Sanat Malzemeleri Konusu

Garip ama gerçek, bu sözü sıklıkla kendime hatırlatmam gerekiyor; sanat malzemeleri kullanmak içindir.

Sanatçı kalitesi malzeme kullanmak özellikle kendisini daha başlarda hisseden için önemli bir karar, zira sanat malzemelerinde kalite yükseldikçe fiyat da oldukça ciddi miktarlarda yükseliyor. Hele bir de benim gibi çevre duyarlılığı olan biriyseniz malzemeyi gereksiz sarf etmek zamanla adeta bir fobi haline gelebiliyor.

Kaliteli malzeme kullanmak beceriyi ikame etmiyor, yani ortaya iyi bir şeyler çıkarmanın garantisi kesinlikle değil. Başta farkı tam ayırt edemiyorsunuz zaten, ama gel gör ki insan biraz ilerleme kaydetmeye başladığında neden sanatçı düzeyi malzemelerin daha pahalı olduğunu anlıyor. Özellikle ününü şeffaf bir boya olmasına borçlu olan suluboyada. Ama iş burada da bitmiyor. Suluboyada kullanılan kağıdın bazen boyanın da önüne geçtiğini görüyorsunuz ve iyi kalite kağıtların fiyatlarını görünce insan ilk hafif şaşkınlık geçiriyor. Tabii yine iyi kağıt kullanmak da becerinin ve yaratıcılığın eksiğini kapatabilen bir şey değil. İnsan iyi malzemelerle çok kötü işler çıkarabildiği gibi, daha düşük kalite malzemelerle çok iyi işler çıkarabilir, fakat genelde iyi iş çıkarabilenler iyi malzemelerle çok daha iyi işler çıkarabiliyorlar.

Evet kalite demek oldukça yükselen maliyet demek ama çalışırken, eskiz yaparken insan bunu unutmak zorunda. Bir kağıdı veya bir boyayı ziyan etmekten aşırı kaygılanmak ve hata yapmaktan korkmaya başlamak yaratıcılığın ve ifadenin de ketlenmesi demek. İnsan özellikle gelişme sürecinde, dönüp bakmak istemeyeceği çok şey yapıyor -özellikle baskı işlerimden biliyorum-, işin doğası bu. Bu nedenle de geri-dönüşüm ve ileri dönüşüm atölyemde mümkün olduğunca benimsemeye çalıştığım yaklaşımlar. Ziyan olan malzemenin yarattığı suçluluk duygusundan onları kolaj veya kırkyama gibi şeylerde kullanarak kurtuluyorum. Sürpriz şeyler çıktığı oluyor ve hatta bazen yeni fikirlerin kapılarını açıyor. Atık görünen malzemelerle yeni bir şeyler yapma arzusunun oğluma da bulaştığını görüyorum:)

Kısacası fırsat ve imkan olduğunca kaliteli malzeme kullanmak iyi bir şey, ama bu kişiye ilave stres de getirmemeli ve getiriyorsa kaygı yaratmayacak daha düşük kalite malzemeye geçerek bir insan daha iyi işler çıkarabilir. Çünkü sanat malzemeleri rahatlıkla kullanmak, kullanılabilmek ve bazen hata yapabilmek, hatta saçmalayabilmek için varlar…

Anlamaya Çalışmak

İkisi de aynı gün çıktı ellerimden. Biri defterimde, diğeri atölyemin duvarında.

Yaşam sanatı, bu iki ifadenin çelişkisiyle yaşamayı öğrenmek olabilir mi?

‘Zaman’ demişti öğretmenim, ‘İnsan hayatındaki en büyük sorudur.’

Bir süredir Nobel Ödüllü Mo Yan’ın Yaşam ve Ölüm Yorgunu isimli romanını okuyorum. Çin kültürünü oldukça merak ediyordum ve bu roman çok iyi bir başlangıç oldu. İlerleyen zamanlarda ondan da bahsederim. Çin’de doğmuş büyümüş biri tahmin ediyorum satırlarında ve satır aralarında kendine dair, benden çok şey buluyordur. Etkilendim, ama Saatleri Ayarlama Enstitüsü kadar beni düşündürmüyor. Ondan son zamanda oldukça bahsediyorum, ama romanı çoğu okuyan bunun normal olduğuna kanaat getirecektir. Ha deyince öyle kolay sindirilebilecek, anlaşılabilecek bir roman değil.

Altı yıl kadar önce okuduğum Filibeli Ahmet Hilmi’nin Ahmak-ı Hayal’i de benzer bir iz bırakmıştı içimde. Şaşırtmış, etkilemiş, düşündürmüş de düşündürmüştü. Bu roman yazarlarının, yazarken durdukları tarifi çok zor bir evrensel nokta var. Sert değil, dramatik değil, çok duygusal değil, çok rasyonel değil, çok mantıksız, çok hayalperest, çok gerçekçi değil, sanki yaşamda tüm kutuplara eşit mesafeli, ama hepsinden öte kucakladıkları çelişkili olguların varlığına ve insana karşı oldukça şefkatli… Bu iki eser de Türkçeden çıkan aşkın klasikler.

Ben okuduğum bazı şeyleri çabuk unutur, bazı şeyleri de anlamaya çalışmayı kolay kolay bırakmam, döner döner dururum. Onu sadece düşünmem, kimi zaman çizerim, boyarım, şarkısını söylerim. Böyle böyle bir an gelir anlayamadığımı, anlayamayacağımı düşündüğümü anlayıverir, bir gıdım daha özgürleşirim. Bu çabam da o çaba…

Talih Şuuru

‘Herkes hayatının bir devrinde şu veya bu şekilde talihinin şuuruna erer…’ Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar

Belki de onun bir adı da orta yaştır. O zaman umudun ve umutsuzluğunun ötesine geçip, yaşamına, yaşama olduğu gibi bakabilirsin. Kendine acımadığın veya böbürlenmediğin bir noktada durabilirsen, başarılarım, başarısızlıklarım, ben veya benim dediğin her şey, yaşamın sonsuzluğu içinde ait oldukları o ufacık, mini mini mini mini minnacık yerlerinden gözüne görünür. Geçiciğinle, geçiciliklerle yüzleşirsin. Belki talihinin şuuruna ermenin birazı da budur.

Ve bilge kişi der ki; ‘Şuuruna erdiğin şey, dönüşmeye başlar.’

Sen dönüşürsün. Ve belki talihin de…

Benim Dünyam

balkonumuzdan manzara / Bodrum – Gümüşlük

Annemin evinde bir koltuğa oturmuş, telefona blog için notlar yazıyorum. Oğlan anneannesini ziyaret etmek istedi. 

Birkaç gün önce ailece müdavimi olduğumuz Gümüşlük’ten Ankara’ya döndük. Her anlamda iyi geldi, yavaşladık, sakinledik bir haftada.

Dönüşte Bodrum Milas havaalanında bir buçuk saat rötar yapmış uçağımızın kalkmasını beklerken, tekrarlanan İstanbul seçim sonuçları da açıklandı. İnsanlar bir kafedeki televizyonun önünde coşkuyla alkışladılar.

oğluşun deniz ekipmanları:)

Ülkede yıllardır dur durak bilmeyen gerginlik, öfke taşan, kutuplaştırıcı siyaseti, sürekli değişen ilkeleri, birbirini tutmaz söylemleri, birçok kişi gibi benim de artık psikolojim kaldıramaz, zihnim anlamlandıramaz olmuştu. Ekonomik ve toplumsal gidişatın olumsuzluğundan, en başta çocuğum olmak üzere ülkenin gelecek kuşakları adına ciddi biçimde endişelenmeye başladım. Bir değişim vaadeden bu seçim sonuçları, bana oksijensiz kalmış bir eve açılan pencerenin getirdiği taze havanın ferahlığını hissettirdi. Tatil, sıcak demeyip sandığa giderek bunu sağlayan İstanbul seçmenine şükran duygularıyla doldu içim.

Döndüğümüzün ertesi günü gözlerimi yaşla dolduran içtenlik ve duygu dolu bir e-posta da aldım. Bir İngiliz okurdan geliyordu. Uzunca bir süredir blogda İngilizce yazmadığımdan bu beni oldukça şaşırttı. Yüz yüze görüşmediğim, hiç tanımadığım bir kişiyle yazdıklarım vasıtasıyla gönülden ve derinden iletişim ve duygudaşlık kurmuş olmak beni gerçekten etkiledi. Yazmak ve okunmak çok muazzam bir tecrübe. Hele ki yazan bir psikolog olarak, insanlarla, kültürler ötesi evrensel değerlerde, bazen ana dilimde, bazen misafiri olduğum diller aracılığıyla buluşabilmek, kucaklaşabilmek en büyük arzularımdan biriydi. Ama bundan öte hayallerim de var. Kendimden bile yıllarca sakladığım, kalbimin köşesinde taşıdığım rüyalar. Bodrum’da onlardan birinin de yavaş yavaş gerçekleşmeye başladığını gördüm.

doğa günlüğümden

Yazmak, okunmak istenen şeyler yazabilmek muazzam bir tecrübe. En başta yazana iyi geliyor, şifa oluyor yazmak, öğretiyor ve dönüştürüyor. Daha kimse okumadan sen başkalaşmış oluyorsun. Sonra cesaretini ve teslimiyetini toplayıp yazdığın kelimeleri ‘bunu yayınla’ diyerek üflüyorsun rüzgara. Ve sözler satırlar gözünün önünden yavaş yavaş uzaklaşıyor, bir kuş tüyü gibi, nereye konacaklarını, nereye uçacaklarını bilmeden sayfayı kapatıyorsun. Onlar senin kelimelerin olduğu kadar değiller de artık. Hele ki içten yazmışsan ve okurların da yüreklerini, zihinlerini, benliklerini açarak okuyorlarsa yaşama kendinden öte bir katkı yaptığını çok derinden hissediyorsun.

kahvaltı masası / Bodrum -Gümüşlük

Ama bazen kelimeler yetmiyor. Kelimeler insan icadı, insan bilincinin biraz ötesine geçmek istediğinde bambaşka bir dünyanın kapısıyla karşılaşıyorsun. O kapının eşliğinde yıllarca oturdum, gittim, geldim ve belki de orası benim içimde özüme giden en büyük eşiklerden biri. Renkler, el, beden, hisler, çizgiler, şekiller, dokular, hareket, tüm bu detayların oluşturduğu, oluşturabileceği anlatımlar, anlamlar. Kimi zaman ötelerden, bilinmezden gelen anlamlar.

Ellerim son yıllarda hücrelerimde, genlerimde saklı becerileri sahiplenerek, kendimi anlama, ifade etme şansını bana giderek daha fazla veriyorlar. Kendi dünyamı oluşturma şansını veya dünyayı böyle görüyorumu gösterme şansını veya dünyayı böyle görmek istiyorum deme şansını veya hiçbir şey dememe, öylece susma şansını. Ellerim, geçmişimde yeterince tanımadığım halde çok özlediğim bir özgürlüğü, her geçen gün bana daha fazla tattırıyorlar. Ellerim yıllar önce keşfettikleri sözlerden öte o dili konuşmaya, kaldıkları yerden başlıyorlar.

Bu kış renkleri, pigmentlerin doğasını anlamaya çalıştım ve onları adım adım, yavaş yavaş keşfetmeye başladım. Bunun da katkısıyla çizmekten, boyamaktan her geçen gün daha fazla keyif alıyorum.

Bodrum’un en sevdiğim köşelerinden birine ilk sabah uyandığımda, o tanıdık eskimeyen manzara karşısında, denizden gelen tatlı esintinin kokusunu yeni yaptığım kahveyle karışık içime çekerek, hala çapaklı gözlerimi güneşe karşı kırpıştırarak oturdum. O an her şey adeta şarkı söylüyordu. Üstüme alındım, tüm bunları bana söylediklerini düşündüm, hissettim. Zakkumlar, okaliptüs ağaçları, dalgalar, henüz boş şezlonglar, hasır şemsiyeler, Ege’nin beyazı, mavisi… Bana resim yeteneğini aktaran babamdan gelen Egeli genlerim titreşmeye başladı içimde ve içimden geldiği gibi çizmek arzusu uyandı. Zamanı unuttum, tüm kaygılarımı da… Sonra bütün tatil her fırsatta dilediğim gibi çizdim, boyadım. İçimdeki renkler dışıma çıktı.

kaldığımız minik otel / Bodrum-Gümüşlük

Sahilde bir tatlı, zarif emekli resim hocası da fark etti beni. ‘Sizi defterinize bir şeyler kararlarken izledim. Çok ilgimi çekti. Resim öğretmeniyim. Sakıncası yoksa yaptıklarınıza bakabilir miyim?’ diye sordu. Böylelikle yıllar sonra yani onbir yaşlarımdan bu yana ilk defa bir resim öğretmeni ile bu şekilde karşı karşıya gelmiş oldum. Bir an çocukken aldığım özel resim dersinin sonlarına doğru yaşadığım eski kötü anıları canlandı. Fakat gülümseyerek uzattım defteri ve sayfalarını açarken yüzündeki aydınlanmayı gördüm. Bir süre inceledi ve sonrasında yeteneğim, yaptıklarımın taşıdığı ifade ve gelişme potansiyeli ile ilgili çok cesaretlendirici şeyler söyledi. Kendisiyle uzun uzun sohbet ettik. Keşke yıllar önce onun gibi birinin öğrencisi olsaydım belki bırakmaz devam ederdim diye düşündüm. O bu konuda da hiç bir zaman geç değil, bunun zamanı yok diyerek beni yine teselli etti.

Şimdi tatil fotoğraflarıma değil tatil eskizlerime bakıyorum. Tüm hatıralar, duyular, duygular o anki gibi canlanıyor. Bu fotoğraflarda, makinemin, instagramın değil ruhumun filtrelerini kullandım…

Kelebek Göçü

Bayram tatilinde Ankara’da kalanlara, yarısı boşalmış şehrin sakinliğinin verdiği rahatlığın yanı sıra bir de sürpriz vardı. Kelebeklerin göçü…

Bugünlerde Ankara şehir merkezinde ve çevre kesimlerde binlerce Diken Kelebeği her yerde uçuşuyor. Onlara Boyalı Güzel de deniyor. Dün arkadaşımla buluşmak için şehre indim. Kavaklıdere’de Paris Caddesi’nden Şili Meydanı’na yürürken yüzlercesi havada oradan oraya telaşlı telaşlı kanatlarını çırpıyorlardı. Daha önce böyle bir şeye rastlamamıştım. Koca koca ağaç gölgelerinin serinlettiği sakin sokakta, onların eşliğinde yürümek çok güzeldi.

Kelebeklerin göç ettikleri bilinen bir konu ama, göç rotaları tam olarak saptanabilir bir şey değil, yani değişken.

Şimdi Ankara’da olanlar çok şanslı. Kelebeklerin göçüne denk gelmek çok sık rastlanan bir olay değil. Çıkıp dışarılarda yürüyün ve yaşamda nadir ele geçen o binlerce kelebeğin havadaki dansını izleme şansını hiç kaçırmayın.

doğa günlüğümden

Jane Belgeseli

Yarından itibaren bayram tatili başlıyor. Sizlere öncelikle güzel, huzurlu, mutlu bir bayram dilerim.

Bu uzun bayram tatilinde bir şeyler izleme fırsatı bulacaklara ve zihnimde, kalbimde yer edecek güzel bir şeyler izlesem diye düşünenlere Jane belgeselini tavsiye etmek isterim. (Netflix’ten de izlenebilir.)

Bu belgesel şimdi 85 yaşında olan Jane Goodall’ın gençliğinde bir fırsatını bulup, çocukluğundan beri hayalini kurduğu Afrika’da yabanda hayvanlarla yaşama arzusunu gerçekleştirmesini ve bu süreçte yaşadıklarını anlatıyor.

Jane Goodall’ın ekoloji ve yaban hayatı koruma alanındaki öncülüğü gözardı edilemez. Öncesinde üniversite eğitimi olmamasına rağmen ve belki de biraz da bunun sağladığı başlangıç zihni ile, Tanzanya’da şempanzeleri doğal ortamlarında gözlemeyi ve aralarına karışıp onların bir parçası haline gelmeyi başararak, sosyal yaşamlarında insana benzer ne kadar çok yönleri olduğunu göstermesiyle, doğaya ve hayvanlara ilişkin çok önemli bir bilinç değişiminin öncüsü oldu.

araştırma günlüğümden

Bu belgeselde Jane’nin yaşamı bir yana, beni en çok etkileyen dişi maymun, anne Flo ve oğlu Flint arasındaki ilişki oldu. Uzun süre etkisinden kurtulamadım desem yalan olmaz. Flo göze çarpan bir kahraman değil, ama onun sakin, dengeleyici varlığı ortamdan kalktığında hiç beklenmedik şeyler oluyor. Ve bunu yazarken hala burnumun direğinin sızladığını hissediyorum. Belgesel süresince Flo’nun anneliğiyle, kendi anneliği arasında üstü kapalı bir karşılaştırma, bir öz değerlendirme de var. Jane Goodall’ın aynı zamanda anlatıcısı da olduğu belgesel bir insana bu duyguyu yaşatabilmesi açısından da çok etkili ve bence esas amacına ulaşıyor.

Ayrıca belgeselin ilerleyen zamanlarında Jane’in doğaya ilişkin idealize edilmiş, romantik hayallerinin gerçeklere ve sınırlara çarpışına, bunun beraberinde içinde gelişen yas sürecine, oğluyla, eşiyle, işiyle ilişkisinin geçirdiği evrelere ve şimdi 85 yaşında en üst düzeyde kendini belli eden bilgeliğinin başlangıcına tanıklık ediyorsunuz.

Jane Goodall’ın kahramanlara yakışan hikayesi çok dikkat çekici ve insan topluluğunun bir üyesi olarak sahip olduğu cesaretten dolayı ona şükran duyuyorum. Fakat son yıllarda içimde, kahraman hikayelerine olan ilginin de nedenini henüz tam bütünlüğüyle anlamadığım biçimde giderek azaldığını da görüyorum. Ben kahramanlara ihtiyaç duyulmayacağı bir dünyanın hayalini kuruyorum, yani çoğuluğun her âna ve birey olarak o anlardaki düşüncelerine, duygularına, davranışlarına azami özeni gösterdiği, kimsenin kimseyi büyük jestlerle, çabalarla düzeltmek, eğitmek, bilinçlendirmek zorunda kalmadığı, kalmayacağı bir dünyanın hayalini. Ama bazen benim insan doğasına dair kurduğum bu hayallerin, Jane’nin şempanzelerin doğasına ilişkin başlangıçta kurduğu hayaller gibi romantik bir tat taşıdığından da şüphelenmiyor değilim:)