Sonsuz Dönüş

Ocak 2019

Geçen Ocak ayında yazının ilerleyen satırlarında bahsi geçecek tilkiyi de çizdiğim zaman, çizdiğim bir yılan bu. Daha önce paylaşmamıştım. Yaşadıklarımı, yaptıklarımı, hissettiklerimi, düşüncelerimi paylaşmak için acele etmemek çok şey değiştirdi yaratıcılığımda. Birçok kültürde çok derin anlamlar taşıyan yılan belki de bu yazı için sezgisel olarak en doğru seçim, belki de anlatmaya çalışıp anlatamadığım çok şeyi ifade edecek, bilmiyorum. Ama yaptığım o çizimler arasında en sevdiğim olmuştu ve onu sırf bu nedenle bir süre kendime sakladım. Belki de yıllardır yolculuğumu içtenlikle paylaşırken, ilk defa kendimi biraz kendime saklamaya başlamaya karar verdiğim bir andı onu kaldırıp kenara koymak. Ve böyle böyle, burada hala çok şey paylaşmama rağmen, artık kendime sakladığım, saklayabildiğim çok şey birikti. İçte ve dışta burada görünenden daha azı değil, gerçekte çok daha fazlası olduğumu bilmek, hissetmek, bundan emin olmak çok iyi geliyor. Bu his önemli bir hismiş, ona sahip çıkmak gerekiyormuş.

Ankara bu sonbahar öyle güzel ki! Her gün güneşli. Bozkırın berrak mavi gökyüzü ve sarının, kırmızının, turuncunun her tonu ayrı bir parlıyor, ağaçlarda. Çok duygulu hissediyorum bu sonbahar kendimi. Oğlanın bir mahalle mektebinde okuması da yaşantımıza inanılmaz sakinleştirici etki yapıyor. Ankara’da hiçbir yerde olmadığım kadar doğayla iç içe hissediyorum. Aslında belki de burada değişen bir şey yok, ben doğamla daha iç içeyim. 

Sessiz şeyler beni artık daha derinden dönüştürüyor. Geçen kış bahçemizde saatlerce gözlerimin içine baka baka oturan tilki bende çok şey değiştirdi mesela. Oğlum okuldan her dönüşünde bir tilkiyle göz göze bakıştı. Bir Marquez romanı gerçekçiliğinde hissediyorum buradaki yaşantımı bazen. Büyülü bir gerçeklik. Tilkinin bizde güvendiği şeye artık ben de güvenmeye başladım sanırım. Bu bahçede, bu evde, bu atölyede ve ailemde bir fırtınanın gözü denen o yerdeki sakinliği yaşayabilmek.

Çok gezdim, çok dolaştım, göçtüm ve aslında gidilecek bir yer olmadığını, dönüp dolaşıp geldiği mekanın kendisi olduğunu anlıyor insan. Ankara’da değişen bir şey yok. Ankara benim… Eskiden de bendi… Bir yıl boyunca blogda çok şey anlattım, bu çizimlerin hikayesini de. Okunup okunmamaları, beğenilip beğenilmemelerinden bağımsız, bu çok güzel bir histi. Belki de tilkinin güvendiği şeylerden biri de buydu. O gözlerimin içine bakarken oradaydım, onu gördüm. O da oradaydı, o da beni gördü.

Tüm Bunlar

2013 / Münih, Nymphenburg Parkı

Bu sabah bu fotoğrafla karşılaştığımda neler hissettiğimi anlatabilmek çok isterdim.

Yaşama bir çocuğun gözleriyle, coşkusuyla, merakıyla, neşesiyle bakmak, bakabilmek, saflaşmak, saflaşabilmek ve aynı anda bir insan ruhunun yaşamını üzerinde temellendireceği, güvenilir, koşulsuz sevgi veren ve ihtiyaç duyduğuda yanında olan, bilge ve yol gösterici, güçlü bir varlık olma sorumluluğunu almak, alabilmek.

Bu iki ucu yaşamak, içimde sentezlemek, bütünleştirmek benden bambaşka bir ben yarattı.

Bu resmi görmek bana her okuyuşumda anlamını daha da derinden hissettiğim şu muhteşem sözleri de hatırlattı;

…Eğer bir çocuğun elinden tutarak çimenlerin arasında büyüyen küçük çiçeklere bakarsak, eğer onunla oturup derince nefes alır ve gülümsersek, beraberce kuşların ve aynı zamanda oynayan diğer çocukların seslerini dinlersek,…işte o zaman anlarız ki geleceğimiz bunların hepsine bağlıdır…’ Thich Nhat Hanh

bu da yazıdan bir gün sonra eskiz defterime yaptığım çizim, sessiz bir iki dakika, bir suluboya kutusu, bir kalem, bir defter, hisseden bir kalp, koca dünya, sonsuz evren…

-Meli, -Malı Hurması

Cennet Hurması, Trabzon Hurması, Cennet Elması, ismine ne derseniz, benim için adı -Meli -Malı Hurması. Bu zamanlarda çıkar, gördüğümde ‘Aaa çıkmış mı?’ diyerek mutlaka bir iki tane alırım ve tadını da neredeyse hiç sevmem. Bana göre çok şekerlidir, yemekte çok zorlanırım. Ama buna rağmen yine de her yıl gördüğümde almalıymışım, yemeliymişim ve sevmeliymişim gibi gelir.

Bugün bir an durup kendime ‘Neden bunu yapıyorsun?’ diye sordum. Buna benzer basit soruları kendime çok daha önceleri sormayı dilerdim.

Oğlumun Sizden İsteği

günlüğümden, geçen yıl Yuval Harari’nin Homo Deus kitabını okuduktan sonra içimden geçenler, Ekim 2018

Yorgandan uzanmış küçük eli görünüyordu sadece. Elinin altında bir kitap. Öncesinde ısrarla bana seslenip durmuştu.

“Anne gel, ne olur al bu kitabı, görmek istemiyorum.”

Daha önce de benzer bir konuşma geçmişti ve kitabı onun gözününün önünde olmayan bir yere kaldırmıştım. Yine dayanamayıp bulmuştu. Bu benim seçmediğim bir kitaptı, hediyeydi. Benim için güzel ama onun gibi duygulu bir çocuk için kesinlikle ağır bir kitaptı. Ama konu ağırdı zaten, böylesine önemli ve ağır bir konu başka türlü nasıl anlatılabilirdi? Başka türlü anlatılmalı mıydı?

Yetişkinlerin yaptığı anlamsızlıkları, sürekli yetişkinleri üzmeden anlatmaya çabalamayı artık gereksiz buluyorum. Fakat benzer konuları çocuklara anlatmaya gelince, bu nasıl yapılmalı emin olamıyorum. Bu Dünya’da kesin fikirler oluşturmadığım çok şey var, bu da onlardan biri. Onların minik kalplerinin acımasına içim el vermiyor. Ben çocukken böyle ağır sorunların farkında değildim. Olsaydım nasıl bir çocukluk geçirirdim bilmiyorum. Küresel ısınma, iklim değişimi, ekolojik dengelerin altüst oluşu, türlerin yok oluşu… Bunlar gerçekten çok ağır konular ve bugünün çocukları geleceklerinde böylesine büyük sorunlarla mücadele etmek, onlara çözüm bulmak zorunda kalacaklar. Bu nedenle oğluma yaşamda en çok aşılamaya çalıştığım şey umut ve yaratıcılık. Sanırım bu da ancak bahsedilen iki şeye sahip olunarak yapılabilecek bir şey ve evet benim hala umudum var.

‘Anne bu kitaba baktığımda çok duygulanıyorum. İnsanlar neden bu güvercinleri bu kadar çok avlamışlar?” Ne cevap verirsem vereyim. Günler geçiyor, hatta aylar ve yine bir gün geliyor aynı soruyu soruyor. Sanırım güvendiği ya da güvenmesi beklenen yetişkinlerin bu kadar saçma şeyler yapabileceklerini mantığı kabul etmiyor. “Neden, anne?”

Artık hiç lafı dolandırmıyorum, o hayal kırıklığı içinde en azından bana güvenmesini isterim. Bunların farkında olduğumu ve sorunun değil çözümün bir parçası olmak istediğimi bilmesini istiyorum. Ve de bunun için elimden gelen bir şeyleri yaptığımı da. Sonuncusunu bilmesi, hissetmesi sanırım onun için en önemlisi.

“Bir kısım insan aç gözlü davranmış oğlum, bu yüzden ihtiyaçlarından fazla avlamışlar. Bir kısmı içinde acımasızlık barındırmış ve güvercinleri zevk için avlamış. Bir kısmı ise yaptığının böyle sonuçları olabileceğini bilmemiş, bilememiş. Bilgileri olsaydı belki böyle şeyler hiç yapmazlardı, yapmak istemezlerdi. O nedenle yaşamda bilgilenmek, araştırmak, öğrendiklerimizi paylaşmak çok önemli. Bak sen artık hayvanlara böyle şeyler yapılmasının yanlış olduğunu anladın. Onlar için üzüldün. Büyüdüğünde böyle bir şey yapacağını zannetmiyorum.”

(1914’de Cincinnati Hayvanat Bahçesi’nde ölen Martha ile ilgili mini bir belgesel. Ölmeden önce yaşamının dört yılını türünün tek örneği olarak, tek başına geçirmiş.)

“Yine de bu kitabı görmek istemiyorum. Anne ne olur bak şu sayfayı seni okuyanlara göster.” Güvercinlerin avlanma sahnesini göstererek. “Böyle şeyler yapmamalarını söyle onlara. Lütfen! ” İlk defa böyle bir şey rica etti benden. O küçük kalbinin büyük bir duygu yoğunluğuyla üzüldüğünü, Martha ve türdaşlarının yok oluşunun ardından gerçekten yas tuttuğunu hissettim, ayrıca biraz daha konuşursa ağlayabileceğimi ve bunun da onun için iyi olmayacağını da. Hemen silkindim.

Ve kararlı bir sesle;

“Tamam.” dedim “Bu isteğini yapacağım.”

Ve şimdi onun ricasını yerine getiriyorum.

Martha göçmen bir güvercin türünün son kalan üyesi ve bu kitap da onun hikayesi ve gerçek. Onun ölümünden sonra bu tür Dünya yüzünden sonsuza kadar yok oldu. Sayıları milyonlara ulaşan bu göçmen güvercin türünün yok olmasının sebebi; yemek için, zevk için insanlar tarafından durmak bilmeksizin avlanmaları.

Sayıları öyle çokmuş ki, onları yok etmeyi insanın nasıl başarabildiğini bir türlü akıl almıyor. Oğlumun anlayamadığı da bu. Çevresinde, öğrendiklerinde, bu ve buna benzer mantıksız davranışlarla yüzleştikçe yetişkinleri sorguluyor ve eminim içten içe onların seçimlerine olan güveni de kayboluyor. Bunu istemiyor. Ben de istemiyorum.

Bilmemiz gereken şu ki; büyüyen bu nesil iklim ve çevre felaketleri konusunda önceki nesillere yani bizlere çok defa ‘Neden?’ diye soracak. ‘Neden bunlar oldu?’ ve dahası şunu da soracak ‘Bunlar olurken sen ne yaptın?’

Bu sorulara olan cevaplarınızı şimdiden hazırlasanız iyi olur. Zira Greta Tunberg’in ilk öncüllerinden olduğu nesil gümbür gümbür geliyor. Ve hesap soruyorlar. Ve de sormaya devam edecekler.

Bebek Adımları

Oğlumun bebeklik terliği. Dikiş makinemin yanındaki rafta durur. Çocukluğunun sonsuza kadar sürmeyeceğini hatırlatır bana. Çünkü bunu hatırlamak isterim.

Piti piti, bezli poposunu sallaya sallaya yürürdü bunlarla, şimdi okulun kapısında bazen öptürmüyor.

Şimdi daha iyi görüyorum. Onunla birlikte içimdeki sanatçıyı da doğurmuşum.

Ve oğlum gibi onu da büyütüyorum.

Bir yanım var benden bağımsız. Bir yanım benden öte. Bana ait, ama değil de…

Candan Cana

Cankız ben çalışırken yakınımda bir yerlerde uyumayı çok sever.

Sabah olduğunda kocam işine, oğlan okuluna gider, bizse beraber çalışmaya başlarız. Onun usul usul nefes alan, uyurken bile benim varlığımın farkında, orada olduğumu bilen, orada olmamdan mutluluk duyan varlığının benim için ne kadar şifalı olduğunu anlatamam. İlişkimiz sözler aracılığıyla değil, candan cana cereyan eder. Bir canım olduğunu bana en derinden hissettiren canlıdır, Cankız.

Geçen hafta bir gün, işte bahsettiğim bu can dostumun sepetine, kışın atölyede sıcak yerlere kıvrılıp keyfince, yumuş yumuş uyusun diye bir yastık yaptım. Yaparken de bazen düşünmedim değil; gündemde neler olurken, ben nelerle uğraşıyorum diye. Oysa oldukça özgün, güzel bir yastık kılıfı oldu. Birincisi; üzerindeki benim Cankız çizimim, ikincisi; kumaş baskısı evde kendi imkanlarımla, banyoda pozladığım serigrafi baskısının sonucu.

(Baskının biçiminin videosunu burada izleyebilirsiniz. Ayrıca öncesinde şuradakine benzer bir pozlanma sürecinden de geçmişti. Nasıl çizildiği de burada.)

Atölyemde serigrafi baskı yapabilmek, kendimi ifade imkanlarıma bir teknik daha katmak isteğiyle iki yıl önce haftalar süren araştırma, çalışma ve tekrar tekrar deneme sonucu başardığım, gelecekte yaratabileceklerime yönelik önemli bir adımdı benim için ve belki ürettiklerimden ilham alanlar için de. Ama işte gel gör, bizim gibi yaratıcı işler yapanlara sürekli başta tarif ettiğim gibi tuhaf hissettiren bir ortam var Türkiye’de uzun süredir. Mesela dün instagramda, oğlumun bir oyuncağının eskizini paylaşacaktım. Çok güzel olmuştu. Ama çizime son anda, (internette) oraya buraya sataşmaya hazır bekleyen, sorunlu insanların gözüyle bir baktım -ki yaparken hiç öyle bakmamıştım, o bakış açısıyla güzel bir şey yaratmak mümkün değil zaten-, kendime ‘Dur, ne yapıyorsun?’ dedim ve paylaşmadım. Olası tartışmalardan çekindiğim için değil, benim kişilik ve düşünce yapımın bu tarz tartışmalardan, kutuplaşmalardan beslenen, öğrenen bir yapısının olmamasından. Başkalarının bu tarz tartışmalarına şahit olduğumda bile beynimde anlamsız bir uyuşma ve kirlenme duyumsuyorum. Bu söylediğim hisleri benim gibi birçok insan eminim yaşıyor. Kutuplaşma ortamından en çok zarar gören kesimlerden biri de ülkemizin her alanda o çok ihtiyaç duyduğu inovatif, yaratıcı güç ve bu güce sahip insanları.

Kısacası şu yastığı kendi imkanlarımla, kendi yaratıcılığımla ortaya çıkarabilmek çok basit bir şey değil ve iyi bir başlangıç. Ama insan bu ortamda bu tarz şeyleri değil çevresiyle, içsel olarak bile az da olsa kutlayamıyor, heyecan duyamıyor. Türkiye’de yaratıcı ifadeyi bloke eden, onun enerjisini alan, söndüren çok olumsuz bir kutuplaşma kültürü oluştu, ama yine de, böyle diye yaşamda bir güzellik yaratmaktan vazgeçecek değilim.

Bunları yazarken aklıma, Filibeli Ahmed Hilmi’nin artık klasikleşmiş Hayalin Derinliklerine Yolculuk (A’mak-ı Hayal) romanında okuduğumda beni oldukça etkileyen bir yer geldi. Sizlerle de paylaşmak istiyorum.

‘… Bugün Aynalı Baba çok neşeliydi. Hatta ne kadar sevinçli olduğunu herkese göstermek için külahına kocaman bir ayna parçası, zırhına da iki sarı teneke eklemişti… Ona niçin bu kadar neşeli olduğunu sordum. Cevaben dedi ki:
– Bizim Berber Hacı Molla’yı bilirsin. Kedisi doğurmuş. Hem de nur topu gibi beyaz ve çok sevimli bir yavru!…
– Afedersiniz azizim! Hacı Molla’nın kedisinin doğurmasına bu kadar sevinmenizin sebebini anlayamıyorum.
– Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Sağ salim doğum yaptığı için biz bugün şenlik yapacağız.
– Bir kedi yavrusu için şenlik yapmak ha! Bu çok muhterem yavruya isim verildiği gün merasim de yapılacak mı?
– İsmi konuldu. Hacı Molla her ne kadar ismini… İnsanların yüzbinlerce sene yeni kelimeler türetmek için uğraşmasına rağmen hala gerektiği kadar kelimenin olmayışı tuhaf değil mi?
Biraz aptallaşmıştım.
– Ne gibi efendim?
– Yavrunun annesinin ismi Pamuk. Yavruya da ‘Pamuk’ ismini vermek fazlaca tekdüze olacaktı. Fakat Hacı Molla yavruya da, beyazlık ifade eden bir isim koymak istiyordu. Tam dört saat tartıştık. “Kar” koyalım dedik, biraz soğuk kaçtı. “Beyaz” ismi de tekrarlanmaya müsait değildi. “Selfit”i de Hacı Molla kabul etmedi. Çocukken coğrafya dersinde Bahr-i Sefit (Akdeniz) yüzünden dayak yediği için bu kelimeden nefret ediyordu. “Ak” isminin konulmasını teklif ettim.
Molla kızdı, “Yavruyu: ‘Ak! Ak! Ak!’ diye çağırdığım zaman herkes beni ördek zanneder” dedi. Pamuğun Farsça karşılığı olan “Pembe” olsun dedim. Hacı Molla “beyaz bir kediye kırmızı demek olmaz” diyerek bunu da reddetti. Sonunda yavrunun adını “Zararsız’ koymaya karar verdik. 
Gülümseyerek dedim ki:
– Tamam, şenlik yapılacak. Bir kedi yavrusu için…
– Azizim! İnsanlar mantığı, kendi söyledikleri doğru görünsün diye icat etmişler. Şimdi sana desem ki, “falan memleketin kralının bir oğlu dünyaya geldi. O millet şenlik yapıyor” Bu duruma hiç şaşırmaz, belki de bunu son derece normal bulursun. Fakat bir düşün! Birinci olarak, bu çocuğun yaşayıp, yaşamayacağı meçhul; ikinci olarak, iyi birisi olup olmayacağı meçhul, üçüncü olarak, insan olduğu için iyiye değil de kötüye meyletmesi ihtimal dahilinde; dördüncü olarak, kral çocuğu olduğu için kibirli, zalim, bencil, hatta cahil olması bile olası. Bu özelliklere sahip olma ihtimali yüksek bir çocuk için şenlik yapılmasını normal karşılarken , Zararsız’ın dünyaya gelişine, iki kişinin sevinmesini niçin garipsiyorsun?…”