Bir Dünya Doğuyor

Nasıl anlatsam heyecanımı? Lütfen mazur gör, zira bazı şeyleri kelimelere dökmek zor benim için.

Ben ve sen yani biz, Anadolu’nun, Türkiye’nin insanı olarak dünyanın en önemli sorunlarından birine şifa olma fırsatını elimizde tuttuğumuzun yeterince farkında mıyız bilmiyorum? Bu nedenle yazım kendime ve herkesedir.

Birkaç yıl önce cevabını bulamadığım soruların içinde dönüp duruyordum. Hem doğulu, hem batılı olmak bu dünyada bir özür müydü yoksa bir fırsat mıydı? Alman olan eşim dâhil birçok batılı tanıdığım, bazen içtenlikle çabalasa da olayları benim gördüğüm gibi göremiyor, anlamlandıramıyor, oysa ben onların bakış açısını kolaylıkla anlayabiliyordum. Ayrıca Orta Doğu’lu, Asya’lı arkadaşlarımı da yürekten anlayabiliyor ve onlarla da kolaylıkla anlaşabiliyordum. Doğudan, batıdan ve insana dair her şeyden biraz vardı toprağımda, geçmişimde ve kültürümde. Yine bu nedenle tanımayana, bu karmaşık kültürel gerçeği anlatmak zordu. Hatta gitgide kutuplaşan dünyada bu durum giderek daha da zorlaşıyordu ve yurtdışında yaşadığım için bunu daha fazla hissediyordum.

Araştırmamın (Doğunun, Batının Ötesine Gitmek) başında durumumu, içimde hiçbir zaman olumlu bir yer bulamamış olan Huntington’ın Medeniyetler Çatışması kuramıyla anlamlandırmaya çalıştım. Huntington’a göre 21. yüzyılda şavaşlar, çatışmalar artık ekonomik sebeplerden değil kültür, kimlik ve medeniyet çatışmaları nedeniyle gerçekleşecek ve en büyük çatışmalardan biri de Batı ile İslam medeniyeti arasında olacaktı. Ona göre, kendine Batı ve İslam medeniyeti arasında köprü kurma görevini biçmiş Türkiye, var olan hiçbir medeniyet sınıflandırmasına uymadığı için “bölünmüş (kararsız, ayrışmış- torn country)” bir ülkeydi. Bu açıdan Türkiye, yalnız bir ülkeydi ve büyük olasılıkla çatışmalardan büyük miktarda etkilenecekti.

Huntington da birçok bilim insanı gibi en gelişmiş medeniyet olarak batıyı kabul etmekte. Oysa, Batı görüşünün ve yaşam biçiminin bugün dünyada yol açtığı ekolojik, ekonomik ve sosyal krizlerin büyüklüğüne bakarsak, artık gerçeklik taşımayan bir varsayımdır bu. Batı’nın aşırı bireyselliği, akılcılığı, materyalizmi ve rekabetçiliği temel alınarak oluşturulan küresel kapitalist sistem, özellikle son yüzyılda, yeryüzünde gelecek kuşaklara ve diğer canlılara ait olan her şeyi kendi hakkı bilmiş, aşırı tüketmiş ve bu şekilde doğanın dengesinin neredeyse geri dönülmeyecek şekilde bozulmasına yol açmıştır. Diğer tarafta İslam dünyasının önemli bir kısmı da; mezhep çatışmaları ve bitmeyen savaşlar içinde her gün onlarca insanın öldüğü, akla, düşünceye, eleştirmeye dair olanakların sürekli din adına yok edilmeye çalışıldığı, kadın olarak var olmanın neredeyse imkânsız olduğu ve ilk ortaya çıktığı zamanlardaki o aydınlık halinden çok uzak bir hale gelmiştir.

Peki ya bu ikisi arasındaki Türkiye ve Türkiye’nin insanları? İki ayrı dünya olarak tanımlanagelen coğrafyanın sınırındaki bizler, bu durumu içimizde, psikolojimizde nasıl taşıyorduk, yaşıyorduk? Bu zorluğu aşmanın bir yolu var mıydı?

Goethe’ye göre bazen çok karmaşık şeylerin cevabını görmek için insana sadece bir an gerekir ve kişi o anın gelmesini çabayla hızlandıramaz. Onun kendi zamanı vardır. İşte o an araştırmamda bir kez geldi bana ve hayatım için çok büyük bir lütuftu. Yukarıdaki tüm ‘başkalarının’ tanımlamalarını bir yana attığım, aydınlık bir olasılığın yüreğimde belirdiği, içime doğduğu bir andı o. Sonra o iç görüye göre yavaş yavaş yaşam şeklimi değiştirmeye başladım. Şimdi Türkiye’de olanlara bakınca bir yıl önce hissettiklerimin ne kadar doğru olduğunu görüyorum.

İngiltere’de okulun bahçesinde oturuyor ve çok sevdiğim hocamla konuşuyordum. Kafam çok karışıktı, işin içinden bir türlü çıkamıyordum. İşte o an, aniden, çözümleri cevapların olmadığı yerlerde aradığımı fark ettim. ‘Şu an’ aradığım çözüm ne batıda, ne de doğudaydı. Geldiğim yerde, Anadolu’daydı. Asıl orada büyümüş bende, içimde, bu çatışmalardan öte, aradığım o bambaşka dünyanın olasılığı, tohumu vardı. Sadece bende de değil, benim gibi Türkiye’deki milyonların içinde. Çünkü gerektiğinde hem batıya doğulu gözüyle bakabiliyor, hem de tam tersini yapabiliyordum yani ikisini de anlıyordum. Ayrıca ilk insanın ortaya çıkışından beri Anadolu’da yaşamış birçok farklı medeniyetin yarattığı karmaşıklığın, iç içe geçmişliğin, çok boyutluluğun, çok kültürlüğün içine doğmuştum, onunla büyümüştüm ve bu nedenle, farkında olmasam da insana dair her şeyi içimde harmanlayacak, kucaklayacak donanıma sahiptim. Doğu ve batı arasındaki dünya barışı bendim! Benim içimde, psikolojimde, yüreğimde, yaşamımda başlıyordu o barış. Politikalarda değil, cevap bendeydi.

İşte bu gerçekliğe doğmuş, şu an ‘hala’ iki farklı medeniyetin (hatta daha fazlasının) dilini konuşabilen bizlere, şimdi dünyayı yıllardır acımasız savaşlara, çatışmalara iten ötekileştirici düşünce yapısını dönüştürme, şifalandırma şansı verildi. Bir kapı Anadolu’da Dünya için açıldı. Birbirimizin ve beraberinde milyarların elinden tutarak o kapıdan geçme, içinde kalıcı barışın olduğu bambaşka bir gerçekliğe çıkma şansı elimizde şimdi. İnsanlığı taraf tutmaya zorlayan, ayrıştıran, doğasından uzaklaştıran politikaları, teorileri, ideolojileri, söylemleri, koşullanmışlıkları aşıp; akılla kalbi, birlikle bireyselliği, inançla düşünceyi, sorumlulukla özgürlüğü birleştiren, gelecek kuşakların minnetle anacağı yepyeni bir medeniyetin temellerini dünya için atabilme şansı

HEPİMİZİN ELİNDE!!!

ŞİMDİ!!!