Solmayan Gelincik

Gelinciklere ayrı bir hayranlığım var. Çok güzeller, çok dikkat çekiciler, çok zarifler, çok kırılganlar ve çok özgürler. Onlar, muazzam güzellikleriyle insanda koparıp alma isteği yaratan, ama ellerde, vazoda uzun süre yaşamayarak kendi doğasından başka kimseye yâr olmayan çiçekler.

Şimdi kırlarda gelincik zamanı, ama sanki geçen yıllara nazaran biraz daha geç göründüler. 

Birkaç yıl önce oğlum anneler günü hediyesi olarak toplamıştı. Ben de evdeki vazoda birkaç saat süren ömürlerinde onları çizebilmiş ve çizimle de ilk serigrafi baskı denememi yapmıştım. O zamandan bu zamana, yani üç yıl sonra, söz konusu deseni ilk kez bir çantada kullandım. Vakti zamanı şimdiymiş. Tasarlamış olduğum bu yuvarlak çanta kalıbı da gelinciklere çok yakıştı.

Çalışma biçimimde giderek netleşen şeyler biri, ellerimden çıkan her parçanın o zamana özgü, biricik olması. O an ki önceliklerim, özlemlerim, beğenilerim neyse yaptıklarımın da onu yansıtması oluyor, sanırım olmaya da devam edecek. Burada da benden bir parça görüyorsunuz. Gelinciklerden ilhamla ve onlarınki gibi özgür bir ruhla yapılmış, fakat onlar gibi kısa sürede solup gitmeyecek bir çanta. Bana insâni güçlerimi hatırlattı. Aklımı, yaratıcılığımı, yeteneğimi, imkanlarımı, etrafımdaki kırılgan güzellikleri yok etmek, bozmak için kullanmak yerine; onları büyütmek ve yaşatmak için kullanma gücümü…

Niye?

-Anne hasta mısın? Ne oldu?

Diye sordu hayretle.

-O ne demek oğlum?

-Hasta gibi, miden bulanır gibi bakıyorsun telefona? Bişiy mi var?

-Yok oğlum iyiyim. Sen devam et ödevine.

Dün akşam saatleri, oğlan yanımda ödevini tamamlarken, ben de İstanbul seçimlerinin iptal edildiği haberlerine onun yorumlarından anladığım kadarıyla bu surat ifadesiyle bakakalmışım. Bir süre anlayamadım. Gerçekten. Aynı zarfta çıkan diğer sonuçlar iptal edilmeyip sadece büyükşehir belediyesi iptal edilmişti.

Her gün oğlumu ilkokula bırakıp alıyorum. Sanki akşamın bu saatinde kendimi ilkokul bahçesinde hissettim. Benzer bir mantık vardı ya da yoktu. Konu küçük çocuklar olunca anlaşılıyor da, seçim sonuçları olunca…

Bu zamana kadar buraya siyaseti sokmadım ve aynı şekilde devam etmek istiyorum. Bunda samimi olduğumu biliyor insanlar ve her kesimden okuyucum ve ürettiklerimin kullanıcısı var. Hatta Türkçe bilmeyen okuyucularım bile var. Gönlün, sevginin dili birdir. Ayrıştırmaz… Böyle de devam edeceğim hayatıma… Ayrıştırmayacağım.

Burada ve yaşamımda hiçbir canı incitmemeye çalışarak hep sezdiğim, gördüğüm, bildiğim doğrulardan yana oldum. Sadece kendimin değil tüm çocukların geleceği için ciddi anlamda endişeleniyorum. Küresel ısınma, teknolojideki akıl almaz hızda değişimler, dünyada yükselen aşırı görüşler, terör, ekonomik krizler… Bu manzaralara bakmak duyarlı insanlar için çok yorucu… Gelecek nesillerin bizi kötü anmaması için dünyada her alanda yapılması gereken çok iş var… Bazen çok ümitsizliğe kapıldığım anlar oluyor. Dün akşam gibi. Sonra bir süre sonra içimde yine ümit yeşeriyor. Yine de her geçen gün insanların, kendi çıkarlarının değil kalplerinin, vicdanlarının seslerini daha da fazla dinlemeye başlayacağına ve bilinçlendikçe, gerçek anlamda sevmeyi öğrendikçe gelecekte her şeyin bugünden daha iyi olacağına inanıyorum. Evet, her şey güzel olacak… İnsan güzelleştikçe…

“Hele Bir Zamanına Sahip Ol..”

Sanki içimde bazı motivasyonlar aşama aşama azalıyor. Sosyal medyadan sonra, yazdığım her yazıyı e-postayla bildirme isteğimi de yitirmeye başladım. Yaşamda zamanın gerçek değerini daha derinden idrak etmek, hem kendimin hem diğer insanların zamanlarını ve dikkatlerini giderek daha da önemsememe yol açıyor. Facebook ve instagram kullanmayı bıraktıktan yedi ay sonra, e-posta ile paylaşım bildirimlerimde de ufak bir farklılığa gideceğim sanırım. 

Birincisi daha fazla yazmak istiyorum, ikincisi takipçilerimin e-posta kutularını yazılarımla doldurmak istemiyorum.  Bu iki arzum sürekli çelişiyor. Söz konusu duruma çözüm olarak aklımda her yazıyı bildirmek yerine, yazıların bağlantılarını içeren mini dergiler halinde ayda bir iki e-posta bildirimi yapmak var. Onun dışında, yazıları düzenli okumak isteyenler için bloğum burada zaten hep açık. Yazılardan düzenli haberdar olmak isteyenler WordPress okuyucu veya  RSS bildirimleri alan her hangi bir uygulamadan da faydalanabilirler. Bunu sizin kendi seçiminize bırakmak istiyorum. Benim şu an tek arzum istediğim sıklıkta ve gönül rahatlığıyla yazmak.

Sağnak gibi yağan paylaşımların arasında benim paylaşımlarım da bir insanın, karşısındakinin gözünün içine bakmasından, bulutların gökyüzünde tatlı tatlı geçişini izlemesinden ya da oğlum gibi tüm arabaların neredeyse aynı renkte olduğunu fark etmesinden ve daha nice şeyden bir süre olsun dikkatini alıkoyuyor. Bir kişi aslında yaşamı demek olan o değerli dikkatini, zamanını verdikten sonra gözlerini ekrandan kaldırdığında, etrafındaki şeylere bir milim bile olsun daha değişmiş, farkındalık kazanmış şekilde bakmıyorsa, bunu sağlamıyorsa paylaşımlarım bence bana da dikkatini vermemeli… Zaman, ömür demek… Bir ömrün nasıl ve neye harcandığından kıymetlisi var mı? Ve toplum ve onun değerleri, hepimizin ömürlerimizi nasıl ve neye harcadığımızla oluşmuyor mu?

Facebook ve instagram’dan uzaklaştığımdan beri yaşamımda onlardan açılan zamanı ve dikkati, okumaya vakit ayır(a)madığım romanlar aldı. Romanları da türlerinin en iyilerinden seçmeye özen gösteriyorum. Uzun süredir neredeyse sadece felsefe, bilim, tarih veya araştırma kitapları okuyordum. Bunlara, kırk yaşının yaşam, bilgi ve tecrübe birikimiyle, fırsat buldukça değil düzenli biçimde roman okumayı eklemek harika oldu. En başta ruhum için.

Sizlere bir yazımda nasır tutmuş cildin, tutmamışa nazaran daha fazla ayrıntı hissedebilidiğinden bahsetmiştim. Cildin ucundaki aşırı duyarılı sinir uçları vücut tarafından daha kalın bir deriyle kaplanarak etkisiz hale gelince el dokunmaktan imtina etmemeye başlıyor ve taze cildin ilk başlarda duyduğu o acı artık olmadığından duyular dokunduğu şeyi daha iyi kavrayabiliyor, hissedebiliyor. Bu şekilde kişi ellerini öncesinden çok daha kolaylıkla ve beceriyle kullanabiliyor. Bunu ben de bizzat tecrübe ettim. Ellerimin çalışmaktan bazı yerlerinin nasırlaşmasının getirisi, kesme aletlerini daha iyi kavrayarak kalıp oymak gibi aynı anda hem ince motor kas kontrolü, hem de el-kol büyük kas gücünü gerektiren işlerde yaralanmadan ve daha etkin kullanabilmem oldu. Bahsettiğim beceri zamanla geliştiğinden, verdiğim eğitimlerde kendi kullandığım sert linolü ve keskin oyma bıçaklarını asla yeni başlayanların ellerine vermiyorum. Kontrolün gelişmesi sonucu eli kesmekten daha az korkmak (ki bu kesikler uygulanan kol gücünün etkisiyle bazen hiç de öyle hafif olmuyor) yapılan işin kalitesinde çok şeyi değiştiriyor. Bunu insanın orta yaşta ulaştığı idrake de benzetiyorum. Yaşam tecrübeleriyle yeterince nasır tutmuş bir zihin ve kalple özellikle klasikleşmiş kitapları okumak gençken okumaya hiç benzemiyor. Gerçekten her yaşın bir güzelliği var. 

Bu Pazartesi yine dillere destan olmuş bir romanın son sayfasını çevirdim. Kitap bu yaşıma kadar okuduğum belki de en güzel kitaptı. Kitabın yazıldığı dili ana dilim olarak konuşabiliyor olduğum için şükran duydum. Bitirdiğimde içimde neden daha önce okumadım diye bir pişmanlık oluşmadı, çünkü biliyorum yukarıda anlattığım sebepten onu bugün anladığım kadar derinden anlayamayacaktım. 

Roman kurgusuyla, ritmiyle, karakterleriyle, abartısız, ağdalanmamış dili, zengin sembol ve imge dünyasıyla Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hikaye anlatıcılık dehasına insanı ağzı açık şekilde hayran bırakıyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı, sadece onun dehasının değil onun parçası olduğu damıtıla, damıtıla, doğu ve batı arasında bir o köşeye bir diğer köşeye sallana sallana sezgiyle akılın mükemmel dengesine ulaşma yolunda olan bir kültürün gözlem yapma, yaratıcılık ve anlatım biçiminin de en mükemmel dışavurumlarından.

Hikaye, Tanpınar’ın elle tutulabilirmiş kadar gerçekçi hale getirdiği çeşitli karakterler açısından zengin. Çoğu romanı okuyan gibi benim de (özellikle de zanaatle uğraştığım için) en etkilendiğim karakter saat tamirinde ustalığa erişmiş ve bu sanata, işe, zamana, eşyanın tabiatına yaklaşımının derinliğiyle doğu felsefesinin isimsiz, gösterişsiz bir bilgesi olarak muhteşem bir biçimde tasvir edilmiş Nuri Efendi oldu. Buna doğu felsefesi diyorum, çünkü zanaatin icrası esnasında yaşama, ötesine, doğaya, maddeye, güzele ve güzel ahlaka dair derin anlamlar, bilgiler idrak eden bu yaklaşımı sadece yakın coğrafyada değil uzak doğuda da (mesela Japonya) görebilmek mümkün. Bu anlamda Nuri Efendi satırlara, sanatını icra ettiği küçük muvakkithanesindeki çalışma disiplini, yargı ve zanlardan uzak olan zihni, anda meydana gelenlere verdiği muazzam dikkatle genişlettiği bilinciyle kültürleri aşan evrensel değerlere ulaşmış bir bilge olarak yansıyor. Nuri Efendi’nin ulaştığı bilgeliğin sonrasında ‘paketlenme’ ve ‘pazarlanma’ tarzı da günümüze dair çok şeyi çağrıştırıyor. 

Beni bir diğer etkileyen karakter de Emine oldu. O bir yan karakter olarak ele alınırken, aslında romanın en baş karakterlerinden biri olduğunu görüyorsunuz. Anadolu insanının en derin özlemlerini, özelliklerini simgeleyen varlığıyla tüm sahneyi sade gün ışığı gibi aydınlattığı, yokluğuyla ise giderek ortamın karardığı, solduğu o ‘koşulsuz sevgi, yaşam sevinci ve sezgi gücünü’ temsil ediyor. Bu rolü sonrasında Ahmet devralarak, kendi kişiliğinde, koşullarında modern zamana eviriyor. Onların varlıkları insan doğasının bu topraklarda en zor koşullarda bile ayakta kalabilen, yeşerebilen, şifa veren özelliklerine dair ümit aşılıyor.

Hayri İrdal, Halit Ayarcı, Seyit Lûtfullah, Abdüsselâm Bey, Doktor Ramiz, Cemal Bey… Bu roman hakkında hepsi üzerinden saatlerce konuşabilirim. Eğer yaşlılığımı da görürsem o zaman bir kez daha okuyacağım. 

Bu sözü defalarca duydum ve bir kez de ben tekrarlamak istiyorum. Bu romanı okumadıysanız, ömrünüzde bir kez mutlaka okuyun.

Ve yazıyı kitapta Nuri Efendi’nin sevdiğim sözlerinden biriyle son vermek istiyorum. 

“Hele bir zamanına sahip ol… Ondan sonrası Allah kerimdir!”

Aradığını Bulamıyorsan

Kocama, bütünleşme kalıbımdan yaptığım baskıyla, çantasının içinde taşırken yıpranmasını istemediği şeyleri koyabileceği bir küçük çanta yaptım. Kullandığım renklerinin ilhamını da bir tatlı 23 Nisan efesi verdi:)

Eşime, ilk beş yıl önce, keçeden benzer boyutta bir çantayı benzer bir iş görmesi için tasarlayıp, dikmiştim. Çok severek, keyif alarak. Çantanın baskısını da bir turşu plastiğini kullanarak yapmıştım. Sonrasında bu tasarım oldukça beğenildi ve beş- altı tane çanta daha başkalarının yaşamlarında ufak görevini görmek üzere üzere ellerimden çıktı.

Hayalgücümü ve ellerimi yoğun şekilde çalıştırarak yaptığım bu işler benim için çok önemli ve çevreye verdikleri ilhamların yaşama olası olumlu etkilerini, katkılarını hiç hafife almıyorum. İnsan yaşamda daha fazlasını görmek niyetiyle bakmaya görsün, turşu kalıbı bile bir tasarım aracına dönüşebiliyor. Eşim çantanın şıklığına baktıkça ve turşu kalıbını hatırladıkça bazen gülüyorum diyor. Onu böyle gülümsettiğimi bilmek güzel. Bahsettiğim çanta, iş hayatında etkili bir yönetici olan kocama verdiği bu küçük ilhamla yaşamda başka ne kapılar açtı bilmiyorum.

Önceki çantasını incelemek ve turşu kalıbının hikayesini öğrenmek istiyorsanız, şurada. Ama yeni çantasında kullandığım bütünleşme adını verdiğim kalıbımın da ilginç maceraları var. En sevdiklerimden biri birkaç yıl önce oğluma yaptığım büyük oyun örtüsündeki dağları oluşturmasıydı. Allah’ım ne maceralar yaşandı örtüdeki o dağlarda, denizlerde, kırlarda…

Siyasetten başka neredeyse hiç bir şeyin konuşulmaz, konuşulamaz olduğu bu ortamda tükenmeden ve tüketilmeden yaratıcılık içeren işlerle uğraşmak açıkçası hiç kolay değil, fakat vazgeçecek değilim. Çünkü eğer başka ve daha üst açılardan bakılırsa her soruna daha önce akla gelmemiş bir çözüm bulanabileceğini düşünüyorum ve zaten yaratıcılık da tam olarak bu değil mi? Düşünülmemişi düşünmek. Kısacası yaşamda çözümsüzlüğün değil, daha önce akla gelmemişlerin olduğuna inanıyorum. Eğer böyle hiç bakmadıysanız bir hafta süreyle deneyin derim. Az da olsa hafiflediğinizi ve önceden görmediğiniz bazı çözümleri görmeye başladığınızı fark edebilirsiniz. Kim bilir belki de bu geniş olasılıklar içeren yeni bakış açısının getirdiği zihinsel açıklıkta, ferahlıkta, içinizde daha önce varlığından haberinizin olmadığı yetenekler, ilgiler de uyanmaya başlayabilir.

Uzun süredir oldukça yaratıcı bir çocukla aynı evde yaşıyorum. Oğlum her anın istersen taze bir başlangıç olabileceğini gösteriyor. Ön yargısız ve yüksüz bir zihinle bakabilmeyi öğretiyor. Ve yaşamda çözümlerin daima orada bir yerde olduğunu, ama bazen göremediğimi hatırlatıyor. Evet, artık yaşamda daima bir çözümün bulunduğuna ve hatta mucizelerin olabileceğine inanıyorum.

Bu son yıllarda başka nelere inandım? Sevdiği işi yapan kişinin kendini aşarak yaratabileceği güzelliklere, verebileceği ilhamlara.

Bir gün okulun bahçesinde yürürken hocam Chris bana şunu söylemişti; ‘Aradığın işi bulamıyorsan, sen de onu yarat.’ Evet ya, neden olmasın dedim kendime ve bunu daha önce nasıl akıl etmemiş olduğuma şaşırdım. “Bir dehanın içgörüleri ifadesel olarak basit ve zarif olma eğilimindedir. Bir kez anladığımızda, daha önce nasıl düşünmemiş olduğumuza bir türlü inanamayız.” diyor Grealdine Schwartz. (Drawing with Childeren- Mona Brookes)

Ve ekoloji, psikoloji, felsefe, araştırma, yazı, sanat, tasarım, baskı, dikiş, nakış tüm o sevdiğim işleri anneliğimle bütünleştirerek yapabileceğimi hayal etmem sizlere bahsettiğim o basit cümlenin yarattığı ilhamla başladı. O konuşmanın beraberinde geniş olasılıklarla dolu, varolan, bilindik iş tanımlamalarının dışında ve ötesinde bir kapı açıldı içimde…

Böylelikle geçen senelerde yaşama, sevgimle yaptığım bir sürü el işi de karıştı. Onlar şu an kiminin ellerinde, omuzlarında çanta olarak oradan oraya dolaşıyor, kiminin oyun odasında oyuncaklarını kese olmuş içinde biriktiriyor, kiminin duvarında asılı baktıkça hoşuna gidiyor, kiminin kolye olmuş boynunda duruyor…Geçmişte bunları yapacağını asla düşünmeyen, hayalinde bile canlandırmayan bir psikoloğun ellerinden çıkıyorlar bunlar. Sanat öğrenen, ekoloji konusuna odaklanan bir iş psikoloğu kadın, her geçen gün yaşamda daha önce fark etmediği ve yıllardır gözünün önünde duran yeni bir bilgi, bir yetenek, bir güzellik, bir çözüm, bir kolaylık fark ediyor, hayret ediyor. Her geçen gün parçası olduğu doğanın dehasına daha da hayran kalıyor ve ellerini, zihnini o dehanın yaratıcı bir ifadesi olmaya daha da açıyor.

Evet yaşamda güzel ve hatta önemli başlangıçlara ilham olmaya bazen bir küçük cümle, bir küçük turşu plastiği yetip artabiliyor… Kim bilir bu çanta yaşamda hangi ilhamlara, güzelliklere gebe… Ona bu gözle bakmak bana gerçekten heyecan veriyor…




Kendinde Bütünleşmek

Çok az şey, bir çocuğun ellerinden çıkan bir eser kadar bütünlük taşıyabilir. Güzellik, çirkinlik demiyorum, bütünlük. Çünkü ona baktığınız zaman bu iki ucu aramazsınız ve belki de yetişkinler olarak bakıp da olduğu gibi görmeyi bildiğimiz yegâne şeylerden biridir çocuk sanatı. Bir çocuk –belirli bir yaşa kadar- bir şeyler yapmanın mutluluğunda kalır, ötesini aramaz. Çok düşünmeden bir çizime başlar, elleri çok düşünmeden renklere gider veya karakalemle çizmeyi seven oğlum gibi gitmez. Resimi özel veya ilginç olsun diye bilinçli şekilde kusurlu ya da kusursuz yapmaya çalışmaz, sadece yapar. Çocuk resimleri yaşlarının doğası gereği derinlik taşımasa da muazzam bir özgünlük ve özgüven taşır. Çocuğun eserleri mükemmel değil, özenilesi ölçüde kendi içinde bütündür, kemale ermiştir, kendidir.

Yaşamda bütünlük, mükemmellikten öte bir şeydir. Bütünlük; çok etkilendiğimiz bir eser veya bir manzara, bir yer veya bir şey, bir kişi gördüğümüzde, farkı yaratanın ne olduğunu ifade etmek istediğimiz ve açıklamaya niyetlenince de bazen saçmalayabildiğimiz o şeydir. Bütünlük aslında kolay kolay anlatılamayacak, gösterilecek, görüldüğünde –bazen sadece bir anlığına- idrak edilecek olandır, çünkü ‘bütün parçalarının toplamından ötedir.’ Yıllar, yüzyıllar, bin yıllar geçse de içinde baktıkça yeni bir şeyler bulunan, daima taze kalabilendir. Bu tarz eserler, hiç eskimeyecek bir öte-bilincin olduğu o boyuta tesadüf eseri geçebilenler tarafından bazen ya da saatlerce orada kalabilme ustalığını geliştirenler tarafından sıklıkla verilebilir. Ama o bilinç oraya geçebilen hiçbir insana ait değildir, ondan büyük, öte bir şeydir. Ve bence bunu kabul etmeden bir işte ustalık düzeyine ulaşmak da pek mümkün değil.

Her sanat eseri, her şey, kendi içinde mükemmelik değil, bütünlük arayışında. Bunu diyorum, çünkü sanatla uğraşan herkes bir zaman sonra kendi vasıtasıyla ortaya çıkan şeylerde kendinden öte, kendini aşan, kendisini de etkileyen, dönüştüren, istese de tekrarlayamayacağı bir şeylerin devreye girmiş olduğuyla eninde sonunda yüzleşiyor, istese de ‘ben yaptım’ diyemeyeceği o teslimiyet noktasına geliyor. Bu sanatçıyı inanılmaz kırılgan ve aynı zamanda da güçlü yapan bir nokta. Kırılganlığı böyle şeylerin bir lütuf olduğu ve zorlanarak elde edilemeyeceğini derinden hissetmekten, gücü ise aradan çekilebilindiğinde bir süre sonra kendini tekrar göstereceğini bilmekten geliyor. Bu noktaya Goethe’nin ‘doğaüstü güçlerin etkisi’ demesi gibi birçok sanatçı isim vermeye, tanımlamaya çalışmış. 

Bu dünyada ve kendimizde mükemmellik arayışlarıyla bütünlükten en başta da doğadan, doğamızdan giderek uzaklaştığımız, kendimize yabancılaştığımız bu zamanlarda, özünde safi güzellik ya da çirkinlik, iyilik ya da kötülük değil, bunlardan öte bir zenginlik, karmaşıklık olan doğamızı hatırlatacak şeyleri çevremizde daha fazla görmeye ihtiyacımız var ve bunların ufağı, büyüğü yok. Oğlumun bakmaya doyamadığım, her baktığımda yaşamda kendimi daha az, oyun oynamayı ise daha fazla ciddiye almamı hatırlatan o ayva yanaklı oto-portresi gibi.  Ne mutluyum ki, ondan baskıyla kendime bir çanta yapabildim.

Eğer yaşamda birçok şeyi yalnızca büyük harflerle yazıldığında fark etme alışkanlığınız yoksa, SANAT’I değil sanatı, çok öteye gitmeden, müze müze, sergi sergi gezmeden, bir çocuğun bir resim, bir kumdan kale yapışında, kendi kendine oyun oynayışında gözleyebilirsiniz. Bir çocuğun varlığında, güzel ve çirkinden öte, bütünlüğüyle anda esen, o taze, tarifi zor yaratıcı esintinin etkisini buram buram hissedebilirsiniz. Bu esinti öylesine enerji ve yaşam doludur ki, size de bulaşır zamanla… Ve anda, saf bir odaklanmayla, bir çocuk kadar ciddi oyun oynayabilmek büyük bir beceridir…