeni yapacağım defterin kapağını bezemek geldi. Bahçede çiziverdim ve kesiverdim motifleri. Defter kapaklarıma özenmek, içini nelerle dolduracağımı etkiliyor. Bu defterlerin kapaklarını tasarlamak, benim için bir kişisel şefkat edimi haline geldi.

Sıcacıktı hava. Güneş çok tatlıydı. İçimde ona karşı kocaman bir sevgi hissettim. Güneş sevilir mi? O kocaman, sen küçük diye düşündüm. Tabii ki sevilir, neden sevilmesin, sevgi görünenin boyutundan başka bir şey. Sevgi tutulmayan ama hissedilen bir şey. Tıpkı tatlı sonbahar güneşi gibi, varken sıcacık gidince üşütüyor. İşte o güneş içimi ısıttı ısıttı. Kedi dostlarım üç bir yanıma uzadı ve keyif uykusuna yattılar. Pofu yamacıma, Toraman yanımdaki taş duvara, oğlumun ismine Bambi koyduğu yeni bıdık ise karşımda ağacın altına uzandı.

Bu üçü arasında zamanla bir ilişki dengesi oluştu, birbirlerinin varlığına alıştılar. Bambi’yle, bahçenin kıdemli dişi kedisi Pofu sık sık oynuyorlar. Yetişkin olsa da Pofu oyun oynamayı çok seviyor, hatta çoğu zaman Pofu başlatıyor oyunları. Sanırım bu bitmeyen oyunculuk Ankara kedilerinin bir özelliği. Toraman’sa eğlenceden çok, onu disipline etme taraftarı, ama benim ‘şişt, pişt yapma, vurma” demelerimle artık Bambi’nin varlığına alıştı.

Bir kompozisyonda karar kılınca onları akrilik levhalara yapıştırıp, siyah mürekkep ıstampası yardımıyla kestiğim mukavva defter kapağına bastım.

Bahçede öğlenden sonraları ben örtümü yaydıktan sonra böyle teker teker çevreme doluşuyorlar. Toraman ve Bıdık’a örtüye yatma izin vermiyorum, bir tek Pofu’ya veriyorum, çünkü iki oğlan kedi, Pofu’yu sürekli bahçeden atmaya çalışıyor. Ona biraz statü sağlamak istiyorum. Bu işe yarıyor sanki. Garip bir biçimde bahçede bir hiyerarşi var ve en tepesine beni koymuşlar. Bu gücü de suistimal etmemeye çalışıyorum. Kedilerin bile lideri olsan, güç insana garip bir hava veriyor. Sevgi gibi, gücün varlığı da hissedilebiliyor. Veriliyor, alınıyor. Çok tuhaf bu, gerçekten çok tuhaf.

Sonra içimden geldi, çiçeğin üzerine altın yaldızlı baskı da yaptım. Baskı böyle daha da hoşuma gitti. Defteri bu mukavva kapakla ciltledim.

Onlar etrafımda uyuklarken, kalıpları çizip, kesip, üzerlerini şekillendirdikten sonra düşünmeye başladım. Bu plastik tabakaları kullanmakla doğru yapıyor muyum? Sadece deneme yapmak için kullanıyorum genelde. Beğendiğim kalıpları linole oyacağım. Şimdilerde çoğu sanatçının kullanmaya başladığı oyması kolay olan çoğu linol de plastik. Ben çoğunlukla doğal malzemelerle olanından, sıkıştırılmış talaşla yapılmış olanlardan kullanıyorum, oyması -eğer bıçaklarınız keskin değilse- zor olanından, zaman alanından. Bu işleri ve neredeyse her şeyi yaparken içimde sürekli bir suçluluk duygusu olduğunu görüyorum. Bu sağlıklı mı? Mesela yazarken de var. Neyi yazsam? Hatta bazen düşünürken bile. Her yanımız kalıplarla doldu, düşünürken bile artık onlara çarpmamak imkansız hale geldi. Kader konusu örneğin. Koca bir kalıbı olan bir kelime, hatta belki kimine göre hiç sorgulanmaması bile gereken bir kelime. Bugünlerde kader konusunu da çok düşünüyorum. Kader nedir? Var mıdır? Evet, bazı insanlara göre bu soruyu içinde tartışmaman bile gerekiyor. Vardır, nokta. Ama bu onun varlığına ikna olmak için yetiyor mu gerçekten.

Bunları yaparken bahçede yanımda Arthur Schopenhauer’in Mutlu Olma Sanatı vardı. Stoacılardan farklı baktığını zaten baştan belirtiyor. Schopenhauer’in kadere yaklaşımı daha bütünlükçü, daha ekolojik. Kaderi, oluşan (farkında olduğumuz veya olmadığımız) koşullar o olandan başkasına izin vermediği için o oluyor diye tanımlıyor. Yani bütünün bir parçası olduğumuz için kaçınılmaz olarak da bir kaderimizi var ve bu açıdan kader mistik bir konu değil. O zaman şu an etrafımdaki kedi arkadaşlarım da kaderimin bir parçası, tabii ben de onların kaderinin.

Defterimin açılış sayfasına aynı motiflerle bir başka kompozisyon da bastım. Bu seferki renkliydi. Çok sevdim, enerji verdi bu sayfa ve kapakla beraber, deftere başlamak için güzel bir motivasyon oldu. Bu defterde genel anlamda daha iyi kavramaya niyetlendiğim konu ‘sağlık nedir’ olacak? Bakalım neler keşfedeceğim?

Bunları düşünürken güneş ısıttı ısıttı, içimde birden çimlerin üzerinde kedi dostlarım gibi kestirme isteği doldu. Uzandım. Gözlerimi yumdum. Bahçe duvarının aşağısında gelip geçen insanların seslerini duyuluyordu. Türkçenin tınısını sanki ilk defa duyuyormuş gibi dinledim. Sonra yukarıda ağaçta, başka bir dil duydum, biraz çatallı bir ses. Kafama bir meşe palamudu parçası düşüverdi. Bir baktım, her yıl olduğu gibi yine bu zamanlarda, meşe palamutlarını yemeye alakarga arkadaş gelmişti. ‘Ye, ye de sakın kafama sıçma.’ dedim. Dilimi anladı mı bilmiyorum ama bir başka dala kondu. Pofu gözlerini açıp minik bir ‘Miv’ yaptı, bir araba daha geçti sokaktan. Sonra gözlerim giderek ağırlaştı ve ağaçların, güneşin altında onlarla beraber ilk defa uykula daldım.

Bileyci Geldiiii

Kocam dün Almanya seyahatinden, Linol oyma aletleri için üretilmiş dört küçük bileyleme taşıyla döndü. Bu taşların elime geçmesini çok uzun süredir bekliyordum. Evladiyelik kalitede oyma bıçaklarımın uçları ‘usta’ bir bileyci tarafından mahvedildiğinden beri.

Kendisine tavsiye üzerine gitmiştim ve aramızda şöyle bir konuşma geçmişti.

“Merhaba, bu aletleri bileylemeniz mümkün mü acaba?”

“Tabii, nedir bunlar?”

“Linol oyma bıçakları. Uçlarının hepsi farklı farklı ve çok hassaslar. Çok dikkatli bilenmeleri gerekiyor.”

“Sorun değil, ben ameliyat aletlerini bile bileyliyorum. Hemen hallederiz.”

Dedikten bir iki dakika sonra çoğunun ucu bozuldu.

Bazen ülkemizde, ‘bilmiyorum’, ‘uzmanlığım değil’ veya ‘biraz araştırmam lazım’ gibi kelimelerin kullanılmasının yasaklandığını düşünüyorum. ‘Bilmiyorum’ denilemiyor.

Anladım ki bıçaklarımı bir daha böyle çılgın bir maceraya atamam, kaldı ki ağır yaralılar ve yaşayacaklar mı bilemiyorum. İş başa düştü. Onları bileylemeyi benim öğrenmem gerekiyor.

İyi bileyleme gerçekten çok ustalık gereken bir şey, başarabilecek miyim bilmiyorum. Eğer doğru bileylenmezlerse, uçları keskinliğini yitirdiği için daha fazla kol gücü kullanmak zorunda kalıyorum. Bu da ince motor yerine kaba motor kaslarını ön plana çıkararak sivri aletlere hakimiyeti azalttığından, yaralanma riskini artırıyor. Parmakta veya avuçta oluşan kesikler pek keyifli değil açıkçası.

Bir süre, bileyleme için hangi malzemelerin gerektiğini araştırdım. Bir kısmı maalesef Türkiye’de yoktu ve de pandemi nedeniyle elime geçmelerini bir buçuk yıldan fazla bekledim. Şimdi de, bir süredir kaçan hevesimin yerine gelmesini bekleyeceğim. Sabır ve dikkat gerektiren bir işe bezgin bir şekilde girişmek istemiyorum. İnce işlerde bunun pek iyi sonuç vermediğini tecrübeyle öğrendim. Böyle işlerde bıkkınken çalışmamak gerekir.

Sert linol oymada ve önümüzdeki dönemde başlamayı planladığım ahşap oymada, alet kalitesi önemli. Bozuk aletlerle sorun yaşadıkça, insanın önündekileri bazen fırlatıp atası geliyor. Çalışırken kendini yaralayıp yaralamama veya kalıbı yanlışlıkla bozma konusundan bir an önce beynimi özgürleştirerek oymanın keyfini tekrar yaşamak istiyorum. Bir süredir kalıp oymaya elimin bile gitmediğini fark ettim.

İşte şu an ellerimde bir ümit tutuyorum ve yine ellerimin bu sorunu çözeceğinden ümitliyim.

Eller, eller…

Itchiku Kubota ve Zanaatta Sanat

Itchiku Kubota’nın eserlerine ilk Cas Holmes’in Textile Landscape (Tekstil Manzara) adlı kitabında rastladım.

Soetsu Yanagi’yi paylaştıktan sonra yine Japonya’dan ama zanaata Yanagi’den biraz farklı, hatta onun karşı çıktığı bireysel ifade odaklı yaklaşan, geçmiş yıllarda uzunca bir süre muhteşem kimonolarını incelediğim Itchiku Kubota’dan bahsetmek istiyorum. Kubota 1500’lerden sonra kaybolmuş bir kumaş boyama tekniğini, Tsujigahana’nın uygulandığı bir kumaş parçasını 20 yaşlarında tesadüfen Tokyo Ulusal Müzesinde görür, adeta büyülenir ve kumaşın başından ayrılmadan iki saat kadar inceler. O günden sonra ustası, yönergesi kalmayan Tsujigahana tekniğini yeniden canlandırmaya ömrünü adar.

10 bölümlük Itchiku Kubota belgeselinden, sanatçının tekniğini tanıtan bölüm

Kubota batı resim sanatından da çok etkilenir ve işte bu tarafı sanırım Japonya’da gelenekler konusunda Soetsu Yanagi’yle paralel düşünenlerin pek hoşuna gitmez. Kubota’yı Tsujigahana tekniğine saygısızlık etmekle sert biçimde eleştirirler. Kubota da bu tekniğin tam anlamıyla geleneksel olmadığı, kendi yorumunu kattığını belirtmek adına Itchiku Kubota Tsujigahana ismiyle vurgular.

10 bölümlük Itchiku Kubota belgeselinden, sanatçının kişiliğini tanıtan bölüm

Kubota, Japonya doğasına özellikle de Fuji dağına olan hayranlığını, yaptığı herbiri sanat eseri kabul edilen kimonolarına yansıtır. Yanagi’nin ve Kubota’nın yaklaşımlarını incelemek, doğu-batı felsefelerinin zanaata farklı bakışlarını anlamak açısından ilginç geliyor.

Kubota’ya benzer bir sanatsal yaklaşımı Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun baskılarında görmek mümkün. Bedri Rahmi’nin artık klasikleşen bu desen ve baskı kalıpları, Yanagi’nin yıllara dayanabilecek kalıpları ve örüntüleri yalnızca çok iyi görücü ve doğayla derin sezgisel ilişki geliştirmiş kişilerin çıkarabilececeğini fikriyle de bence örtüşüyor. Bedri Rahmi’nin yazılarını okuduğunuzda, doğadan ne kadar etkilendiğini ve onu gözlemekten muazzam keyif aldığını görüyorsunuz. Bedri Rahmi’nin, Anadolu’nun geleneksel el sanatlarına ilham verici şekilde dikkat çeken eserleri, yazıları geçmişte olduğu kadar günümüzde de birçok kişide derin izler bırakıyor. Fakat Bedri Rahmi’nin yaklaşımından ilham alan kimi sanatçıların, bu geleneklere ve el sanatlarına gerçekte ne kadar hakim oldukları, merak ve saygı duydukları konusunda; Kastamonu’da geleneksel baskı yapan bir zanaatkarı ziyaretim sırasında gördüğüm yüz yıllık bir ıhlamur baskı kalıbının bir sanatçı tarafından yağlıboya resminde kullanıldıktan sonra, hiç temizlenmeden öylece bırakılıp kullanılmaz hale getirilmesiyle, kafamda soru işaretleri belirdi. Baskı ustaları tarafında da, Bedri Rahmi’nin sanatını canlı tutmada kullanılan strafor yakma gibi tekniklerin, en başta sağlık açısından ne kadar doğru yaklaşımlar olduğundan şüphelerim var, ama bunlar tartışmasına pek girmek istediğim konular değil açıkçası.

Bu görme konusu, bakışın incelenmesi ve bakışa batının sanatsal yaklaşımın etkisi John Berger’de de önemli bir konu. John Berger’in Görme Biçimleri adlı klasikleşmiş belgeseli, günümüz sosyal medya zamanlarında bence daha da anlamlı hale geliyor. Berger de geleneksel sanatlardan minyatürü ve perspektif anlayışını anlamamda bana çok yardımcı oluyor. Tüm bu konuları sorgularken, adına doğu ve batı denen anlayışların birbirlerine geçiş noktasında, Türkiye’de, büyümüş ben aslında kendimi biraz daha anlıyorum.

Daha uzun uzun yazabilirim, ama sanırım bugünlük burada bırakacağım, bir el işi çantası için tamamlamam gereken nakış uzun süredir beni bekliyor. Şimdi düşünüyorum da, ne kadar devam ettireceğimi bilmediğim, bu el işi çantalarının her birinden tek olacak şekilde üretme ilhamını Kubota’dan almış olabilir miyim? Yanagi’nin üzerinde durduğu gibi, yaptığın (özgün) işlere imzanı koymamaya ve isimsiz kalmaya henüz nefsim pek müsait değil sanırım, ama Yanagi güzelliği görmede sanatsal koşullanmalardan uzaklaşma ve “çıplak zihne” (naked mindedness) sahip olma konusunda bana öyle çok ilham veriyor ki, belki de zamanla… bilemiyorum. Hala bilmediğim çok şey var, ama yine de yaklaşık altı yılı aşkın süredir bilfiil zanaat ve sanatla uğraşan bir insan olarak bu işlerin yalnızca zihinsel tartışmasını yapmıyor olmak güzel.