Her Gün Yeniden Başlamak

günlüğümden

27. Mart. 2020

Her Gün Yeniden Başlamak

buraya güzel sözler yazmak istedim. sözler aradım, buraya başkalarının sözleri.

ama benim söyleyeceklerim bitmedi ki.

kim bilir belki de yeni başlıyor. bu yeni başlama hisleri hep vardı, çok sevdim. sanki her gün yeniden başladım bu hayata. her sabah yeniden başlıyorum. bu güzel bir histi hep yaşantımda ve asla beni bırakmadı. bu his bana verilen bir lütuf. bugünler de geçecek ve ben yine yeniden her gün yeniden başlayacağım. tıpkı bugün gibi…

Korona Günlerinde Laleler ve İnsanlar

Az önce uzun uzun bir şeyler yazdım, paylaştım ve bir şey eklemek istediğimde siliniverdi. Ne yazdığımı tam hatırlamıyorum. Sil baştan yazıyorum.

Dün bahçede bir saat kadar vakit geçirdim ve muhteşem güzellikte bir renk karışımında çiçek açmış bir laleyi izledim ve çizdim. Kırmızıya kaçan bir sarı ve sarıya kaçan bir kırmızı karışımıydı lale. Bir yandan şükrettim günlerdir bu bahçenin dışına adım atmasam da böyle bir hava alma imkanım olmasına. Bu ihtiyacın çoğu insanda olduğunu ve evden çıkılmayan gün sayısı arttıkça giderek artabileceğini de biliyorum.

Dün akşam üzeri sokak bana dünden biraz daha kalabalık geldi. Bir kadın elinde telefon konuşarak geçti mesela, spordan geliyormuş. Nerede ve nasıl bir spor yapmış olduğunu düşünmeden edemedim. Bunu sorgulamaya hakkım var mı diye sordum kendime. Sonra günlerdir evinden dışarı tek bir adım atamayan annem aklıma geldi. Evet sanırım var diye cevap verdim. Sonra belki yalnız yapmıştır, yürümeyi spor olarak tanımlamıştır diye tahminler de yürüterek kadına öfke hissetmemeye çalıştım. O sırada yakınımızdaki şirketin çalışanlarının sesleri duyuluyordu. Her gün ondan fazla kişi şehrin çeşitli bölgelerinden geliyor ve akşama kadar küçük bir binada çalışıyorlardı. Belki bugünlerde önemli ve gerekli bir iş yapıyorlardır diye bir tahmin yürüttüm. Bir haftadır evden çıkmadım, ama şükür bahçe vardı. Ve durup dururken birden ağlamak üzere hissettim kendimi, oğlum yanımdaydı kendimi tuttum. Bu şekilde bu salgın nasıl kontrol altına alınabilecekti, bunu anlayamamaktan yorulduğumu hissettim.

Maske Konusu

Bugün YouTube’da paylaşılan videolardan yola çıkarak evde dikişten arta kalan pamuklu kumaşlarla bir maske yaptım. Maske konusunu dün doktor olan annemle de konuştum. Çok sık  değişmesi, çıkarırken çok dikkatli olunması, çok iyi dezenfekte edilmesi gerekiyor. Ayrıca Coronavirüsü ne kadar sık dokunmuş olursa olsun kumaşla durdurmak da mümkün değil anladığım kadarıyla. Dolayısıyla bu tarz bir maske uzun süre takmamak, ona dokunmamak koşuluyla elinizi yüzünüzden uzak tutmanızı ve belki etrafta öksüren, hapşıran, vb kişiler varsa yüzünüze sıvıların bulaşmasını biraz olsun engelliyor ve tabii ki de siz hastaysanız öksürürken, hapşırken ve konuşurken saçılacak tükürük benzeri şeylerden diğer insanları biraz olsun koruyor. Bu maskelerin her kullanımda 90 dereceye varan ısıyla yıkanması da gerekecek. Kısacası hiç yoktan iyi midir, gerçek bir faydası var mıdır bilmiyorum. Bilime çok değer veren bir insanım ve bilmiyorum demekten de hiç korkmuyorum. Şu an sadece yakın çevreme yapacağım bu maskelerden. İsterse ve zamanı varsa herkes dikebilir, çünkü kolaylıkla elle de dikilebiliyor, internette bunun örnekleri de mevcut. Kargoya insanların bu dönemde gerekmedikçe başvurmamasında da evde kalmak gibi bir fayda olduğunu düşünüyorum. Kargo çalışanlarının sağlığını düşünerek onlara sürekli ve yoğun taleple fazla mesai yapmak ve kapı kapı dolaşmak zorunda bırakmamak da iyi olacak.

Kısaca benim vardığım sonuç; bu maskeleri herkes evindeki kumaşlarla dikiş makinesine ihtiyaç duymadan da dikebilir. Çok koruyuculuğu yok, en büyük koruma sık sık el yıkamak, mümkün olduğunca sosyal temastan uzak durarak evde kalmak. Özellikle sağlık çalışanlarının çok daha donanımlı maskelere ihtiyaçları var. Umarım en kısa sürede bu ihtiyaçları karşılanır.

Adını Tam Koyamadığım Günlük

Bugün sabah ismini tam koyamadığım bir günlük tutmaya başladım. Bu süreçte yaşadıklarımı, düşündüklerimi ve hissettiklerimi içimden gelen şekillerde gün gün kağıda dökeceğim. Amacım kesinlikle mükemmel şeyler yazmak, çizmek boyamak değil. Sadece içimden geçenleri, içimde kalanları, bana iyi gelenleri, sonrasında değişecek düşünce ve duyguları, olayları o an kaydetmek, bazen de ardımda bırakmak.

Bu defteri özellikle seçtim. Geçmişte ilk aldığımda çok hoşuma gitmişti ama çok koyu olması bir süre sonra yazarken beni sıktı ve kullanmayı bıraktım. Oysa şimdi tam da ihtiyaç duyduğum zemini sağlıyor, bana göre içinde bulunduğum, bulunduğumuz durumu tanımlıyor. Bu koyu kağıdı, bu koyu zemini bazen bir parça bile olsun elimdeki imkanlarla aydınlatabildiğimi, aydınlatabileceğimi görmek sabah bana ümit verdi.

Bu kolonya bulup, satın alabildiğim tek kolonya. Kocam kullandığımda rahmetli anneannesi gibi koktuğumu söylüyor. Herkes belki çifter çifter aldığı veya yeterli stok olmadığı için bitmiş kolonyalar, bilmiyorum. Aynı şey maske için de geçerli. Yakınımızdaki bir eczane bir maskeyi 75 TL ye satıyordu, o sırada yanımda oğlum daha fazla dolaşamayacağım için mecburen bir tane aldım. Bir tane üç kişilik bir ailenin ne işini görecek bilmiyorum, ama sağlıkçıların bile yeterli maskeye erişiminin olmadığı bu ortamda bir maskeye sahip olmak suçluluk duyulabilecek bir lüks belki de. Eczanenin sahibi, tedarikçinin ona bu fiyatla sattığını söyledi. Tedarikçiye diyecek bir laf bulamıyorum, ama en azından satan eczanenin dürüst olduğunu, fırsattan istifade etmediğini düşünmeye çalıştım, evet buna içtenlikle çalıştım, çünkü çok ihtiyaç duyduğum hizmetleri verenlerin dürüst olduğuna güvenmeye bu zorlu süreçte psikolojik sağlığım için ihtiyacım var. Başarılı oldum mu bilmiyorum? Sanırım bazen çok başarılı olamadım, bu da ayrı bir sorun.

Evet, bu sabah günlüğüme, bulup alabildiğim tek kolonyanın resmini yaptım. Bir şaheser değil ama bana iyi geldi. Kolonya fena da kokmuyor.

Daha Fazla Bilmeye Dair

İnsan gerçekten ilginç bir varlık. Türlü türlü bilme yolu var. Sizlerle kalıp oyduğum bir ânıma dair bir otoportremi paylaşmak istedim. Bu resimle kendime, size bir şeylerin bilgisini aktardım. Bu resim yerine sayfalarca yazabilirdim, ama o bilgiyi aktarabilir miydim, bilmiyorum?

Sözlerden öte bir dünya da var. Düşünmekten başka bilişler, bilme biçimleri var. Sanat çok boyutlu. Yaşam çok zengin. En büyük sorunumuz, sadece bir bilişe takılmak, yaşamı, doğayı sadece o kanaldan gelen, gelebilen bilgilerle deşifre etmeye, anlamlandırmaya çalışmak ve hep tek yönden, tek kanaldan ifade etmek. Kimi insan bunun için sadece aklı, mantığı, düşünceleri kullanıyor, kimisi sadece sezgileri, kimisi sadece duyguları… Ben de kendime diyorum ki, bunların hepsini ve hatta varsa daha fazlası.

Koskoca yaşam ve yaşamanın anlamı ne sadece kitaplardan okuyarak anlaşılabilir, ne sadece tecrübe ederek, ne sadece hissederek, ne sadece görerek, ne de sadece sezerek. Yaşam bunların birinde değil hepsinde beceri ve ilerleme kazanarak anlamlandırılabilir, zenginleştirilebilir, ötelere taşınabilir. Bilimsel bilgiye de, sanata da ve bunların ötesinden gelen ilhama da ihtiyacımız var. Artık hayatta bir şey öğrendiysem o da tek bir bilme biçimine dayanmanın insanda ve toplumlarda dogmaları ve mutsuzluğu doğurduğu. Duydumsa doğrudur, okudumsa doğrudur, hissettimse doğrudur, düşündümse doğrudur, gördümse doğrudur diyerek yaşamak. Bunlar doğru olmayabilir. Her şeyi, ama her şeyi, ama her şeyi ve en başta kendimizi sağlıklı biçimde sorgulama, sorgulayabilme, anlayabilme becerisi kazanmamız gereken bir çağdayız. Yeni çağın eğitimi sadece çarpma bölme, dilbilgisi veya belirli ahlak öğretilerini üsten aşağı aktarma şeklinde değil, bunlardaki ‘doğruluğu’ test edebilecek düzeyde -ismine ne denirse artık- sofistike, üst, meta, bütünleştirici, holistik bir bilme becerisini de kazandırmayı hedeflemeli.

Bir şeyin resmini yapabilmek, onu görmek demek. Bu resmi yaparken de çok şey öğrendim. Gördüğümüzü zannettiğimiz veya görmeyi istediğimizle, gördüğümüz her zaman aynı şey olmayabiliyor, çizmek bana bunlar arasındaki farklılıklara dair farkındalık kazandırdı, kazandırıyor. Eskisinden daha iyi görüyorum, daha iyi görebildikçe de ifadem daha zenginleşmeye başladı. Bu nedenle de yazmak, okumak kadar, çizmeyi, boyamayı da yaşamımın bir parçası haline getirdim. Mesela bu resmi çizerken kalıp oymayı, kalıp oyan Sanem’i gördüm. Onu kağıt üzerinde ifade etme biçimim de nasıl gördüğümle, nasıl görmek veya göstermek istediğimin bir karışımı oldu. Sonuç olarak kalıp oyma edimime dair burada sözlerle ifade edebildiğimden, edebileceğimden biraz daha ötesini size ve kendime aktarabildim. Ve bu yazıyı yazarken de çok şey öğrendim, çünkü yazmak konuşmaktan biraz daha farklı bir bilme biçimi, bunu da yazanların çok iyi anlayacağını tahmin ediyorum. Daha bunun dansı var, müziği var…

Şimdi bu perspektiften bir de teste dayalı eğitim sistemimize bakalım. Başka sorum yok:)

Dev Kanatlı Kara Akbaba

Kara Akbaba / eskiz defterimden, sulandırılabilir tebeşir, mürekkep, pastel, boya kalemi

Bu yarı yıl tatilinde oğlumla tesadüf ettiğimiz belgeseller açısından çok şanslıydık. Belgesellerin birçoğunun, Ankara’ya yakın, sık gittiğimiz, bildiğimiz veya yakınımızdaki bölgelere dair olması ve belgesellerin güzelliği bizi izlerken ayrıca heyecanlandırdı. Bunlardan Konya yöresinde yaşayan Anadolu Yaban Koyunu ile ilgili olanını kısa süre önce paylaşmıştım. Şimdiki de Türkiye’de yerleşim ve üreme alanlarından biri Ankara Kızılcahamam Soğuksu Milli Parkı olan ve Dünya’da soyu tükenme tehlikesi altında Kara Akbaba’ya (Aegypius Monachus) dair. Yerel ve Uluslararası birçok ödüle layık görülmüş belgeselin yönetmenliğini, Anadolu Yaban Koyunu belgeselinin de yönetmenliğini üstlenen olan Ece Soydam yapmış.

Oğlumun doğaya olan merakına, onunla kurduğu uzaktan sadece görerek değil, koklayarak, tadarak, dokunarak, tüm duyularıyla duyumsayarak sözden öte ilişkisine bayılıyorum. Umarım gelecekte de böyle devam eder. Bu yaşına kadar onunla doğada bol bol vakit geçirmeye özen gösterdik. Özellikle de yaban doğada. Bu, onun sezgilerinin açık olmasını, çevresindeki uyaranlara karşı oldukça duyarlı ve özellikle insanlarda, çevresinde yapmacıklıktan, aşırı ve yapay uyaranlardan pek hoşlanmamasını da doğurdu. Bu doğayla sıkı bağları olan birçok insanda da gördüğüm bir şey.

Bu ara tatil ailece yavaşlayıp, düşünmek, onun hayal gücünden taşan hikayeleri dinlemek, sarılmak, yan yana kitap okumak, uzun yürüyüşler yapmak için bol bol zamanımız oldu. Eski Foça çevresinde doğada, açık havada da oldukça vakit geçirdik. Bazen ona ruhunun güzelliğine, gücüne, saflığına ve yaşam enerjisine hayranlık duyarak uzaktan baktım. Ve o olgunlaşıp kendi kendini korumayı öğreninceye kadar, bunların zedelenmesinin mümkün olduğunca önüne geçeceğime kendime bir kez daha söz verdim. Bir memur yetiştirmiyorum veya bir şirket bir pozisyonuna oturması için bir beyaz yakalı veya bir doktor, bir mühendis. Oğlumun yaşamına dair hayallerim daha büyük. Onun kendisini keşfetmesini, bilmesini, kendisini gerçekleştirebilen bir insan olmasını istiyorum. Yaşamının anlamını bulmasını, her sabah yataktan bir umut, bir enerji kalkmasını istiyorum. Sevdiği işi yapsın istiyorum, ama gelecekte ne iş yapacağını bilmiyorum, bu benim bilmem gereken bir şey de değil, bu onun karar vereceği bir şey. Beraber izlediğimiz Kara Akbabalara dair belgesel gelince. Bir noktasında ‘Akbabalar sence çirkin mi görünüyor?’ dediğimde ‘Hayır, bence hiç değil.’ diye hemen cevap verdiği andaki gibi yaşamdaki binbir güzelliği görmeye devam etmesini istiyorum. Onun sahip olduğu bu içtenlikle sevme, sezme ve görme gücünü koruması için bir anne olarak elimden geleni yapacağım.

Neyse; onunla ve Cankız’la kalorifer yanına kıvrılıp, çekirdek çitleye çitleye, yorum yapa yapa keyifle izlediğimiz, Türkiye’de ve özellikle de İç Anadolu’da yaşayan Kara Akbaba’lara ilişkin bu güzel ve başarılı belgeselden aldığım notlar şöyle:

‘Kara Akbalar Asya, Avrupa ve Afrika’da yaşayan 15 Akbaba türünden biri ve en büyüğü. Kanat açıklığı 3 metreyi bulan dev bir kuş. Avrupa ve Türkiye’de yaşayan 4 akbaba türü arasında. Soyu Dünya çapında tehlike altında ve Türkiye onun son yaşam alanlarından biri.

Sanılanın aksine insana zarar vermeyen, ölmüş ve ölmekte olan hayvanlarla beslenen Kara Akbaba, insana göre 6 kat fazla çözünürlükte 3 boyutlu ve renkli görebilir. 340 dereceye varan görüş açısıyla yerde olup bitenleri gözünden kaçırması neredeyse imkansız. Aradığı leşi yerden 1 km yüksekteyken bile fark edebilir.

Tek eşli olan Kara Akbabalar ölüm onları ayırana kadar, ömür boyu birlikte yaşıyorlar. Dış görünüş olarak dişi ve erkeği birbirinden ayıran belirli bir özellik yok. Yuvayı yapan yalnızca dişi kuş değil, bu görev erkeğe de ait.

Kara Akbabaların yaşama ve üreme alanı yüksekliği 300 ile 2000 metre arasında değişen steplere yakın ormanlık araziler. Bölgesel boşluklar olsa da İber Yarımadası, Güney Avrupa ve Orta Asya Platosu üzerinden Moğolistan ve Çin’e kadar uzanan bir alanda varlık gösteriyorlar. Tahmini sayıları yaklaşık 10.000 çift. Türkiye’de ise rakamlar kesin olmamakla birlikte en az 100 çift Kara Akbaba yaşıyor. Türkiye’deki üreme alanlarıysa İç, Batı ve Kuzey Anadolu’da. Karadeniz ve Akdeniz kıyılarında da gözlenen Kara Akbabaların bu bölgelerde üreyip üremedikleri bilinmiyor. Bilinen en büyük gruplar 26 çiftle Eskişehir Türkmenbaba ve 10 çiftle Ankara Kızılcahamam Soğuksu Milli Parkı çevresinde.’

Daha önce izlemediyseniz bu muhteşem belgeseli kesinlile kaçırmayın derim. Şimdiden iyi seyirler.