Candan Cana

Cankız ben çalışırken yakınımda bir yerlerde uyumayı çok sever.

Sabah olduğunda kocam işine, oğlan okuluna gider, bizse beraber çalışmaya başlarız. Onun usul usul nefes alan, uyurken bile benim varlığımın farkında, orada olduğumu bilen, orada olmamdan mutluluk duyan varlığının benim için ne kadar şifalı olduğunu anlatamam. İlişkimiz sözler aracılığıyla değil, candan cana cereyan eder. Bir canım olduğunu bana en derinden hissettiren canlıdır, Cankız.

Geçen hafta bir gün, işte bahsettiğim bu can dostumun sepetine, kışın atölyede sıcak yerlere kıvrılıp keyfince, yumuş yumuş uyusun diye bir yastık yaptım. Yaparken de bazen düşünmedim değil; gündemde neler olurken, ben nelerle uğraşıyorum diye. Oysa oldukça özgün, güzel bir yastık kılıfı oldu. Birincisi; üzerindeki benim Cankız çizimim, ikincisi; kumaş baskısı evde kendi imkanlarımla, banyoda pozladığım serigrafi baskısının sonucu.

(Baskının biçiminin videosunu burada izleyebilirsiniz. Ayrıca öncesinde şuradakine benzer bir pozlanma sürecinden de geçmişti. Nasıl çizildiği de burada.)

Atölyemde serigrafi baskı yapabilmek, kendimi ifade imkanlarıma bir teknik daha katmak isteğiyle iki yıl önce haftalar süren araştırma, çalışma ve tekrar tekrar deneme sonucu başardığım, gelecekte yaratabileceklerime yönelik önemli bir adımdı benim için ve belki ürettiklerimden ilham alanlar için de. Ama işte gel gör, bizim gibi yaratıcı işler yapanlara sürekli başta tarif ettiğim gibi tuhaf hissettiren bir ortam var Türkiye’de uzun süredir. Mesela dün instagramda, oğlumun bir oyuncağının eskizini paylaşacaktım. Çok güzel olmuştu. Ama çizime son anda, (internette) oraya buraya sataşmaya hazır bekleyen, sorunlu insanların gözüyle bir baktım -ki yaparken hiç öyle bakmamıştım, o bakış açısıyla güzel bir şey yaratmak mümkün değil zaten-, kendime ‘Dur, ne yapıyorsun?’ dedim ve paylaşmadım. Olası tartışmalardan çekindiğim için değil, benim kişilik ve düşünce yapımın bu tarz tartışmalardan, kutuplaşmalardan beslenen, öğrenen bir yapısının olmamasından. Başkalarının bu tarz tartışmalarına şahit olduğumda bile beynimde anlamsız bir uyuşma ve kirlenme duyumsuyorum. Bu söylediğim hisleri benim gibi birçok insan eminim yaşıyor. Kutuplaşma ortamından en çok zarar gören kesimlerden biri de ülkemizin her alanda o çok ihtiyaç duyduğu inovatif, yaratıcı güç ve bu güce sahip insanları.

Kısacası şu yastığı kendi imkanlarımla, kendi yaratıcılığımla ortaya çıkarabilmek çok basit bir şey değil ve iyi bir başlangıç. Ama insan bu ortamda bu tarz şeyleri değil çevresiyle, içsel olarak bile az da olsa kutlayamıyor, heyecan duyamıyor. Türkiye’de yaratıcı ifadeyi bloke eden, onun enerjisini alan, söndüren çok olumsuz bir kutuplaşma kültürü oluştu, ama yine de, böyle diye yaşamda bir güzellik yaratmaktan vazgeçecek değilim.

Bunları yazarken aklıma, Filibeli Ahmed Hilmi’nin artık klasikleşmiş Hayalin Derinliklerine Yolculuk (A’mak-ı Hayal) romanında okuduğumda beni oldukça etkileyen bir yer geldi. Sizlerle de paylaşmak istiyorum.

‘… Bugün Aynalı Baba çok neşeliydi. Hatta ne kadar sevinçli olduğunu herkese göstermek için külahına kocaman bir ayna parçası, zırhına da iki sarı teneke eklemişti… Ona niçin bu kadar neşeli olduğunu sordum. Cevaben dedi ki:
– Bizim Berber Hacı Molla’yı bilirsin. Kedisi doğurmuş. Hem de nur topu gibi beyaz ve çok sevimli bir yavru!…
– Afedersiniz azizim! Hacı Molla’nın kedisinin doğurmasına bu kadar sevinmenizin sebebini anlayamıyorum.
– Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Sağ salim doğum yaptığı için biz bugün şenlik yapacağız.
– Bir kedi yavrusu için şenlik yapmak ha! Bu çok muhterem yavruya isim verildiği gün merasim de yapılacak mı?
– İsmi konuldu. Hacı Molla her ne kadar ismini… İnsanların yüzbinlerce sene yeni kelimeler türetmek için uğraşmasına rağmen hala gerektiği kadar kelimenin olmayışı tuhaf değil mi?
Biraz aptallaşmıştım.
– Ne gibi efendim?
– Yavrunun annesinin ismi Pamuk. Yavruya da ‘Pamuk’ ismini vermek fazlaca tekdüze olacaktı. Fakat Hacı Molla yavruya da, beyazlık ifade eden bir isim koymak istiyordu. Tam dört saat tartıştık. “Kar” koyalım dedik, biraz soğuk kaçtı. “Beyaz” ismi de tekrarlanmaya müsait değildi. “Selfit”i de Hacı Molla kabul etmedi. Çocukken coğrafya dersinde Bahr-i Sefit (Akdeniz) yüzünden dayak yediği için bu kelimeden nefret ediyordu. “Ak” isminin konulmasını teklif ettim.
Molla kızdı, “Yavruyu: ‘Ak! Ak! Ak!’ diye çağırdığım zaman herkes beni ördek zanneder” dedi. Pamuğun Farsça karşılığı olan “Pembe” olsun dedim. Hacı Molla “beyaz bir kediye kırmızı demek olmaz” diyerek bunu da reddetti. Sonunda yavrunun adını “Zararsız’ koymaya karar verdik. 
Gülümseyerek dedim ki:
– Tamam, şenlik yapılacak. Bir kedi yavrusu için…
– Azizim! İnsanlar mantığı, kendi söyledikleri doğru görünsün diye icat etmişler. Şimdi sana desem ki, “falan memleketin kralının bir oğlu dünyaya geldi. O millet şenlik yapıyor” Bu duruma hiç şaşırmaz, belki de bunu son derece normal bulursun. Fakat bir düşün! Birinci olarak, bu çocuğun yaşayıp, yaşamayacağı meçhul; ikinci olarak, iyi birisi olup olmayacağı meçhul, üçüncü olarak, insan olduğu için iyiye değil de kötüye meyletmesi ihtimal dahilinde; dördüncü olarak, kral çocuğu olduğu için kibirli, zalim, bencil, hatta cahil olması bile olası. Bu özelliklere sahip olma ihtimali yüksek bir çocuk için şenlik yapılmasını normal karşılarken , Zararsız’ın dünyaya gelişine, iki kişinin sevinmesini niçin garipsiyorsun?…”

Yorumlar