Kavuşamayanlara Atfedilmiştir

Oğlum neredeyse bir yaşına girecek. Bu sabah parkta koşarken onun doğduğu gün aklıma geldi. Olanları hatırladıkça hem içim şükranla doluyor hem de burkuluyor. İkimiz de o gün adeta sırat köprüsünden geçtik. Her şey çok kolay olmuştu oysa.

Normal doğum yapmayı çok istemiştim. Eşimle kursa da katıldık. Ancak bebeğim normal doğum için gereken pozisyon olan baş aşağı dönmedi. İstersem dışarıdan müdahale ile döndürülebileceğini söylediler. Ben onun bir bildiği vardır diye zorlamak istemedim. Ne de olsa karnımın içindeki koşulları en iyi o biliyordu. Sonuçta sezeryan gününe karar verildi.

Doğum öncesinde korktuğum bazı dönemler olmuştur. “Anneliğe hazır mıyım?” diye. Daha hayatta birçok yapmak istediğim şey vardı. Çocuk sahibi olunca yapabilir miyim? Geri dönüşü yoktu artık. Ya anneliği beceremezsem. Ya oğlumla aramızda o gereken bağ oluşmazsa. Ya, ya, ya…Bir de bir çok ilk anne adayı gibi, doğum başlayacak da ben anlamayacağım diye. Herkes “Anlarsın, anlarsın.” diyordu. Oysa benim vücudumun ağrı eşiği patlamak üzere olan bir apandisti bile fark etmeyecek kadar yüksektir.

Neyse. Hastanenin bize vermiş olduğu günden bir hafta önce gece uyurken daha önce hiç hissetmediğim bir sancı oluştu. Ben doğum öncesi döneme has o normal sancılardandır diyerek, bir bardak su içip tekrar yattım. Sabah kalktığımızda ebemle (Evet yanlış duymadınız 🙂 Almanya’da sağlık sigortası anneye doğum öncesi ve sonrası süreçte yardımcı olması için ebe hizmeti sağlıyor) muayyen randevum vardı. Doğum yaklaştığı için biraz daha sık görüşüyorduk. Çıkmadan eşime “Hastane için hazırladığımız çantayı da ne olur olmaz yanımıza alalım.” deme ihtiyacı hissettim. Sancılarım bana tuhaf gelmeye başlamıştı. Nitekim yanılmamışım, ebem sancıların sıklığına ve şiddetine baktığında aylardır hem korku hem de sabırsızlıkla beklediğim o cümleyi söyledi. “Doğum başlamış.” ve kilit cümle geliyor: “Haydi hayırlısı! Allah yardımcınız olsun!” Ebem Türk’tü. Bu son söylediklerinin ne kadar önemli olduğunu bir kaç saat içinde anlayacaktık.

Arabaya bindik. Hastaneye doğru yol almaya başladık. Eşim sakin görünmeye çalışsa da heyecanı, endişesi, sevinci her halinden belli oluyordu. Benim içim de aynıydı. Sevinç de vardı, korku da. Birkaç saat sonra anne olmak, anne olmaya gitmek, bir kapıdan anne olmak için girmek.

İki saat sonra doktor bana sezeryan sırasında acil durum halinde müdahale edilebileceği ama bu durumların çok nadir olduğu, ilişkili onaylarım vs vs (çoğunu duyduğumu sanmıyorum) bir şeyler anlattı, imzalattı. Gerekli kıyafetler giyildi. Eşim de doğumda bana refakat etmek üzere hazırlandı. Her şey o kadar hızlı oluyordu ki.

Ameliyathanede kocam yanıma oturdu, elimi tuttu. Doktorlar çalışmaya başladı. Pek bir şey hissetmiyordum, önümüz bir perdeyle kapalıydı. Sonra birden beklenen söz geldi. “Çıkardık.” Ama beklenen ses gelmedi. Sessizlik… Sessizlik…Çıt yok. Anlamıyordum. Ağlaması gerekmez miydi? “Neden ağlamıyor?” “Neden ağlamıyor?” Başka bir şey çıkmıyordu ağzımdan. Çıkamıyordu. Sadece sesim her soruda biraz daha yükseliyor, çaresizleşiyordu. Oğlumdan çıt çıkmıyordu. Saniyeler, dakikaya döndü. Öyle korktum ki. Bu ana kadar yaşadığım hiçbir korkuyla kıyaslayamam. Sonunda geç de olsa beklenen o ses geldi ve bütün ameliyathaneyi doldurdu. Oğlum avaz avaz ağlıyordu. Gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Anne olmuştum. Acaba?

Biz heyecanımızdan ameliyathanede giderek artan paniği fark etmemiştik. Evet oğlum pek iyi başlamamıştı ama hızla normale dönerek arayı kapatıyordu. Onu kucağıma verdiler ve ilk defa göz göze geldik. Beni gördü mü bilmiyorum, ama benimkisi ilk görüşte aşktı. Bu kadarını beklemiyordum gerçekten. Bir yandan çevremizdeki her şey daha da hızlanmıştı. Bebeğimizi hızla kucağımdan alıp eşime verdiler. Olsun, az sonra yine kucağıma alacağım dedim içimden. Peki doğum ekibi neden birbirine seslerini yükseltmeye başlamıştı? Bu arada eşim de kendine, yerin büyük bir kısmının ameliyat masasından sürekli akan kanla neden kaplandığını soruyormuş. Doktorlardan biri doğumda beklenmeyen bir gelişme olduğunu ve beni genel anesteziye alacaklarını, babanın bebeği alarak hemen çıkması gerektiğini söyledi. Sonra da telaşlanacak bir şey olmadığını ekledi. Öyleyse doktorlar neden artık ameliyathane içinde koşmaya ve birbirlerine bağırmaya başlamışlardı? Bir daha oğlumu görebilecek miydim? Her şey o kadar hızlı oldu ki. Öyle mutluydum ve öyle korkuyordum ki. Neler oluyor?

Gerisini hatırlamıyorum. Önemli de değildi. Her şeyin sonunda, kucağımdaydı. Gün ağarırken, usul usul yağmur yağıyordu. Ben oğlumu uzun uzun seyrettim. Yaşanan her anı içime çektim, her an her şeyin değişebileceğini bilerek.

Şimdi görüyorum ki olanlar önemliydi aslında. Doğum sonrasında kanama durmamıştı. Tıp diliyle ‘atoni’ meydana gelmişti. Eğer doğumu hastane dışında bir yerde yapmış olsaydım ya da hastanede zamanında fark edilip doğru şekilde müdahale edilmeseydi en geç iki saat içerisinde ölmüş olacaktım.* Bugün köylerde ve gelişmemiş ülkelerdeki anne ölümlerinde olduğu gibi. Eğer sezeryan olmasaydım, muhtemelen bebeğimi de kaybedecektim. Bugün köylerde ve gelişmemiş ülkelerdeki bebek ölümlerinde olduğu gibi. Kısaca biz olmayacaktık. Bu sitedeki yazılar, fotoğraflar, sesler, bu yaşananlar olmayacaktı.

Dünyada hiç kavuşamamış birçok anne ve bebek gibi.

20120706-164857.jpg

* Benzer komplikasyonlar kürtaj sırasında da gerçekleşebiliyor.

Cevapla

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s