Nasıl Bir Yer

Bu kalemliği bahar aylarında tanıştığım, son seyahatimde de bana eşlik eden, hem kuru hem ıslak kullanılabildikleri için kendimi ifadede farklı imkanlar tanıyan sulu boya kalemlerim için yaptım. Kalemle çizdikten sonra fırçayı değdirdiğimde bir anda sulu boyaya dönüşmeleri, uçlarının kolay kırılmaması ve muhteşem kalitede pigmentleri mucizevi geliyor. Ayrıntılardaki kaliteye oldum olası hayranlık duyarım. Onları kullanmayı çok seviyorum ve özel bir kalemlik yapmak ihtiyacı hissettim. Kalemliğin kumaşını da, her gün sözsüz biçimde birbirimizin halini hatırını sorduğumuz ve bahçemizde olmasına derin şükran duyduğum meşe ağacının yere bıraktığı yapraklarıyla önce baskı, sonra da serbest nakış yaparak hazırladım. Doğa ile baskı konusunda son yıllarda çalışmalarını incelediğim Laura Bettmann‘dan ilham alıyorum.

Oğlan meşenin yere attıklarıyla bahçede saatlerini geçiriyor. Palamutun şapkaları ve meyvesiyle köyler kuruyor, savaş-barış oyunları oynuyor. Belki de onunla olan ilişkisi, Jacques Goldstyn’in Canım Ağacım kitabındaki küçük çocuğun, Bertolt ismini verdiği meşe ağacıyla olan ilişkisi gibi bir dostluk ilişkisi. Yalnız oğlum hikayedeki çocuk kadar münzevi değil, bahçede olduğu kadar insan arkadaşlarıyla da vakit geçirmeye bayılıyor. Meşemiz; bazen kafamıza da attığı yapraklarının, palamutlarının güzelliğinin yanı sıra dallarını ziyarete gelen alakarga gibi birçok kuşla da tanışmamıza imkan veriyor. Bu ziyaretlerle gelen her yeni kuş türünü tanımak ailemiz için birer heyecan. Bahçemizin heybetli bir gölge kaynağı da olan meşe, yuvamız, evimiz dediğimiz yeni ‘yerde’ bizim için anlamlı bir varlık. Bahçemize uğrayan kedilere Boncuk, Minnoş, Duman, atölyedeki nakış yapabilen dikiş makineme Süslü ve kat kat kumaşı kolaylıkla, adeta yiyormuş gibi diken sanayi tipi dikiş makineme Demir Çene gibi isimler veren oğlumun yakında meşe ağacına da bir isim vereceğini tahmin ediyorum.

İçine bahçemizi de kattığım yuvamızda, her şeyden öte bir huzur ortamını ve kapıdan girildiği anda başka bir bilinç boyutuna geçiliyor hissini oluşturmayı artık eskisinde fazla önemsiyorum. Toplumsal olarak oldukça sağlıksız olduğumuz bu dönemde, belki de yaşanılası bir toplumu çevresindeki doğayı da parçası gören sağlıklı ve huzur dolu bir yuva, bir yuva daha yaratarak oluşturacağız, bilmiyorum. Evde dram, şiddet, reklam, abartı dolu televizyon hiç açılmıyor, hele hele haberler ve diziler asla. Akşamları cep telefonunu ya da tablet de artık elime pek almıyorum. Son yıllarda genel toplumsal bilinç düzeyimizde artıştan çok azalma var maalesef. Artık Türkiye’de yaşamayı, her şeye rağmen birey olarak yaşamda evrensel doğrudan, iyilikten yana olmayı öğrenmekte ve pratik etmekte muazzam bir tecrübe olarak görüyorum. Platon’dan önce ve sonra, birçok kültürden düşünürün anlamaya ve tanımlamaya çalıştığı evrensel doğruların, iyiliğin esasta ne olduğunu ve ne olmadığını anlamak, sorgulamak için muazzam bir tecrübe.

Platon’un Devlet isimli eserinde (İş Bankası Kültür Yayınları), Sokrates ile Adeimantos arasında geçen, sistem düşüncesinin de temeli sayılabilecek bir dialog şöyle;

Sokrates; “-‘İşte ben bunu anlatacağım. Doğruluk varsa, bir tek insanda olduğu kadar bütün bir insan topluluğunda da vardır değil mi?

-Elbette.

-Peki, toplum bir tek insandan daha büyük bir şeydir diyemez miyiz?

-Diyebiliriz.

-Bundan şuna geçebiliriz: Daha büyük olan bir şeyde doğruluk, daha büyük ölçüde vardır. Onu orada görmek daha kolaydır. Onun için isterseniz, önce toplumda arayalım doğruluğun ne olduğunu sonra aynı araştırmayı bir tek kişi üzerinden yaparız. Böylece de en küçükte büyüğe benzeyen yönleri buluruz…”

Aynı çıkarım toplumdaki doğrudan sapış için de geçerli olur bence. Mesela yine bu sabah trafik, kırmızı ışık yandığı halde geçen araba sürücülerinin kavşağı tıkaması yüzünden kimsenin ilerleyemediği, herkesin birbirine korma çalıp, hakaretler yağdırdığı bir kilit haline geldi. Ben de kendimi arabanın içinde yanımda çocuğum varken ilk defa sinirden bağırırken buldum, genelde direksiyonda sabırlı bir insan olduğum için oğlum şaşırdı. Trafikte son yıllarda iyiden iyiye artan bu bencillik, fırsatçılık, kuralsızlık ve terbiyesizlik artık çekilmez noktalarda. Ne olursa olsun öfkenenmenin uzak durulabilecek bir seçim olduğunu da unutmak istemiyorum ve iki yazı önce bahsettiğim kışa hazırlığımın da pek yeterli olmadığını gördüm. Bence bir insan; fırsatçılığın, sadece kendini düşünmenin ve kuralları takmamanın Türkiye’yi getirdiği noktayı görmek istiyorsa sabahları trafiğe bakması yeterli. Özellikle kimsenin kimseyi düşünmediği, her fırsatta kuralların çiğnendiği, ilerlemenin olmadığı, kilit olan kavşak trafiklerine. Kavşaklarıdaki bu davranışların genele yayıldığı, meziyet sayıldığı ve normalleştiği toplumda birçok açıdan ilerlemenin de tıpkı trafikteki gibi durmuş olması çok normal bence.

Oğlumu okuluna bırakıp eve gelebildiğimde bahçede oturdum bir süre ve meşenin, çamların rüzgarda salınımlarının yerde yarattığı gölge oyunlarınında, durgunlukta sakinleşmeye başladım yavaş yavaş. Yine şükran duydum sakinleşebileceğim bir ‘yerimin’ olmasına. Bu yer konusu hiç basit bir konu değil. Şimdi bunları yazabilecek bilince geldim, ama kimi insan o trafikten çıkıp bir yerde sakinleşemeden, kimi de kırmızı ışıkta geçmekte hiç sakınca görmeyen o düşük bilinciyle işine başladı ve gün boyu bir şeyler satın alacak, satacak, üretecek, yaratacak veya hizmet verecek. Ne satın alacak,  ne satacak, ne üretecek, ne yaratacak, nasıl hizmet verecek. Sonra o satın aldıklarından, sattıklarından, ürettiklerinden, yarattıklarından, hizmetlerinden nasıl şeyler doğacak. Ve ertesi gün yine aynı trafikte… Biz aslında toplum olarak diğer krizlerden öte bir büyük bilinç krizi yaşıyoruz. Toplumun orada bir yerde değil, içimizde, davranışlarımızda, birbirimiz arasındaki ilişkilerde oluştuğunu unutuyoruz.

Bu ortamda yaşamak zor gerçekten. Ama belki de huzur dolu bir yuva, bir yuva daha veya insanları içlerindeki dingin, sağlıklı, sağduyulu merkeze getirecek bir yer, bir yer daha değişecek toplum. Dediğim gibi bu yer konusu çok derin ve bence en büyük arayışımız, özlemimiz ‘bir yer’, kimi zaman da ‘o yer’.

Bir iki haftadır, akşamın geceye yaklaşan her şeyin yavaşladığı saatlerde Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu’nu okuyorum. Yavaş yavaş. Okuduğum kitap 1960’lardan kalma, cildi yıpranmış, sayfaları sararmış. Kitap nereden eve geldi bilmiyorum. Arka sayfasında annemin ya da Fikret Teyzemin yazısına benzettiğim iki kişilik kağıt oyunu skorlarına benzeyen notlar var. Çocukken Yalova’daki yazlıkta akşam yemeğinden sonra biz sokakta oynarken verandada dondurmasına oynadıkları konkenin sayılarına benziyor. Bu kitabı ellerimde tutarken, bedenim yaz akşamları çam, verandalarda yenen yemek, zaman zaman mangal ve rakı kokularını, penceresi açık mutfaklarda yıkanan bulaşıkların çıkardığı çıngırtıları, Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Sezen Aksu’ların inceden çaldığı radyoları, çalılıkların arasından parlayan ateş böceklerini, arkadaşlarımla kovalamaca oynamanın terlettiği sırtımda denizden esen tatlı rüzgarın serinliğini, Pinokyo bisikletlerin frenlerinin çıkardığı kulak tırmalayan sesleri ve daha neler neler hatırlıyor… O yer, her şeyiyle çocukluğumun en önemli parçalarından birini oluşturuyor. Birçok bölgesi 99 depreminden sonra tanınmaz hale gelse de, benim içimde hala yıkılmamış eski haliyle duruyor…

Ve sonra Çalıkuşu’nun Feridesi çocukluğuna ilişkin hatırlayabildiği ilk hatırası ile ilgili şunları söylüyor, içime işliyor;

‘Evet, bunlara benzer daha birçok şeyler aklımdan geçiyor… Fakat bunların hiçbiri ilk hatıra değil… Sevdiğim göl, içinde büyük yapraklar arasında çırılçıplak çabalayışım kadar eski değil… Deniz kadar uçsuz bucaksız bir göl… İçinde büyük yapraklar, dört bir tarafta ağaçlar var… İçinde yapraklar, kenarında büyük agaçlar varsa bu göl nasıl deniz kadar büyük olur? diyeceksiniz… Vallahi yalan söylemiyorum ve ona sizin kadar ben de şaşıyorum… Fakat bu böyle ne yapayım?..’

Bu anının gerçekte neye ait olduğunu kitabın ilerleyen sayfalarında keşfediyorsunuz ve bu yerde duyumsadıklarının yaşamının en temel ihtiyacını nasıl karşıladığını görüyorsunuz. Bowlby’nin bağlanmaya dair psikoloji kuramına 100 yıl önceden selam gönderen Reşat Nuri Güntekin’in hikaye anlatımı ve gözlem ustalığına hayran kalıp, Çalıkuşu’nun neden bir klasik olduğunu ve klasikleri okumanın neden insan bilincini zenginleştirdiğini bir kez daha anlıyorum. İlk bölümün sonunda da, annemin oturduğu apartmanın bahçesindeki dut yapraklarına bakarak oyduğum kalıpla, ne zaman yaptığımı bilmediğim, bir baskıyla karşılaştım ve yine bir yeri hatırladım… Gençliğimi geçirdiğim evi.

Tüm bunları yazarken, bulunduğum yerin beni, benim de bulunduğum yeri etkilediğimi ve oğlumun çocukluğunun en derin hatıralarının sözlerden öte ve sözlerden güçlü duyularla oluştuğunun farkına iyice varıyorum. Trafiği etkilemem sakin kalmak dışında çok zor, ama bahçe ve ev benim dokunuşlarımdan derin biçimde etkileniyor. Oğlumun duyularını, bahçede meşe palamutlarıyla oynarken makineyle yavaş yavaş işlediğim nakış ve atölyede çalan müziği duymasının bir parçasıyım ya da ödevini yaparken mutfaktan burnuna ulaşan, ertesi gün besleme çantasına koymak için pişirdiğim kek kokularının.

Julia Cameron’un Ebeynler için Sanatçının Yolu (Artist Way For Parents) kitabında şu sözler her şeyi özetliyor aslında;

“Ebeynler olarak çocuğumuz için, bir insan olduğumuz kadar bir yeriz de.”

Ve ben de ekliyorum; sadece çocuklarımız için değil, birbirimiz için de…

 

Derin Bir Nefes

Günlüğümden, kalıp baskı ve mürekkeple çizim.

Nefes,

Yaşamın bilgeliği, yaşamın kaynağı nefes…

Nefes; az önce karşı kaldırımda sıkıntıdan öflemiş adamla, otobüsün kalkışta egzozundan saçtığı kara dumanla, bahçemizdeki kırk yıllık meşeyle, koltukta uyuyan kedimiz Cankız’la, okulunda defterine yazı yazan oğlumla, Tokyo’da kızının elinden tutmuş metroya koşan kadınla, Nairobi’de sokakta top oynayan çocuklarla,  Münih’te Nymphenburg parkında gölde yüzen kazlarla, Serengeti’de avına odaklanmış sırtlanla, kutupta yazları kendini gösteren likenlerle, Kızıldeniz’de mercanlarla, çöplükte yavrulayan sıçanla, Atlantik okyanusunda yüzen orkalarla, Karadeniz’de fındık ağaçlarıyla, Beypazarı’nın akbabalarıyla, çimenlerle, devedikenleriyle, güllerle, binlerce yıl önce yaşamış, solumuş iyi denmiş, kötü denmiş, bir şey denmemiş her şeyle ve yeryüzüne değip uzayın sonsuzluğuyla sınırı olan atmosferde sonsuzlukla paylaştığım nefes…

Zihnimde onu bunu ayırırken, alırken içindeki hiçbir şeyi ayırmadığım, ayıramadığım, ayıramayacağım nefes…

Unutursam, bedenimin sonlu, bazı şeylerinse sonsuz olduğunu hatırlatan nefes…

Vermeden alamadığım, almadan veremediğim nefes…

Yaşamın özeti bir nefes…

Anlamaya, daha derinden, daha derinden idrak etmeye çalıştığım nefes

Hayatta bir kez gerçekten anlasam asla eskisi gibi olamayacağımı hissettiğim nefes…

Ve de yine de yalnızca basit bir nefes…

Yıllar önce Clarissa Pinkola Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar adlı kitabını okurken beni çok etkileyen bir masalı aklıma getirdi. Onun anlatımında dört hahamın başından geçen bu muhteşem masal, Mevlana’nın şiirleri, Thich Nhat Hanh’ın kitapları, Krishnamurti’nin konuşmalarının… süren etkileriyle uyuduğum o gecelerde içimde döndü durdu, bir parçam oldu ve şuna dönüştü;

Bir varmış, bir yokmuş…  Bir zamanlar, dünyanın bir yerinde hayatlarını kendini bilmeye adayan dört kişi yaşarmış. Bir gece uykularından uyanmışlar, gözlerinde görmeye engel bazı perdeler kalkmış ve cenneti görüvermişler. Sabahında, bu tarifsiz, akla hayale sığmaz muazzamlık karşında biri aklını yitirmiş, ömrünü ağzından köpükler saça saça ne yaptığını bilmez halde dolaşarak geçirmiş. İkincisi çok şüpheciymiş, ‘Gördüğüm bir rüya olmalı.’ demiş ve yaşamına eskisi gibi devam etmiş. Üçüncüsü, bu deneyimi asla unutamamış ve hatta saplanıp kalmış. Orada burada cennette görmüş olduğu muhteşemlikler, ne anlama geldikleri hakkında vaazlar verip durmuş ve zamanla kibirinden yoldan çıkıp, doğruluktan sapmış. Dördüncüsü bir şairmiş, kimseye bir şey anlatmamış ama, uyandığında eline bir kağıt kalem almış bir kumrunun ötüşüne, yeni doğmuş çocuğunun ilk gülümsemesine, esen ılık rüzgara, gökteki yıldızlara, yerdeki karıncalara ve daha birçok şeye ömrü boyunca şiirler, şarkılar yazmış. Ve yaşamını eskisinden güzel yaşamış.

Masal burada bitmiş…

Ve şimdi derin bir nefes…

Kışa Hazırlık

İki hafta önce uzunca bir süredir beklediğim kuru boya kalem setime kavuştum. Bu, kavuşmamın sabahında yaptığım ilk çizim. Kör kontür tekniği ile yaptım. Neden sincap çizmek istedim? Başta bilemedim, yaşadığımız yerde hiç sincap görmüyorum çünkü. Bir meşe ağacımız var, bir sincap arkadaşımız eksik belki de diye düşündüm.

Birkaç gün sonra sincap arkadaşımı sanat günlüğüme yapıştırdım ve biraz daha canlandırdım. Onu bir süre inceledim, bir daha çizersem seçimlerimi nasıl yapabileceğime baktım ve ‘Sevgili Sincap’ dedim, ‘Onca şey varken, neden seni çizmek istedim? Bana ne anlatmak istiyorsun? Ne yaparsın sen?’. Sanki bunu sormamı sabırsızlıkla bekliyormuş gibi hemen cevap verdi; ‘Ben bir kışın da olduğunu bilirim. Ona hazırlanırım. Ya sen? Sen yeterince iyi hazırlanıyor musun kışa?’ Eğdim başımı önümde. ‘Hayır’ dedim. Sincap benim içimden çıktığı için ne dediğini çabuk anlamıştım. Kıştan kastettiği zor, belirsizliklerle dolu, kısa sürede doğru ve önemli kararlar verilmesi gereken, bilgelik ve tecrübeye çok ihtiyaç duyulan zamanlardı. Birkaç saniye veya dakika da sürebilirdi bu kışlar, birkaç gün, birkaç ay da… Özellikle son yıllarda, bugüne kadar iyi kötü oluşmuş yaşam bilgeliğimi paylaşmaya odaklanıp, onu arttırmayı geri plana atmıştım. Yeni şeyler yapsam da bakış açım uzun süredir aynıydı. Oğlum büyüyor, dünya hızla değişiyor… Bu durumun yarattığı eksiklik, son bir yıl kendini göstermeye başladı. Bir şeyler rahatsızlık verdi, ama ne olduğunu uzunca bir süre tam göremedim. Çözüm bulamamaktan çok, sorunu anlayamama kısmının uzun olması canımı sıktı. Taa ki son yazımda anlattığım Lofoten’le buluşmamıza kadar.

Doğadaki canlılar iyi bilir, kışa hazırlık çok önemlidir. Sadece fiziksel değil, ruhsal olarak da kışa hazırlık… Şimdi Ekim yaklaşırken ağaçlar yapraklarını sararmaya bıraktılar, yavaş yavaş kış uykusuna hazırlanıyorlar… Kuşlarda bir göç telaşı var…  Bazı insanlar da kışlara hazırdır ve bu nedenle de kendi kışları çok çetin geçmez, hatta güzeldir. Hem doktor, hem de yıllarca yöneticilik yapmış neredeyse hiç panik halde, kontrolünü kaybetmiş görmediğim annem mesela. Onu, çocukluğum ve gençliğim boyunca her sabah erkenden uyanmış, elinde çayı tek başına salonda otururken buldum. ‘Sabahın sessizliğinde düşüncelerimi topluyorum.’ derdi. Düşünceleri toplamak, duyguların farkına varmak, onları organize etmek, onlardan bir anlam, bir ders, bir tecrübe oluşturmak, gereksizleri unutmak ve dertli toplu bir zihinle, dengelenmiş bir vücut kimyasıyla güne başlamak… Şimdi gün içinde kendisini böyle toplayan kaç kişi kaldı bilmiyorum, ilk boş fırsatta ekranlara uzanıyor eller. Kim ne yapmış, neredeymiş… Ardından bir sürü bilgi, hissedilen neşe, kaygı, öfke ve kıskançlıkla yıkanmış vücut, aldığı beğenilerin yarattığı dopamine bağımlı olmuş, kısa kısa akışlarla odaklanma ve öğrenme yeteneğini giderek yitiren beyin. Mortimer Adler 40’larda yazdığı ve 1970’lerde güncellediği Kitapları Nasıl Okumalı (How To A Read Book) adlı benim de başucu kitabım haline gelen klasikleşmiş eserinde; insanların 70’li yıllara gelindiğinde artık iyi kitaplar yerine, hazır hap bilgi, görüş veren dergi ve gazete makalelerini okuyarak giderek düşünme ve araştırma becerilerini yitirmelerinden dert yanarken, bugün sosyal medyanın, blogların ulaştığı düzeyi görse şok geçirirdi herhalde. İnternet denen görünmez kıtada, anlık tepkiler, bombardıman halinde gelen ve bazen yalan yanlış bilgiler ışığında bıraktığım yaşam bilgeliğini sağlıklı fikir bile oluşturmak artık pek mümkün değil. Bilgi bölük pörçük ve her yerde, ama o bilgilerin anlamlı bir biçimde bir araya gelmesinden oluşan derin, kapsamlı bütünsel bilgi yani bilgelik çok az. Son döneme damgasını vuran kitapların yazarı olan Yuval Harari de birçok konuşmasında bugün insanların daha fazla bilgiye değil, onları bütünleştirerek bir anlam yaratmaya ihtiyaç duyduğunu ve yaptığının da bu olduğunu söylüyor. Bir paylaşımın doğruluğundan emin olmak zor, yorum yazanın doğruluğundan emin olmak zor, yorum yapanın ve paylaşanın gerçekte kim olduğundan, olup olmadığından bile emin olmak zor. İnsanların birbirinin görüşünü etkileme, ne düşündüğünü kontrol etme, kendi düşüncesinin farkına varmadan önce başkasının ne düşündüğünü bilme isteği ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Sosyal medyayı yöneten algoritmaları saymıyorum bile…

Eğer blogumu en çok okunanlara göre düzenleseydim en üste koymam gereken yazının Karyağdu Hatun olması gerekirdi. Bu yazı inanılmaz tıklama alıyor ve neden olduğu hakkında akıl yürütmesi zor değil, büyük ihtimalle Ankara’da Kar Yağdı Hatun Türbesini adresini bulmak isteyenlerin Google tarafından önlerine sıralanan ilk bağlantılardan. Yazının çok okunmasından bir şikayetim yok, ancak Google yerine ben bir sıralama yapsadım bu yazıyı öne koymazdım, daha fazla sevdiğim yazılar var. Bloğu başlangıçtan beri okuyan başka birisine rica etseydim belki o da başka bir sıralama yapacaktı.

Her geçen gün beğenilerden, takipçi sayılarından, tıklama oranlarından, diğer insanların yorumlarından özgür bir biçimde düşünebilme, yaşama bakma, yaşama becerimizi yitiriyoruz. Rahatsızlığını derin biçimde duyduğum bu konuda başka alanları etkileme şansım pek yok, ama en azından kendi platformumda yaygın yaklaşımın dışına biraz çıkmak istiyorum. Bir deney de sayılabilir bu. Bloğumda neyi temsil ettiğini anlamadığım beğeni butonunu çok önceden kaldırmıştım zaten, en son da açık yorum yapma seçeceğini de kaldırarak, bir süreliğine burayı sessiz, okurken insanların değerlendirmeleriyle baş başa kalabilecekleri bir kütüphane ortamına çevirmeye karar verdim.  Okuyanların yazdıklarım üzerinde düşünmelerini diliyorum. Dilerlerse düşüncelerini bana e-posta olarak yazarlar, günlüklerinde eleştiriler, başka insanlarla paylaşıp tartışırlar, ama önce tek başlarına önceki beğenilerden, yorumlardan etkilenmeden özgürce okumalarını arzu ediyorum. Ayrıca sosyal medyada yaptığım gibi aklıma estikçe yazmak yerine, haftada bir, tez yazdığım zamanlardaki gibi üzerinde düşüne düşüne, yavaş yazmayı planlıyorum. Bu arada bir kaç taslak yazı, sonunda ‘Yani, burada ne demek istiyorsun?’ diye kendime sorduğumda dürüst ve anlamlı bir cevap veremezsem çöpü boyluyor ya da birgün tekrar incelenmek üzere kenara ayrılıyor. Anladım ki böyle yazdıkça en başta ben daha iyi öğreniyorum, tecrübelerim, bilgilerim benim için daha anlamlı bütünler haline geliyor.

Sürekli bir arada sesli düşünme halinden biraz uzaklaşıp, bir birey olarak sağlıklı fikirler üretme, bilgi edinme, araştırma, değerlendirme ve anlamlı bütünler oluşturma becerilerimize daha fazla sahip çıkmak zorundayız, çünkü o becerilerimiz teknolojileri kullanma biçimimizin de etkisiyle gün geçtikçe kayboluyor ve bilgeliğimiz kıtlaştıkça hem toplu hem bireysel anlamda şaşkın hallerimiz bitmiyor, kışlarımız daha da zor geçiyor. Oysa insan yeterince iyi hazırlanmışsa, soğuk havanın da, kışın da kendine göre bir güzelliği vardır…

İçimdeki Yaban ve Lofoten

Dönüşüm bitmiyor ve belki de kendimde en çok alışmam gereken bu. Tam bitti, bir ritm tutturdum diyordum ki…

Oğlum, kocam ve ben bu yaz üç hafta kadar Norveç’e gittik ve Norveç’i kuzeyinden güneyine inerek gezdik. Oslo’dan başlayıp, ardından kuzeye uçarak arktik kuşak içinde yer alan kutup ikliminin, bitki örtüsünün ve coğrafyasını taşıyan Lofoten’de gezinin en uzun zamanını geçirip sonra güneye doğru Bergen, Voss, Preikestolen ve Stavanger’de sırasıyla konaklayarak Oslo’dan Ankara’ya döndük. Fakat gezdiğimiz her yer bir yana ben Lofoten’ı unutamıyorum, unutmak istemiyorum.

Kocam Thomas’ın gözünden, Lofoten’dan ayrılırken, Leknes havaalanında.

Yola çıktığımızda oğlum ve ben sadece Norveç’e gittiğimizi biliyorduk . Tüm planın detaylarını bize sürpriz olması için sır gibi saklayarak eşim yaptı. Bu yaz onun planlama becerisine hayran kaldım. Tüm gezi sanki bir orkestra şefi tarafından yönetiliyor gibiydi. Yerine göre uçak, kiralık araç, toplu taşım, konakladığımız yerlerin rotadaki aktivitelere göre bazen işlevsel, bazen güzel olmasının seçimi ve yağmur da olsa, soğuk da olsa üç haftanın neredeyse tümünü doğada, açık havada geçirebilmemiz için kıyafet açısından ne eksik ne fazla donanımlı olmamız; kendine ve yaşamaya, yaşama değer verme, detaylara özen konusunda kocamdan bu tatilde çok şey öğrendim ve bir de kendisinin hiç sosyal medya hesabı olmayışından…

Kuzey kutup kuşağı, Lofoten çemberin en altında görünen Norveç’i kıyısındaki küçük adalar grubu.

Güneyi tanıdık sayılırdı, ama kuzey Norveç benim için kelimelerle tarifsiz bir deneyim oldu.  Lofoten kutup doğasıyla bütünlüğümde deneyimlenmeyi, öne çıkmayı bekleyen esrarengiz, bazen büyüleyici, bazen ürkütücü, soğuk, güçlü, sade, dingin, az kişinin ayak bastığı ve insanı alıp götüren masallar anlatan yanımla temas ettirdi beni… Oranın ıssızlığında ve kutup bozkırı olarak da tanımlanan tundra bitki örtüsünün sansürsüz yansıttığı alabildiğine geniş ufuklarda, deniz boyunca uzanan çırılçıplak dağlarının görüntüsünde bazen heyecandan kalp çarpıntıları yaşadım. Gece olmadı hiç, beyazdı geceler ve bu sonsuz aydınlığın kışının da olduğunu her an hissettim. Kuzey ışıklarının dans ettiği upuzun bitmeyen karanlık geceler… Koyu zümrüt yeşili denizinin koyu indigo mavisine döndüğü sonsuzmuş gibi gelen geceler… Renkler, koyu renkler… Alışık olmadığım renkler, hisler… Ve kiraladığımız, zaman zaman orkaların ziyaret ettiği okyanus kenarında ufak bir limanda üzerinde durduğu kayalara su samurlarının yuva yaptığı yüz yıllık küçük balıkçı kulübesi…

Kulübeye döndüğümüzde renkleri, dokuları, hisleri çizerek, oyarak boyayarak kaydettim içime…

Lofoten zaman zaman dağ başlarında, yollarda, ansızın değişen havasıyla oğlumla yürürken, tırmanırken beni ürküterek cesaret aşıladı, üstüme son dönemlerde ağırlık olmaya başlamış yumuşaklığımı, anaçlığımı, korumacılığımı azalttı ve beni sivriltti, keskinleştirdi. Birçok şey de anlamını yitirdi… Faydalı olma heveslerim yerini içimde alev alev yanan kendini keşif arzusuna bıraktı mesela. İçsel olarak daha özgür olmak istedim… Kendim için bazı önemli kararlar aldım… Beraberinde bu ay yeni1anlam’ı da kapatma noktasına geldim, değer verdiğim birkaç kişi beni karşılarına alıp yapmamam konusunda ikna ettiler, fakat artık eskisi gibi çalışmayacağım, çalışamayacağım. Yeni çalışma biçimim zamanla ortaya daha belirgin şekilde çıkacak, ama bundan sonra yıllardır kendisine alan açılmasını bekleyen bilim, sanat ve doğa merakım, seyircimin kim olup olmadığına bakmadan ve hatta seyircimin olup olmadığına bakmadan, benim için ‘gerçekten’ ön planda olacak.  Öğrendiklerimi, yaptıklarımı, keşfettiklerimi duyurmak için sosyal medyada eskisi gibi ilave bir emek harcayacağımı uzunca bir süre pek zannetmiyorum. Paylaştıklarımı beğenlerin, ilham verici, ilginç, gerekli bulanların, yazılarımı okumak isteyenlerin zaten bir şekilde bulabileceği bir yerde, buradayım…

oğlum ve yaban ya da yaban ve yaban

onun zaman boyutunu aşarak sahilde topladığı ve tutunmadan bıraktığı deniz kabukları toplama deneyimini benim saklama çabam

İnsan varoluşunun yankısı en derin yaban doğada tecrübe ediliyor. Ben orada geçmişte güçlü olduğum bir konuda açıkça gerilemiş olduğumla yüzleştim. Şimdi kendime ‘Nasıl tekrar eski derin dikkatime ve odaklanmama sahip olabilirim?’ diye soruyorum. Merkezinde olmayan bir dikkatle yabanda dolaştığında, etrafında adeta bir balon gibi hayvansız, böceksiz bir alan oluştuğunu gözlemleyen doğa çizimleriyle ünlü Jon Muir Laws gibi birçok doğayla çalışan kişi, sessiz olsalar bile bazı duygu durumlarının, düşüncelerinin etraflarındaki canlıları rahatsız edip kaçırdığını ve akış hissine geçtiklerinden bir süre sonra etrafında çeşit çeşit hayvanın saklandıkları yerlerden çıkmaya başladığını söyler. Peki bir yerde, çok insan ve özellikle de doğayı fotoğrafına arka fon düzeyinde algılayan çok insanın bulunması, o yerinin doğasının açığa vurduğu, vurabildiği enerjinin gücünü değiştirebilir mi? Saatler geçip insanla karşılaşmayabildiğim Lofoten’la, gezinin ilerleyen zamanlarında ziyaret ettiğimiz her gün toplu turizmle binlerce insanın adeta istilasına uğrayan doğa harikası Preikestolen’i ziyaretimiz sırasındaki duygu ve düşüncelerimin kalitesi arasındaki dağlar kadar fark bu soruya benim açımdan ‘evet’ diyor. Sayısı 7,5 milyara ulaşan ve teknoloji sayesinde neredeyse her yere gidebilen insanın, dikkat ve duygu-durum kalitesindeki salgın gibi yayılan muazzam düşüş ve sığlaşma, doğa için yeni bir büyük çevresel kirlilik.

Eşim Thomas’ın gözünden Preikestolen’de insan…

Lofoten’de bir kez daha anladım ki, insan tarafından rahatsız edilmeyen ve insandan kendini saklanmayan yaban doğanın insanı dönüştürme gücü, insanın insanı dönüştürme gücünden, terapilerden, tüm o insan yapımı yaklaşımlardan çok daha fazla. Ve eğer kişi de o ruh dolu ve yaban yerde, şimdi ve burada odaklamış biçimde kalabiliyorsa, doğasına saygıyla ve sükunetle yaklaşıyorsa, evine asla eskisi gibi dönmesi mümkün değil… Lofoten içimdeki yabanı ne kadar özlediğimi, ondan son zamanlarda ne kadar da uzaklaşmış olduğumu ve yaşamak için ona su, hava kadar ihtiyacım olduğunu bana gösterdi… İçimdeki yabanla, dışımdaki yabanın sağlığının, canlılığının birbirine görülmez bağlarla bağlı olduğunu ve doğayı, doğamı korumak istiyorsam eski dikkat düzeyime ve hatta ötesine ne yapıp edip tekrar kavuşmam gerektiğini de…

Günlük Tutmak ve Yaratıcılık

Elim kalem tutalı günlük tutuyorum. Bugüne kadar yaşamımda birçok soruma bu yolla cevap buldum. Araştırma, sorgulama, analiz, sezgi, konulara farklı boyutlardan bakabilme disiplinini yıllar içinde bu şekilde geliştirdim. Son senelerde günlüklerime yazının dışında, fotoğraf, çizim, ses kaydı gibi birçok farklı ifade biçimini de katmaya başladım. Yapmadan bilemez insan diyorum ya, günlük tutmayı ve insanın kendisini keşfetmekteki gücünü konuşarak ifade etmek oldukça zor. Aslında burada gördüğünüz çoğu şey ilk oralarda ortaya çıkıyor.

Birden fazla kitabı aynı dönemde okuma alışkanlığım gibi birden fazla defter tutma alışkanlığım var. Okuduğum kitaplar ve araştırmalarım için ayrı, doğa gözlemi ve çizimler için ayrı, atölye notlarım için ayrı, gördüğüm rüyalar için ayrı, serbest düşüş (free fall) yazılarım için ayrı defter tutuyorum. Günlük tutmak son yıllarda aktif araştırma (action research) yöntemini kullandığımdan dolayı da özen gösterdiğim ama kendimi asla zorlamadığım bir konu. Her gün hepsine yazmıyorum, bazı günler hiçbirisine yazmıyorum, hepsinde iç içe geçişler var ve kurallar katı değil. Günlüklerimde bazen kendi kendime, bazen diğer insanlara konuşuyor oluyorum, bazen de sadece bir söz, bir çizim, bir fotoğraf, bir kurutulmuş bitki oluyor. Notlarımın bazılarını dönüp okuyorum, bazıları ana fikri bana vermiş olarak yaşam tarihimin sayfaları arasında bir daha bakılmamak üzere kaybolup gidiyorlar.

Bir psikolog olarak gestalt terapi yaklaşımını temel aldığım ve farkındalığın, ‘şimdi ve buradanın’ benim için kritik önem taşıdığı, bu yaklaşıma aşina olanların bugüne kadar gözünden kaçmamıştır. Farkındalık bana göre kullanıldıkça gelişen bir beceri ve üzerinde emek verildikçe adeta bir sağlıklı ağaç gibi duyusal, duygusal, düşünsel, bedensel birçok alanda organik olarak büyüyor, bir alandaki gelişme diğerlerini etkiliyor. Kendi ve çevresine ilişkin farkındalığı derinleştikçe de insan, giderek yaşama cevap verme konusunda daha etkin, davranış dağarcığı daha zengin, daha yaratıcı ve daha bütünleşmiş bir benliğe sahip oluyor. Gestalt yaklaşımı daha çok yaşanarak kavranabilecek bir yaklaşım ve detaylarını da bu yazıya sığdırmak mümkün değil, ama hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Türkçe kaynak olarak Ceylan Daş’ın Bütünleşmek ve Büyümek kitabını tavsiye edebilirim. (For English Book – Integration and Growth / Ceylan Das)

Söylemek istediğim; günlük tutmak yaşamda birçok boyutta gelişme, gözlem, keşif, farkındalık ve yaratıcılık açısından güçlü bulduğum bir yöntem ve bana sık yöneltilen ‘ilhamı nereden alıyorsun?’ sorusuna da verebileceğim en baş cevaplardan. Bu nedenle, benim açımdan oldukça zengin içgörülerle dolu geçen haftadan bazı günlük notlarımı bu yazımda bir bütün olarak paylaşarak, sizlere hem bir duyusal, duygusal veya bilişsel farkındalığımın bir diğerine dolaylı dolaysız nasıl aracı olabildiğini, bunların yaratıcılığıma etkisini göstermek, hem de şimdiye kadar denememiş olanları günlük tutmak konuda cesaretlendirmek istedim. Çünkü denemeden bilemez insan…

23.04.2018 (Pazartesi): Oğlumun ilkokulunda çok güzel ve neşe içinde bir 23 Nisan kutlaması oldu. Ve evet, gerçekten tüm çocuklar bir çiçek, hepsi farklı zamanda, farklı iklimde, farklı hoşlukta ve şekilde çiçekler açıyorlar. Bu gerçeğin kıymetini bilen ve onu en güzel şekilde değerlendiren bir dünyada mutluluk, huzur, kardeşlik, dostluk ve güven içinde yaşamaları dileğiyle… Tüm çocukların ve içimizde yaşayan çocuğun bayramı kutlu olsun💜

24.04.2018 (Salı): ‘Bir çiçeği tanımak istiyorsan onu çiz, kendini de tanımak istiyorsan bir çiçeği kendi tarzında çiz… Tarzın nedir? Onu da hem kendini hem de çiçeği tanıdıkça daha iyi biliyor insan… Çizmek, bu dünyada esasta kendine özgü bir tanık olduğumu bana en iyi tecrübe ettiren yöntemlerden biri… Devedikeninin neden böyle zarif göründüğünü onun ifade etmek için ortaya çıkan el hareketimle anladım… Devedikeni zarif mi, yoksa ben miyim onu öyle gören?… Buna benim kesin bir cevabım yok…. Eskiden vardı….‘

25.04.2018 (Çarşamba): ‘Hiç Hikmet Birand’ı okudunuz mu? Bozkır baharını ondan dinlediniz mi? Eğer cevabınız hayırsa, bu bahar kendinize bir güzellik yapın o zaman… Sonra bozkırda dolaşın ve ona baktıkça, onu daha iyi anladıkça onun yaşama sevincini ve dayanıklılığını eminin içinizde de duyumsayacaksınız…’

26.04.2018 (Perşembe) Bu yıl kış çok yumuşak geçti -bu iyi bir şey mi emin değilim- bahar ise gecikmeden tüm coşkusuyla geldi, bol çiçek, bol yaprak, çeşit çeşit bitki… Bu bahar sabah yürüyüşlerimde yabanından, yetiştirilmişine yüzlerce, binlerce güzellik görüyorum … Yürümenin en keyifli zamanlarından biri… Bu sabah yemenilerle yürüdüm ve bir kat daha keyif aldım yürüyüşümden. Tabanı deri olduğu için insan hangi zemin üzerinde yürüdüğünü tatlı tatlı duyumsuyor. Burası asfalt, burası kaldırım, burası toprak… İnsanın ayağının altındaki, onu taşıyan dünyayı hissetmesi çok güzel bir duygu… Bahçede ise yalın ayak yürümek paha biçilmez👣

27.04.2018 (Cuma): ‘Çizmeye değil, anlamaya çalışarak her geçen gün biraz daha ilerlediğimi ben de görebiliyorum artık… Sözden öte bir dili öğrenmek veya yaşamın o dili öğretişi… Anlamayı istemek ve bazen gerçekten anlamak, her gün biraz daha, biraz daha, yaşamda bundan öte sevinç veren bir şey bilmiyorum…’

28.04.2018 (Cumartesi) : ‘Uzun süredir beklediğim suluboyalar ve suluboya kalemler geldi. Suluboya kalemi daha önce hiç denemedim. Sabah uyanır uyanmaz ilk iş renklerini keşfetmek oldu. Sonra bir taslak çizeyim dedim… Önce kuruboya sonra biraz sulandırma… Baharda çiçek açan dallar, biraz pembe, biraz taze yeşil, oğlum ve neşe içinde oynayan tüm çocuklar zihnimde uçuşmaya başladı… Sonra Fountain filminin müziği başladı… Ellerim sanki kaçıp giden bir baharı yakalamak istermişçesine hızlandı, hızlandı ve gözlerimden yaşlar akmaya başladı… Etrafı saran, her geçen gün artan o yozlaşma içinde çocukları kendi baharlarıyla sarıp sarmalama arzumu ve bunun yarattığı yorgunluğu ve hatta kimi zaman çaresizliği hissettikçe ağladım… Baharın insanın kalbini mutlulukla çarptıran o güzelliğine ve sonsuz güç açlığı çeken o insan gölgelerinin karanlığı koyulaştıkça bu güzelliğin yitip gidiyor oluşuna ağladım…’

(Filmin çalmaya başlayan müziği; Clint Mansell, Kronos Quartet – Death is the Road to Awe )

29.04.2018 – Pazar: ‘Bunca renkten kaçını biliyorsun, hissediyorsun, görüyorsun, kullanıyorsun yaşamda?… Daha ötesi, sana yaşamda sadece hangilerinin varolduğuna inandırmaya çalışıyorlar? Dahası neden farklı renkleri keşfetme ihtiyacı duymuyorsun içinde?… diye sormak…’