5

Bize Dair, Ben Dahil

Birkaç hafta önce aniden odamdaki çalışma masamı iki senedir baktığı camdan diğerine çevirme isteği hissettim. O cam karşı bahçenin kocaman, güzeller güzeli ağaçlarına bakıyordu. Taşınma işlemi bittikten sonra oturdum izlemeye başladım masamın yeni manzarasını.Öyle güzeldi ki, daha önce niye bunu yapmadım diye sordum kendime. Keyiflendim çok.

Ertesi gün içeride oğlumun altını değiştirirken inşaat tarzı bir takım sesler duyulmaya başlandı birden. Önce nereden geldiğini anlamadım. Masama doğru gittiğimde bahçenin ağaçlarının kocaman testerelerle kesildiğini gördüm. Bir anda olmuştu. Nasıl üzüldüm anlatamam. Sanki bir arkadaşım ölmüş gibi. Bir gün önce içime sıkıntı doluşuyla masamı taşımama gitti aklım ve uzun uzun o ağaçları izlememe. Belki de ağaçlar çevrelerine veda ediyorlardı, asıl belki de yardım istiyorlardı. Aklıma bir arkadaşımın Facebook’ta yayınladığı bir video geldi. İngiltere’de ağaçlar kesilmek üzereyken, birden vahşi atların uzaklardan koşarak gelip kesim ekibini engellemeye çalışmasına ilişkin. Linki burada.

Kesilen ağaçların ne olduklarını merak ederseniz, aynı bahçeye oyun parkı oldular. Çocuklar oynasın diye. Kocam alıştı hallerime. Birkaç gün yas tuttum ağaçlar için. Kendimi avutmaya çalıştım, “Ama bak çocuklar oynayacak.” diye. Olmadı. Onların varlığını hala çok özlüyorum.

Ünlü Zen Budist Usta Thich Nhat Hanh dünyayı kurtamak için aslında yapmak gereken tek şeyin insanın  içinde ağlayan Dünya’nın sesini duyması olduğunu söyler. Dalai Lama gibi kendisi de ekolojistlerle birçok çalışmalar yapıyor. Onun görüşüne göre birliği  gerçekten hisseden ve onun parçası olduğunun bilincinde birinin bu dönemde acı hissetmekten kaçması çok zor. Çünkü parçası olduğumuz dünya, doğa çok  acı çekiyor. Yukarıda yaşadığım hisler öylesine yoğundu ki, tesadüf demem çok zor.

Doğa üzerinde çalışmaya başladıkça benim yolum Budizmden de temel alan derin ekoloji görüşüne düştü. Çok ilham verdi bu görüş bana. Kendimizi doğadan öyle ayrı görmeye başlamışız ki, her şeyi insan gözüyle görmeye, değer biçmeye ve kendimizi de doğanın en üstün yaratığı ilan etmeye kadar vardırmışız işi. Aşağıda yazdıklarım üzerine bir yıldan fazladır derin derin düşündüm, gözlem yaptım. Hala da devam ediyorum. Sizlerle de paylaşmak istedim.

Hiç çektiğin acının, insanlara olan kızgınlığının, dünyada kaybolmakta olan türlerin, ormanların, bozulmakta olan dengenin çığlıkları olduğunu düşündün mü? Eğer kendini doğadan ayrı görüyorsan, hayır.

Peki eğer her şeyi ya kendinle ilgili ya da sana karşı görmeyi bırakıp kendini doğanın bir parçası olarak görseydin ve (kendi) doğanın sana ne söylemeye çalıştığını dinleseydin. Susturmadan, yargılamadan, henüz daha ne dediğini tam anlamadan onu başka bir duyguya dönüştürmeye çalışmadan. Onun acısının (yani kendi acının) yanında durabilseydin o zaman o acı belki de sana bir şeyler yapmak için güç verecekti.  Hatta onun için ne yapmanı istediğini gösterecekti. Şu an insan olmakla tanımladığımız çok şeyin hoşgörüyle karşılanacak yanı olmadığını söyleyecekti. Tasavvuf inancına göre doğru olmayan davranışı övmek, en büyük kötülüklerden biridir. Bu Budizmde de aynı.

Her gün dünyada insanlar olarak bizim davranışlarımız yüzünden yüzlerce tür kayboluyor. Bu, doğanın dengesini geri dönülmeyecek bir şekilde altüst olma riskiyle gelecek nesli baş başa bırakıyor. Hala savaşlarda, açıktan, hastalıktan ölen insanlar var. Her gün, değişmeyerek ya da yavaş değişerek, kendimizi çok severek, bazı şeyleri yanlış anlayıp, yorumlayarak, görmezden gelerek birçok canlının ve sonraki neslin elinden yaşam imkanlarını hızla çalıyoruz.

Kesilen ağaçlar ve daha niceleriyle beraber içimde hissettiğim acı bana bunu yazdırıyor. Anladım ki dışarıda bir yerlerde dünya, doğa ya da toplum yok. Onların hepsi biziz.

Comments 5

  1. Her gün oğlumun aynı cümleleri tekrarlamaya başlamasıyla birlikte, bu konudaki farkındalığım da hassasiyetim de çok arttı. Oğlum ya 2 yaşındaydı, ya da 2,5. Bir gün, İstanbul içerisinde bir caddeden aşağıya doğru ilerlerken birden ağlamaya başladı. Ama öyle bir ağlama ki, susturamıyorum. Sakinleşince, geçtiğimiz yolda ağaçlarla dolu bir alan olduğunu, hemen yanı başında ise evlerin başladığın anlattı: “Demek ki o evlerin olduğu yerlerde ağaçlar varmış anne, hepsini kesip ev yapmışlar” dedi. Evler 10-15 senelik. Ama öylesine eğreti duruyorlar ki orada, gözüne takılmış. Sonra bu farkındalığı artarak devam etti. Bizim bakış açımızı da değiştirerek, bizi de dönüştürerek.
    Şimdi yolda giderken “savaş” oyunu oynuyoruz oğlumla. Bombalar atıyoruz her yere: evleri yıkıp ağaçlara yer açmak için. Bu oyunu kendi buldu. Özellikle inşaat gördüğünde: “yeter ama artık, daha ne kadar ev yapacaksınız ki?” diye bir soruşu var?!… Bu atlar gibi çaresiz de olsak, gidip “dur!” diyesim geliyor. Yeter! Mekke yolundaki karınca gibi, en azından yolda olduğumu bilmek için.

    1. Post
      Author

      Ben de kim kimi olgunlaştırıyor anlayamıyorum. Oğlum doğduktan sonra ve hatta hamileliğim döneminde farkındalığım daha artmaya başladı. Bundan kastım okumak değil aynı zamanda hissetmek okunanları. Sanki ondan bir bilinç yayılıyor, beni de içine aldı dönüştürüyor. (Ben onu dönüştürmeden önce) Yaptığım masterdaki arkadaşlarım toplantılarda onu da sayıyorlardı.
      Oğlunun içindeki kızgınlığı dönüştürmek için yarattığı oyunu bizler de bazen oynasak iyi olur. Varolan kızgınlıklarımızı içimize tıkayıp tıkayıp gerçek savaşlar çıkarmamak için.

  2. O ağaçların kesildikten sonra ne yapıldığının bir önemi yok bence. Fabrika, çocuk parkı, ev, okul, ceza evi farketmez…Önemli olan onların kesimiş olmaları, artık orada olmamaları. Çocuk parkı olarak kullanılmaları da insan faydacılığının bir örneği sonuçta…durumu masumlaştırmıyor.
    “Hiç çektiğin acının, insanlara olan kızgınlığının, dünyada kaybolmakta olan türlerin, ormanların, bozulmakta olan dengenin çığlıkları olduğunu düşündün mü?” demişsin ya, çok doğru bu…Herşey birbirine görünmez bir bağ ile bağlı gibi geliyor bana ve biz insanlık olarak bu bağı çok çok zayıflattık, hastalıklı hale getirdik.
    İztuzu plajındaki karetta karetta ların artık insanları ısırdığını biliyor muydun? geçenlerde bu haberin gazeteden fotoğrafını çekip blogumda yayınlamıştım…neden mi ısırıyorlar? Çünkü oradaki insanlar bu hayvanları elden beslenmeye (tavuk ve benzeri gıdalarla) alıştırdıkları için suyun içinde yüzen herşeyi yiyecek sanmaya başlamışlar. Şimdi de onları rehabilite etmeye çalışıyorlar.
    Bir de çok daha yakın bir örnek: Bizim burada sevimli bir yavru kedi var. Çocuklar buna bayılıyor, herkes eline alıp seviyor, besliyor, vb. Bu sevimli kedi insanlara öyle alıştı ki gelenin geçenin ayağına dolanır, çocukların üstüne atlar oldu. Bu sefer adı “yılışık kedi”ye çıktı. Şimdi kimse onu sevmiyor.
    Yazdıklarını okurken aklıma geldi bunlar…

    1. Post
      Author

      Maalesef dediğin gibi. Ağaçlar orada yok. Hiç birşey onları yerine getiremez artık. Bundan çok mutsuz hissediyorum. İki yıl önce bu ve bununla ilgili bir çok şeye dair farkettiğim mutsuzluğum nedeniyle neredeyse tüm yaşantımı değiştirdim. Bu zamana kadar yaptığım tüm maddi birikimimi bu konuda ne yapabileceğime dair ilham alacağımı düşündüğüm bir eğitime yatırdım. Bu bloğu o yüzden açtım. Konunun üzerinde çalıştıkça sorunun ne kadar karmaşık ve dediğin gibi bir çok etkene bağlı olduğunu her geçen gün görüyorum. Ve en başlıca çözümünün bireysel farkındalık olduğunu. Ne yaptığımız, ne düşündüğümüz ve ne hissettiğimiz konusundaki farkındalık. Bundan sonrası ve gelecek neslin yaşamı bizim micro kararlarımızda gösterdiğimiz özene bakıyor. Bu patatesi mi, şu patatesi mi alayım. Şu kediyi seveyim mi sevmeyeyim mi. Bu kaplumbağaya şu yemeği vereyim mi. Ve hayat hızla geçiyor, artık çok zaman yok..Özellikle.çok hata yapmak için maalesef. O lüksümüzü son 30 yıl içinde yaptığımız seçimlerle kaybettik. Karetta karetta ile ilgili yazıyı senin blogunda gördüm. Çok düşündürücüydü. Çok teşekkür ederim paylaşımın için…

  3. Pingback: Şeftali Ağacı | güneşli bir gün

Bir Cevap Yazın