Bizim Mini Kitap Kulübümüz

Sanem Aker Hakuba

Çoğunlukla kurgu dışı okumuş biri olarak, son yıllarda kurgu edebiyatına büyük bir iştahla geri döndüm. Özellikle de klasiklere. Bunda sosyal medyanın da çok etkisi olduğunu düşünüyorum.  Sosyal medyada, her hangi bir zihinsel süzgeçten geçirmeden neredeyse herkesin kendini ifade etmeye daha doğrusu kendisini kusmaya başlamasıyla, ortak yaşam kültürüne olağanüstü bir vasıfsızlık hakim oldu. İçinde yaşadığımız vasıfsızlar çağında ruhumu beslemekte çok zorlanıyorum. Hissettiğim bu kalite yoksunluğunu, insanlığın gelmiş geçmiş en üstün eserlerine ve zihinlerine her fırsatta temas ederek gidermeye çalışıyorum.

Oğlumla da iki kişilik mini bir kitap kulübü kurduk, beraber yaşına uygun edebiyat klasiklerinden okuyoruz.  Kitapları kendi okuduklarımda yaptığım gibi, özenerek, uzun mesai harcayarak belirliyorum. Seçenekleri oluşturduktan sonra içlerinden seçimi oğluma bırakıyorum. Buna ihtiyaç duymamızın bir sebebi de okulda seçilen okuma kitaplarının bir kısmını ‘kitsch’ bulması ve okumaktan kaçınması oldu. Bu tanımı çok iyi Almanca bildiği için, bilinçli kullanıyor. Yine de emin olmak için ‘kitsch’ demekle neyi kastediyorsun diye sorduğumda ‘tipler, konular, konuşmalar çok tahmin edilir ve basit oluyor’ dedi. Onun bahsettiği kitapların iyi edebiyatın en önemli prensiplerinden biri olan ‘anlatma göster’i pek sahiplenmediğini anlıyorum. Ayrıca oğlumun romanlarda fikirlerin sanki kafasını açıp içine sıkıştırılıyormuş hissi verir gibi işlenmesinden de pek hoşlanmadığı görüyorum. 

eskiz defterimden -2021

Okuduğumuz romanlardaki karakterler, olaylar, yerler, ilgisini çeken metaforlar, kelimeler üzerine sohbet etmek, onun kendine has bakış açısını keşfetmek muhteşem bir tecrübe. Şimdilerde Yaşar Kemal’in Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca romanını okuyoruz. Hikayedeki Filler Sultanını hemen Hitler’e benzetti mesela. O dönemde Alman toplumunda Nazilerin baskıcı rejimine karşı direnme cesaretini gösteren Beyaz Gül (Weisse Rose) hareketinden de biraz konuştuk. Yaşar Kemal masal dilini kullanarak her dönem her toplumda görülebilecek gücün suistimali ve yozlaşma konusunu öyle evrensel ve gerçekçi biçimde anlatıyor ki, hayran olmamak mümkün değil.

Evvelsi gün, okuduğumuz roman olumlu yönde gelişiyor diye çok keyiflenmişken, Yaşar Kemal onun beklentisini aniden boşa çıkardı ve oğlum birden afalladı. Hikayenin ezilenlerin zaferiyle değil, ağır bir yenilgisiyle devam etmesine inanamadı. Görünen o ki, gerçek hayatta yaşasa onda belki travma yaratabilecek bir duruma karşı masalsı bir bağışıklık aşısıydı bu. Tüm akşam yemeğinde ve sabah okula giderken bunu konuştuk. Kafasına takılmıştı, çünkü olayın böyle gelişebildiğine inanamıyordu, ona göre haklı olan, mağdur olan kazanmalıydı, hayatın adil olmasını bekliyor ve kaybetmelerinin nedenini anlayamıyordu. Sorguluyordu. Gerçek hayatın acımasız tecrübesi gerekmeden ve edebiyat sayeside oğlum, büyük, yozlaşmış ve zalim bir gücün üstesinden yalnızca haklı olmak, umut, inanç, dayanışma ve cesaretle gelinemeyebileceğini öğreniyordu. Böyle bir güçle başa çıkmak için bunların yanında başka şeylere, yani bilgi, sabır, tecrübe ve akla da ihtiyaç vardı. Nitekim hikaye bir şekilde yine mutlu sonla bitiyor, ama hiç öyle kolay biçimde elde edilen bir mutlu son değil bu. Romanı okumak isteyenler için daha fazla tat kaçıran vermek istemem.

‘Romancı, insanların toplumdaki konumlarını yansıtan merceği değiştiren insandır; zenginliği ve gücü büyük gösteren merceği kaldırıp onun yerine karakter niteliklerini öne çıkarak ahlaki bir mercek yerleştirir.’

diyor Alain de Botton (Statü Endişesi; Sel Yayınları).

Ve bence buna ek olarak aynı zamanda iyi romancı, okuru ister çocuk, ister genç ya da yetişkin olsun bunu göze parmak batırıcasına yapmayandır. Roman okurken hikayeyi yalnızca romancı kurgulamaz, biz de okuyucu olarak yaratım sürecine katılırız. Okurken, hikayeyi yazarın bildiği, söylemediği ama belli belirsiz işaret ettiği yerlerde içimizde kendi kişiliğimiz ve hayal gücümüzle yaratırız. Bu kısma iyi romancı karışmaz, çünkü bu kısım okuma zevkini veren, okurun hayal ve düşünce gücünün sınırlarının esnediği, genişlediği alandır. Hatta içimizdeki bu alanı genişletmek için okuruz desek yalan olmaz.  Bu alanı kendi fikirleriyle tümden işgal eden bir yazar okuyucunun hayal gücünü ve düşüncelerini köreltici etki bile yapabilir. Gördüğüm kadarıyla oğlum da bunu istemiyor.

Burada onun sevmediği kitaplardan örnek neden vermediğimi soranlar olabilir. Böyle yaparak bir yazarı parmakla göstermek istemem, ayrıca ülkemizde artan yazma çabasını da takdir ediyorum. Okuyucular da yazarlar gibi farklı farklı düzeylerde oluyorlar, birine iyi gelen yazar diğerine gelmeyebiliyor. İnsan iyisini de, kötüsünü de okudukça ayırt ediyor, okuma becerisi, zevki gelişiyor ve tabii ki zamanla yalnızca iyileri okumak istiyor. Oğlum da bu yolda gelişiyor. 

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca,
Yazan: Yaşar Kemal, Resimleyen: Ömür Balcıoğlu,
Yapı Kredi Yayınları, 43. Baskı

“Karıncalarla filler hikayesi, elbette halkın yarattığı bir hikayedir. Küçük bir hikaye. Ben bu hikayeyi aldım işledim. Belki bu hikaye çağlar önce Anadolu’da uydurulmuştu. Bir küçücük hikaye olarak günümüze kadar geldi ve benim elime geçti… Doğanın en büyük hayvanı olan fili sömürücü olarak aldım. Benden önce halk, bu zavallı garip hayvanı, ona düşmanlığından değil, sırf iri gövdesinden ötürü sömürücüye simge olarak almış. Sömürülenlerin çokluğunu, çalışkanlığını, yaratıcılığını göstermek için de halk karıncayı almış. 


Neye üzülüyorum biliyor musunuz, bu kitabı okuyanlar, özellikle de çocuklar, filleri belki hiç sevmeyecekler. Bu bana çok dokunuyor. Ne yapabilirdim ki? Oysa filler, bugünkü sömürücüler kadar ne korkunçtur, ne zalimdir, ne özgürlük düşmanıdır, ne de işkencecidirler. Eğer insan soyunun bu en zaliminin simgesini, benzerini hayvanlar arasında arayacak olsaydım, belki timsahları bulurdum, boa yılanlarını bulurdum. Yok yok, sanmıyorum ki yeryüzünde bu zalimleri simgeleyecek korkunçlukta bir hayvan türü bulabilelim…”

Yaşar Kemal

Kitaba değinmişken Ömür Balcıoğlu’nun resimlemesine değinmeden de geçemeyeceğim. Yaşar Kemal’ın sözlerinde görülüyor ki aslında her şeyden habersiz fillerin, masalda insanın despot tarafıyla bütünleştirilmesinden ve çocukların ileride onlara bu olumsuz yüklemelerle bakabileceğinden içten içe rahatsızlık duyuyor. Buna karşılık Ömür Balcıoğlu, Fil Sultan’ı pembe ve öyle sevimli resmetmiş ki, kitap boyunca önümüze çıkan illüstrasyonlar, resimler okuyanlara bunun bir masal olduğunu sürekli hatırlatıyor ya da kim bilir bazen bir despotun böyle sevimli bir yüzü olabileceğini de. Bu resimlerin okura bir görsel ziyafet sunduğu ve kitabı daha da ilginç kıldığını düşünüyorum. Oğlum da onları çok ilginç buldu.

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca,
Yazan: Yaşar Kemal, Resimleyen: Ömür Balcıoğlu,
Yapı Kredi Yayınları, 43. Baskı

Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca kitabı hangi yaşa uygun sorusu soran olabilir. Bunun cevabını vermek güç, çünkü yetişkinlerin de keyifle okuyabileceği düzeyde bir anlatıya sahip. Bir çocuğun bunu okumaya hazır olup olmadığına ise, çocuğu ve kitabı tanıyan bir büyüğün sezgisi karar verebilir diye düşünüyorum ve yazımı kitaptan bir alıntıyla bitiriyorum.

“Şimdi söyle, bana olan sözün ne?”

“Beni iyi dinle sultan. Karınca ülkelerine senin bu koca, lop lop gövdenle sefer yapmanın hiç gereği yok.”

“Allah Allah, nasıl buyruğum altına alacağım o kadar ülkeyi öyleyse? Hiç olmazsa beni görmeliler, değil mi, buyruğum altına girecek karıncalar…”

“Hiçbir gereği yok,” dedi ulukepez.

“Ne yapacaksın söyle bana, ey hüdhüd?”

“Dinle beni sultanım, ben insanların arasında çok kaldım. Onlardan çok hileler öğrendim ki, hile derim sana.”…

Filler Sultanı ile Kırmızı Topla Karınca – Yaşar Kemal, 1977

Yeni Yazı ve Ürün Bültenine Abone Ol

    Tanrıça Athena ve Baykuşu

    Sanem Aker Hakuba

    Atina, Akropolis Müzesi’nde yaptığım Tanrıça Athena eskizi / 2023

    Pallas Athena, İlyada ve Odysseia destanlarının baş karakterlerinden, Zeus’un kızı. Savaşın olduğu kadar sanatın, sanatçıların ve dokumacıların da koruyucusudur. İlyada ve Odysseia’da iki tezat karakter olarak ortaya çıkar. İlkinde intikamcı ve acımasız savaşçı, ikincisindeyse Odysseus’un İthaka’ya olan amansız yolculuğunda yol gösterici bilge. Fakat şüphesiz ikisinde de oynadığı rolle hikayenin gidişatını değiştirir.

    Sevdiği hayvan baykuş, kafasına taktığı savaş başlığı kadar Athena ile bütünleşen bir sembol haline gelmiştir. Birçok temsilinde ona eşlik eder. Yukarıda paylaştığım, Atina Akropolis Müzesinde eskizini yaptığım vazo figüründe de sanırım bir baykuş vardı, vazonun önünü elimde bir defter uzun süre işgal edemediğim için şimdi tam hatırlamıyorum.

    Baykuş birçok kadim kültürde olduğu gibi klasik Yunan mitolojisinde de bilgeliği, aklı, keskin görüşü ve duyuşu, sezgiyi ve en önemlisi karanlıkta görebilmeyi temsil eder.

    hava kararırken komşu iğde ağacından bakan kulaklı orman baykuşu- Mart 2024

    Gece avlanan baykuşlar, gündüz avlanan diğer birçok yırtıcı kuşun aksine avlarını havada aramazlar, bir yere tüneyerek onların ortaya çıkmasını bekler, aniden ve inanılmaz bir sessizlikle saldırırlar. Uçarken onların kanat seslerini duymak neredeyse imkansızdır. İşte bu sabırları, gece ve keskin görüşleri, uygun zamanı kavrayışları nedeniyle, birçok kültürde akıl, bilgelik, sezgi ve strateji ile bütünleştirilmişlerdir.

    Baykuşların büyük gözbebeklerine sahip gözleri yuvalarında oynamaz. Kafalarını ilginç biçimde 240 derece döndürme yetisiyle bu keskin görüşü sağlarlar. Çevremizde yaşayan ve bize gündüzleri görünmekten çekinmeyen -bir önceki paylaşımımda bahsettiğim- kulaklı orman baykuşlarının işte bu olağanüstü kafa hareketlerini canlı izlemek muhteşem bir tecrübe.

    Atena’nın Baykuşu, Atina Akropolis Müzesi – 2023

    Sanatçıların ve dokumacıların koruyucusu Athena’nın, haftalardır etrafımızda yaşayan, bizi izleyen bilge baykuşları… Kocam, binlerce yıl yüzlerce kültürde onlara yüklenmiş olumlu-olumsuz tüm bu özelliklerden hiç etkilenmeden seyreyliyor onları. Bense bilmiyorum, bazen ne kadar dirensem de kafamda yaşam kendiliğinden hikayeleşiyor, bir anlama bürünüyor. Sanatla ve dokumalarla uğraşan biri olarak, ne kadar istemesem de onların varlığını sanırım biraz üstüme alınıyorum.

    Yeni Yazı ve Ürün Bültenine Abone Ol

      Yavru Baykuşlar

      Sanem Aker Hakuba

      mono baskı kolaj -2024

      Bir çift yavru baykuş bahçemizde uzun süre konuk oldu. Geceleri seslerini duyduk, gündüzleri de yakınımızdaki bir iğde ağacına tüneyip tüm gün sağı solu izlediler. Arada birbirlerine sokuldular.

      mono baskı kolaj -2024

      Kulaklı orman baykuşu yavruları, çok sevimli ve ilginç hayvanlardı. İlk hafta çevremizdeki varlıklarını yalnızca seslerinden takip ettik, onları aydınlıkta ağaçta ilk oğlum gördü. Hareketlerini gözlemek çok güzeldi, böyle bir fırsatı bulduğum için kendimi şanslı hissettim. İzlerken birkaç eskiz de yaptım. Burada eskizlerden birini ve atölyede yaptığım iki baskıyı paylaştım.

      baykuş eskizleri – 2024

      Yeni Yazı ve Ürün Bültenine Abone Ol

        Labirent

        Sanem Aker Hakuba

        Simon Stålenhag, İsveçli bir sanatçı ve sanatta yeni bir türün öncülerinden. Hikayelerini hem yazıyor, hem resimliyor hem de besteliyor. Kitaplarından biri; Döngüden Hikayeler (Tales From The Loop) yakın zamanda diziye de uyarlandı. Henüz izlemedim.

        Simon Stålenhag, çocuklarla veya çocukken resimli kitap okuyup, bu sanatsal-edebi alanın büyüsünü keşfetmiş yetişkinlere kitaplar yazan-resimleyen bir sanatçı. Ancak bu kitapların bazısı -hele de burada bahsettiğim- kesinlikle çocuklara uygun değil. Oğlumun diğer kitaplarında gezinmesine bir şey söylemiyorum, fakat bu kitabı okumasına izin vermiyorum. Hikaye çok ağır. Şiirsel yaklaşımıyla, sizi adeta o ana, o hislere ışınlayan büyüleyici görselleriyle, labirente benzer gidiş dönüşlü anlatımıyla muazzam, vurucu bir distopya. Bu kitap için bestelediği müzikleri de dinlemeniz mümkün.

        Simon Stalenhag- Labirent

        Stålenhag’ı çizimleri genelde kuzey insanlarına özgü biraz karanlık hayal gücü öğeleri de taşıyor. Bunun kaynağını son zamanlarda çok daha iyi anladım. Biliyorsunuz, ülkemizde -faydasını bir türlü çözemediğim bir şekilde- yıllardır yaz-kış saati ayarlaması uygulaması kalktı. Sabahları bazen zifiri karanlıkta sokaklara düşüyoruz. Bu benim jenerasyonumun çocukluğunda pek yaşamadığı bir şeydi. Fark ettim ki sabah evden karanlıkta çıkmak, bende ve oğlumda pek güzel hisler yaratmıyor. Belki bir güzelliği gün doğumuna şahit olmak olabilir. Onun dışında kışın sabah karanlığı, puslu soğuk havası, kimi zaman ıssızlık, orada burada tam olarak ne olduğu seçilemeyen gölgeler arasında bir yerlere ulaşma çabası bizlere kuzey ülkelerinin insanlarının yaşadığına benzer tecrübeler yaşatıyor. Elbet bu şekilde büyümek çocukların hayal gücüne ve psikolojisine bir Akdeniz ülkesinin aydınlık uyanışının yumuşak etkisini pek yapmayacak. İklim, doğal döngüler, çevre insan psikolojisi üzerinde hiç de azımsanmayan etkiler bırakıyor. Stålenhag’ın kitaplarında bu olguyu tüm vuruculuğuyla gözlemek mümkün ve bunu yansıtma yeteneğine hayran kalmamak da elde değil.

        Simon Stalenhag- Labirent

        Labirent kitabına gelirsek, aslında temelde bir travma ve iklim değişimi hikayesi ve söylenene göre Stålenhag’ın en karamsar hikayesi. Türkçe basımı henüz yok, fakat yazarın diğer iki kitabının Türkçeye çevrilmiş hallerini makul fiyatlara edinmek mümkün. Bu makul fiyatlar maalesef görsel olarak çözünürlük kayıplarıyla da beraber geliyorlar. Türkçe kitaplarla, yabancı basımların görsellerini karşılaştırdığımda çok fazla fark olduğunu gördüm. İlerleyen yazılarda yazarın diğer kitaplarına ilişkin izlenimlerimi paylaşırsam gösteririm. Kimisinde çizim detaylarının yarısı kaybolup gitmiş. Ancak bu ekonomik fiyatlara da daha iyisinin basılamayacağının farkındayım, açıkçası bu yüzden pek bir şey söyleyemiyorum. Ben evladiyelik gördüğüm kitapların ingilizcelerini edinmeyi tercih ettim.

        Yeni Yazı ve Ürün Bültenine Abone Ol