Hayat Bayram Olsa

Günlüğüme yaptığım bir kolaj çalışması, Aralık 2018

‘Seni düşünürken,

Bir çakıl taşı ısınır içimde…’  

Bedri Rahmi

Sakin bir sabaha uyandım. Hava hala aydınlanmamış. Kocam bir gün önce süslediğimiz ağacın ışıklarını açmış. Karanlık salonun yanından mis gibi kahve kokuları taşan mutfağa geçerken, ağacın dingin sarı ışıklarıyla bir an, masallardaki soğuk karlı ormanda uzaktan görünen bir kulübenin içinden sızan sıcaklığın verdiği hissi yaşadım. 

Çocukken ailece beraber oturduğumuz bir gece dışarıda kar yağarken birden iç çekip ‘ Ne güzel değil mi sıcacık yuvamızda!’ deyişimi hatırlatılırlar bana gülümseyerek. Sıcacık yuvamız diyen, diyebilen bir çocuğun gülen gözleri her anne babanın hayali olsa gerek, oğlum büyüdükçe bunu daha derinden anlıyorum. Bir Türk, bir Alman ve bir Türk-Alman’dan oluşan ailemiz için yılın güzel zamanlarından biri geldi. Evimizde bitmeyen bayramlar var, birimizin bayramı bitse diğerininki başlıyor. Şimdi de Noel zamanı. O ‘ne güzel değil mi sıcacık yuvamızda’ diyen gözleri şu günlerde oğlanda görüyorum. Her sabah takvime koşup bir kutuyu daha açması, sabah sabah çikolata yemek için benimle pazarlık etmesi, tahtadan yaptığımız ağaca türlü icatlarını asmaya çalışması, evde bulduğu hoşuna giden şeyleri paketleyip paketleyip sevdiklerine hediye etmesi… Baktım dün yine elinde bir şey çıkıyor evden. Kutunun üzerine kurşun kalemle kurdeleler çizmiş. ‘Oğlum kime bu? diye sordum  ‘Öğretmenimeee’ dedi . Bir gümrük memuru edasıyla ‘Aç bakayım içinde ne var?’ diye soruşturdum. Bir baktım kutuyu, raf monte etmek için kullanılan küçük tahta silindirlerle doldurmuş, bir de eskilerde baskı yaptığım bir kartı koyup, imla hatası yapmamayı garanti altına almak için karta bir şey yazmayarak sadece Noel Baba çizmiş.  ‘Oğlum öğretmenin ne yapsın bu tahtaları?’ diye sordum.  ‘Çocuğu vaaaar. Beraber bir şeyler yaparlaaaar.’ diyerek kutuyu elinden alırım korkusuyla kapı aralığından jet hızıyla bahçeye kaçıverdi. Öğretmeninin çocuğunun yirmi yaşlarında olduğunu biliyor muydu bilmiyorum, bilseydi de çok kıymetlileri olan bu tahtaların iyi bir hediye olduğu konusundaki fikri değişmezdi sanırım. 

Oğlanın yaşamda nelerden heyecanlandığını anlamamı sağlayan bu çam sakızı çoban armağanlarını ve her yıl kurulan bu ağacı seviyorum. Uzun karanlık gecelerin biteceğini ve yine baharın geleceğini hissettiren ışıl ışıl süslenmiş ağacı. Kış da güzeldir, kış da geçer diyen ağacı. Araştırmacılar günlerin tekrar uzamasını kutlamak adına Aralık ayında süslenen çam ağacının eski Türk kültüründe önemli bir yeri olduğu belirtiyor, ama içinden ışıklar süzülen çam görüntüsünün bende uyandırdığı ümitvar hislerin farkına varmak için illa ki o bilgilerin onaylamasına ihtiyaç duymuyorum. Bir küçük çocuk gibi seviyorum ağacı, çocuğumun sevdiği gibi. 

Dün babası seyahatteydi, biz de baş başa ana-oğul şömineyi yaktık ve birbirimize o anda uydurduğumuz masallar anlattık, ateşin çıtırtılarını dinledik. Ağacın ışıklarını açtım. Yan yana sokulmuş otururken işte gözlerinde o tanıdık ‘sıcacık yuvamızda’ pırıltısını gördüm, içimde güller açtı. 

Birbirimizin kültürüne saygı göstermenin, onların birleşiminden meydana gelmiş ve ikisine de koparamayacağı bağlarla bağlı oğlumuza, anne-baba olarak yaşamda verebileceğimiz en önemli hediyelerden biri olduğunu biliyoruz. Kocam da her Ramazan ya da Kurban bayramı çalıştığı yerdeki kişileri ve arkadaşlarını kutlamaya özen gösteriyor. Her bayramın birinci günü sabah Barış Manço’nun ‘Bugün Bayram’ şarkısıyla oğlanı uyandırıp, benden birkaç ay küçük olan kocamın ‘Annen benden yaşlı, elini öpmem lazım.’ diye beni kızdırarak oğlanın kahkahaları arasında zorla elimi öpmeye çalıştığı neşeli bir kahvaltının ardından, bayramlıklarımızı giyip anneme ve diğer büyüklere el öpmeye gidiyoruz… Dediğim gibi bizde bayramlar bitmiyor. Almanya ya da Türkiye, birimiz anavatanındayken –Almanlar babavatan terimini kullanıyor- diğerinin gurbette olduğu gerçeğinde, bir diğer kültüre bahsettiğim saygının içtenlikle duyulmasının ve gösterilmesinin ne kadar önemli olduğunu anlatabilmeyi isterdim. 

İki temelden farklı kültürün, sevgi temelinde bir araya gelerek yaşaması, zor olduğu kadar insanın yaratıcılığını, zekasını, bilinç düzeyini, sevgi ve hoşgörü kapasitesini arttıran gerçekten çok özel bir tecrübe ve bu imkana sahip olduğumuz için minnet duyuyoruz. Hatta oğlumuzun doğuştan gelen, köklü iki kültürün getirdiği zenginlikle dolu bu ortamına bazen özendiğimiz bile oluyor. Onun aynı masada benimle Türkçeyi ve babayla Almancayı, birbirinden gramer yapısı olarak tamamıyla farklı iki dili, sanki aynı dili konuşuyor gibi kullanması, saniye içinde bir dilden diğerine geçivermesi bazen mucizevi geliyor. İki dilde masallar dinliyor, iki ülkede kendini evinde hissediyor, tarihinin, bayramlarının ucu bucağı görünmüyor. Ancak bu iki kültürün dengesini sağlamak, kimi zaman da göründüğü kadar kolay değil. Biz büyükler yetiştiğimiz kültürün beynimizi, kişiliğimizi, algımızı ne kadar derinden şekillendirdiğini, kalıpladığını gördükçe bazen şaşkınlık yaşıyoruz. Bazı keskin kalıpların birlikteliğimizi sürdürmek için törpülenmesi gerektiği oluyor. Hatta bazen tam bir nefs terbiyesi haline geliyor bu işler. Mesela Türk kültüründen gelen sosyal ipuçlarına duyarlı yapım, onun Alman kültüründen gelen dolaysızlığı karşısında bazen ciddi kırgınlıklar yaşayabiliyor. Benim bazen takındığım aman boşverciliğim de, onun detaylara önem veren disiplinli yanını çılgına çevirebiliyor. Beraber geçirdiğimiz on yılın sonunda ben her şeyi kişisel almamayı, o da daha fazla duyarlı olmayı öğrendi. O biraz boşverci, ben de daha fazla ayrıntılara özen gösterir oldum.

Peki bunları niye yazıyorum? Bloğumda yıllardır birçok şeyden bahsediyorum, ama beni ve yaratıcılığımı derinden etkileyen, zenginleştiren çokkültürlü yaşantımı pek anlatmıyorum. Bizim her gün yaşadığımız, üç dil konuşulan, hoşgörü, ilgi ve saygı ortamı bize öyle normal, sıradan geliyor ki, hayatını katı kalıplar üzerine inşaa etmiş kimi insan için anlaması, hatta inanması zor olabileceğini unutuyorum. Bir Almanla olan evliliğimde şunu öğrendim; su ve yağ birbirine zorla karışmaya çabalamak yerine, bir diğerinin aynalığında su su olmanın, yağ da yağ olmanın esasta ne olduğunu keşfedebilir ve böylelikle yağ suyun, su da yağın kendinden farklı olduğu kadar güzel de olduğunu fark edebilir, takdir edebilir, onu olduğu gibi sevebilir.  Bu şekilde yaşarlarken her geçen gün artan yaratıcılıkları, sevgileri ve anlayışları sonucu günün birinde belki suyu ve yağı güzellikle bütünleştirecek bir teknolojiyi de birlikte keşfedebilirler… 

Kader Evladım

Okuduğum kitaba dalmıştım, birden tehlike alarmıyla sıçradım. Neredeyim diye bakınırken, metroda olduğumu gördüm. Dikeceğim nevresimler için beraber kumaş bakacağımız arkadaşımla buluşmaya Kızılay’a gidiyordum. Alarm beni adeta bir rüyadan uyandırdı. Harika kitaplar okurken insan harika bir dünyada yaşadığını zannediyor, o dünyadan birden Ankara’da birbirine karşılıklı somurtan insanlarla dolu bir metro trenine ışınlanmak. Eğer su altında yaşıyor olsaydık muhtemelen ani basınç değişiminden vurgun yemiş olacaktım. Yanımdaki siyah saçlı, toplu kadın ağır hareketlerle çantasını açtı, alarmın kaynağı olan telefonunu çıkardı, bir yandan da otoriter ama anaç tavırla göz ucuyla bana baktı. ‘Böyle korku dolu olma evladım, her şey olacağına varır. Kaderden ötesi yok.’ Sonra tehlike alarmı çalan telefonunu susturdu. Hareketleri bir kraliçe ağırlığındaydı, ardından omuzları çökük bir şekilde olabilecek en mutsuz surat ifadesiyle önüne dalıp gitti. Birden oturduğum koltukta sıkışmış olduğumu fark ettim. Vücudumun sağ tarafı hafifçe uyuşmuştu. Kitap hakikaten öyle güzeldi ki, bunu da hissetmemişim.

Kadın bana “evladım” dedi, beni olduğumdan genç düşündü sanırım. Pek yaşlı görünmüyor, belki esas o genç gösteriyordur. İnsanların kırk yaşlarımda olduğumu duyunca ilk tepkileri şaşırmak oluyor. Kırk yaşında bir kadının nasıl görünebileceğine ilişkin genel kanının dışındayım anlaşılan. Eskiden ‘yaş 35 yolun yarısıydı.’ Oysa ben 35 yaşında henüz anne bile olmamıştım ve yeni evlenmiştim.

Acaba ben ne zaman kader gibi derin konularda sorulmayan ama söylediğimde dinlenen tavsiyeler vereceğim metroda benden genç gördüklerime? Yaşamdan ve kavramlardan o kadar emin olduğum bir zaman gelecek mi? Kadın kaderin ne olduğu hakkında emindi, benim korktuğum konusunda da emindi. Belki de haklıydı, çünkü fazlasıyla emin görünüyordu. Bu konuşma beni gülümsetti, oysa onun mutsuz görünen ifadesinde hiçbir değişim olmadı. Mutlu ya da mutsuz hissetmek de ona göre bir kader miydi? Gerçekten merak ettim. O sırada sormak aklıma gelmedi. Kader?

Ben metroda elimden geldiğince çok düşünmemeye çalışıyorum. Bir nevi meditatif hale geçiyorum ya da oturuyorsam bir kitap okuyorum ya da eğer kumaş almaya gittiysem dönüşte kumaşları inceliyor, dokunuyorum. Kumaşlara dokunmak artık dikiş dikebilen ben için ne kadar ümit verici bir bilseniz. Kumaş demek gelecek ümidi, sonsuz olasılıklar demek. Son yıllarda metroda insanlara bakmaya gücüm olmuyor. Her insana baktıkça empatik zihnimin onun neden mutsuz göründüğüne ilişkin yürüttüğü fikirlerden, hikayelerden trenden indiğimde yaşamdan bıkmış usanmış hale geliyorum. Eğer Kızılay’a geldiysem aynı yüzlerle bu sefer karşılıklı yürümeye başlıyoruz. Hava egzos ve yakıt ve kalabalık kokuyor. Neyse ki kumaşlar da var orada.

Kendi yüzümü merak ettim, zira kadın kaderle ilgili dersini bana verdiğinde yüzümde minik bir gülümseme oluşmuştu. Kadın belki onu ciddiye almadığımı, belki de bu tarz inançlarımın olmadığını, modern bir kadın olduğumu düşünmüş olabilir. Ne düşündüğünü bilemiyordum bu konuda. Ona gülümsemek en iyisiydi. İçten gelen bir gülümsemeydi ve kadına karşı sevgi duydum. Kaderde benim hakkımda ne düşüneceği varsa düşündü böylece. O da bana, yaşamının bilgeliğini paylaşacak kadar şefkat duymuştu…sanırım.

Trenden indim. Arkadaşım aradı. Önce gelmiş dükkanın önünde bekliyormuş. Onu çok iyi gördüm. Hafifçe gülümsedi beni görünce. Sonra bu görünüşünün kaynağını da alışverişten sonra bir kafede sohbet ettiğimizde öğrendim, sevindim.

Öncesinde gittiğimiz dükkanda nevresim kumaşları birbirinden rengarenk, güzeldi. Bu zamana kadar neden nevresim dikmeyi akıl etmediğimi merak ettirttiler. Belki de şimdi dikmek kaderdir, belki de en son aldığımız çarşaf takımının etiketinin üzerinde fiyatının 700 TL’den 150 TL’ye düşürüldüğünü görmemdendi. Belki de her ikisi. Baktığımız 240 cm enli çarşaf kumaşlarının kimisinin üzerinde organik kumaş yazıyordu, umarım öyledir diye düşündüm, çünkü geçen yıllarda aynı yerden kadife diye aldığım kumaşa ütü değdirir değdirmez, yapıştı kaldı. “Ama organik ya da değil her şey olacağına varmıyor mu?” diye düşünmeyi denedim trendeki kadın gibi, beceremedim. Hala içimde organik yazdığında kesinlikle organik olmasını dileyen bir yan vardı. Çarşaf kumaşlarının çoğunun metresi 16 -17 TL civarındaydı. İki takım gerekiyordu ve biz de keyfimizce ve sonuçta çok beğendiğimiz iki takım oluşturduk. Mümkün olduğunca soğuk renkler seçtik. Arkadaşım Umut, uyunan odalarda psikolojik olarak en rahatlatıcı etkiyi soğuk renklerin sağladığını söyledi. Haklı olduğunu hissettim. Akşamları yatmadan önce vücudumun ısısı uykuya hazırlanıp düştükçe, sıcak renkler gözümde cazibesini yitirmeye başlıyor gerçekten. Renkler hakkında çok şey öğrendim sosyal medyasız geçen son aylarda. Artık sıcak ve soğuk renkleri daha iyi ayırt ediyorum.

Nevresimleri oğlanın ‘Demir Çene’ adını taktığı endüstri tipi makinemle dikmek çok güzel. Biraz uzun yol yapmayı çağrıştırıyor. Güzel bir müzik, akıp giden manzara, ayak gazda sabit… Yalnız müzik yerine Pinkola Estes’in Gece Anne (Mother Night) konuşmasının kayıtlarını dinliyorum. O da güzel, ve hatta kimi zaman muhteşem. Evde yataklarımızdan sentetik yorganları uzaklaştırdığımızdan beri bir şeyler değişti uyku öncesi. Yorganın altına girdiğimde bir sıcaklık, bir güvende olma hissi. Yün dolu yorganı kaplayan kalın pamuk kumaşın çıkardığı tatlı hışırtı ve yorganın sentetik yorganlarda olmayan o tatlı ağırlığı… İşte bu yorgana seçtiğimiz kumaşlardan, uzun yol yapar gibi nevresim dikerken dinliyordum Gece Anne’yi. Estes, konuşmasının bir yerinde geceleri uykuya geçmeden önce bedenin hafiflediğini hissettiğini söylüyor. Uçup gidecekmiş gibi hissettiği o anlarda üzerinde ağırlığını hissettiği bir yorganın sıcaklığının ona bu yolculukta korunduğu hissini yaşattığından bahsediyor. Evet, nevresim diktiğim büyük yün yorganımız bana da benzer bir hissi yaşatıyor.

Sosyal medya yaşamımdan bu ay neredeyse çıkıp gitti. Belki de trendeki kadının dediği gibi her şey olacağına vardı. Kendimle, yaşamımla baş başa kaldım. Neredeyse hiç fotoğraf çekmez oldum. Bolca okudum, bolca ellerimle çalıştım, bolca yazdım, ama çoğunu kimseyle paylaşmadım. Kendime naylon olduğunu bilmeden aldığım kadife kumaştan bir elbise de yaptım. Kumaş yetmedi, az almışım, ne yapalım kader deyip, kalıptaki kolları çıkardım, diktiğim bir ceketten artan keten kumaştan eteğine ek yaptım. Kendime elbise dikmek güzeldi ve de güzel oldu, bana kendimi güzel hissettirdi.

Kader ne ilginç bir konu. Trende yan yana oturduğum kadının ‘her şey kader’ kesinliğinde olmak istedim, olamadım. Mutsuzluk ya da mutluluk bir kader miydi? Çarşaf kumaşlarının organik olup olmadığından emin olamamak, kadife diye aldığım kumaşın sentetik çıkması kader miydi? Benim şu an kendimi atölyemde mutlu, dingin hissetmem kader miydi? Neden telefonumda alarm olarak bir tehlike sinyaline ihtiyaç duymuyorum? Neden artık sosyal medyaya ihtiyaç duymuyordum? Kader nedir? Keşke kadına trenden inmeden sorsaydım, o biliyordu ve bildiğinden emindi…

*Elbisenin Kalıbı: Burda Pratik Dikiş Sonbahar/Kış Sayı: 2018/2. Arzuma göre değişiklikler yaptım.

Diktiğim Resimler

Bazen insanın yaşamında dağınık görünen noktalar bir araya gelip anlamlı bir bütün oluşturuveriyor. Yaptığım resimle, makine nakışını kağıt üzerinde birleştirme fikri gibi. İki resim dikiverdim bu hafta…

İlk olarak Cankız’ımızın resmini bir sarı kedi olarak diktim…

Bu hafta tatlı sonbahar güneşi altında bahçede okurken, her gün aynı saatlerde beni ziyaret eden ve “Eauv” diye tuhaf biçimde miyavlayan güzel bir kız arkadaşım da oldu… Bu hafta çok okudum…

Sonra bu hafta bahçemize bol bol, renk renk menekşeler de diktik… Çok güzeller…

Ben dayanamayıp o menekşeleri de kağıda diktim…

Ayva Yanaklı Sanatçı

Geçen hafta sonu oğlumuza ilk defa arkadaşlarını çağırdığı bir doğum günü kutlaması yaptık. Taşınmaydı, tatildi derken doğum günü geçeli aylar oldu ama söz sözdür diyerek kolları sıvadık. Sonunda sevdiği arkadaşlarıyla doya doya eğlendiği, büyüklerin o sırada keyifli sohbetler ettiği bir doğum günü gerçekleşti. Kutlamada tatlılığına bayıldığımız anlardan biri; hediye almaya ve açmaya oldu olası çok ilgisi olmayan oğlanın arkasından, hediyelerini verebilmek için arkadaşların ellerinde  paketler bir süre dolaşmak zorunda kalmaları oldu. Hepsi, özene bezene aldıkları hediyelerin onu mutlu edip etmeyeceğini görmek için sabırsızlanıyordu ve o heyecanlarıyla çok ama çok tatlıydılar. Anaokulundan bir arkadaşı ‘Onun kırmızıyı sevdiğini bildiğim için kırmızı aldım.’ diye anlatıyordu. Oğlum ise pasta siparişi sırasında çikolata sevmeyen bir arkadaşı için pastaya çilek koymalarını ve alerjisi olan bir arkadaşı için de fındık koymamalarını sıkı sıkı tembihlemişti… Neşe içinde oynadılar. Bu doğum gününde içim gelecek nesile ilişkin ümitle doldu.

Kutlamaları kutlama yapan davet kadar, katılımın içtenliği, uyumu ve sevincidir. Bu açıdan oldukça şanslıydık ve biz de içten bir teşekkür etmek istedik. Bunun için, üzerinde Devin’in iki yıl kadar önce yaptığı ve  odasının kapısında buranın kendisine ait olduğunu belirmek için astığı oto-portresini, serigrafi baskı haline getirip kumaş keseler yapmaya ve içine birer kitap koyarak hediye etmeye karar verdik. Kitap olarak da İş Bankası’nın Jules Verne’den, Rudyard Kipling’den, Antoine Galland’ın Binbir Gece Masallarına, Shakespeare’den, Nasretttin Hoca’ya.. klasikleri çocuk için kısaltarak yayınladığı seriyi seçtim. Öncesinde bir süre, ileride uzununu okuyabileceği romanların kısalarını vermek edebiyat zevklerine zarar verir mi diye de çelişkide kaldım, ama sonra çocuklar iyi edebiyatla ve usta hikaye anlatıcılığıyla erken yaşta ne kadar çok haşır neşir olurlarsa o kadar iyi diyerek hediye etmeye karar verdim. Kitapların kapakları da çok güzel tasarlanmış ve çocuklar alınca çok sevindiler.

Torbaları zamanında yetiştirebilmek için atölyede geçen hafta normalden biraz daha fazla zaman geçirdim. Yeni başladığım serigrafi baskıya uzunca bir süre ara verdiğimden birçok şeyi unutmuşum. Aylar önce yaptığımda pozlama süresini yazmadığım ve şimdi de tam hatırlamadığım için, yıkama yaparken solüsyonun ipekten akıp gidişini izlediğim birçok sinir bozucu pozlama denemesi yapmam gerekti. Sonunda üç dakika pozlama süresi ile başarabildim. Devamında baskıyı yapmak ve torbaları dikmek işin en güzel tarafı oldu.

Bu süreçte bazı şeyler öğrendim. Birincisi, bir çocuğun çiziminin üzerinden geçmenin ve kopyasını çıkarmanın ne kadar güç olduğunu keşfettim. Yüksek bir sanatsal özgüvenle yapılmıştı resim. Koca bir yuvarlağı duraksamaksızın ve el titremeksizin bir çırpıda çizmiş ve bu yuvarlağa ayva yanaklarını da hafif bombelendirerek yansıtılmıştı. Sonra saçlara üç beş çizik atılmış, gözler, ağız derken ve bir kaç saniye içinde kendisini ve gülüşünü andıran çok sevimli bir şey çıkarıvermişti. İnceledikçe onun başlangıç zihnine, ellerindeki rahatlığa, hafifliğe çok imrendim ve önümüzdeki zamanlarda kendi içimdeki çocukla daha fazla temas kurabileceğim zamanlar yaratmaya karar verdim. Bunun için de hemen bu hafta kolları sıvadım. Creative Bug’da izlediğim Lisa Congdon’un yaratıcılığı arttırmak ile ilgili bir eğitimindeki önerisini dinleyerek, bir sahafı ziyaret edip kendime herhangi bir kaygı taşımadan üzerinde boyama, kolaj vs yapabileceğim, ilham verici eski bir kitap aradım. Sonunda seçtiğim el sanatları ile ilgili İstanbul Belediyesi’nin eski bir dergisi oldu. Görseller güzel olmasına güzeldi, ama alırken aceleden okumadığım yazılara eve gelince göz atmaya başladığımda beni bir iç sıkıntısı kapladı. Mesela oldukça yaratıcı biçimde cam üzerine çalışılmış kaftanları tanıtan yazı şöyle başlıyordu; ‘Üç kıtaya hükmeden Osmanlı İmparatorluğu’nun gücünü ve ihtişamını yansıtan, zengin renk ve desen bezeli padişah kaftanları…’ Bu yaratıcı eserlere bu klişe sözlerle yazılmış tanıtım yazısının ilerleyen kısımlarında artık tamamiyle dağılmış olan dikkatimi tekrar toplayamadım ve pes ettim. Sanırım o sırada ekşiyen suratım da, arkadaşlarına hediye keseler konusunda görüş alışverişi yaparken, birçok şeyinin üzerinde tasarladığım keçi baskısı olan oğlumun ‘Anne lütfen keçili yapmaaaa!’ demesine benziyordu.

Serigrafi baskı kalıbını pozlamadaki üst üste yaşadığım başarısızlıklardan öğrendiğim ikinci şeyse; çalışırken üşenmeyip daima not tutmam gerektiği oldu. Aklımda tutarım dediğim şeyler bir süre sonra uçup gidiyor ve önceki tecrübemden faydalansam çok kısa sürede bitirebileceğim bir işi sil baştan keşfetmem gerekiyordu. Bu kayıt tutma konusundaki özensizlik ve bazen de ketumluk, aslında Anadolu’daki el sanatlarının önemli bir kısmının kaybolmasındaki en baş nedenlerden. Çok uzaklara gitmeden Ankara’dan bir örnek verirsem konu yine sevimli keçilere geliyor. Batıdaki endüstri devriminin, bilimsel merakın, yaratıcılığın ve bilgiyi kaydetmenin, aktarmanın çok gerisinde kalınan Osmanlı’nın son dönemlerinde, Orta Anadolu için önemli bir geçim kaynağı olan endemik Tiftik (Angora) Keçilerin ülkenin dışına çıkarılmamasına gerekli özen gösterilmemesi sonucu, en kaliteli yün kumaşlardan olan sof yani mohair kumaş dokumada 18. yüzyıla kadar dünyanın en önde gelen yeri olan Ankara’nın bugün keçinin adı dışında bir bilinirliği kalmamış. Keçilerin, Ankara tarihindeki yeri ve önemi, bugün pek farkında olunmasa da, oldukça büyük.  Eylül ayında gezdiğim Vekam’ın  Çengel Han  Rahmi Koç Müzesi‘nde gerçekleştirdiği ‘Bir Tarihi Dokumak: Sof’ isimli sergisi, Amsterdam Rijksmuseum’u koleksiyonundan getirilen 70’li yıllara kadar Halep manzarası zannedilmiş tahmini 18.yy’la ait tablo gibi, keçiler ve sof kumaş dokuma konusunda birçok ‘vah vah’ dedirten şeylerle doluydu. (Merak edenler için internette araştırırma yaparken rastladığım, bir ziyaretçinin tabloyu kaydettiği videosu. Ayrıca yine internette rastladığım serginin küratörünün açıklama yaparken çekilen videoda verdiği bilgiler de ilginç. )

Sergideki bir notta şöyle diyordu;

“…Günümüz projelerinin, tarihi Ankara sofu kumaşının üretilmesinde yaşadıkları sorunlardan bazıları, tiftik ipliğinin sof dokumaya uygun bir şekilde hazırlanmasında bilgi eksikliği, buna bağlı olarak ipliğinin tezgahlardan kopması, sof kumaşa asıl ününü getiren ipeksiliğini, parlaklığını ve hareli görünüşünü veren cendere ve perdah işlemlerinin bilgi eksikliğinden dolayı uygulanamayışıdır. Günümüz teknolojisiyle, tarihi sof kumaşlarına uygulanabilecek laboratuvar analizlerinin bilgi eksikliğini gidermeye yönelik sonuçlar vermesi ve bu bilimsel verilerin yeniden sof üretebilmek için değerlendirilmesi önemlidir…”

Oysa yine sergide; tiftik keçisinin ve yün dokumasının zanaatsal ve ekonomik açıdan yüksek değerinin kısa sürede farkına varan ve bilimsel gözleme, araştırmaya daha alışkın ve meraklı Avrupa’lıların, özellikle de keçileri yasal ve yasal olmayan yollarla Anadolu’dan çıkararak Güney Afrika ve Yeni Zelanda’da yetiştirilmesiyle sof (mohair) kumaş dokuma teknolojisinde oldukça ileri giden İngilizlerin, Ankara Keçisi yetiştiriciliği ve tiftik dokuma hakkında 200 yıl öncesine ait kalın kalın basılı eski kitaplarıyla karşılaşıyorsunuz. Tabii ki zanaatin, sanatın ne kadar yazılsa da sözel veya sayısal olarak aktarılamayacak yanları çok, ama sof kumaş üretimi gibi Anadolu’da yitip giden bilgileri gördükçe, bu toprakta binlerce yıllık tecrübe birikimi sonrası zanaateki seviyemiz eskiden ustası olunan birçok şeyi baştan keşfetmek düzeyinde olmamalıydı diye üzülmeden edemiyorum. Ayrıca yeni keşifler, buluşlar, çalışmalar esnasında çoğu zaman tesadüfler sonucu gerçekleşiyor ve ne zaman gerçekleşecekleri, kimin çalışmasında ortaya çıkacaklarını kim bilebilir -ki belki de birçok buluş da benzer şekilde geçmişte yitip gitti-. Düşünmeden edemiyorum, insanların işlerini, birgün belki bir buluşla karşılaşabilecekleri gözlem bilinciyle yapmaları bu toplumda neleri değiştirirdi? Bu sorunun önemli olduğunu hissediyorum.

Keseleri hazırlama sürecinden üçüncü çıkarımım ise baskının ve dikişin oldukça keyifli geçmesiyle oldu. Yeni öğrendiğim kalıp pozlama gibi işlerde hala acemi olsam da baskıda ve dikişte yavaş yavaş dikkatimin lazer değil daha yumuşak bir dikkat haline geçtiğini yirmi kadar kese üretme sürecinde tecrübe ettim. Bahsettiğim süreçte artık dinginlik ve rahatlatıcı bir ritm duygusu vardı. Bir yanda çalan güzel bir müzik, bir yanda pek hata içermeyen tekrarlardan oluşan ritmli, meditatif baskı ve dikiş faaliyeti… Zanaat konusunda yazdığı kitapta Richard Sennett; en belirgin şekliyle müzik yapımında gözlenen, hareketlerdeki ritmin yarattığı bu özgül duygu ve dikkat boyutunu bizi zanaate çeken en baş yönlerden biri olduğunu belirtiyor. Ancak, bu ritm düzeyine ulaşabilmek için öncelikle yoğun odaklanma ve sabır isteyen beceride ilerleme döneminden geçmek gerektiğini, yani dinlendirici ve kimi zaman da faaliyetle tamamiyle bütünleşmiş bilinci içeren ritme ulaşabilmek için, önce dikkati uzun süre sürdürebilme, tekrarlanan başarısız sonuçlara karşı tolerans becerisini kazanmış olmak gerektiğini belirtiyor. Bu tecrübe aslında, çağlar boyunca dünyanın birçok yerinde, sanatın ve zanaatın neden ruhsal gelişimle iç içe geçmiş olduğunu ve hatta kimi zaman onun için kullanılan yöntemlerden biri olduğunu anlamamı da kolaylaştırdı.

Tüm bu hazırlıklar oğlum ve arkadaşları içindi ve sonunda keseler de, kutlama da güzel bir şekilde tamamlandı. Keseleri hazırlamak hem sonuçta sevinçten gülümseyen o şirin minik yüzleri görmemi, hem oğlumun yani çocuk sanatının, başlangıç zihninin inceliklerini, hafifliğini daha derinden keşfetmemi, takdir etmemi, hem de sanatçısının bu sefer ben değil oğlumun olduğu bir faaliyetin sadece zanaat tarafında kalarak, zanaate ilişkin daha derin farkındalıklar kazanmamı sağladı. Ve en son olarak bu yazıyı yazarken; yaptığım işler, atölye ve annelik gibi bir çok yönün organik olarak iç içe geçmesiyle yaşantımın her geçen gün daha da bütüncül bir öğrenme, bir okul haline geldiğini görmek güzel.

Nasıl Bir Yer

Bu kalemliği bahar aylarında tanıştığım, son seyahatimde de bana eşlik eden, hem kuru hem ıslak kullanılabildikleri için kendimi ifadede farklı imkanlar tanıyan sulu boya kalemlerim için yaptım. Kalemle çizdikten sonra fırçayı değdirdiğimde bir anda sulu boyaya dönüşmeleri, uçlarının kolay kırılmaması ve muhteşem kalitede pigmentleri mucizevi geliyor. Ayrıntılardaki kaliteye oldum olası hayranlık duyarım. Onları kullanmayı çok seviyorum ve özel bir kalemlik yapmak ihtiyacı hissettim. Kalemliğin kumaşını da, her gün sözsüz biçimde birbirimizin halini hatırını sorduğumuz ve bahçemizde olmasına derin şükran duyduğum meşe ağacının yere bıraktığı yapraklarıyla önce baskı, sonra da serbest nakış yaparak hazırladım. Doğa ile baskı konusunda son yıllarda çalışmalarını incelediğim Laura Bettmann‘dan ilham alıyorum.

Oğlan meşenin yere attıklarıyla bahçede saatlerini geçiriyor. Palamutun şapkaları ve meyvesiyle köyler kuruyor, savaş-barış oyunları oynuyor. Belki de onunla olan ilişkisi, Jacques Goldstyn’in Canım Ağacım kitabındaki küçük çocuğun, Bertolt ismini verdiği meşe ağacıyla olan ilişkisi gibi bir dostluk ilişkisi. Yalnız oğlum hikayedeki çocuk kadar münzevi değil, bahçede olduğu kadar insan arkadaşlarıyla da vakit geçirmeye bayılıyor. Meşemiz; bazen kafamıza da attığı yapraklarının, palamutlarının güzelliğinin yanı sıra dallarını ziyarete gelen alakarga gibi birçok kuşla da tanışmamıza imkan veriyor. Bu ziyaretlerle gelen her yeni kuş türünü tanımak ailemiz için birer heyecan. Bahçemizin heybetli bir gölge kaynağı da olan meşe, yuvamız, evimiz dediğimiz yeni ‘yerde’ bizim için anlamlı bir varlık. Bahçemize uğrayan kedilere Boncuk, Minnoş, Duman, atölyedeki nakış yapabilen dikiş makineme Süslü ve kat kat kumaşı kolaylıkla, adeta yiyormuş gibi diken sanayi tipi dikiş makineme Demir Çene gibi isimler veren oğlumun yakında meşe ağacına da bir isim vereceğini tahmin ediyorum.

İçine bahçemizi de kattığım yuvamızda, her şeyden öte bir huzur ortamını ve kapıdan girildiği anda başka bir bilinç boyutuna geçiliyor hissini oluşturmayı artık eskisinde fazla önemsiyorum. Toplumsal olarak oldukça sağlıksız olduğumuz bu dönemde, belki de yaşanılası bir toplumu çevresindeki doğayı da parçası gören sağlıklı ve huzur dolu bir yuva, bir yuva daha yaratarak oluşturacağız, bilmiyorum. Evde dram, şiddet, reklam, abartı dolu televizyon hiç açılmıyor, hele hele haberler ve diziler asla. Akşamları cep telefonunu ya da tablet de artık elime pek almıyorum. Son yıllarda genel toplumsal bilinç düzeyimizde artıştan çok azalma var maalesef. Artık Türkiye’de yaşamayı, her şeye rağmen birey olarak yaşamda evrensel doğrudan, iyilikten yana olmayı öğrenmekte ve pratik etmekte muazzam bir tecrübe olarak görüyorum. Platon’dan önce ve sonra, birçok kültürden düşünürün anlamaya ve tanımlamaya çalıştığı evrensel doğruların, iyiliğin esasta ne olduğunu ve ne olmadığını anlamak, sorgulamak için muazzam bir tecrübe.

Platon’un Devlet isimli eserinde (İş Bankası Kültür Yayınları), Sokrates ile Adeimantos arasında geçen, sistem düşüncesinin de temeli sayılabilecek bir dialog şöyle;

Sokrates; “-‘İşte ben bunu anlatacağım. Doğruluk varsa, bir tek insanda olduğu kadar bütün bir insan topluluğunda da vardır değil mi?

-Elbette.

-Peki, toplum bir tek insandan daha büyük bir şeydir diyemez miyiz?

-Diyebiliriz.

-Bundan şuna geçebiliriz: Daha büyük olan bir şeyde doğruluk, daha büyük ölçüde vardır. Onu orada görmek daha kolaydır. Onun için isterseniz, önce toplumda arayalım doğruluğun ne olduğunu sonra aynı araştırmayı bir tek kişi üzerinden yaparız. Böylece de en küçükte büyüğe benzeyen yönleri buluruz…”

Aynı çıkarım toplumdaki doğrudan sapış için de geçerli olur bence. Mesela yine bu sabah trafik, kırmızı ışık yandığı halde geçen araba sürücülerinin kavşağı tıkaması yüzünden kimsenin ilerleyemediği, herkesin birbirine korma çalıp, hakaretler yağdırdığı bir kilit haline geldi. Ben de kendimi arabanın içinde yanımda çocuğum varken ilk defa sinirden bağırırken buldum, genelde direksiyonda sabırlı bir insan olduğum için oğlum şaşırdı. Trafikte son yıllarda iyiden iyiye artan bu bencillik, fırsatçılık, kuralsızlık ve terbiyesizlik artık çekilmez noktalarda. Ne olursa olsun öfkenenmenin uzak durulabilecek bir seçim olduğunu da unutmak istemiyorum ve iki yazı önce bahsettiğim kışa hazırlığımın da pek yeterli olmadığını gördüm. Bence bir insan; fırsatçılığın, sadece kendini düşünmenin ve kuralları takmamanın Türkiye’yi getirdiği noktayı görmek istiyorsa sabahları trafiğe bakması yeterli. Özellikle kimsenin kimseyi düşünmediği, her fırsatta kuralların çiğnendiği, ilerlemenin olmadığı, kilit olan kavşak trafiklerine. Kavşaklarıdaki bu davranışların genele yayıldığı, meziyet sayıldığı ve normalleştiği toplumda birçok açıdan ilerlemenin de tıpkı trafikteki gibi durmuş olması çok normal bence.

Oğlumu okuluna bırakıp eve gelebildiğimde bahçede oturdum bir süre ve meşenin, çamların rüzgarda salınımlarının yerde yarattığı gölge oyunlarınında, durgunlukta sakinleşmeye başladım yavaş yavaş. Yine şükran duydum sakinleşebileceğim bir ‘yerimin’ olmasına. Bu yer konusu hiç basit bir konu değil. Şimdi bunları yazabilecek bilince geldim, ama kimi insan o trafikten çıkıp bir yerde sakinleşemeden, kimi de kırmızı ışıkta geçmekte hiç sakınca görmeyen o düşük bilinciyle işine başladı ve gün boyu bir şeyler satın alacak, satacak, üretecek, yaratacak veya hizmet verecek. Ne satın alacak,  ne satacak, ne üretecek, ne yaratacak, nasıl hizmet verecek. Sonra o satın aldıklarından, sattıklarından, ürettiklerinden, yarattıklarından, hizmetlerinden nasıl şeyler doğacak. Ve ertesi gün yine aynı trafikte… Biz aslında toplum olarak diğer krizlerden öte bir büyük bilinç krizi yaşıyoruz. Toplumun orada bir yerde değil, içimizde, davranışlarımızda, birbirimiz arasındaki ilişkilerde oluştuğunu unutuyoruz.

Bu ortamda yaşamak zor gerçekten. Ama belki de huzur dolu bir yuva, bir yuva daha veya insanları içlerindeki dingin, sağlıklı, sağduyulu merkeze getirecek bir yer, bir yer daha değişecek toplum. Dediğim gibi bu yer konusu çok derin ve bence en büyük arayışımız, özlemimiz ‘bir yer’, kimi zaman da ‘o yer’.

Bir iki haftadır, akşamın geceye yaklaşan her şeyin yavaşladığı saatlerde Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu’nu okuyorum. Yavaş yavaş. Okuduğum kitap 1960’lardan kalma, cildi yıpranmış, sayfaları sararmış. Kitap nereden eve geldi bilmiyorum. Arka sayfasında annemin ya da Fikret Teyzemin yazısına benzettiğim iki kişilik kağıt oyunu skorlarına benzeyen notlar var. Çocukken Yalova’daki yazlıkta akşam yemeğinden sonra biz sokakta oynarken verandada dondurmasına oynadıkları konkenin sayılarına benziyor. Bu kitabı ellerimde tutarken, bedenim yaz akşamları çam, verandalarda yenen yemek, zaman zaman mangal ve rakı kokularını, penceresi açık mutfaklarda yıkanan bulaşıkların çıkardığı çıngırtıları, Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Sezen Aksu’ların inceden çaldığı radyoları, çalılıkların arasından parlayan ateş böceklerini, arkadaşlarımla kovalamaca oynamanın terlettiği sırtımda denizden esen tatlı rüzgarın serinliğini, Pinokyo bisikletlerin frenlerinin çıkardığı kulak tırmalayan sesleri ve daha neler neler hatırlıyor… O yer, her şeyiyle çocukluğumun en önemli parçalarından birini oluşturuyor. Birçok bölgesi 99 depreminden sonra tanınmaz hale gelse de, benim içimde hala yıkılmamış eski haliyle duruyor…

Ve sonra Çalıkuşu’nun Feridesi çocukluğuna ilişkin hatırlayabildiği ilk hatırası ile ilgili şunları söylüyor, içime işliyor;

‘Evet, bunlara benzer daha birçok şeyler aklımdan geçiyor… Fakat bunların hiçbiri ilk hatıra değil… Sevdiğim göl, içinde büyük yapraklar arasında çırılçıplak çabalayışım kadar eski değil… Deniz kadar uçsuz bucaksız bir göl… İçinde büyük yapraklar, dört bir tarafta ağaçlar var… İçinde yapraklar, kenarında büyük agaçlar varsa bu göl nasıl deniz kadar büyük olur? diyeceksiniz… Vallahi yalan söylemiyorum ve ona sizin kadar ben de şaşıyorum… Fakat bu böyle ne yapayım?..’

Bu anının gerçekte neye ait olduğunu kitabın ilerleyen sayfalarında keşfediyorsunuz ve bu yerde duyumsadıklarının yaşamının en temel ihtiyacını nasıl karşıladığını görüyorsunuz. Bowlby’nin bağlanmaya dair psikoloji kuramına 100 yıl önceden selam gönderen Reşat Nuri Güntekin’in hikaye anlatımı ve gözlem ustalığına hayran kalıp, Çalıkuşu’nun neden bir klasik olduğunu ve klasikleri okumanın neden insan bilincini zenginleştirdiğini bir kez daha anlıyorum. İlk bölümün sonunda da, annemin oturduğu apartmanın bahçesindeki dut yapraklarına bakarak oyduğum kalıpla, ne zaman yaptığımı bilmediğim, bir baskıyla karşılaştım ve yine bir yeri hatırladım… Gençliğimi geçirdiğim evi.

Tüm bunları yazarken, bulunduğum yerin beni, benim de bulunduğum yeri etkilediğimi ve oğlumun çocukluğunun en derin hatıralarının sözlerden öte ve sözlerden güçlü duyularla oluştuğunun farkına iyice varıyorum. Trafiği etkilemem sakin kalmak dışında çok zor, ama bahçe ve ev benim dokunuşlarımdan derin biçimde etkileniyor. Oğlumun duyularını, bahçede meşe palamutlarıyla oynarken makineyle yavaş yavaş işlediğim nakış ve atölyede çalan müziği duymasının bir parçasıyım ya da ödevini yaparken mutfaktan burnuna ulaşan, ertesi gün besleme çantasına koymak için pişirdiğim kek kokularının.

Julia Cameron’un Ebeynler için Sanatçının Yolu (Artist Way For Parents) kitabında şu sözler her şeyi özetliyor aslında;

“Ebeynler olarak çocuğumuz için, bir insan olduğumuz kadar bir yeriz de.”

Ve ben de ekliyorum; sadece çocuklarımız için değil, birbirimiz için de…