Kendinde Bütünleşmek

Çok az şey, bir çocuğun ellerinden çıkan bir eser kadar bütünlük taşıyabilir. Güzellik, çirkinlik demiyorum, bütünlük. Çünkü ona baktığınız zaman bu iki ucu aramazsınız ve belki de yetişkinler olarak bakıp da olduğu gibi görmeyi bildiğimiz yegâne şeylerden biridir çocuk sanatı. Bir çocuk –belirli bir yaşa kadar- bir şeyler yapmanın mutluluğunda kalır, ötesini aramaz. Çok düşünmeden bir çizime başlar, elleri çok düşünmeden renklere gider veya karakalemle çizmeyi seven oğlum gibi gitmez. Resimi özel veya ilginç olsun diye bilinçli şekilde kusurlu ya da kusursuz yapmaya çalışmaz, sadece yapar. Çocuk resimleri yaşlarının doğası gereği derinlik taşımasa da muazzam bir özgünlük ve özgüven taşır. Çocuğun eserleri mükemmel değil, özenilesi ölçüde kendi içinde bütündür, kemale ermiştir, kendidir.

Yaşamda bütünlük, mükemmellikten öte bir şeydir. Bütünlük; çok etkilendiğimiz bir eser veya bir manzara, bir yer veya bir şey, bir kişi gördüğümüzde, farkı yaratanın ne olduğunu ifade etmek istediğimiz ve açıklamaya niyetlenince de bazen saçmalayabildiğimiz o şeydir. Bütünlük aslında kolay kolay anlatılamayacak, gösterilecek, görüldüğünde –bazen sadece bir anlığına- idrak edilecek olandır, çünkü ‘bütün parçalarının toplamından ötedir.’ Yıllar, yüzyıllar, bin yıllar geçse de içinde baktıkça yeni bir şeyler bulunan, daima taze kalabilendir. Bu tarz eserler, hiç eskimeyecek bir öte-bilincin olduğu o boyuta tesadüf eseri geçebilenler tarafından bazen ya da saatlerce orada kalabilme ustalığını geliştirenler tarafından sıklıkla verilebilir. Ama o bilinç oraya geçebilen hiçbir insana ait değildir, ondan büyük, öte bir şeydir. Ve bence bunu kabul etmeden bir işte ustalık düzeyine ulaşmak da pek mümkün değil.

Her sanat eseri, her şey, kendi içinde mükemmelik değil, bütünlük arayışında. Bunu diyorum, çünkü sanatla uğraşan herkes bir zaman sonra kendi vasıtasıyla ortaya çıkan şeylerde kendinden öte, kendini aşan, kendisini de etkileyen, dönüştüren, istese de tekrarlayamayacağı bir şeylerin devreye girmiş olduğuyla eninde sonunda yüzleşiyor, istese de ‘ben yaptım’ diyemeyeceği o teslimiyet noktasına geliyor. Bu sanatçıyı inanılmaz kırılgan ve aynı zamanda da güçlü yapan bir nokta. Kırılganlığı böyle şeylerin bir lütuf olduğu ve zorlanarak elde edilemeyeceğini derinden hissetmekten, gücü ise aradan çekilebilindiğinde bir süre sonra kendini tekrar göstereceğini bilmekten geliyor. Bu noktaya Goethe’nin ‘doğaüstü güçlerin etkisi’ demesi gibi birçok sanatçı isim vermeye, tanımlamaya çalışmış. 

Bu dünyada ve kendimizde mükemmellik arayışlarıyla bütünlükten en başta da doğadan, doğamızdan giderek uzaklaştığımız, kendimize yabancılaştığımız bu zamanlarda, özünde safi güzellik ya da çirkinlik, iyilik ya da kötülük değil, bunlardan öte bir zenginlik, karmaşıklık olan doğamızı hatırlatacak şeyleri çevremizde daha fazla görmeye ihtiyacımız var ve bunların ufağı, büyüğü yok. Oğlumun bakmaya doyamadığım, her baktığımda yaşamda kendimi daha az, oyun oynamayı ise daha fazla ciddiye almamı hatırlatan o ayva yanaklı oto-portresi gibi.  Ne mutluyum ki, ondan baskıyla kendime bir çanta yapabildim.

Eğer yaşamda birçok şeyi yalnızca büyük harflerle yazıldığında fark etme alışkanlığınız yoksa, SANAT’I değil sanatı, çok öteye gitmeden, müze müze, sergi sergi gezmeden, bir çocuğun bir resim, bir kumdan kale yapışında, kendi kendine oyun oynayışında gözleyebilirsiniz. Bir çocuğun varlığında, güzel ve çirkinden öte, bütünlüğüyle anda esen, o taze, tarifi zor yaratıcı esintinin etkisini buram buram hissedebilirsiniz. Bu esinti öylesine enerji ve yaşam doludur ki, size de bulaşır zamanla… Ve anda, saf bir odaklanmayla, bir çocuk kadar ciddi oyun oynayabilmek büyük bir beceridir…