Bir Anlam Oluşturmak

Geçen hafta oğlumla atölyede guaj boya kullanarak resim yaptık. Yan yana, diz dize, aynı paletten. Önce ben önerdim, ‘Hadi böcekler çizelim.’ diye. Heyecanlandı. Hemen fırçasını bir renge soktu ve çizmeye başladı. Bu kadar hızlı.

Sohbet ede ede devam ettik. Ben;

-Uğurböceği çizeceğim.

-Ben örümcek çizeceğim.

Sonra o benimkine sitemle bakıp,

-Ama seninki çok güzel olmuş.

-Ben de senin salyangozuna bayıldım.

Kocaman kocaman gözleri olan bir salyangoz yapmıştı. Nasıl güzeldi. Benim kağıdıma da çizmesini istedim. Sevinçle tamam dedi, hemen bir tane de benim kağıdıma yapıverdi. Ardından onun önerisiyle Mona Lisa portreleri yaptık, soyut resimler yaptık. En sonunda da yine onun fikriyle duvarlara resimlerimizi asarak bir müze açtık ve babaya gelince gösterdik. Akşam sergimizi gezerken oğlumun renkleri çekinmeden, doya doya kullanışıyla, yan resimlerde benim sarı arı, kırmızı uğur böceği şeklinde giden kontrollü renklerimi karşılaştırdım ve birden içimde onun gibi özgür bir şekilde yaratmaya, çizmeye ve renklerle oynamaya yönelik karşı koyulmaz bir istek belirdi.

bu koskoca kulaklı bir fil, kulaklarıyla söylenen söylenmeyen her şeyi duyabiliyor

Çoğu insan bilmez; çizim ve resim oldukça yetenekli olduğum ama çocukluğumdan anne oluncaya kadar kedinin suyu görmesi gibi kaçındığım şeylerdi. On bir yaşlarına kadar çok gelecek vadettiği düşünülen ve bu nedenle bana ders vermek isteyen bir öğretmenin kafasındaki şemalara uymadığımı hissettiğim için resim yapmayı tamamıyla bırakmış bir insanım.

Ondan önceki ilkokul resim öğretmenim, mor gökyüzü de olabilir, istediğimiz her renk gökyüzü olabilir çocuklar, diyerek sınıfta bizleri cesaretlendirirdi. Giyimi rengarenk, yüzü güleçti. Derslerini dört gözle beklerdim. Birkaç ödül de aldım onun dersinde yaptığım resimlerle. Sonra diğer öğretmenim geldi. Bana seçtiği birkaç çocukla birlikte özel ders vermeyi teklif etti. Başta onunla da eğlenceliydi resim yapmak, ama bir süre sonra renkler kararmaya başladı. Öğretmenimin görüntüsü genelde depresifti, sanırım bu renk konusunun onunla da ilgisi vardı, bilemiyorum. Bizimle resim yaptığını hiç hatırlamıyorum. On iki-on üç yaşındayken derslerde konu Van Gogh gibi sanatçıları birebir kopyalamaya geldiğinde, ben çoktan içimdeki resmi seven, resim yaparken saatlerin nasıl geçtiğini bilmeyen çocukla temasımı yitirmiştim. Resim derslerine ayağımı sürüye sürüye gitmeye başladım ve sonunda da bir usta ressamı taklit edemediğim, etmek istemediğim ve yağlı boyayı sevmediğim için yeteneksiz olduğuma kanat getirip, kendime dair büyük bir hayal kırıklığıyla resmi tamamıyla bıraktım.

Bu iki öğretmenime uzaktan bakmak bana çok şeyi öğretti. Birincisi yaptığı işi seviyordu. Neydi yaptığı iş; ‘Çocuklarda yaratıcılığı arttırmak, resmi, sanatı sevdirmek.’ Diğeri ise kim bilir hangi sebeplerden depresif bir tutum içindeydi. Kim bilir ne güçlükler yaşıyordu yaşamında, onu da anlayabiliyorum şimdi. Belki en derin arzusu olan doya doya sanat yapmak yerine, parasal sebeplerden bir okulda öğretmenlik yapmak zorunda kalmıştı ve bu durumdan hem maddi hem manevi bir çıkış yolu olarak okuldaki derslerin yanı sıra, yetenekli bulduğu çocuklara özel ders vermeyi düşünmüştü. Bana da resmi daha fazla öğretmek, sevdirmek istemiş, ama süreç resim yapmaktan tamamiyle soğumamla sonuçlanmıştı.

O yıllardan sonra şimdi yine bir resim öğretmenim var; oğlum. Öğretmenim enerji ve yaratıcılıkla, farklı farklı bakış açılarıyla, fikirlerle dolu. Anne olduktan sonra, çocuğumla resim yapmak, resimli kitaplar okumak, çizgi filmler izlemek, hayaller kurmak beni geçmişe, tıpkı onun gibi resim ve çizim yapmaktan çok keyif aldığım ilk zamanlara adeta ışınladı. Bıraktığım yeri hatırladım ve o bıraktığım yerden devam etme isteği, cesareti uyandı içimde. Oyunla her şey ne kolay, bir büyük için bile. Oğlumla bir şeyler yapmayı, onu yeni malzemelerle, yeni şeylerle tanıştırmayı seviyorum. Ve yukarıda anlattığım örnek gibi ondan, yaratıcılığını kullanma biçiminden, görme tarzından da çok şey öğreniyorum. Malum yarı yıl tatili de yaklaşıyor, oğlumla tatilde beraberce yapabileceğimiz şeyler için bakındığımda, kütüphanemde Carla Sonheim’ın Drawing Lab (Çizim Laboratuvarı) kitabını gördüm. Kitabı biraz karıştırdım, sonra web sitesini  inceledim. Carla’nın çalışmalarının enerjisine bayıldım, bayıldım… Sonunda, bahsettiğim kitapta önerdiği çok zaman almayan tekniklerden birini de denemeye karar verdim. Hafta içinde ara ara yaptım, yaparken de zamanın nasıl geçtiğini anlamadım ve sizinle paylaşmak istedim.

Önce boş bir resim kağıdı üzerine sulu boya ile (ben bazen akrilik mürekkep de kullandım) dileğiniz bir renkle rastgele, içinizden gelen boyamalar yapıyorsunuz. Sonra bu katın kurumasını bekleyip, yine dileğiniz bir renkle aynı şekilde rastgele boyama yapıyorsunuz. Bu kat da kuruduktan sonra bir kez daha. Ardından ortaya çıkan şekli bir süre inceleyip, size çağrıştırdığı örüntüyü kalıcı mürekkepli bir kalemle çiziyorsunuz. Dilerseniz üzerine kuruboya, pastel boya vb ile de ekler yapabilirsiniz. Ben China Marker ve beyaz jel kalem kullandım.

Ve amaçsız başlayan bu süreç son dönemde yaptığım en anlamlı çalışmalardan biri oldu.

bu kedi-tilki bahçelerde kimse yokken ağaç altında uyumayı seviyor. hikayesini merak ediyorsan burada
bu güzel balık pek süslü, saatlerini ayna karşısında geçiriyor
bu deniz salyangozu çok şakacı, ama bazen arkadaşlarını kızdırıyor bu şakalar
bu balina bir düşünür, ama bazen düşünemiyor, çünkü yanlışlıkla yuttuğu plastikler midesinde çok hazımsızlık yapıyor

Bir lekeyi veya soyut bir görüntüyü, bir örüntü halinde algılamak aynı zamanda insana dair de çok şey anlatıyor. Hepimiz zaten sürekli olarak yaşamda gördüğümüz, duyduğumuz, öğrendiğimiz şeyleri, kendimiz için anlamlı örüntülere çeviriyoruz. Kendini bilmek isteyen için ise, bunları neye göre, nasıl yaptığının farkında olmak önemli. Gördüğüm şekilden ben bu örüntüleri oluşturdum, ama diğer bakanlar kim bilir başka neler oluşturabilirler.

Onca şey arasından benim bugünlerde çocuksu ve insansı doğa karakterleri yaratmayı tercih etmemin en üstte görünen sebebi hem doğayı sevmem hem oğlumla izlediğim filmler, okuduğum kitaplar… Diğer bir sebep de tüm ülkeye uzun süreden beri sinmiş, yerleşmiş o neşesiz ağırlıktan, mutsuzluktan uzaklaşıp, kısa bir süre için bile olsa yaşama daha hafif, geniş olasılıklarla dolu bir enerjiyle bakmak ihtiyacı. Bu araştırmada daha derinlere gidersem kendime dair çok şey bulabileceğimi biliyorum. Neden başka canlılar dururken onlar? Neden o renkler…

Bu çizim süreci hayatla ilgili güzel bir metafor da oldu benim için. Çoğu zaman yaşam insana boş bir kağıt vermiyor ve doğumumuzdan itibaren şeyleri, tecrübeleri, olayları bazen karışık, anlamsız görünen biçimlerde sunuyor. İlk anda görmesi zor da olsa, zamanla yaşamda insanın kendisi için oluşturulabileceği türlü türlü güzel ve farklı anlamlar olduğunu bilmek, hissetmek umut verici. İnsanın yaşamda oluşturduğu, gördüğü, bulduğu anlamlar çok derin bir konu… Bu konuyu oğlumla konuşmak için sabırsızlanıyorum… Ve en derin konular bazen (bence çoğunlukla) çocuksu veya basit görünen şeylerde gizli. Veya çocuklara anlatmak daha kolay veya çocukken en karmaşık konular daha iyi anlaşılıyor… Yoksa hala Küçük Prens yediden yetmişe birçok kişinin en sevdiği kitap nasıl olurdu? Ve, evet bence de o fil yutmuş bir boa yılanı:)

öyle hevesle başladım ki resimlerin hiç dokunulmamış hallerini çekmek aklıma gelmedi. bunu da ilk taslak çizimi yaptıktan sonra akıl edip çektim.
bu kuğu çok empatik, arkadaş toplantılarında sık sık eskiden kendini çirkin bir ördek yavrusu zannettiği günleri anlatır. hikayesini merak ediyorsanız burayı tıklayın

Bir Dünya Bahçe

Artık bizden zarar gelmeyeceğine emin olmuş durumda. Bahçede oynamadığımız zamanlarda, güneş varsa bir çam ağacının altına kıvrılıp kuyruğunun yumuşaklığında keyif yaptığı bile oluyor. Kuyruğuna sarınmadığını, pofuduk bir yastık gibi kullanarak üzerine oturduğunu gözledim. Belli ki kışları yerden gelen soğuğu engellemek için bu yolu seçiyor. Onu beslemiyoruz, yaban hayvanlarına yiyecek verilmemeli, çünkü bu onların zamanla insanlardan çekinmesinin önüne geçiyor ve bu durum hem onlar hem de insanlar için zararlı olabiliyor. Ayrıca verilen yiyecekler sindirim sistemlerine dokunarak yaban hayvanlarını hasta da edebiliyor. Sanırım kedilerin bitirdiği mamanın zemindeki kokusu ona çekici geliyor, sürekli atölyenin camının dibine kadar gelen ayak izlerinden anladığım kadarıyla da beni oldukça merak ediyor ve tabii ki yaklaşık bir aydır süren çetin karlı kış şartlarında karnı aç.

Tilkiler korktuklarında, fark edildiklerinde çoğunlukla kaçmayı tercih eden hayvanlar. Onları neredeyse hiç görmememizin bir nedeni de bu. Bana bu kadar yaklaşmasının sebebini ellerimle çalışırken tam anlamıyla akış durumuna geçmeme bağlıyorum. Yani şimdi ve burada olan doğanın içine, şimdide ve burada olan dikkatimle ben de karışıyorum. Farkındalıkla yapma konusunda ilerlediğim sanat ve zanaatın beni kendi doğama yaklaştırdığını her geçen daha fazla hissediyordum, ama artık bu çalışmaların doğanın da bana yakınlaşmasını sağladığını gördüm.

Bu sıralar kendim için bir şeyler dikmek oldukça keyif veriyor. Farklı farklı şeyler diktiğim için daha fazla şey öğreniyorum. Geçen ay, üzerimde gördüğünüz bluzu da diktim. Tarifte tavsiye edilen triko kumaş yerine, esnek olmayan balıksırtı dokuma kalın kumaş tercih ettim. Fermuarı için çanta yapımımda kullandıklarımdan faydalandım. Sonucu çok hoşuma gitti.

Çalışırken birkaç defa onunla camdan göz göze de geldik. Korkup kaçmadı, yanına yaklaşmaya kalksam ne yapardı bilemiyorum, ama böyle bir niyetim de yok zaten. Aramızda uzaktan bir iletişim var. Yılbaşı yaklaştığında onu sağ ön ayağından sakatlanmış gördüm. İlk zamanlar sağ ayak yürürken boşlukta sallanıyordu ve çıkık olmasından endişelendim. Sonraki zamanlarda yine basmadı ayağını, ama havada daha sabit tutuyordu. Geçen gün atölye camına yaklaşan en son ayak izlerini, öncekilerle doğa günlüğüme çizerek karşılaştırdığımda , yürüme ritminin topallamaya başlamadan önceki ayak izlerine benzediğini gözledim ve iyileşmiş olabileceğini düşündüm. O günün öğleden sonrası, Andrea Olsen’in Body and Earth (Beden ve Yeryüzü) kitabı üzerinde çalışırken, daha önce olmadığı kadar uzun süre yakınıma geldi. Evet, iyileşmişti. Bu zamana kadar yakından hiç resmini çekmedim ve resmini paylaşmaktan sezgisel olarak çekindim, ama bu sefer artık onun görünmeyi tercih ettiğini hissediyorum. Ve sadece bana değil bence size de varlığını belli ediyor.

Münih’ten Ankara’ya ilk taşındığımızda tilkileri uzaktan seyrettim. Hiç yanıma yaklaşmadılar. Bir kere dört tilkinin kavgasına şahit olmuşluğum da var. Çiftleşme dönemiydi sanırım. O zamandan beri onların seslerini ayırt edebiliyorum. Bazen inanılmaz yüksek sesle bağırabiliyorlar.

Bir yaban hayvanıyla iletişim kurmak tarifi zor bir dinamik. Saygıya, belki biraz çekinmeye, temkinli olmaya ama en başta niyet olarak zararsızlığa ve korkmamaya dayanıyor. Yaban hayvanları kediler gibi değiller. İçgüdüleri ve sezgileri insanın niyetini tam anlamıyla ölçüp tartacak kadar keskin, hele de tilkilerin. Onun yaşamıma bu kadar sokulmasını Lofoten’de kazandığım içgörünün üzerinden altı ay geçtikten sonra bir iltifat olarak alıyorum, ama yine de temkinli yaklaşmam gerektiği de hissediyorum ve bahçıvanımızın onu beslemem tavsiyesine asla uymuyorum. Bana bu kadar yaklaşan sadece bir tilki değil, bir iki ay önce bir sıçanın da varlığımdan rahatsız olmadığına ve yemeğini yiyip bahçede dolaşmaya devam ettiğine şahit oldum. Çektiğim videosunu izlediğimizde kocamla sıçanın hamile olduğuna karar verdik ve kedilerin ayağını bahçeye daha fazla alıştırmamız gerektiğine de.:)

Başta bahçeyi ziyaret etmeye başlayan kediler için endişeleniyordum, özellikle de Kozmo adını verdiğimiz arkadaşımız için. Ancak tilkinin kedilerle, kedilerin de tilkiyle ilgilenmediklerini fark ettim. Belli ki birbirlerine nasıl başa çıkacaklarını biliyorlardı. Tilkiden dolayı kedi mamalarını kesinlikle ortada bırakmıyorum ve sadece bir kedi geldiğinde veriyorum. Bu nedenle camımda gelip gözünü ayırmadan bana bakan kedi manzarası da eksik olmuyor.

Burası ilginç bir bahçe. Bir öncekinden daha fazla ziyaretçisi var. Çeşit çeşit kuş da geliyor. En son bir kızılgerdan gördük mesela, yoğun yağan karın ardından atölye camının önünde arta kalan kırıntıları gagalıyordu. İğde ağaçlarını da yeşil papağanlar sık sık ziyaret ediyor. Evet, yanlış duymadınız papağanlar. Ankara’daki bahçemiz bir dünya kısacası…

Bu sabah tilki bahçede yoktu, gitmişti ama, oğlanı okula bıraktığımda onu birçok insanın üzerinde gördüm. Daha önce hiç bu kadar dikkatimi çekmemişti. Kimisi gerçek kuyruğu değildi, ama kimisi gerçekti. İçim ezildi, oğlan okula girmiş olmasına rağmen şaşkınlıktan bir süre öylece kalakaldım. O, soğukta kuyruğunun üzerine yatıyor, kendini ve yavrularını sıcak tutuyor. Arkadaşımın sokakta gelip geçen kuyruklarına bakamadım… Sanırım o böyle hissedeceğimi de biliyordu…


Bluzun kalıbı; Burda Ekim 2015/10

Mutlu Yıllar

Üç ay önce artık devam edemeyeceğimi kendime dürüstçe itiraf edip sosyal medya kullanımına ara -belki de tamamıyla son- verdim. Bu üç ay oldukça ilginç geçti. Doğaya, topluma, aileme ve kendime dair yepyeni içgörüler kazandım. İhtiyaç duyduğumu düşündüğüm ama gerçekte ihtiyaç duymadığım bir şeye son verince, ihtiyaç duymadığımı düşündüğüm ama gerçekte ihtiyacım olan şeylere hayatımda daha da yer açıldı. Sosyal medyanın yaşamlarımızdan verdiğinden çok daha fazlasını götürdüğünü ve yaşamımızda sandığımız kadar gerekli olmadığını gördüğümü de özetle söyleyebilirim. Bu konuda önümüzdeki yıl daha fazla yazacağım. Öncelikle beni bu kararım sonrası yalnız bırakmadığınız için sizlere teşekkür ederim. Yaptığım bu değişikliğe rağmen blogum sizler tarafından eskisinden çok okunuyor ve bu benim için gerçekten çok şey ifade ediyor.

Önümüzdeki yıl; yaşamımda, öğrendiklerimde, takip ettiklerimde, paylaştıklarımda kalite konusu daha da ön planda olacak. Yaşamak muhteşem, anlaşılmaz, tekrarlanamaz bir tecrübe ve kendi yaşamımın daha da hakkını vermek istiyorum. Gerçekten yaşamak ve sevmek dışında edindiğim amaçlardan da kendimi teker teker özgürleştiriyorum. Yazarken tüm varlığımla yazmak, okurken tüm varlığımla okumak, çizerken tüm varlığımla çizmek, oğlumu kucaklarken tüm varlığımla kucaklamak, eşime bakarken tüm varlığımla bakmak istiyorum. Nefes alırken tüm varlığımla almak, neredeysem orada olmak… Önümüzdeki yıl yaşama varlığımla daha da fazla katılmak istiyorum…

Sizlere de derin derin nefesler aldığınız, gerçek doğanızın her geçen gün daha fazla farkına vardığınız bir yıl diliyorum. İstediklerinizden çok, gerçek ihtiyaçlarınızı karşılayabildiğiniz bir yıl diliyorum. İçinizden geldiğinde saçma sapan şarkılar söylediğiniz, elinizde bir kalem, bir fırça, kendi renklerinizi, kelimelerinizi kendinizden duyduğunuz bir yıl diliyorum. Acı olsa da doğruları görmeyi tercih ettiğiniz ve kendinizi kandırmadığınız bir yıl diliyorum. Her türlü bağımlılığınızdan, takıntınızdan özgürleştiğiniz bir yıl diliyorum. Sağlıklı sınırlar, sevgi ve saygı içinde, beraberce büyüdüğünüz dostluklar, ilişkiler diliyorum. Yaşamda sizden başka kimsenin sizin gibi yapamayacağı, olamayacağı güzellikleri keşfetmenizi ve paylaşmanızı diliyorum.

Tüm kalbimle sizlere, doya doya yaşayacağınız ve yaşadığınızın farkında olacağınız bir diliyorum!

Mutlu yıllar!

Hangi Okul, Hangi Kurs

Dün arada oğlanın okuluna uğramam gerekti. Dışarıda oynarken üstünü ıslatmış. Kıyafet getirmemi istedi öğretmeni. Sınıfın kapısına geldiğimde o tanıdık manzara. Ders başlamak üzere, sınıf başkanı öğretmen gelinceye kadar tahtada sınıf disiplinini sağlamaya çalışıyor, takan yok:) Sınıfta her çocuk kendi gündemini yaşıyor. Bizimkisi rahatsız edilmemek için köşede arkasını dönmüş bir şeylerle uğraşıyor. Arada onu kendi gündemine katmaya çalışan bir arkadaşı olursa pek yüz vermiyor, çok meşgul. O sırada oğlanın ‘kanka’ diye tabir ettiği arkadaşı kapıda beni görünce durup gülümsedi. Birkaç dişi yoktu sevimli gülümsemenin. İçi kıyafet dolu büyük kumaş çantama bakıp heyecanla, ‘Bunu siz mi ördünüz?’ diye sordu. Uzun uzun ‘Bu örgü değil dikiş’ diyecek zaman yoktu. ‘Evet. Beğendin mi?’ dedim. Başını sallandı, ‘Güzel olmuş.’ Yaptığım şeyleri bu kadar yakından takip ettiklerinin farkında değildim. 

İçimden düşündüm, bazen ne iş yaptığımı iki satırda tam tanımlayamıyorum, ama anlaşılan konuşmadan, ders ya da öğüt vermeden küçük bir çocuğu heyecanlandıracak bir şeyler de yapıyorum. Onlar yaptığımdan kendi ihtiyaçları neyse onu alıyor. Oğlumun kankası ne aldı bilmiyorum, bir çantanın dikilebilirliği mi hoşuna gitti, renkleri mi, büyüklüğümü, üzerindeki baskılar mı, baskı yapmış olmamam mı? bilmiyorum.

Birkaç hafta önce oğlana bir cüzdan diktim. Çantasına paraları bir kağıt kesenin içinde koyuyordum, ama bunun doğru olmadığını hissetmeye başladım. Parasının hesabın ve değeri konusunda kendi başına farkındalık kazanmasına yardımcı olması için bir cüzdan iyi olabilirdi. Ona sordum ‘Nasıl bir cüzdan istersin? diye. ‘Sen yap. Kırmızı, siyah ve mor renklerde’ dedi. ‘Peki üzerinde bir şey olsun ister misin?’ ‘Evet, üzerinde robotlar olsun.’ Ve oldu… Stempeln, Malen, Zeichen für kleine Künstler (Küçük Sanatçılar için Baskı, Boyama, Çizim) isimli bir kitaptan ilhamla hazırladım kumaş baskıları….

Çocuklara bir şeyler yaparken, büyük işi yapmıyorum. Onların gözünden bakıyorum hayata ve yapılanların mükemmellik değil, özgünlük içermesine dikkat ediyorum. Onlara yaratıcılık ile ilgili ders vermiyorum, esas ben yapıyorum. Görünce heyecanlanıyorlar, çünkü kendi gözlerinde çizemedim diye düşündüklerinin bir başka yere taşındığında aslında ne kadar güzel olduğunu görüyorlar. Bazen yaptıklarımı beğenmiyorlar, gülümseyerek ‘Yaa, ama ben çok seviyorum’ deyiveriyorum. O zaman da yaptığıma özgüvenli ve memnun bir şekilde sahip çıkmamdan ve onların yorumlarından etkilenmememden etkileniyorlar. En çok da oğlum. Çocuklar her şeyi gözlüyorlar, insanın kaygılarının olup olmadığını da. Kendileriyle ilgili öyle çok kaygıları var ki, bir çocuğa; ona ders verme niyeti taşımadan, özgür, özgüvenli, kendine ve çevresine şefkatli biçimde yaratıcılığını ifade eden bir büyüğün varlığı çok iyi geliyor. Ya da kimimize iyi gelmiyor ki…

Oğlum arkadaşlarının annesinin geldiği anonsundan sonra beni fark edip ‘Heeeeeey!’ diyerek koşarak geldi. Pantolonu, ayakkabıları sırıl sıklamdı. Uğraşının nedenini de anladım, ataçlardan kolye yapmış, onu gösteriyordu. ‘Bak anne sana kolye yaptım. Anne söz bir sonraki teneffüs sınıfta oturup sadece resim çizeceğim.’ ‘Olur böyle şeyler, sorun değil. Yalnız hep bu kadar ıslatırsan kendini, her seferinde gelmem mümkün değil bunu bil. Üşütüp hasta olabilirsin.’ Bekleme odasına geçip üstünü değiştirirken, ‘Seni çok seviyorum.’ dedi. Çok içinden gelerek söylediğini hissettim. ‘Ben de seni çok seviyorum.’ dedim. Sonra zil çaldı ve sınıfa koşuşunu izledim arkasından. Okulu da çok seviyordu, öğretmenini, arkadaşlarını… Yaşamı da…

Bana sizlerden sık sık okul seçimi ile ilgili tavsiyelerimi isteyen e-postalar geliyor. Elimden geldiğince cevaplar vermeye çalışıyorum. Çocuğum henüz büyümediği için başkalarına büyük büyük tavsiyeler vermekten çekiniyorum, fark etmişsinizdir. Ama artık emin olduğum bazı şeyler var. O yüzden tek tek sorulara cevaplar yerine genel bir cevap yazmaya karar verdim.

Türkiye’de veya başka bir ülkede annelik ne olursa olsun insanın çocuğunu iyi tanımasına dayanıyor. İnsanın çocuğunu iyi tanıması da kendini iyi tanımasına dayanıyor. Daha doğrusu bu dünyada insanın yaşamında bir şeyi iyi yapabilmesinin en baş koşulu kendisini iyi tanımasına dayanıyor. Oğlum bu yaşına gelinceye kadar çok az iyi öğretmenle ve oldukça fazla vasatın altında öğretmenle karşılaştı. En kötü öğretmenler de neyi bilmediğini bilmeyen, kendisini tanımayan öğretmenlerdi ve Tanrım onlardan ne çok var. Her yerdeler, kurslarda, okullarda. Hayatımda psikoloji okumuş olduğuma annelik dönemim kadar şükrettiğim olmadı. 

Artık neredeyse önüne gelenin eğitimci, danışman olmaya başladığı bu ortamda, verebileceğim tek tavsiye ebeynlikte başkaları tarafından onaylanma kaygılarınızı bir kenara bırakmanız. Onaylanma kaygıları bir anneyi çocuğunun ve durumun gerçeğinden uzaklaştırarak, elalem ne diyecek utancına sokuyor ve bu da bazen hatanın okuldan ya da öğretmenden kaynaklandığını ve hatta bazen onların pek de yetkin olmadıklarını açıkça görmenizi engelliyor. En kötü öğretmen ve okul tipi de kimi zaman zaaf düzeyine ulaşan anne-baba onaylanma ihtiyaçlarını kullanmak isteyenler. Önceliğinizin onay alma olmasını bıraktığınızda bazı uzmanların kimi zaman size bir şey satmak istedikleri, kimi zaman kendi eksikliklerinin farkında olmadıkları ya da bazen farkında oldukları eksiklikleri kapatmak için saçmaladıklarını şaşkınlıkla görmeye başlayabilirsiniz. Mesela ziyaret ettiğiniz bir özel okulun tanıtımı sırasında aşılamaya çalıştığı ‘çocuğunuza bu imkanları sağlamazsanız geri kalacak’ kaygılarını bir kenara bırakınca sunduğu bazı şeylerin içinin ne kadar boş olduğunu görebilirsiniz. Veya onu mutlaka en iyi özel okula yollamalıyım gibi bir koşullanmadan uzaklaşmak, onun için en iyi ortamı sağlayabilecek yerin evinize yakın mütevazi imkanları, ama iyi öğretmenleri olan bir devlet okulu olduğunu fark etmenizi sağlayabilir. Kısacası kendinizi tanımak, çocuğunuzu da daha iyi tanımanızı ve onun için daha doğru seçimleri yapabilmenizi sağlıyor.

Bunları yazıyorum diye her şeyi hallettiğimi düşünmenizi istemem. Oğlumu devlet okuluna gönderiyorum ve oldukça mutlu ve çabalı bir biçimde gidiyor okula evet, ama bir yandan bende içten içe ya bazı konularda geri kalıyorsa diye derin bir kaygı da oluşmuş, fark etmemişim. Bu kaygı da beni birçok ebeveyn gibi özel kurslara itiyor. Onun hikaye anlatımın ve taklit yeteneğinin oldukça güçlü olduğunu gördüğüm için de drama eğitiminden keyif alacağını düşündüm ve bu işi en iyi bilen yer de bu konuda uzman yetiştiren yerdir diyerek bir kursa gönderdim mesela. Maalesef bir kez daha yukarıda bahsettiğim şeylerle yüz yüze geldim. Son olarak kurstan aldığım, insanda dinlemek için ciddi sabır gerektirecek özensizlikler ve kibir dolu bir telefonun ardından, oğlumu da dinlemeye karar verdim. Bana kursta tecrübe ettiği ortamı anlattırken önce dudakları titremeye sonra da kendisini tutamayıp ağlamaya başladı. Öğrenmem gerekenleri sözlerinden çok onun sözsüz davranışlarından yeterince öğrendim, daha fazla üzülmesin diye konuyu uzatmadım. Ama bu sefer tecrübesine, bilgisine güvendiğim okuldaki  sınıf öğretmeninin çoğunlukla tarafını tuttuğum gibi de yapmadım, oğluma ‘Büyükler de hata yapar oğlum. Gördüğüm olumsuzluklara rağmen seni o kursa göndermeye devam etmekle hata yaptım. Sana uygun bir yer değildi orası, senden özür dilerim.’ dedim.

Kursun yetkilisinin konuşma tarzını, oğlumu son zamanlarda kursa götürüp getiren eşimin geri bildirimini, baştaki derslerde benim gözlemlerimi, oğlanın verdiği bilgileri bir araya getirip, okuldaki davranışlarıyla da kıyaslayınca, drama kursundaki grupta yeterince disiplin sağlanamadığı için bir akran zorbalığı ortamı oluştuğu anladım. Başta bazı olumsuzlukları gözümle de görmüş, normal karşılamış ve başa çıkabilir zannetmiştim, ama görünen o ki durum başa çıkabileceği boyutun da ötesindeydi. Yeteneğini geliştirme arzum, kendisine hiç uygun olmayan bir ortama sırf ben gitmesini istiyorum diye iki aydır bir şekilde katlanmaya çalışmasına yol açarak aksine ona zarar veriyordu. Bu konuda kendime, kendimi bilmeyişime çok kızdım. Durumu bir süre değerlendirdikten sonra eşimle bir karar aldık. Bir şeylerden geri kalacağı kaygılarımızı bir kenara bırakıp,  bazen faydasından çok zararı bile olabilen özel kurslara artık o istemedikçe yollamayacağız. Ona okulunda, evinde yaşadığı mutluluğun, huzurun ve uyumun, çocukluğunun doya doya tadını çıkarma imkanını tanıyacağız. Su akar yolunu bulur… Buluyor da…

Hayat Bayram Olsa

Günlüğüme yaptığım bir kolaj çalışması, Aralık 2018

‘Seni düşünürken,

Bir çakıl taşı ısınır içimde…’  

Bedri Rahmi

Sakin bir sabaha uyandım. Hava hala aydınlanmamış. Kocam bir gün önce süslediğimiz ağacın ışıklarını açmış. Karanlık salonun yanından mis gibi kahve kokuları taşan mutfağa geçerken, ağacın dingin sarı ışıklarıyla bir an, masallardaki soğuk karlı ormanda uzaktan görünen bir kulübenin içinden sızan sıcaklığın verdiği hissi yaşadım. 

Çocukken ailece beraber oturduğumuz bir gece dışarıda kar yağarken birden iç çekip ‘ Ne güzel değil mi sıcacık yuvamızda!’ deyişimi hatırlatılırlar bana gülümseyerek. Sıcacık yuvamız diyen, diyebilen bir çocuğun gülen gözleri her anne babanın hayali olsa gerek, oğlum büyüdükçe bunu daha derinden anlıyorum. Bir Türk, bir Alman ve bir Türk-Alman’dan oluşan ailemiz için yılın güzel zamanlarından biri geldi. Evimizde bitmeyen bayramlar var, birimizin bayramı bitse diğerininki başlıyor. Şimdi de Noel zamanı. O ‘ne güzel değil mi sıcacık yuvamızda’ diyen gözleri şu günlerde oğlanda görüyorum. Her sabah takvime koşup bir kutuyu daha açması, sabah sabah çikolata yemek için benimle pazarlık etmesi, tahtadan yaptığımız ağaca türlü icatlarını asmaya çalışması, evde bulduğu hoşuna giden şeyleri paketleyip paketleyip sevdiklerine hediye etmesi… Baktım dün yine elinde bir şey çıkıyor evden. Kutunun üzerine kurşun kalemle kurdeleler çizmiş. ‘Oğlum kime bu? diye sordum  ‘Öğretmenimeee’ dedi . Bir gümrük memuru edasıyla ‘Aç bakayım içinde ne var?’ diye soruşturdum. Bir baktım kutuyu, raf monte etmek için kullanılan küçük tahta silindirlerle doldurmuş, bir de eskilerde baskı yaptığım bir kartı koyup, imla hatası yapmamayı garanti altına almak için karta bir şey yazmayarak sadece Noel Baba çizmiş.  ‘Oğlum öğretmenin ne yapsın bu tahtaları?’ diye sordum.  ‘Çocuğu vaaaar. Beraber bir şeyler yaparlaaaar.’ diyerek kutuyu elinden alırım korkusuyla kapı aralığından jet hızıyla bahçeye kaçıverdi. Öğretmeninin çocuğunun yirmi yaşlarında olduğunu biliyor muydu bilmiyorum, bilseydi de çok kıymetlileri olan bu tahtaların iyi bir hediye olduğu konusundaki fikri değişmezdi sanırım. 

Oğlanın yaşamda nelerden heyecanlandığını anlamamı sağlayan bu çam sakızı çoban armağanlarını ve her yıl kurulan bu ağacı seviyorum. Uzun karanlık gecelerin biteceğini ve yine baharın geleceğini hissettiren ışıl ışıl süslenmiş ağacı. Kış da güzeldir, kış da geçer diyen ağacı. Araştırmacılar günlerin tekrar uzamasını kutlamak adına Aralık ayında süslenen çam ağacının eski Türk kültüründe önemli bir yeri olduğu belirtiyor, ama içinden ışıklar süzülen çam görüntüsünün bende uyandırdığı ümitvar hislerin farkına varmak için illa ki o bilgilerin onaylamasına ihtiyaç duymuyorum. Bir küçük çocuk gibi seviyorum ağacı, çocuğumun sevdiği gibi. 

Dün babası seyahatteydi, biz de baş başa ana-oğul şömineyi yaktık ve birbirimize o anda uydurduğumuz masallar anlattık, ateşin çıtırtılarını dinledik. Ağacın ışıklarını açtım. Yan yana sokulmuş otururken işte gözlerinde o tanıdık ‘sıcacık yuvamızda’ pırıltısını gördüm, içimde güller açtı. 

Birbirimizin kültürüne saygı göstermenin, onların birleşiminden meydana gelmiş ve ikisine de koparamayacağı bağlarla bağlı oğlumuza, anne-baba olarak yaşamda verebileceğimiz en önemli hediyelerden biri olduğunu biliyoruz. Kocam da her Ramazan ya da Kurban bayramı çalıştığı yerdeki kişileri ve arkadaşlarını kutlamaya özen gösteriyor. Her bayramın birinci günü sabah Barış Manço’nun ‘Bugün Bayram’ şarkısıyla oğlanı uyandırıp, benden birkaç ay küçük olan kocamın ‘Annen benden yaşlı, elini öpmem lazım.’ diye beni kızdırarak oğlanın kahkahaları arasında zorla elimi öpmeye çalıştığı neşeli bir kahvaltının ardından, bayramlıklarımızı giyip anneme ve diğer büyüklere el öpmeye gidiyoruz… Dediğim gibi bizde bayramlar bitmiyor. Almanya ya da Türkiye, birimiz anavatanındayken –Almanlar babavatan terimini kullanıyor- diğerinin gurbette olduğu gerçeğinde, bir diğer kültüre bahsettiğim saygının içtenlikle duyulmasının ve gösterilmesinin ne kadar önemli olduğunu anlatabilmeyi isterdim. 

İki temelden farklı kültürün, sevgi temelinde bir araya gelerek yaşaması, zor olduğu kadar insanın yaratıcılığını, zekasını, bilinç düzeyini, sevgi ve hoşgörü kapasitesini arttıran gerçekten çok özel bir tecrübe ve bu imkana sahip olduğumuz için minnet duyuyoruz. Hatta oğlumuzun doğuştan gelen, köklü iki kültürün getirdiği zenginlikle dolu bu ortamına bazen özendiğimiz bile oluyor. Onun aynı masada benimle Türkçeyi ve babayla Almancayı, birbirinden gramer yapısı olarak tamamıyla farklı iki dili, sanki aynı dili konuşuyor gibi kullanması, saniye içinde bir dilden diğerine geçivermesi bazen mucizevi geliyor. İki dilde masallar dinliyor, iki ülkede kendini evinde hissediyor, tarihinin, bayramlarının ucu bucağı görünmüyor. Ancak bu iki kültürün dengesini sağlamak, kimi zaman da göründüğü kadar kolay değil. Biz büyükler yetiştiğimiz kültürün beynimizi, kişiliğimizi, algımızı ne kadar derinden şekillendirdiğini, kalıpladığını gördükçe bazen şaşkınlık yaşıyoruz. Bazı keskin kalıpların birlikteliğimizi sürdürmek için törpülenmesi gerektiği oluyor. Hatta bazen tam bir nefs terbiyesi haline geliyor bu işler. Mesela Türk kültüründen gelen sosyal ipuçlarına duyarlı yapım, onun Alman kültüründen gelen dolaysızlığı karşısında bazen ciddi kırgınlıklar yaşayabiliyor. Benim bazen takındığım aman boşverciliğim de, onun detaylara önem veren disiplinli yanını çılgına çevirebiliyor. Beraber geçirdiğimiz on yılın sonunda ben her şeyi kişisel almamayı, o da daha fazla duyarlı olmayı öğrendi. O biraz boşverci, ben de daha fazla ayrıntılara özen gösterir oldum.

Peki bunları niye yazıyorum? Bloğumda yıllardır birçok şeyden bahsediyorum, ama beni ve yaratıcılığımı derinden etkileyen, zenginleştiren çokkültürlü yaşantımı pek anlatmıyorum. Bizim her gün yaşadığımız, üç dil konuşulan, hoşgörü, ilgi ve saygı ortamı bize öyle normal, sıradan geliyor ki, hayatını katı kalıplar üzerine inşaa etmiş kimi insan için anlaması, hatta inanması zor olabileceğini unutuyorum. Bir Almanla olan evliliğimde şunu öğrendim; su ve yağ birbirine zorla karışmaya çabalamak yerine, bir diğerinin aynalığında su su olmanın, yağ da yağ olmanın esasta ne olduğunu keşfedebilir ve böylelikle yağ suyun, su da yağın kendinden farklı olduğu kadar güzel de olduğunu fark edebilir, takdir edebilir, onu olduğu gibi sevebilir.  Bu şekilde yaşarlarken her geçen gün artan yaratıcılıkları, sevgileri ve anlayışları sonucu günün birinde belki suyu ve yağı güzellikle bütünleştirecek bir teknolojiyi de birlikte keşfedebilirler…