Derin Bir Nefes

Günlüğümden, kalıp baskı ve mürekkeple çizim.

Nefes,

Yaşamın bilgeliği, yaşamın kaynağı nefes…

Nefes; az önce karşı kaldırımda sıkıntıdan öflemiş adamla, otobüsün kalkışta egzozundan saçtığı kara dumanla, bahçemizdeki kırk yıllık meşeyle, koltukta uyuyan kedimiz Cankız’la, okulunda defterine yazı yazan oğlumla, Tokyo’da kızının elinden tutmuş metroya koşan kadınla, Nairobi’de sokakta top oynayan çocuklarla,  Münih’te Nymphenburg parkında gölde yüzen kazlarla, Serengeti’de avına odaklanmış sırtlanla, kutupta yazları kendini gösteren likenlerle, Kızıldeniz’de mercanlarla, çöplükte yavrulayan sıçanla, Atlantik okyanusunda yüzen orkalarla, Karadeniz’de fındık ağaçlarıyla, Beypazarı’nın akbabalarıyla, çimenlerle, devedikenleriyle, güllerle, binlerce yıl önce yaşamış, solumuş iyi denmiş, kötü denmiş, bir şey denmemiş her şeyle ve yeryüzüne değip uzayın sonsuzluğuyla sınırı olan atmosferde sonsuzlukla paylaştığım nefes…

Zihnimde onu bunu ayırırken, alırken içindeki hiçbir şeyi ayırmadığım, ayıramadığım, ayıramayacağım nefes…

Unutursam, bedenimin sonlu, bazı şeylerinse sonsuz olduğunu hatırlatan nefes…

Vermeden alamadığım, almadan veremediğim nefes…

Yaşamın özeti bir nefes…

Anlamaya, daha derinden, daha derinden idrak etmeye çalıştığım nefes

Hayatta bir kez gerçekten anlasam asla eskisi gibi olamayacağımı hissettiğim nefes…

Ve de yine de yalnızca basit bir nefes…

Yıllar önce Clarissa Pinkola Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar adlı kitabını okurken beni çok etkileyen bir masalı aklıma getirdi. Onun anlatımında dört hahamın başından geçen bu muhteşem masal, Mevlana’nın şiirleri, Thich Nhat Hanh’ın kitapları, Krishnamurti’nin konuşmalarının… süren etkileriyle uyuduğum o gecelerde içimde döndü durdu, bir parçam oldu ve şuna dönüştü;

Bir varmış, bir yokmuş…  Bir zamanlar, dünyanın bir yerinde hayatlarını kendini bilmeye adayan dört kişi yaşarmış. Bir gece uykularından uyanmışlar, gözlerinde görmeye engel bazı perdeler kalkmış ve cenneti görüvermişler. Sabahında, bu tarifsiz, akla hayale sığmaz muazzamlık karşında biri aklını yitirmiş, ömrünü ağzından köpükler saça saça ne yaptığını bilmez halde dolaşarak geçirmiş. İkincisi çok şüpheciymiş, ‘Gördüğüm bir rüya olmalı.’ demiş ve yaşamına eskisi gibi devam etmiş. Üçüncüsü, bu deneyimi asla unutamamış ve hatta saplanıp kalmış. Orada burada cennette görmüş olduğu muhteşemlikler, ne anlama geldikleri hakkında vaazlar verip durmuş ve zamanla kibirinden yoldan çıkıp, doğruluktan sapmış. Dördüncüsü bir şairmiş, kimseye bir şey anlatmamış ama, uyandığında eline bir kağıt kalem almış bir kumrunun ötüşüne, yeni doğmuş çocuğunun ilk gülümsemesine, esen ılık rüzgara, gökteki yıldızlara, yerdeki karıncalara ve daha birçok şeye ömrü boyunca şiirler, şarkılar yazmış. Ve yaşamını eskisinden güzel yaşamış.

Masal burada bitmiş…

Ve şimdi derin bir nefes…