Güzel Hava

Sabah uyandıktan sonra bahçeye çıktım. Çam ağaçlarını altında oturdum biraz. Yaz, kış sabahları hava öyle güzel oluyor ki. Oğlanın bir gün doya doya havayı içine çekerken, ‘Anne buranın sabah havasını çok seviyorum.’ demesini unutamıyorum. Bunun sebebi bu bölgenin denizden yüksekliği mi bilmiyorum, ama insanın içinde tarif etmesi zor bir his veriyor sabah alınan nefes. Farklı bir tazelik. Bozkır havasının berraklığı ile de bir ilgisi var mı bilmiyorum, yani nemin azlığıyla. Bunları biraz araştırmak istiyorum. Kısacası sabahları eğer hava temizse, oksijenle ciğerlerin arasına sanırım çok az şey giriyor bu bölgede. Gerçekten çok güzel bir his ve oğlum bile bunun ayırdında. Ya da esas o ayırdında demek daha doğru, çünkü biz büyüklerin çoğu zaman anın tadını çıkarmak dışında bir sürü işi olabiliyor, çocuklar varolan güzellikleri daha çok fark ediyor. Bu hava da bana huzur veren şeylerden.

Sabah sessizliğide ve tazeliğinde biraz sakince oturmak istedim, ama bahçemizin iki erkek kedisi beni rahat bırakmadı. Sürekli sırayla paçalarıma sürünmeye ve miyavlamaya başladılar. Toraman küçüğü kıskanıyor mu nedir, arada o koca patileriyle bir tokat atıveriyor, ama küçük kendiyle barışık insanlar gibi, o an mücadelesini verip sonrasında hiç umursamadan çevreyi keşfetmeye, oyun oynamaya, atlayıp zıplamaya devam ediyor. Dişi Ankara kedisi Pofu ise bunların hiçbirine katılmıyor. O beni çok nadir bunaltır. Bazen gelir ayağımın ucuna yatar, keyif yapar. Arada bir şey sorarsan mutlaka ama mutlaka bir mini miyavlamayla cevap verir. Bahçıvanımıza göre de o tıpkı bir insan gibi konuşuyormuş, hiç böyle kedi görmedim diyor. Bahçe bakımına destek olan biri var, bahçeyle tek başına baş etmemiz mümkün değil. Çok şükür ki yaşadığımız ev nispeten küçük tutulurken, bahçe olabildiğine geniş bırakılmış. Oğlan buranın kendisi için bir orman olduğunu söylüyor. Nitekim koca meşe de dahil yirmi kadar agacı olan bir bahçe şehirde bana göre de mini bir orman sayılır. Şanslıyım, atölyem de bu bol ağaçlı bahçeye bakıyor. Yakınımızda benzer büyüklükte ama az ağaçlı bir bahçe hobi falan değil artık ciddi boyutta tarım yapıyor. Yok yok bahçede, çok hoşumuza gidiyor geçerken. Bizimki gölgelik olduğu için sebze yetiştirmek maalesef pek mümkün olmuyor.

Dün akşam çok yorgundum, erken yattım, ama uyumadan önce elimde tuttuğum Ferhan Şensoy’un İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You kitabının okudum gözlerim kapanmak üzere olsa da. Henüz yarısındayım. Bambaşka, bulunduğu yere sağlam basan, eleştirel, donanımlı, yaşamı tadında ciddiye alan ve çok yetenekli bir insanı okumak bugünlerde çok iyi geliyor. Gönül dilerdi ki daha uzun yaşasın. Yaşadığı ömürden geriye kayıtlı onlarca oyun, kitap ve bir geleneğin devamını bıraktı. Hocası olan Tahir Alangu’nun da folklor ile ilgili olan bazı yazılarını geçen yıl dikkatle okumuştum ve onun dinamik folklor kavramı beni çok düşündürmüştü. Böyle hocaya, böyle öğrenci, ayakta alkışlanacak emekler ve yetenekler.

Karantina döneminde, bir tiyatro meraklısı olan ve tiyatrolardan bir süredir uzak olan oğlumla, YouTube’da Ortaoyuncular kanalında yayınlanan oyunlarının bir kısmını da izlemiştik. Hoşuna gitmişti. Soyut Padişah’ı izlemiştik mesela. Bu oyunların bu şekilde izlenebiliyor olması bir hazine.

Kitaba gelelim. Çok komik yanları var. Ferhan Şensoy İngilizce pek bilmiyor ve bir proje için davet edildiği ABD’de yaşadıklarını anlatıyor. Bir başka kültürde, hatta dilini bile bilmezken yaşadıkları sırasındaki farkındalığı, kendiyle barışıklığı ibret alıcı düzeyde. Çoğu insan bir kültürü anlamak için dil bilmek gerektiğini düşünebilir, ama bence kültürün esası davranışlarda kendini dışavurduğundan, dili tam bilmeyen kişi söylenilenlerden bağımsız bedenin ne dediğine yani esas olana odaklanarak çok şeyi daha doğru tespit edebilir. Almanya’da başlarda bunu yaşamıştım. Dilini iyi bildiğim İngiltere’de okurken bu kadar keskin gözlemlerim olamadı mesela.

Neyse, Ferhan Şensoy’u önümüzdeki dönemde daha da iyi anlamak istiyorum. En başta oğlum için. Oğlan sürekli hikayeler yazıyor, çiziyor ve de kendi oyunuyor. Başlarda pek ciddiye almıyordum, ama zamanla hikayelerin derinleşmesi, karakterlerin duygu ve ifade zenginliği ve bir saniyede bir karakterden diğerine geçiş yapması, hikayeyi anlatmadan önce bir karakterin kostümünü, ortamı vs tanımlaması, hikayenin akışı, dahası çizimlerindeki sahneler, çektiği videolar, fotoğraflar… Bilemiyorum, ismini koyamıyorum, koymak da şu an istemiyorum ama Ferhan Şensoy’un anlattıklarını daha dikkatli okudukça daha fazla anlayacakmışım hissine kapılmaya başladım.

Yorumlar