Belki de’nin Anlamına Dair

Yavrusunu sırtında taşıyan anne koala. 94 yılında, bundan 26 yıl önce yapmışım. İyi bir çizim mi değil mi tartışılır, ama verdiği sıcaklık hissini çok sevmiştim ve uzun süre de odamın duvarını süslemişti. O zamanlar asitli asitsiz kağıt ayrımını bilmediğimden asitli kağıt kullanmışım ve çizimim geçen zamanda sararmış. Koalalar, gerçek hayatta görmesemde, ekranda, resimlerde izlemeye, bakmaya doyamadığım, olağanüstü sevimli bulduğum hayvanlar. Bildiğiniz üzere Avusturalya’da yaşıyorlar ve şu an yangınlarda bölgedeki diğer canlılar gibi içleri acıtan bir yaşamda kalma mücadelesi veriyorlar. Avustralya’daki yangınlara ne kadar üzgün olduğumu anlatamam, Amazon Ormanları’ndaki yangınlara ve geçen yıl Göcek çevresi ve Türkiye’nin birçok yerinde oluşan yangınlara da. Normalin üzerinde gerçekleşen kasırgalara, yağışlara, kuraklıklara, Orta Doğu’da ve Dünya’nın başka bölgelerinde süren bitmeyen savaşlara, zorunlu göçlere, göçlerin yarattığı trajik olaylara, çocuk ve kadın ölüm ve tacizlerine, Dünya’da artan gelir dağılımı eşitsizliğine, politikada ve adalette meydana gelen yozlaşmaya, doğal yaşam alanlarının her geçen gün türlü türlü sebeplerle yok edilmesine, nükleer silahlanmaya, bir yanda cahillik yüceltilir, eğitim ve düşünce kalitesi düşerken diğer yanda gerçekleşen bilişim ve gen teknolojisindeki kontrolsüz gelişmelere…

Her geçen gün dünyada iklim, ekonomi, liderlik krizi büyüyor ve yine her geçen gün insanlarda (ve özellikle de gençlerde) bunun yarattığı kaygı ve kaygı bozuklukları artıyor ve bu nedenle, bu durumun aksine her geçen gün insanın, özellikle de yetişkinlerin aklıselimine ve yaratıcılığına daha da ihtiyaç duyulan hale geliniyor. Aslında kaygıların tavan yaptığı bu dönemde psikolojik olarak yeterli sağlığa ve dengeye sahip olmayan liderlerin yükselmesi de tesadüf değil. İnsanların önemli bir kısmı Dünya’daki gelişmeler karşısında yoğun kaygı ve çaresizlik yaşadıkça gerçekçilik taşımasa da onlara basit çözümler vaadeden, kaygılarını yapay da olsa bir nebze dindiren narsist liderlere, dar fikirlere sarılıyorlar. Bu durumu daha da güç hale getiriyor. Kısacası Dünya’da her zamankinden daha fazla kişisel olgunluğa ve olaylara olan -iyi niyetli dahi olsa- tepkilerimizi gözden geçirmeye ihtiyacımız var.

Avusturalya’da durum çok ciddi ve ortalıkta oldukça ağır görüntüler dolaşıyor. Bir yandan bazı kişi ve kurumlar bu görüntüleri daha da fazla yayarak, yani insanları travmatize ederek uyandırıp, yaklaşan iklim felaketleri konusunda harekete geçirebileceklerini umut ediyorlar. Bunların yanısıra ahlakçılığa varan şekilde parmak sallayan, ders veren, küresel çapta, çok katmalı ve karmaşık dinamiklere sahip bu sorunlara çözüm bulma konusunda tam bir otorite olmuş izlenimini yaratma çabasında insanlar da var. Beni en çok bu tarz yaklaşımlar endişelendiriyor. Böyle bir şey, maalesef bu kadar karmaşık ve katmanlı dev bir problemde söz konusu değil, keşke olsaydı, ama değil. Bu tarz insanları, ekoloji alanında akademik olarak da eğitim görmüş bir kişi olarak, dinlemiyorum, kitaplarını okumuyorum.

Evet, gerçeklerden kaçamayız ve artık kaçmamalıyız da. Avusturalya’daki yangınların bu boyuta varmasında kıtanın olağanüstü sıcak bir yaz geçirmesinin yani iklim değişiminin etkisi kesinlikle göz ardı edilemez. Ama ağır görüntüleri ve suçlayıcı söylemleri sürekli paylaşma konusuna gelince, bu maalesef ve de aslında en çok kolaylıkla başka yollar kullanıldığında konu hakkında bilinç kazanabilecek ve harekete geçebilecek duyarlı kişileri ve de gençleri, çocukları olumsuz etkileyerek travma düzeyinde etkiler yaratabiliyor ve bu insanları sorunun büyüklüğü karşısında şok, kaygı ve süreci etkileyememenin getirdiği suçlanma arasında sıkıştıkları, yoğun çaresizlik yaşadıkları bir noktaya itebiliyor. Belki o sırada yaşadıkları suçluluktan bağış yapıyorlar, imza atıyorlar, geri dönüşüme, et yememeye başlıyorlar, daha aktif hale geliyorlar, ama bu tarza uzun süre maruz kalmak bazı insanları depresyona veya öğrenilmiş çaresizliğe, bazen kendi yoğun suçlanma ve kaygı hislerini başkalarına yansıttıkları bir ahlakçılığa ve yabancılaşmaya itebiliyor, karmaşık soruna çözüm getireceğini düşündükleri basit çözümlere bazen fanatikçe sarılmalarına yol açabiliyor. Bu tutum ayrıca karşı taraf olarak görünenlerin de sahip oldukları fikirlere dört elle sarılmalarına yol açarak, sorunu daha da karmaşık bir hale getirebiliyor.

Kısacası ajitasyon belki kısa vadeli kazançlar sağlasa da uzun vadede en çok da duyarlı insanların psikolojisine zarar verebiliyor, onları travmatize edebiliyor ve bu olağanüstü karmaşık küresel çapta problemin çözümünde en çok ihtiyaç duyulan zamanda, insan yaratıcılığını ve umudunu dumura uğratıyor. Ben bildirimciler gibi, diğer insanların da genel geçer şeyler dışında alternatif yaklaşımları, çözümleri artık görememelerine ve geliştirememelerine yol açıyor. Ve buna özellikle zaman daralırken pek ihtiyacımız yok. Kaybettiklerimiz için yas tutarken bir yandan da sağduyulu bir halde kalıp, umudumuzu ve aktifliğimiz kaybetmeden, kaybettirmeden yaşamayı öğrenmemiz gereken bir zamandayız. Bunun nasıl başarılacağına dair psikoloji ve ekoloji alanında öğrenim görmüş biri olarak benim size sunabileceğim hazır reçetelerim yok, her gün deneye yanıla öğreniyorum. Bazı şeyleri bilmiyorum, bazı şeylerden emin değilim, bazı şeyleri biliyorum ama sorguluyorum, her gün yeni bir şeyler öğreniyorum, keşfediyorum, değişiyorum ve bunlar benim her sabah bir umutla yatağımdan kalkmamı sağlıyor.