2

Bir Çizgiden

Beberuhi, Karagöz oyununun önemli tiplerinden biri… Karagöz tiplerinin çeşit çeşit el yapımı kuklalarının arşiv haline getirilerek Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan bir katalogdan bakarak çizdim. Çoğu kuklanın yapımcısı bilinmiyor ve hepsi birbirinden bakılası. Karagöz’ü, Beberuhi tiplemesini ve diğerlerini zaman içinde daha iyi tanımaya böyle başlamak istedim.

Kullandığım bu çizim tekniğini çok seviyorum, çizdiğim şeyleri daha iyi gözlememe yardımcı oluyor. Teknik çok basit; çizerken kalemi kağıttan kaldırmayacaksınız, yani tek bir çizgi devam edecek ve de kağıda hiç bakmayacaksınız, yani gözünüz, dikkatiniz sadece çizdiğiniz şeyde olacak. Bu egzersiz
neyi gördüğünü düşündüğün yerine, gördüğünü çizme becerisini kazandırma açısından da faydalı.

Sonrasında renklendirip, renklendirmemek sizin tercihinize kalmış. Ben renklendirme için genelde sulu boya kullanıyorum. Süregiden tek bir çizgi gibi, sulu boyanın da kendine has geçişlerinin yarattığı etki çok hoşuma gidiyor.

Bir tek yukarıdaki çizimde ayaklar ve sırtıdaki alet için el kaldırmama kuralını bozdum iki defa. Ve zaten orada da, muhtemelen odaklanmam bozulmuş olduğu için bacaklarını gereğinden uzun çizmişim, böylelikle de cüce olan Beberuhi tiplemesinin önemli bir ayrıntısını yeterince yansıtamamışım. Fakat genel anlamda çizim hoşuma gitti.

Faydalandığım sadece 500 adet basılmış bu Karagöz kataloğunu, 3 yıl önce Ankara Kitap Fuarındaki sahaflardan almıştım. Orada baskısı tükenmiş çok ilginç kitaplara rastlıyorum hep. Bu yılki fuar da yaklaşıyor, yine eski yeni kitaplar arasında dolaşmayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Aşağıda bu teknikle ilgili yaptığım iki çizim daha var. En altta ki kedimiz Cankız’ın hepimizin çok sevdiği ‘o bakışı’…

Boşluktan Gelenler

bir sabah uyandığımda evimizin penceresinden gördüğüm – Ankara

Eğer onun bahsetttiği ‘boşluk’ gerçek olmasaydı, bu kelimeler kalbimi, zihnimi bu kadar derinden etkiler miydi? Ve insan o ‘merkez’in üzerinde, bahsettiği geniş geniş daireleri çizmeye başladığında bu merkeze ulaşmış, orada duraklamış olanların ellerinden, ağızlarından çıkana daha fazla ihtiyaç duymazdı. Ve yine o merkezin etrafında döndükçe ve döndükçe, ellerinden çıkanlara hayretle bakıp ‘Bunu ben mi yaptım? Peki Nasıl?’ diye düşünmezdi. Ve her okuduğunda, baktığında o bahsedilen merkezden getirilen bir şeyler duyumsamayı istemezdi ve daha azıyla yetinebilirdi, daha azı ona yeterdi. Eğer, insan aslında o ‘merkez’in özlemini duymuyor olmasaydı, sanat olmazdı…

” SANATÇILAR

Şarkıcılar, öykücüler, dansçılar, ressamlar,

heykelciler, yaratıcılar,

ne yaparlar?

Boş elle giderler,

aradaki boşluğa.

Ellerinde bir şeylerle dönüp gelirler.

Sessiz gidip, sözlerle, ezgilerle dönerler.

Telaşlı ve gözü yaşlı, çirkin ve ürkek giderler

ve dönerler kırmızı kanatlı şahinin kanatlarıyla,

dağ aslanının gözleriyle.

İşte orada yaşarlar,

orada soluk alırlar;

Orada, aradaki boşlukta, 

boşluğun içinde.

Gizemli sanatçı nerede yaşar?

Orada, aradaki boşlukta.

Eklem yerleri ellerindedir.

Kimse soluk alamaz orada.

Onlar övgünün ötesindedirler.

Sıradan sanatçıların ellerindeki aletler,

sabır, tutku, beceri ve emek

ve işinden kopamamak

ve sağduyu, oran, zeka, amaç,

kayıtsızlık ve inat

ve aletini kullanmaktan zevk almadır, 

bunlardan geçer yolları ve

yaklaşırlar merkezdeki boşluğa,

yaklaşırlar döne döne, daireler çizerek, 

akbaba gibi aşağı bakarak, gözleyerek,

çakal gibi, gözleyerek.

Merkeze bakarlar,

merkezin üstünde dönerler,

merkezi tanımlarlar,

orada yaşayamasalar da.

Övgüyü hak ederler.

Kendilerine sanatçı diyen insanlar da var,

övgü almak için birbiriyle yarışan.

Merkezin bağırsak dolması olduğu,

ve sıçmanın çalışma anlamına geldiğini sanan.

Akbabayla çakalın

dün yediği şey onlar.”

Ursula Le Guin

Hep Yuvaya Dönmek

İlkokul Açıldığında Goethe Konuşuyordu


Eylül ayı, okulun bahçesinde oturuyorum. Oğlum ilkokula yeni başlamış, biraz zor geçiyor. Bazen öfkeli, bazen ağlıyor, bazen mutlu, bazen inat. Derinden hissediyorum bu süreçte herkes elinden gelenin en iyisini yapıyor; oğlum, öğretmen, okul yönetimi, biz. Süreci kolaylaştırmak zor, hızlandırmak zor. Sadece hepimiz içinden -mümkünse başarıyla- geçmek durumundayız.

Elimde Johann Peter Eckermann’ın Yaşamının Son Yıllarında Goethe ile Konuşmalar kitabı. Bundan neredeyse 200 yıl önce Goethe’nin söylediklerini okuyup okuyup düşüncelere dalıyorum. Daha James Lovelock Gaia teorisini 1960’larda öne sürmeden, Goethe’nin 1827’de dudaklarından şu sözler dökülüyor; ’Ben yer küreyi atmosferle birlikte sonsuza kadar nefes alıp veren büyük bir canlı yaratık olarak düşünürüm.’ Goethe zamanında bir şair olarak evet çok takdir görmüş olabilir, ama bir biliminsanı olarak alaya alındığı bile olmuş. Bunun içinde nasıl büyük bir incinme yarattığını, ama araştırmaktan asla vazgeçmediğini görüyorsunuz… Deha nedir, diye düşünüyorum? Deha yaşadığı zamanda herkes tarafından taşınabilir, fark edilebilir bir şey mi? Birden Waldorf yaklaşımının kurucusu Rudolph Steiner’ın, 1900’lerin başında neden yıllarını Goethe’nin arşivleri arasında geçirdiği benim için daha da anlaşılır hale geliyor.

Goethe kadar, kitabın yazarı Eckermann’ın yaşamı da bence önemli öğretiler barındırıyor. Bir sonuca ve değerlendirmeye varamasam da usta-çırak ilişkisinin, çırağın bazen hiç farkına varmadan girdiği bir çıkmaz sokak olabileceğini, ama bir yandan da Nietzsche’nin gelmiş geçmiş en iyi Almanca kitap olarak tanımladığı Eckhermann’ın Goethe ile anılarını kaleme aldığı bu aşkın kitabı okudukça kim bilir bazen yolun kendisinin bu çıkmaz sokak olduğu üzerine uzun uzun düşünüyorum. Bu kitapla yaşamımda daha erken karşılaşmış olmak gerçekten çok isterdim.

Teneffüs zili çalıyor ve çocuklar çayıra bırakılmış kuzular gibi kapıdan fırlayarak bahçenin orasına burasına zıplaya zıplaya koşuşuyorlar. Öğretmenlerin, hızına yetişmeleri mümkün olmayan bir curcuna başlıyor. Her yanda bir olay.  ‘Çocukların oyunları ve gençlerin eğlenceleri hep var olacak, bir yüzyıldan diğer yüzyıla çoğalmaya devam edecek; olgun yaştaki insanlara saçma görünseler de çocuklar hep çocuk kalacaklar ve her zaman birbirlerine benzeyecekler.’ diyor Goethe. Evet; ne farkları var benim ilkokuldaki hallerimden. İçim sıcacık oluyor.

Çok şey tartışılabilir; eğitim böyle mi olmalı, toplum neden böyle mutsuz, Türkiye neden bu durumda? Ama neden sorularının hiçbirinin şu ana pek faydası yok, bu süreci yaşamak durumundayız, tercihen de büyüyerek. Benim için şimdi nasıl sorusu önemli? Nasıl bu süreç, en başta oğlumun yaşamında önemli bir gelişimsel kazanım olabilir? Okul yaşamı, nasıl onun dayanıklı, sevgi, şefkat dolu, güçlü, yaratıcı, düşünce kalkıp yoluna devam edebilen, adil, ahlaklı, vicdanlı, mutlu, huzurlu, yatkın olduğu, seveceği işi bulmasına, yoksa oluşturmasına basamak olacak bir tecrübe olabilir? Bu soruyu sorduğumda kendi rolüme düşen onlarca fırsat beliriveriyor önümde. En başı, okuldan çıkıp bana doğru geldiğinde sakin, merkezimde ve doğal olmak. Bu tavrım, düştüğü zamanlardaki gibi, ona durumla baş edebileceği güçte olduğu inancını aşılıyor biliyorum. Okul yaşamında ideal olmayan şeyler var, ama inanıyorum başa çıkabilir.

Yine Goethe’nin sözlerini okuyorum. ‘İnsan doğadan bir şeyler elde etmek istiyorsa ona yavaş yavaş ve iddiasız yaklaşmalıdır.’ Bu yaşamdaki her şey için geçerli olabilir mi? Bir devlet ilkokulu bahçesi oturduğum. Okul sevimli geliyor. Her şeye rağmen içimde bir tanıdık huzur var. Anne baba olarak içimizde açıklayamadığımız bir sezgiyle, son anda onu özel okula değil bir devlet okuluna vermeye karar verdik. Çoğu insanın gözünde, bizim koşullarımızda çok beklendik bir şeçim olmadığını biliyorum, ama bugüne kadar genel beklentilerin aksine verdiğim birçok karara şahit olanlar normal karşılıyorlardır. Oğlumla dolu dolu altı yılı beraber geçirdik ve onu iyi tanıyorum, artık neye ihtiyacı olduğunu sezebiliyorum. Yazıyı yazdığım Ocak ayında geldiğimiz noktaya baktığımda doğru bir karar vermişiz gibi görünüyor.

Oğlumuzun devlet okuluna gitmesi onun okuldan daha erken çıkması gibi bazı değişiklikleri de beraberinde getirdi. Bireysel çalışma zamanımda yaşadığım bu değişimi yine bir ‘nasıl’ sorusuyla karşıladım: ‘Kısalmış çalışma süremde nasıl daha verimli ve kaliteli çalışabilirim?’ Bu soru, benim için önemli farkındalıklar oluşturdu. Biri artık okuduğum şeylerin seçiminde daha özenli ve disiplinli olmam gerektiğiydi. İyi, kaliteli okumalarımdaki artış içeriklere duyarlılığımı daha da arttırdı. Kriterleri yükseltince sosyal medyadaki çoğu paylaşımı takip etmeye haliyle veda etmek durumunda kaldım. Benim için anlamlı bir şey okuyamayacaksam, okumak yerine dinlenmeyi tercih etmeye başladım. Zihinsel olarak daha çok dinlenmem de üzerimde son zamanlarda artmış o acele etmem gerektiği hissini azalttı ve oğlumla ve eşimle daha kaliteli zaman geçirdiğimi fark ettim. Benim bu sorgulamalarım ve sohbetlerimiz eşimin de yaşamında benzer farkındalıklara ulaşmasını tetikledi ve akşamları akıllı telefonları kenara koyup, beraber daha fazla kitap okumaya okuduklarımızı da birbirimizle paylaşmaya başladık. Yine bu süreçte, bir süredir ertelediğim yeni beceriler edinmeye ve öğrenmeye tekrar döndüm. Web tasarımı hakkında internetten ders aldım ve bu sayede sitemi kendim güncelleyerek başka bir servis sağlayıcısına taşıyabildim. Sonra yine uzun süredir ertelediğim atölyede serigrafi baskı yapmayı sonunda başardım. Almanca derslerine devam ettim. Yogaya ve her sabah meditasyon yapmaya geri döndüm. Arkadaşlarımla daha çok buluşmaya, sergileri daha yakından takip etmeye başladım. Bir müzeye üye oldum, fırsat buldukça kütüphanesini ziyaret ettim. Kısacası oğlumun yaşamındaki değişiklik bana yaşamımda bir faydasını görmediğim uğraşları tespit etme, onlardan özgürleşme ve yerlerine gerçekten ihtiyacım olanları koyma imkanını sağladı. Başta kaygıyla karşıladığım bu zaman kısıtlamasının artık yaşantıma iyi geldiğini düşünüyorum. Bir de ‘Önemli olan her şey, biz farkına vardığımızda eğitici olur.’ diyen Goethe’nin…