Sığla Kokulu Günler

Göcek – Fethiye/ Otel odasının balkon manzarası

Bu yaz yollardayız. Benim için de, gözleyecek, doya doya çizecek, boyayacak birçok fırsat oluşuyor. Kendimi ve doğamı anlamak için çiziyorum, görmek için çiziyorum, bilmek için çiziyorum. Hiç şikayetçi değilim bu çabamdan, ancak bu iş ciddi dikkat istediğinden her zaman kolay olduğunu söyleyemem. Fırsatını bulduğumda, eskiz için gereken odaklanmayı bazen bir otelin kahvaltı yerinde, bazen sahilde bir şezlongda, bazen balkonda, bazen bir müzede, bazen ormanda, bazen de yakıcı güneşin altında oluşturmaya çalışıyorum.

Bu yazıda paylaştıklarımın hepsi Göcek ve çevresine ait. Baktıkça tüm gezimiz gözümde canlandı. Çizdikçe çizdikçe yaşadığım, ait hissettiğim coğrafyayı, doğayı tüm duyularımla daha da iyi görüyorum, tanıyorum, özümsüyorum ve daha da seviyorum. Nasıl nasıl güzel bir ülkede yaşıyoruz. Her yanı farklı, her yanı ayrı güzel. Her yerinden başka bir palet, renk uyumu ortaya çıkıyor.

Eskizlerde kullandığım minik avuç içine sığabilen paletim, fırçam ve kalemlerim. Merak edip soranlar oluyor. Çizimde genelde Pensan’ın 0.7 Nano Gel kalemi veya Faber -Castell Polycromos, Suluboya’da Schmincke boya ve orta boy kendiliğinden su haznesine sahip fırça kullanıyorum. Palet kendi seçtiğim renklerden oluştuğundan, zaman zaman isteğime göre değişiklik yapabiliyorum. Doğa çizimleri dışında, öncesinde herhangi bir taslak yapmıyorum, direkt çiziyorum.

Dünya’da, eskizlerle, sanatla yaşamda not tutmak giderek yaygınlaşıyor. Bunun altında yatan psikolojik nedenleri anlıyorum. Onlarla ilgili sonra konuşurum. Ama Türkiye’nin coğrafyasını, doğasını renklendirmenin diğer coğrafyalara kıyasla gözlediğim bir farklılığı var; o da insanın yanına aldığı paletinin her rengi ve tonlarını çalışmaya hazırlıklı olması gerekliliği. Mesela birbirinden çok uzak olmayan Muğla’nın iki ilçesi Fethiye ve Bodrum’da bile bambaşka renklerle, bitki örtüsüyle ve ışıkla karşılaşıyorsunuz. Bodrum’da mavinin birçok tonu, az yeşil, açık toprak tonları, Fethiye’de mavi, yeşilin birçok tonu ve koyu toprak tonları. Anadolu’nun iç taraflarına gittikçe sarının ve toprak tonlarının binbir çeşiti…

Üç farklı iklim kuşağının kesişiminde, üç tarafı denizlerle çevrili, 0 ile 5000 km arasında değişen rakımlara sahip, üzerinde yaşadığımız Anadolu Yarım Adası, Avrupa kıtasının toplamından bile fazla endemik bitki çeşidini bünyesinde barınıyor. Bu biyolojik ve coğrafi zenginliği, onu resmetmek için her an yanınızda taşıyabileceğiniz minik bir renk paleti hazırlamak istediğinizde daha da iyi fark ediyorsunuz. Türkiye’de yazın belki de en az değişen, boyamaya ve bakamaya doyamadığım o açık kobalt mavi gökyüzü…

Günlüklü Tabiat Parkı – Sığla (Günlüklü) Ormanı

Göcek’te konaklamamızın bizim için en güzel zamanları Günlüklü’de, eşine dünyada az rastlanır, Anadolu’nun endemik Sığla ağaçlarından oluşan ormanında geçirdiğimiz anlardı. Yaprak döken ormanlar oldum olası beni büyülemiştir, bir de ona Sığla ağacının hoş kokusunu, sıklığına rağmen aydınlığını ve yoğun ağustos böceği sesini eklersek, içinde insanın rüyalara dalmaması, kendisini bir orman, bir ağaç perisi gibi hissetmemesi bana imkansız gibi geliyor. Sığla ağaçları yürürken insanın kulağına sürekli tatlı, muzip bir şeyler fısıldar gibiler.

Sığlanın yaprakları nasıl güzel! Şekilleri çınar yaprakları gibi ama daha küçük, ışığı daha geçirgen, daha sık, daha açık yeşil ve daha zarifler. İçindeki tatlı yeşil pırıltılı aydınlıkla kayın ormanını da çağrıştırıyor, ama dediğim gibi, Sığla ormanında hiçbir ormanda karşılaşmadığım kendine has neşeli, insanın ruhunu yükselten bir aura var.

Maalesef Sığla Ormanları da Anadolu’daki birçok endemik tür gibi yaşam alanlarını daraltan artan yapılaşma, tarım ve benzer nedenlerle soyu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya.

Kaldığımız küçük otelin bahçesi de zeytin ve muz ağaçlarıyla doluydu. Kahvaltıda, nemli Akdeniz sıcağı kendisini hissettirmeye başlarken, sanki yavaş bir dans yapıyormuş gibi koca koca yapraklarını rüzgarla dalgalandıran muz ağaçlarını izlemek çok hoştu. Üç dört gün içinde koca çiçeklerinin açılarak muz meyvelerine hızla dönüşmesine de şahit olduk. Çok ilginçti. Çiçeğin açılması sesli gerçekleştiğinden bu süreç ‘muz doğumu’ olarak da adlandırılıyormuş.

Otelin arkasıda orman başlıyordu, ancak arkada uzanan dağın tepesinin bir kısmındaki ağaçlar Dalaman’dan Göcek’e kadar ulaşan son orman yangınında yanmış kül olmuştu. O gece yangının yaklaşmasıyla otelin tedbir olarak boşaltılması da gerekmiş, ancak alevlerin yerleşim alanlarına ulaşmasına az kala mucize gibi rüzgarın yönü değişmiş ve hatta bu mevsimden hiç beklenmedik şekilde hafif bir yağmur da yağmış.

Bizim arda kalanlara baktığımızda bile yüreğimizi acıtan manzaranın oluşmasına yol açan afet, Göcek’in yerlisinde derin bir yara açmışa benziyordu. Kimisinde hala bir yas duygusu vardı. Gün içinde sürekli, mevsimlik işçilerin yanmış ağaçları kesen elektrikli testerelerinin dağdan yankılanan seslerini işitiyordunuz. Bir taksi şöförünün o gece hayvan barınağına kadar ulaşan yangında köpekler yanmasın diye hepsini araçlara doldurup doldurup futbol sahasına taşıyarak yanmaktan nasıl kurtardıklarını, ancak ormanda ve çevrede nice canlının kurtarılamayarak öldüğünü söylerken sesindeki keder o kadar derindi ki, oğlan hemen arkasından kızgınlıkla ve üzüntüyle o elma yanaklarını büzerek ‘Orman yangını çıkaranlarla mücadele eden kahramanların olduğu bir bilgisayar oyunu yapacağım ben. İnsanlara ormanları korumayı öğreteceğim.’ deyiverdi.

Beş gün boyunca Göcek’i, renklerine kendi renklerimi, jestlerine kendi jestlerimi karıştırarak çizdim boyadım, sonunda sayfalarda birbirimize karıştık. Şimdi geride kalan tüm o paylaştığım ve paylaşmadığım resimlere baktığımda bu beş günde deniz, kum, güneşten öte neler neler duyumsamış olduğuma, ne kadar çok öğrenmiş, ne çok ayrıntının, ne çok güzelliğin aklımda yer etmiş olduğuna şaştım kaldım.

bu da benim denize karşı uzatılmış ayağım ve bu plaj ayakkabılarını 12 yıldır kullandığımı fark ettiğim an:)

Güzele Güzel Demek

eskiz defterimden Mart 2019- Levni’nin minyatürlerini anlamaya çalışırken

Keşfedilecek ve merak ettiğim öyle çok şey var ki, belki de en az başarılı olduğum konu bunun verdiği heyecanı, sabırsızlığı yönetmek.

Çizmek iyi geliyor. Çizerken, çok şey öğreniyor insan. Levni’nin gözünden kadın güzelliği nedir mesela. O zaman güzel kimdi? İnsan anlıyor ki, her şey değişiyor. Güzellik de…

Değişmeyen nedir?

Güzeli görmek mi? Güzel görme ihtiyacı mı? Bir güzellik görme ihtiyacı mı? Güzeli tanımlama ihtiyacı mı?

Tanımadığımıza, bilmediğimize, anlamadığımıza, görmediğimize güzel dememiz, diyebilmemiz mümkün mü?

Karacaoğlan der ki;

‘Ben güzele güzel demem,

Güzel benim olmayınca…’

İnsan büyüdükçe, olgunlaştıkça, kalbi, zihni, ruhu genişledikçe, daha fazla şeyi içinde kapsadıkça, merak ettikçe, öğrendikçe, bildikçe, ‘ben’im dedikleri, benden dedikleri çoğaldıkça, hayatta güzel gördükleri artmaz mı?

Dünya gözünde güzelleşirken, aslında sen de güzelleşiyorsun. Dünya’n senden ayrı değil, güzel senden ayrı değil…

Kendime Eskiz Defteri Yaptım

Eskiz defterleri oldukça pahalı, ayrıca istediğim özelliklere sahip bir defter bulmakta da güçlük çekiyorum. Sonunda kendi defterimi kendim yapmaya karar verdim. Biraz araştırınca da bunun mümkün olduğunu gördüm.

Mesala doğa günlüklerime, yanlış yapmaktan endişelenmeden dilediğimce yazmak çizmek istiyorum. Bu nedenle pahalı olan pamuk kağıt yerine, 200 gr iyi kalite selüloz kağıt seçtim. Bu kağıdın suluboya, mürekkep, akrilik, kuruboya ve guajla da kulanılabilir kalınlıkta olması, krem rengi değil kırık beyaz olması, orta bir dokuya sahip olması ve arkaya kanama yapmaması benim için önemliydi, zira birçok eskiz defterinde bu özellikler yok ya da olanlar da ithal ürünler olduğundan oldukça pahalılar. Bir süredir yaptığım denemeler sonucuda bir kağıda karar kıldım ve onu rulo halinde aldım. Eğer defter yapımı denememde başarılı olursam, gelecekte defterleri istediğim ebatta ve kalınlıkta yapmam mümkün olacaktı ve dilersem de başka kağıtlarla yapabilirdim. Bu geniş olasılıklar beni heyecanlandırdı.

İnternette araştırma yaptım, Youtube’da videolar da izledim, ama çoğunlukla Iraville’nin Cosy Days adlı kitabında gösterdiği yönergeyi takip ettim.

Aslında özel malzemeler pek gerekmiyor. Daha hesaplı bulduğum için Almanya’dan aldığım cilt yapma setinde olan her şey, Türkiye’den teker teker de alınabilir.

Rulodan kestiğim kağıtları kağıt delme aletiyle deldim. Mesela bu aletin yerine kişi dilerse bir şişe mantarına iliştirdiği kalın uçlu bir iğneyi de kullanabilir.

İplik olarak tuhafiyeden aldığım %100 pamuk dantel ipliği kullandım. İpliğin pamuk veya keten olması resim yaparken dilenirse boyanabilirliği açısından önemli. Bu özellikle çizimde iki sayfayı birden kullanırken gerekli bir şey.

Parçaların dikiş kısmı benim için işin en karmaşık, ama alıştıktan sonra en zevkli kısmıydı.

Dikiş bittikten sonra defteri kerpetenle iki tahta levhanın arasında sıkıştırıp, diktiğim kenarı mücellit tutkalıyla kapladım ve ince pamuklu bir bez yapıştırdım. Mücellit tutkalı asitsiz ve zamanla sararma yapmayan özelliklere sahip, kuruduktan sonra şeffaf hale geliyor ve ayrıca esneyebiliyor bu da defterin açılıp kapanırken dağılmasını önlüyor.

Bir gece böyle bekledi.

Ertesi gün deftere uygun ölçülerde mukavva kapaklar kestim.

Defterin kenarlarından taşan bezleri temizledim. Açtım baktım, oldukça sağlam olmuştu. Çok sevindim:)

Defteri kaplarken su geçirmez bantlardan kullandım.

Defteri kapağına mücellit tutkalı kullanarak yapıştırdım. Orta kısım banta kendiliğinden yapıştı zaten, oraya tutkal sürmedim. Defterim böylece hazır oldu.

Bir gece de böyle bekledi.

Sonuç gerçekten tatmin ediciydi. Defterin enerjisi bir ayrı bir güzel geldi bana. Kağıt kesmek için giyotinim olmadığından için kağıtların bazılarının kenarları pek düzgün olmamıştı, ama bu şu an benim için bir sorun yaratmıyor, göze de çok çarpmıyor. Bu durumu da önümüzdeki defterlerde çözeceğim.

Bu da bugün defterime aldığım ilk notlar. Sabah kahve içerken ve hava ısınmamışken, bahçemizin sakinlerine daha yakından bakmak, onları daha yakından tanımak gibisi yok. Düşündüğümüzle, gerçekte gördüğümüz bazen farklı olabiliyor. Çizerek, boyayarak doğayla ilgili not almak, yepyeni şeyler keşfetmeme yardımcı oluyor. Çizerken her geçen gün daha iyi idrak ediyorum ki; insan bazen ezberden bildiğini sanıyor, ama ezberle, görünen gerçek aynı olmuyor.

Bir Şeyler

Bolu / Gölcük Tabiat Parkı, eskiz defterimden
Gölcük Gölü kıyısında nilüferler

Bu hafta sonu Ankara’dan günübirlik gitme fırsatını bulduğumuz Bolu, Gölcük Tabiat Parkı öyle güzel, öyle güzel, öyle güzel bir yer ki, ama onu içimde tarif edemediğim bir sıkıntı ve kafa karışıklığıyla dolaştım. Sanki çoğunluk o muhteşem doğaya sadece fotoğraf çekip sosyal medyada paylaşmak veya mangal yapmak, bir şeyler yemek içmek için gelmiş gibiydi.

Her adımda ekrana öpücük gönderenler, kameraya yan durup poz verenler, piknik yaparken tüm ev konforunu yaşamak isteyenler, her yerden yükselen duman… Bir kadın küçük iskelede oturmuş poz verirken oğlan kenardan suya bakmak istediğinde, fotoğraf karesini bozuyor diye onu neredeyse suya itecekti.

Ve çöpler. Yukarıdakini o meşhur fotoğraf karelerinin çekildiği iskelelerden birinde çektim. Su kaplumbağasının içinde yüzmek zorunda kaldığı şu pisletilmiş sudan utandım. Kaplumbağanın evinde şu pisliği yaratanlar, kendi evlerine aynısı yapılsa nasıl bir tepki gösterirlerdi?

Bolu/ Akkaya Travertenleri

Öncesinde Akkaya Travertenleri’ne de uğradık. Düğün, Cafe, Traverten tabelasını takip ederek. Gölcük Tabiat Parkında da, burada da tesislerde doğayla uyumlu, özenli bir estetik yakalanmaya çalışılmıştı, her şey ahşap, göze oldukça hoş görünüyordu. Tepeden aşağı bakan restoranda çok sakin, insanı dinlendiren, rahatlatan, kısık sesli müzikler çalıyordu. Yöresel yemekleri oldukça lezzetliydi. Keyifli bir yemek yedik. Sonra restoran çalışanları tarafından beslenen küçük Leyla ve onun kardeşi Mecnun’la tanıştık. Sağlıklı ve mutlu görünüyorlardı.

Her şey güzeldi, ama tüm gezi boyunca bir şey eksikti ya da fazlaydı bilemedim. Tam tarif edemediğim, tam anlamlandıramadığım, ismini koyamadığım doğada değil, onu gezen insandan etrafa yansıyan, iç sıkıntısı veren bir şeyler… Bilemiyorum…

Altın Sarısı Işıklar

Oğlum, Hattuşa – Çorum’da uçsuz bucaksız bozkırı seyrederken

Bahçemizin en sevdiğim saatleri akşam saatleri.

Ankara gündüz çok sıcak olsa da akşam saatleri hemen serinlemeye başlar, kısa sürede naneli limonata gibi tatlı bir hava oluşuverir. Bu saatlerde fırsatım olursa bahçede sessizce oturur, iç ferahlatan esintinin tadını çıkarırım. Kocam veya arkadaşlar varsa bu saatlerin sohbetinin de tadına doyum olmaz. Neden bilmiyorum serin, tatlı konulardan bahsedilir hep. Ve bir takım kararlar alınıverir. Hafta sonu ne yapsaktan, gelecekte ne yapabilirize kadar değişebilir kararlar ve güneş batarken bir şükür duygusuyla gün kapanır. Ankara’nın yazın kavurucu gündüzünden sonra aniden gelen güzel serinliği, yaşamda her zorluğun sonunda bir ferahlığa çıkacağını insana ilk elden yaşatır, her gün, her akşam, tekrar tekrar.

Bu altın ışıklarla dolu anlarda sanki her düşündüğüm güzel şey gerçek olabilirmiş gibi gelir. Şimdi bu saatlerde de şu tatlı limonata serinliğini sağlayan Orta Anadolu’ya şükran duyarken onu gördüğüm, hissettiğim güzelliğiyle, renkleriyle anlatabilmeyi ne kadar arzuladığımı duyumsuyorum.

Ellerimle şarkılar söyleyebilmeyi istiyorum. Binbir renkli, dokulu, ışıklı şarkılar…

Suyun Kıyısından Hikayeler

Bir haftalık Gümüşlük tatilinde ellerimden ne çok şey çıkmış olduğuma şaşırdım. Bazılarını paylaştım. Daha paylaşmadıklarım da var. Bunlar da baskı çalışmalarım.

Bu süreçte uzun sohbetler ettiğimiz yemekler yedik, oğlumla bol bol denizde oynadık, sabahları kahvaltıdan önce kitap okuduk, seçim öncesi yoğun gündemi takip ettik, bize değişik gelen çiçekler, ağaçlar keşfettik. Her şeye zaman yetti.

Bu tatil sonrası iyice gördüm ki, blogda yazmanın ve onu yorumlara, beğenilere kapatmanın benim üzerimdeki etkisi muazzam oldu. Bu sezgisel olarak yaptığım şey, herkes için doğru bir hareket olmayabilir. Oldum olası insan kırmayı sevmeyen biriyim. Blogda cevaplayamadığım bir yorum, bir istek öylece açıkta kaldığında beni üzüyordu ve bu da her paylaşımdan sonra cevap vermek için sık sık geri dönüp bakmama yol açıyordu. Sürekli bir bitmemiş işle yaşama hissiyleydim. Şimdi isteyenler e-posta atıyor, müsait olduğum ilk zamanda cevaplıyorum. Bu şekilde gelen yorumların samimiyetinde de ciddi bir artış olduğunu gördüm. Bu yorumlar bana kesinlikle eskisinden daha yardımcı oluyor.

Diğer yandan dışarıdan sosyal göründüğüm kadar oldukça içe dönük bir tarafım da var. Okumayı, düşünmeyi, bakmayı, hissetmeyi, keşfetmeyi, doğayı, sakinliği ve sanatı seviyorum ve sürekli insanla temasta olma hali ve yaşamımda nereye koyacağımı bilmediğim bilgilerin ekranımda akıp durması da beni çok yoruyordu. Eee diyeceksiniz sen de paylaşıyorsun, o zaman paylaşma. Doğru. Şikayet etmek yerine ben de öyle yaptım ve instagram ve facebookda paylaşım yapmaya ve paylaşılanlara bakmaya bir süre son verdim. Çünkü paylaşım yapıp, orada akan başkalarının hikayeleriyle ilgilenmemek de bana hiç doğru gelmiyordu.

Nasılsa dedim, beni okumak isteyen, ihtiyaç duyan gelir burada bakar, okur. Diğerlerinin gerekli, gereksiz dikkatini bölmenin anlamı yok. Dikkat değerli, dikkat yaşam demek.

Sonra beni seven bazı eşim dostum haklı olarak, ‘ama para kazanman da lazım, böyle nasıl kazanacaksın?’ dediler. Bu konuda da içim rahattı, şu an ekonomi iyi değil zaten, ama iyi olduğu zaman da takipçilerimin, okuyucularımın çoğunun yaptıklarımdan alarak işime, giderlerime maddi olarak destek olma ihtiyacı hissetmediklerini gördüm. Bu aslında uzun sürede en zor sindirdiğim konu oldu, çünkü ben beğendiğim ve faydasını gördüğüm kaliteli bir şey varsa, sürdürülebilirliğini bir şekilde destekleme ihtiyacını tepkisel olarak hisseden bir insanım, bu işi de bu safça mantıkla kurmuştum; ‘güzel, faydalı bir şeyler yaparsan, insanlar kendiliğinden destekler.’ Bu varsayım doğru değil maalesef, o yüzden yaratıcı bir insanın bir süre sonra tükenmişliğe ve bezginliğe uğramamak için bazı tercihler yapması gerekiyor. Ben de yaşamımdaki verme-alma dengesini bir süre gözden geçirdim ve bu doğrultuda bir takım düzenlemeler yaptım.

Yaşamı bütünlüğü içinde anlamayı gözetirken, benim varoluşumun durumu hakkında bir geribildirim olmada, bir tilkinin bahçemizde gözlerimin içine bakarak uzun süre oturmayı seçmesi, bir insanın düşüncesi kadar ve hatta belki de samimiyet, gerçeklik açısından ondan daha fazla önem taşımaya başladı. İçimdeki en büyük özlemin, başarılı, popüler, kurtarıcı değil gerçek bir insan olmak olduğunu gördüm.

On yıl kadar önce, çok çalışarak bir yerlere getirdiğim kariyerimi, bunun yaşamın bütünü için, benim için daha doğru olduğu sezgisiyle, sürdürülebilirlik konusunda çalışmak için bırakmıştım. Tam teslimiyet içeren bir karardı ve sonrasında yaratıcılığımda, yaşamımda, bilincimde aklıma hayalime sığmayacak gelişimler oldu. Yine bundan beş yıl kadar önce çoğu kişi tersini yaparken sezgisel olarak bunun benim için daha doğru olduğunu hissederek Türkiye’ye geri döndüm. Yine yaratıcılığımda, yaşamımda, bilincimde aklıma hayalime sığmayacak açılımlar oldu. Ve şimdi bu işi doğru hissettiğim şekilde yapmanın bana neredeyse hiçbir maddi getiri getirmediğini ve bu şekilde devam edersem yaşamda bir kadın olarak binbir güçlükle kazandığım ekonomik özgürlüğün ciddi biçimde riske girdiğini, gireceğini görüyorum. Ve ben yine tüm korkularıma ve kaygılarıma rağmen sezgilerim doğrultusunda doğru hissettiğim yoldan gideceğim. Gerçekten bu yolun sonunda beni ne beklediğini bilmiyorum. Bunu yazarken boğazımda bir boğum da hissediyorum.

Bu işi artık sadece benim için, benden ötesi için, doğrusunun bu olduğunu hissettiğim için yapıyorum. Buraya kadar okudunuzsa, baktınızsa, ilgi gösterdinizse teşekkür ederim. Ama bunlardan bağımsız, burada olmasanız da, hatta kimse görmese de, doğanın bir parçası olan insana en büyük vergi olan, içteki yaratıcık, dünya ve evreni, keşfetmeye, yaşamaya, hissetmeye devam edeceğim. Ve artık biliyorum ki, yaşamı yeteneklerinin hakkını vererek, şefkatle, coşkuyla, dolu dolu yaşadığını hissetmek, bir insanın elde edebileceğin tüm beğenilerden, onaylardan daha anlamlı, daha değerli.

Evet, başta da belirttiğim gibi bir haftalık tatilde ellerimden ne çok şey çıkmış olduğuma şaşırdım. Yaşam, doğa öylesine muhteşem ki, her taş, her esinti, her koku bin bir hikaye, bin bir potansiyelle dolu, insanın eli, dili istese de bunları anlatmaya yetişemiyor. Ama buna niyet etmek, birazına talip olmak bile güzel…