Candan Cana

Cankız ben çalışırken yakınımda bir yerlerde uyumayı çok sever.

Sabah olduğunda kocam işine, oğlan okuluna gider, bizse beraber çalışmaya başlarız. Onun usul usul nefes alan, uyurken bile benim varlığımın farkında, orada olduğumu bilen, orada olmamdan mutluluk duyan varlığının benim için ne kadar şifalı olduğunu anlatamam. İlişkimiz sözler aracılığıyla değil, candan cana cereyan eder. Bir canım olduğunu bana en derinden hissettiren canlıdır, Cankız.

Geçen hafta bir gün, işte bahsettiğim bu can dostumun sepetine, kışın atölyede sıcak yerlere kıvrılıp keyfince, yumuş yumuş uyusun diye bir yastık yaptım. Yaparken de bazen düşünmedim değil; gündemde neler olurken, ben nelerle uğraşıyorum diye. Oysa oldukça özgün, güzel bir yastık kılıfı oldu. Birincisi; üzerindeki benim Cankız çizimim, ikincisi; kumaş baskısı evde kendi imkanlarımla, banyoda pozladığım serigrafi baskısının sonucu.

(Baskının biçiminin videosunu burada izleyebilirsiniz. Ayrıca öncesinde şuradakine benzer bir pozlanma sürecinden de geçmişti. Nasıl çizildiği de burada.)

Atölyemde serigrafi baskı yapabilmek, kendimi ifade imkanlarıma bir teknik daha katmak isteğiyle iki yıl önce haftalar süren araştırma, çalışma ve tekrar tekrar deneme sonucu başardığım, gelecekte yaratabileceklerime yönelik önemli bir adımdı benim için ve belki ürettiklerimden ilham alanlar için de. Ama işte gel gör, bizim gibi yaratıcı işler yapanlara sürekli başta tarif ettiğim gibi tuhaf hissettiren bir ortam var Türkiye’de uzun süredir. Mesela dün instagramda, oğlumun bir oyuncağının eskizini paylaşacaktım. Çok güzel olmuştu. Ama çizime son anda, (internette) oraya buraya sataşmaya hazır bekleyen, sorunlu insanların gözüyle bir baktım -ki yaparken hiç öyle bakmamıştım, o bakış açısıyla güzel bir şey yaratmak mümkün değil zaten-, kendime ‘Dur, ne yapıyorsun?’ dedim ve paylaşmadım. Olası tartışmalardan çekindiğim için değil, benim kişilik ve düşünce yapımın bu tarz tartışmalardan, kutuplaşmalardan beslenen, öğrenen bir yapısının olmamasından. Başkalarının bu tarz tartışmalarına şahit olduğumda bile beynimde anlamsız bir uyuşma ve kirlenme duyumsuyorum. Bu söylediğim hisleri benim gibi birçok insan eminim yaşıyor. Kutuplaşma ortamından en çok zarar gören kesimlerden biri de ülkemizin her alanda o çok ihtiyaç duyduğu inovatif, yaratıcı güç ve bu güce sahip insanları.

Kısacası şu yastığı kendi imkanlarımla, kendi yaratıcılığımla ortaya çıkarabilmek çok basit bir şey değil ve iyi bir başlangıç. Ama insan bu ortamda bu tarz şeyleri değil çevresiyle, içsel olarak bile az da olsa kutlayamıyor, heyecan duyamıyor. Türkiye’de yaratıcı ifadeyi bloke eden, onun enerjisini alan, söndüren çok olumsuz bir kutuplaşma kültürü oluştu, ama yine de, böyle diye yaşamda bir güzellik yaratmaktan vazgeçecek değilim.

Bunları yazarken aklıma, Filibeli Ahmed Hilmi’nin artık klasikleşmiş Hayalin Derinliklerine Yolculuk (A’mak-ı Hayal) romanında okuduğumda beni oldukça etkileyen bir yer geldi. Sizlerle de paylaşmak istiyorum.

‘… Bugün Aynalı Baba çok neşeliydi. Hatta ne kadar sevinçli olduğunu herkese göstermek için külahına kocaman bir ayna parçası, zırhına da iki sarı teneke eklemişti… Ona niçin bu kadar neşeli olduğunu sordum. Cevaben dedi ki:
– Bizim Berber Hacı Molla’yı bilirsin. Kedisi doğurmuş. Hem de nur topu gibi beyaz ve çok sevimli bir yavru!…
– Afedersiniz azizim! Hacı Molla’nın kedisinin doğurmasına bu kadar sevinmenizin sebebini anlayamıyorum.
– Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Sağ salim doğum yaptığı için biz bugün şenlik yapacağız.
– Bir kedi yavrusu için şenlik yapmak ha! Bu çok muhterem yavruya isim verildiği gün merasim de yapılacak mı?
– İsmi konuldu. Hacı Molla her ne kadar ismini… İnsanların yüzbinlerce sene yeni kelimeler türetmek için uğraşmasına rağmen hala gerektiği kadar kelimenin olmayışı tuhaf değil mi?
Biraz aptallaşmıştım.
– Ne gibi efendim?
– Yavrunun annesinin ismi Pamuk. Yavruya da ‘Pamuk’ ismini vermek fazlaca tekdüze olacaktı. Fakat Hacı Molla yavruya da, beyazlık ifade eden bir isim koymak istiyordu. Tam dört saat tartıştık. “Kar” koyalım dedik, biraz soğuk kaçtı. “Beyaz” ismi de tekrarlanmaya müsait değildi. “Selfit”i de Hacı Molla kabul etmedi. Çocukken coğrafya dersinde Bahr-i Sefit (Akdeniz) yüzünden dayak yediği için bu kelimeden nefret ediyordu. “Ak” isminin konulmasını teklif ettim.
Molla kızdı, “Yavruyu: ‘Ak! Ak! Ak!’ diye çağırdığım zaman herkes beni ördek zanneder” dedi. Pamuğun Farsça karşılığı olan “Pembe” olsun dedim. Hacı Molla “beyaz bir kediye kırmızı demek olmaz” diyerek bunu da reddetti. Sonunda yavrunun adını “Zararsız’ koymaya karar verdik. 
Gülümseyerek dedim ki:
– Tamam, şenlik yapılacak. Bir kedi yavrusu için…
– Azizim! İnsanlar mantığı, kendi söyledikleri doğru görünsün diye icat etmişler. Şimdi sana desem ki, “falan memleketin kralının bir oğlu dünyaya geldi. O millet şenlik yapıyor” Bu duruma hiç şaşırmaz, belki de bunu son derece normal bulursun. Fakat bir düşün! Birinci olarak, bu çocuğun yaşayıp, yaşamayacağı meçhul; ikinci olarak, iyi birisi olup olmayacağı meçhul, üçüncü olarak, insan olduğu için iyiye değil de kötüye meyletmesi ihtimal dahilinde; dördüncü olarak, kral çocuğu olduğu için kibirli, zalim, bencil, hatta cahil olması bile olası. Bu özelliklere sahip olma ihtimali yüksek bir çocuk için şenlik yapılmasını normal karşılarken , Zararsız’ın dünyaya gelişine, iki kişinin sevinmesini niçin garipsiyorsun?…”

Eskimiş Terlik Bilgeliği

eskiz defterimden

Hamileyken ayaklarım şiştiğinde rahat edebilmek için aldığım terlik, şimdi bahçe terliğim oldu. Ne zaman dışarı çıkmak istesem kapıda beni böyle bekliyor.

Oğlan doğdu, ilkokula gidiyor.

Zor zamanlarda, eskimiş terliklerin ‘Bu da geçer!’ dediğini duyar gibi olan bir ben miyim?

Mo Yan’ dan Yaşam ve Ölüm Yorgunu

Mo Yan çizimim- Eskiz Defterimden, Ekim 2019/ İlham aldığım fotoğrafın orijinali için

Bu yazıyla Portekiz gezimize ufak bir virgül koymuş olayım. Zira bu yazı, ara vere vere okumayı tamamladığım, 2012’de Nobel Edebiyat Ödülünü alan Çinli yazar Mo Yan’ın, bin sayfaya yaklaşan romanı Yaşam ve Ölüm Yorgunu’na dair izlenimlerimi henüz tazeyken bir yere not etme isteğimden oluşuyor.

Çin, Dünya’nın süper güçleri arasında olmayı hedefleyen, bir yandan da bilim, teknoloji, toplum mühendisliği gibi birçok konuya yaklaşımlarındaki etik kriterlerin düşük bulunmasıyla oldukça olumsuz imaj çizen bir ülke. Japon yakın arkadaşım sayesinde bir uzak doğu kültürü olan Japon kültürünü daha iyi tanıma fırsatım oldu, ama Çin’li arkadaşım olmadı hiç. Japon arkadaşımın yorumlarından bu iki toplum genelinin hala birbirinden pek hazzetmediği anlardım, dolayısıyla ondan da objektif izlenimler almam pek mümkün değildi. Münih’te yaşadığımız yıllar boyunca evimize bir sokak ötede yeralan Çin Büyükelçiliği önünde, Uygurlara uygulanan baskı ve zulümler nedeniyle, haftanın belirli günleri yapılan düzenli protesto gösterilerine şahit oldum. Böyle böyle günümüzün modern Çin’i, pek hayranı olmasam da genel anlamda yapısını, bireylerin psikolojisini merak ettiğim bir kültür haline geldi. Ve Çin’de doğup, büyümüş, hala Çin’de yaşayan, romanlarında Çin’in dönüşümünü, tarihini ve siyasal olaylarını gündelik yaşama olan etkileriyle yansıtan Mo Yan’ın okumak da benim için kaçınılmaz oldu.

Türkiye’de Mo Yan’ın kitapları, Erdem Kurtuldu tarafından orijinal Çincesinden Türkçeye çevrilmiş haliyle Can Yayınları’dan yayınlanıyor. Erdem Kurtuldu’nun gerçekten zor bir işin altından kalktığını görüyorsunuz. Ayrıca Utku Lomlu imzası taşıyan kitap kapak tasarımlarının da her biri ayrı güzel. Çok hoşuma gittiği için eskiz defterime de çiziverdim.

Utku Lomlu’nun beğendiğim kapak tasarımımın, fotoğrafını çekmek yerine eskiz defterime çizerek anı olsun diye not aldım.

Sadece 43 günde tamamladığı dokuz yüz sayfalık Yaşam ve Ölüm Yorgunu’nunu elle yazma sürecine dair kitabın sonuna şöyle bir not düşüyor Mo Yan:

İşte bu kez bilgisayarı bir kenara kaldırıp elime kalemi alarak kağıtla yeniden yüz yüze geldim sonunda, dikiş makinesini bir kenara bırakıp eline yeniden iğne ve iplik alan bir terziydim sanki. Bir ritüel gibiydi bu, zamanımıza karşı bir duruş. Kendimi harika hissediyordum. Kalemin ucunun kağıdın üzerinde sürtünmesini duydum yine, sözcüklerin kağıdın üzerinde sanki kendiliğindenmiş gibi belirmesini izledim tekrar… Bilgisayarda yazarken makineyi kapatır kapatmaz içime bir kuşku düşerdi hemen sanki hiçbir şey yapmamışım gibi, sanki o sözcükleri bulutların üzerine yazmamışım gibi. Ama kağıt ve kalem tekrar ortaya çıktıktan sonra yazdıklarımı masanın üzerine koydum mu sadece elimi uzatmama bakardı onlara dokunmak. Yazma işine o günlük son verince kalemi bir kenara bırakıp yazdığım sayfaları sayarım, işte o zaman aldığım keyif gerçektir.

Yaşam ve Ölüm Yorgunu’nda kendini de zaman zaman anlatan Mo Yan’ın hayatını da çok merak ettim ve romanı bitirir bitirmez Çin’in son otuz yıllık değişimini kendi yaşamına dair anılarla harmanladığı Değişim kitabını da okudum, ama bu kitapta internette kendisiyle yapılan röportajlarda dinlediğimden çok daha az şey buldum açıkçası. Nobel Edebiyat Ödülü almış Mo Yan’ın ilkokulu bitirememiş olması onun yaşamına ilişkin aklımda en yer eden konulardan oldu.

Yaşam ve Ölüm Yorgunu romanı, Çin Halk Cumhuriyeti’nde uygulanan katı komünist ideoloji uygulamalarının etkisi kaybolurken, toplumun önemli bir kısmının, yıllarca neredeyse bitmez bir açlıkla özendikleri lükse, statülere, zenginliğe ve imkanlara ulaşmak için, yaşamlarının her anında, avlanan bir canlı dikkatiyle fırsat kollayan, ellerine geçen fırsatları da ne pahasına olursa olsun değerlendiren bireyler toplamına yavaş yavaş dönüşmesini, herhangi bir ahlaki ve didaktik pozisyon almadan anlatıyor. Hikayeyi 1948’de ayaklanan köylüler tarafından öldürülen toprak ağası Ximen Nao’nun, reenkarnasyonla eşek, boğa, domuz, köpek, maymun olarak defalarca yeniden doğarak köye geri gönderilmesi üzerinden, Çin’de Toprak Reformu, Kültür Devrimi, Mao’nun ölümü gibi tarihsel olayların sırasıyla kırsal hayatta yansımaları ve onu dönüşmesi şeklinde günümüze kadar takip ediyorsunuz. Kimi zaman Ximen Nao ve reenkarnasyonu olan hayvanlar, kimi zaman Ximen Nao’un cariyelerinden Yingchun’un sonraki kocası (aynı zamanda Ximen Nao’nun eski hizmetkarlarından) olan Lan Lian’ın oğlu olan Lan Jiefang, kimi zaman da köyde yaşayan ama pek sevilmeyen yazarın kendi adını taşıyan Mo Yan karakteri hikayede anlatıcı rolünü üstleniyor.

Bu kitabın kapağının tasarımı da Utku Lomlu’ya ait

Romanda Mo Yan’ın, Lan Lian dışında idealize ettiği bir karaktere rastlamak zor. Bağımsız çiftçi Lan Lian, kollektivizmin karşısıda bireyselliği temsil eden ve toplum baskılarına karşı kendi iç değerlerinden taviz vermeyen duruşuyla belki de Mo Yan’ın en yücelttiği karakter. Zaten izlediğim bir konuşmasında da, yaşamda en hayran olduğu karakterlerin, tüm baskılara rağmen komüne katılmayan bağımsız çiftçi Lan Lian gibi bireyselliğine sahip çıkan insanlar olduğunu söylüyor.

Mo Yan’ın; kendisini çirkin ve açgözlü buluşunu, çocukluğunda dışlanışının içinde yarattığı hırsı da kitapta kara mizah tadında açığa vuruyor. Mo Yan hikayesini anlattığı ve içinde yaşadığı toplumdan kendini üstte veya ayrı tutan bir yazar değil. Hatta bu nedenle birçok eleştirmen tarafından Çin’in baskıcı rejimini yeterince eleştirmediği konusunda ciddi eleştiriler de alıyor. Bu konulara pek açık cevap vermese de, yaşamda zaafları olduğunu konuşmalarında, kitaplarında asla saklamıyor. İnsan olarak sevdim mi bilmiyorum, ama oldukça gerçek biri Mo Yan. Onun da bir portresini eskiz defterime not olarak aldım.

Romanda beni en etkileyen yer, Ximen Nao’nun ikinci enkarnasyonu olan Boğa’nın ölümü oldu. Çin’de doğup büyümüş ve hala Çin’de yaşayan yazarın, bazı travmatik olayları hayvanlar üzerinden anlatmayı seçmesi, o dönem toplumda büyük bir ihtimalle insanın insana yaptığı bu kötü şeyleri, Çin’de uygulanan sansüre veya benliğin savunma mekanizmalarına takılmadan insan bilincinin üst katmanlarına taşıma taktiği olabilir diye düşündüm. 

Birkaç kuşağın iç içe geçmiş yaşamını acısıyla, tatlısıya içeren çok uzun bir hikaye Yaşam ve Ölüm Yorgunu. Dolaysız aktardığı hazmetmesi zor olan çok yer olmasında rağmen, genel olarak bence Mo Yan okuyucuya karşı oldukça şefkatli bir yaklaşım da sergiliyor ve onu roman sonunda bir tamamlanmamışlık duygusuyla bırakmıyor. Hikaye boyunca bilinçli veya bilinçsiz bir zarar vermiş herkesi ya benzer bir yaşantıyla karşı karşıya bırakıyor ya da yanlışlarına dair bir pişmanlık veya farkındalık yaşatıyor, Mo Yan. Ayrıca kitabın zaman zaman insana kahkaha attıran yerleri de yok değil.

Kitap hakkında daha fazla detay vererek okuyacakların alacağı keyfi azaltmak istemem. Kısaca insanı yetmiş yıl öncesinin Çin kırsalına, bir köyüne taşıyor Yaşam ve Ölüm Yorgunu. Sizi, o bölgeye, doğasına, insanlarına, hayvanlarına adeta aşina kılıyor ve köy halkının, hayvanlarının yaşadıklarıyla Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bugünlere taşıyor. 

Ve romanın bir yerinde şu önemli notu da düşüyor Mo Yan; 

“Aşırı abartı bir dil, aşırı riyakar bir toplumun yansımasıdır, dildeki şiddet sosyal zulmün öncüsüdür”

Kitabı okumaya niyetlenen herkese iyi okumalar dilerim…

Portekiz Günlükleri 2 : Algarve

Lizbon’dan Algarve’ye giderken yoldaki keşif noktamız Atlantik Okyanusunu yüzlerce yıldır farklı medeniyetlerin gözleriyle seyreyleyen Capo Espichel (Espichel Burnu)

Okyanus… Onun kıyısında durup ufku izlemek. İçinde yüzen dünyanın en büyük canlılarını, balinaları hayal etmek ve gözlerini kapatıp seslerini hissetmek.

Akşam olup Ay çıktığında okyanusun bir aşık gibi yavaş yavaş ona uzandığını görmek. Sonra, bu okyanusun ve tüm dünyayı kaplayan, akan, duran, donan, eriyen suyun parçası olan, vücudunda dolaşan, hücrelerini dolduran suyu hissetmek. Koskoca okyanus uzanıyor her gece aya doğru, senin bedeninin hücreleri bilmez mi, hissetmez mi bugün dolunay mı değil mi? Hiç suların aşık olduğu Ay’a bakıyor musun geceleri başını şöyle bir kaldırıp… Bakmıyorsan okyanusa git ona danış onun yanında otur. Dinlersen o sana anlatıyor neleri kaçırdığını. Neleri anlamadığını.

Ben bu yaz öyle yaptım, geçen yaz da. Farklı ışıklarda, farklı iklimde, farklı müziklerle oturdum okyanusun kenarında. Bana bendenimin küçücüklüğünü, ama bu koskoca sistemin, evrenin bir parçası olan yüreğimi, zihnimi, sezgilerimi, benliğimi açarsam balinaların, çiçeklerin, böceklerin bildiği sözlerden öte dilleri anlamaya, konuşmaya başlayacağımı, başlayabileceğimi anlattı. Ayın dilini, suyun dilini, taşların, toprağın dilini, saçlarımı okşayan, ciğerlerimden içlerime süzülen havanın dilini, yıldızların dilini, kozmosun dilini.

Bu okyanus ötesinde sonsuzluğa uzanırmış gibi görünen ufuklar, binlerce yıl niceleri bilinmezlerine çağırmış. Görmesen de varım buradayım diyen havanın nefesiyle, nerede biteceği belli olmayan bir ufka doğru yola çıkmış nicesi.

Kimisi gemilerinde, yelkenlilerinde, uzay roketlerinde, denizaltılarında çıkmış yola, kimisi at üstünde, kimisi yürüyerek… Kimisi de yerinden bile kıpırdamadan hayal güçlerinde çıktığı yolculuklarla ne ufuklar, ne ufuklar aşmışlar. Yeni yerler, yeni renkler, yeni çizgiler, yeni sözler, yeni bakışlar, yeni düşünüşler. Ama tüm bunlardan önce ve öte, tüm kaşifler önce bildik tanıdık zeminlerini, fikirlerini bırakıp o sonsuz görünen, o bitmek bilmeyen ufka doğru yola çıkma cesaretini göstermiş. Hepsi en en önce şöyle söylemiş ‘bilmiyorum ve bilmek istiyorum’. Oralardan Dünya’ya, insana getirdikleriyle kimi varolan ufku biraz daha öteye taşımış, kimi insanoğluna çağ atlatmış, kimiyse maalesef bazen varolan güzellikleri yıkıp yerle bir etmiş.

Burası Algarve, zaman zaman yukarıda anlattıklarımı hissettiren, zaman zaman da turist kalabalığından insanın başının döndüğü Portekiz’in güneyinde doğa harikası bir bölge. Algarve, Arapça el-garb yani batı anlamına gelen kelimeden türemiş. İberya yarım adasında 8. ve 13 yy arasında 500 yıl kadar hüküm sürmüş İslam hakimiyetinin geride bıraktığı etkiyi sadece dilde değil, yazlık modern evlerin mimarisinde dahi hala belirgin şekilde görmek mümkün.

Özellikle kıyı kesimi göz alıcı bir coğrafyaya sahip. Bir ev kiralayarak konakladığımız Carvoeiro sahil kasabasının hemen yanında, dalgaların yarattığı erozyonla oluşmuş, rengini meşhur koyu sarıdan (yellow ochre) alan, sahil şeridi boyunca uzanan birbirinden ilginç mağaralarla dolu kayalık bölge, Algar Seco, gerçekten çok etkileyici. (Suluboyanın benzer isimli renginin pigmentini de bu tarz bir toprak oluşturuyor.) Algar kelimesinin de, Arapça mağara anlamına gelen el-gâr veya Fenikelilerin uçurum anlamına gelen lalgar kelimelerinden türediği düşünülüyor. Kaldığımız sürede bu şeridi yürüyerek de, tekneyle de keşfetme olanağı bulduk. Söz konusu kayalıkların dipleri de önemli ölçüde bio-çeşitlik barındırıyor. Kayaların çukurluk alanlarında oluşan irili ufaklı sualtı bahçelerinde algler, deniz laleri, deniz kabukluları, deniz dikenlileri, deniz salyangozları ve süngerlerini bir arada gözlemek mümkün. Ayrıca Sarı Ayaklı Martı ve güvercinleri de sıklıkla görünen bölge yerlilerinden.

Kayaların ve deniz kabuklarının ufalanmasından oluşan sahil kumu da açık, tatlı mı tatlı bir okra renginde. Kumsalın her yanı gel-gitlerin bıraktığı irili ufaklı yine benzer renkte deniz kabuklarıyla dolu. Bu sahil ve kayalıklar, okyanusun kobalt yeşile kaçan turkuaz koyu mavisiyle yan yana muhteşem bir renk uyumu ortaya çıkarıyorlar.

Algar Seco’yu da içine alan Lagoa bölgesinin kayaları 24 ila 16 milyon yaşlarında, Dünya’nın Alt Miyosen çağına ait. Bu taşlar söz konusu dönemde deniz katmanlarının milyonlarca yıl yavaş yavaş tortulaşması sonucu oluşmuş. İnsanların akın akın görmeye geldiği sahil şeridindeki muhteşem kayalar ve mağaralar da, deniz fosilleriyle dolu bütün halindeki bu kireç taşının dalgalarla oyulmasıyla meydana gelmiş.

Bol bol denize girdik demek isterdim ama denize sadece bir iki dakika sürelerle girip çıkmamız mümkün oldu. Okyanusu soğuk bekliyordum, ama bu derecesini beklemiyordum. Bu kadar soğuk bir denize hiç girmedim diyebilirim. Suya bütün vücudumla dalmamı takip eden bir iki saniye içerisinde ellerim buz kesiyor, soğuktan acımaya başlıyordu. Yörenin bir yerlisi o günlerde 15 derece civarlarında seyreden deniz sıcaklığının bu yıl Portekiz’de mevsim normallerinin dışında soğuk geçen Temmuz ayı nedeniyle de olduğunu söyledi. Geçen sene de, Norveç Temmuzu mevsim normallerinin üzerinde sıcak yaşamıştı. Ankara bu Temmuz aşırı yağmurlarla geçti, meşe ağacımızın yaprakları nemden böceklendi. Avrupa alışılmışın çok dışında sıcak bir yaz yaşadı. Dünyada iklim artık hissedilir şekilde tutarsızlaşıyor, öngörülebilirliğini kaybediyor. Bunları yazarken içim sıkılıyor ve derin bir nefes alma ihtiyacı hissediyorum.

Bahsettiğim saniyelik dondurucu yüzme seanslarından artan zamanlarda kumsalda oturup ısınırken, bana bol bol eskiz yapacak fırsat çıktı. Ayrıca insanlar güneşlenirken uzun süre aynı pozda hareketsiz kaldıklarından insan vücudu çizme denemeleri için de güzel bir imkan oldu. Akdeniz ve Latin kültürünün bir birleşimi olan rahat, dingin, sıcak Portekiz kültürünün en güzel gözlenebileceği ortamlardan biri sahillerdi diyebilirim. Ülkede tüm plajlar halka açık, özel plaj yok. Kimisi şemsiyesi ve havlusuyla oturuyor, kimisi şezlong kiralıyor. İnsanlar kendileriyle, vücutlarıyla barışık görünüyorlar. Rahat, dingin, neşeli, doğal bir ortam var sahillerde.

Carvoeiro’da kiraladığımız evden çok memnun kaldık. Ev içinde ihtiyaç olan her şey düşünülmüştü ve çok temizdi. Bir terası da vardı. Birkaç akşam evde kendi keyfimizce bir şeyler pişirip ay ışığında sağdan soldan gelen canlı müzikler eşliğinde terasta yedik. Bir tek, sokak çok dar olduğundan kapıdan çıkar çıkmaz dikkat edilmezse bir arabanın çarpabileceği riski, oğlan söz konusu olduğunda bazen korkuttu. Fotoğraftaki araç şu an bahsettiğim kapının önünden geçiyor.

Evin pencerelerinden Lizbon’daki gibi bir şehir manzarası görünmüyordu, ama sabahları kahvaltı hazırlarken terasa çıkan minik merdivenli alan saksı bitkileri ve yuvarlak hatlı bahçe duvarlarının yarattığı yumuşak gölgelerle çok sevimliydi. Onu da bir sabah kahvemi içerken çiziverdim. En sevdiğim şeylerden biri de sokak kedilerinin varlığı oldu. Yan evde yaşayan yaşlı kadının beslediği, çevreyi mesken edinmiş kedilerle pencereden görünen duvarın üzerinden zaman zaman bakışıyorduk. Portekiz’de bazen kendimi Türkiye’deymiş gibi hissettim.

Bir haftaya yaklaşan bir süreden sonra oğlumuzun Dünyada, Carvoeiro’daki evinden de ayrılarak, Portekiz’de üçüncü durağımız olan ülkenin iç kesimine, doğusuna doğru yola düştük. Seyahatlerde otel odalarını, kiraladığımız yerleri hemencecik evi gibi benimsemesi, sevmesi bana öyle şirin geliyor ki.

Bir sonraki yazımda ülkenin iç kesimlerine dair izlenimlerimi paylaşmayı planlıyorum.

Portekiz Günlükleri 1 : Lizbon

Eskiz defterimden – Lizbon’da kaldığımız odanın manzarası

Ağustos’ta üç hafta kadar süreyle gezdiğimiz Portekiz’den döndüğümüzden beri, bu yazıları nasıl yazacağımı düşünüyorum. Eskiden gezilerimi instagramda gün be gün paylaşıyordum, ama uzunca bir süredir öyle yapmıyorum. Artık deneyimlerimi naklen değil, sonrasında doya doya, kafamı derleye toplaya, düşüncelerimi ekleye ayıklaya yazıyorum. Bana daha iyi geliyor, daha çok şey öğreniyor, daha bütünleşiyorum. Yazmak içimden gelen, özen gösterdiğim bir şey. Ve de şimdi Portekiz’i yazmak istiyorum. Ama nasıl?

İlk Portekiz’in tarihini, doğasını, sanatını, coğrafyasını detaylı detaylı anlatmalıymışım gibi geldi, sizi bilgilendirmeliyim gibi geldi. Sonra kendime ‘neden’ diye sordum? Ben öyle bir gezi yazısı yazmak istemiyorum ki, Portekiz tarihini isteyen olursa açıp okuyabileceği zaten sonsuz kaynak var. İber yarımadasının tarihinde yüzyılları aşan sürelerle hüküm süren Romalıları, Müslümanları ve deniz keşifleri, ticareti ve sömürgecilikte dünyanın önde gelen Portekiz Krallığı dönemini, cumhuriyetin ilanı sonrasında askeri dikta ve ihtilalle şekillenen geçmişini ve şimdinin Avrupa Birliğine üye Portekiz’ini anlatan kitaplar, broşürler, internet siteleri… Dolu…

Ben her seyahati kendi içimde olan bir yolculuk olarak da görüyorum. Sadece Portekiz’de değil, gezerken içimde keşfettiğim tanıdığım tanımadığım yerleri ve tüm gezilerde yaptığım gibi farkına vararak kendime kattığım veya geride bıraktığım parçalarımı anlatmak istiyorum.

Geçen yıl Norveç doğasında özellikle de Lofoten’da geçirdiğim günler sonrasında, sosyal medyadan uzaklaşma kararı almıştım ve beraberinde bir yıl içinde odaklanmamda, dikkatimde, sabrımda ve ürettiklerimde önemli değişimler gerçekleşti. Odaklanma kalitem arttıkça kendimi ve çevremi daha da derinden gözlemeye ve gözledikçe de farkına vardığım bakışımı kağıda daha fazla katarak çizmeye başladım.

Portekiz’de de 5 dakika, 10 dakika, bir saat bulduğum her fırsatta, motivasyonda, taslaksız çizdikçe, boyadıkça ortaya çıkanlardan giderek kendi tarzımı, çizgilerimi, ifademi, renklerimi bulmaya başladığımı görüyorum. ‘Çiziyorum!’ Bunu size değil, aslında çoooook yıllar önce resim yapmayı bırakmış, şimdiyse kocaman gözlerini sevinçle açmış bakan içimdeki elma yanaklı küçük kız çocuğuna söylüyorum.

Lizbon- Alfama

Evet, bu girizgahı daha fazla uzatmadan şöyle bir başlangıç olabilir. Turizm Portekiz’in en önde gelen geçim kaynaklarından biri ve ülke turistle dolup taşıyor dersem pek abartmış sayılmam herhalde.

Kaldığımız süre boyunca turist olarak ne kadar kazıklandık bilmiyorum, ama ‘Bismillah’ deyip ülkeye adım atmamızla Lizbon’da havalimanından ilk bindiğimiz taksinin taksimetresini gizleyip normalden daha fazla para alması bir oldu. Bir turistin en saf ve en yorgun zamanlarından biri olan havaalanından çıktığı anı, Türkiye’de, özellikle İstanbul’da örnekleri görüldüğü gibi, Portekiz’in bazı fırsatçı taksicileri de kesinlikle kaçırmıyor. Bu bahsettiğim öyle gelenekselleşmiş ki, Lizbon’la ilgili bazı seyahat notlarında bir uyarı olarak bile yer alıyordu. Ülkeye adım atar atmaz yaşadığımız, kaçınamadığımız bu tecrübe ağızımızda bozuk tat bırakarak, ‘acaba şu an kazıklanıyor muyuz’ tatsız düşüncesini zaman zaman aklamıza getirse de cevabını asla tam olarak bilemeceğimiz bu konu, eşimle benim aramda, her gününden ayrı bir keyif aldığımız gezinin sonuna kadar konuşmamaya karar verdiğimiz bir tabu olarak kaldı.

Eskiz Defterimden -Lizbon’da kaldığımız otelin lobisi ve çini karolu dev pano

Lizbon, Alfama’da dört gün kadar konakladığımız modern ve sanatsal öğelerle döşenmiş, genç, dinamik, kültürlü çalışanları olan küçük oteli hepimiz çok sevdik. Odamızın Lizbon’a has manzarası da sabahın erken saatlerinde, oğlan uyurken, eşim e-postalarını, haberleri okurken bana pencere karşısında oturup sakin sakin çizim yapma şansı tanıdı.

Otelin tüm duvarları son dönem gravür ve serigrafi baskıların harika örnekleriyle doluydu. Giriş holünde duvarda asılı dev pano ise, çeşitli küçük kare duvar seramiklerinden oluşturulmuş bir mozaikti. Pano, düşük çözünürlüklü fotoğraf mantığıyla yapıldığından, büyük panoya direkt bakıldığında anlaşılmayan kadın portresi, kamerayla çekilen fotoğraflarda kare seramikler pikseller gibi birbirlerine yaklaşlaştığından çözünürlük artmış gibi bir etkiyle beliriveriyordu.

Orta çağda bölgede yaygın olan İslam süsleme ve çini sanatından alınan ilham sürdürülüp geliştiren Portekiz’de, çini ve seramik sanatının çağa ayak uyduran ve süregelen evriminin nasıl sağlandığını sadece şehirdeki Ulusal Çini Müzesinde değil, bu ve buna benzer örneklerle sokaklarda, binaların dışında, yaşamın her yerinde gördük. Portekiz’de çini hala yaşıyordu, hayatın önemli ve vazgeçilmez bir parçasıydı.

Otelin bulunduğu Alfama, hem liman yakınında tarihi bir yerleşim bölgesi hem de şehrin en görülesi yerlerindendi. İnsan hiç müze ziyaret etmese, bu sokak aralarında dolaşsa, bir masada oturup bir kadeh şarap içse bile, Portekiz kültürünü hissetmeye, anlamaya yeterdi. Akşamları bazı restoranlarda Fado dinletileri oluyordu. Bir şanş bir akşam yer bulup tecrübe edebildik. Oturduğum masanın camından milimetrik ölçülerde gördüğüm Tejo Nehri’nin üzerinde güneş batarken, Fado restoranda çınlarken içimde yükselen duygular; hüzün, nostalji ve aşk oldu… Portekiz insanı geçmişte çok acılar görmüş, duygu dolu. Bu müziğe de yansımış. Fado tarzında, icrasında ciddi kuralları olan önemli bir sanat, bir kültür.

Sonra yan masaya gözüm kaydı. Dört kişilik Portekizli bir aile oturuyordu. Duruşundan, ifadesinden kendisini aile reisi konumunda gördüğü anlaşılan, büyükçe göbekli, beyaz saçlı, orta yaşlı bir adam, karşısında hiç istemeyerek orada olduğunu tüm hücreleriyle belli etmek ister tavırlı, elindeki instagram açık telefonundan başka bir şeyle ilgilenmeyen 17-18 yaşlarında bir genç kız, adamın yanında telefonundan başını kaldırdığı zamanlarda masaya sevimli şakalarla mavi boncuk dağıtan, durumu daha idare eder gözüken yine aynı yaşlarda bir genç delikanlı, onun karşısında artık benzer çatışmaları yaşamaktan, ara bulmaktan içsel olarak istifa etmiş, babayla kız arasında süregelen sessiz inatlaşmaya bazen çaresiz gözlerle bakan anne. Hep birlikte Sangria içiyorlardı.

Restoranda Fado -belki bizdeki karşılığı fasıl olabilir- başladığında masalardaki mum ışıkları dışında tüm ışıklar söndü, yandaki baba da oldukça ciddileşti ve kendisini müziğe bıraktı. Ara sıra gözlerini kapatıp müziği mırıldanıyor, ara sıra da önünde seri şekilde instagramda paylaşım beğenen kızına içerlenmiş bakışlar atıyordu. Benim de önümdeki oğluma gözüm kaydı. Sadece akşamları tanınan kısa süre kullanma hakkının bir saniyesini bile ziyan etmek istemez gibi masanın altında tuttuğu tablete kilitlenmişti, Fado falan umurunda değildi, ama yan masadan belki tek fark onun dışındaki zamanlarda en büyük keyfi anne ve babasıyla vakit geçirmek, onlara hikayeler anlatmak, onların varlığında kendi kendine oyun oynamak, etrafı keşfetmekti. O an birgün o baba ve annenin büyümüş çocukları gibi, oğlanın artık bizimle geçirdiği vakitlerden eskisi kadar keyif almayacağını göreceğim günlerin de geleceğini hissettim ve onun çocukluğunu kaçırmamaya kendime bir kez daha söz verip, Fado’nun içli namelerine bıraktım kendimi. Ahh Fado… Biraz kulaklarının pasını silmek isteyenler için şuraya Spotify’dan bir liste bırakıyorum.

Portekiz’de anneliğimi de çok gözden geçirdim. Doğumundan beri ben oğlumun, oğlum benim gelişimime şahit oluyor. Bu yıl da, onun daha ilgisini çeken şeyler çizdiğimi gördüm. Gerçekle, kağıda yansıyan yorum arasındaki farklardan bazen ciddi biçimde heyecan duyuyor. Bazı çok iyi bulmadığım çizimlerimi ona gösterirken, ‘bence bu biraz komik oldu’ deyip kendimle dalga geçtiğime, yaptığıma güldüğüme şahit oluyor. Sanatın mükemmellik, doğru-yanlış değil, özgün bir ifade biçimi, bir keyif, içten gelen bir istek olduğunu artık iyice duyumsadığını, anladığını görüyorum. Bu yaz okuması da oldukça ilerledi. İyi edebiyattan ve felsefeden zevk almaya başladığını sohbetlerinden, sorularından, çeşitlenen kelimelerinden, beğenip-beğenmediği kitaplardan hissediyorum. Artık sevginin, emeğin, çalışmanın ve dikkatin anlamlı farklar yarattığını hem ben hem de kendi yaşamında daha net görüyor. Öğrenmek, gelişmek ve çalışmak için içsel motivasyonunda bu yıl belirgin bir artış var. Kolay yolların, yüzeyselliğin, düşünce tembelliğinin ve popülizmin yüceltildiği bu çağda emek vermenin değerini kalbine, zihnine yerleştirmesini çok önemsiyorum. Bir de gelecekte gönlüne şarkı söyleten işi bulduğunu görürsem ne mutlu bana…

Lizbon’da öyle çok, öyle çok yürüdük ki, akşamları bir adım dahi atamayacak noktada otele dönüyorduk.

1755’de tüm Lizbon ve ülkenin güneyi, Azizler Gününde gerçekleşen büyük bir deprem ve sonrasında oluşan dev tsunami dalgasıyla yerle bir olmuş. Depremlerin neden gerçekleştiğinin bilimsel olarak henüz bilinmediği, açıklanamadığı bir dönemde altmış binden fazla insanın ölümüne ve büyük bir yıkıma yolaçan bu afet, Portekiz Krallığını ekonomik, dini, sosyolojik yönlerden derinden sarsan, oldukça acı izler bırakan bir tecrübe olmuş. Bu deprem birçok yapı gibi aynı zamanda bu tarihten önce hüküm sürmüş olan Müslümanların inşaa ettikleri yapıların da yıkılıp gitmesine yol açmış.

Yalova’da 1999’da gerçekleşen depremde büyük teyzesini kaybetmiş ve yıkıntılar arasından ancak dört gün sonra naaşına ulaşabilmiş biri olarak bu anlatılmaya çalışılan geçmiş acıları Lizbon Story Müzesini gezerken iliklerimde hissettim.

Lizbon depremi Avrupa düşün tarihini de oldukça derinden etki bırakmış. Sonrasında ‘Ölüleri göm, yaşayana iyi bak’ olarak simgeleşen bir yaklaşımla şehrin sil baştan yeniden inşaası gerçekleşmiş ve bugün Lizbon bir liman şehri olarak tüm güzelliğiyle ayakta. Sokakları, evleri her köşesi tarih, yaşam, ilham dolu. Yine de anlaşılan üzerinden üç yıl geçmiş olsa da Portekiz deprem gerçeğinin varlığını unutmuyor, unutamıyor. Unutmasa iyi olur. Biz de 17 Ağustos 1999’u unutmasak iyi olur.

Lizbon Story Center’da Video Gösterimini Beklerken Depremi Anlatan Tarihi Çizimlere Bakarak Yaptığım Eskiz

İyi ki gittik dediğimiz üç müze oldu. Birincisi Lizbon’un tarihini interaktif biçimde anlatan Lisbon Story Centre (Lizbon Hikaye Merkezi). Oğlanın çok hoşuna gitti ve Almanca audio seçeceği olduğundan, tüm alanları dinleyerek de takip edebildi. Bir tek depremle ilgili gösterilen kısa tarihi film ağır gelmiş ve izlerken üzülüp, ağlamış. Ben arkadan geldiğim ve kapı kapandığı için onlara yetişemedim, bir sonraki gösterimde izledim. Oldukça gerçekçiydi, belki yaş sınırlaması getirilse iyi olabilirdi, neyse.

İkincisi Museu Coleção Berardo (Modern Sanat Müzesi) Her şey bir yana bir resim beni çok derinden etkiledi ve uzun bir süre geçirdim önünde.

Genelde yağlı boya kullanan söz konusu ressamın, Paul Delvaux’un çalışmaları incelendiğinde bu resim daha çok bir eskiz gibi duruyor, ama hataları açıkça gösterebilecek şeffaf boyalarla, tüm bedenle, kişilikle ortaya konulmuş çizgilerin ifadelerin, dışa vurdukları bana için diğer resimlerinden daha etkileyici geldi. Belki de anda ifade bulan, spontane eskiz tarzını bu kadar çok sevmem, ilgi çekici bulmam, gestalt terapi yaklaşımına kendini yakın bulan bir psikolog olmamdan da ileri geliyor.

Resimden detay; Paul Delvaux, Kağıt üzerine suluboya, dolmakalem, mürekkep, kurukalem

Üçüncüsü Museum Nacional do Azulejo; Ulusal Çini Müzesiydi. Çininin tarihi ve modern örneklerinin sergilendiği müze gerçekten harikaydı. Bir öğleden sonramızı orada geçirdik. Sıcakta insanın içine huzur ve serinlik dolduran bir bahçesi ve çinilerle süslü bir kafesi de vardı.

Ulusal Çini Müzesi – Lizbon

Lizbon’da trenlerin üstü graffitilerle ve gelişi güzel sprey boya darbeleriyle dolu. Oradan oraya yürüyen modern sanat eserleri gibi gidip geliyorlar. Bir treni kaçırınca bir sonraki trene kadar istasyonda çizmek için bana da fırsat çıktı.

Lisbon kalış süremizin bir gününü de yakında yer alan meşhur Sintra kentini gezmeye ayırdık. Sintra’ya da trenle gittik.

Oğlan trende babasıyla kitap okudu. Ben de onların, kalem kutumda bulduğum pembe bir fosforlu kalemle körlemesine kontür çizimlerini (kalemi kağıttan kaldırmadan ve kağıda bakmadan çizim) yaptım ve minik sulu boya paletimde önceki çizimlerden arta kalan bir renk karışımıyla da boyayıverdim. Ben en çok bu çizimimi beğendim ve en çok bu çizimime güldük. Oğlum burada adam gibi duruyor, tabii ki eşim de gerçekte pek böyle değil, ama tam bir zuhurat örneği olan çizim bana öyle güzel, öyle hayat dolu geliyor ki… Bunları yazarken, tüm o an içimde canlanıyor. Size çizmenin bir anı tüm duyularla kaydetme gücünü anlatmam çok zor.

Sintra’nın tarihi bölgesi UNESCO Dünya Mirası olarak da tanımlı. Romantik dönem mimarısının etkileri her yerde, masalsı bir şehir. Ama turist popülasyonunun fazlalığından insana fenalık bastığı anlar da hiç az olmuyor.

İlk müslümanlar tarafından inşaa edilmiş, sonrasında eklentiler yapılarak Portekiz Kraliyet ailesi tarafından yazılık saray olarak kullanılmış, 1910’da cumhuriyetin ilanı ve monarşinin kaldırılmasıyla ulusal bir bina statüsüne geçmiş Sintra Sarayı, şehre hakim manzarasıyla, İslam mimarisiyle Avrupa mimarisinin, çinilerinin zarif sentez ve geçişleriyle oldukça etkileyici. Quinta Regaleira malikanesi ise, perili bir ormanında dolaşıyor hissini veren bahçesi, bu havaya eşlik eden Gotik mimarisi ve bahçede oluşturulmuş ilginç labirentler, mağaralarla hakikaten görülesi. Palacio de Pena ‘nın (Pena Sarayı) ve geçmişte hakim oluna sömürge bölgelerinden getirilen bitkilerle oluşturulmuş serin subtropikal ormanı gezilmesi gereken bir yer. Ve evet, her yer çok ama çok kalabalık.

The Palácio Nacional de Sintra -Sintra Sarayı
The Quinta da Regaleira – Regaleira Malikanesi

Sintra’da geçirdiğimiz gün sonrası Lizbon’dan ayrılarak, ikinci durağımız olan ülkenin güney ucuna, okyanus kıyısına, Algarve’ye doğru yola çıktık. Önümüzdeki yazılarda oradan izlenimlerimi paylaşmayı istiyorum.

Bozkıra Onun Gibi Bakabilmek

Ankara Etnoğrafya Müzesi eskizim

Birçok sanatçı, ne kadar tecrübe kazanırsa kazansın boş beyaz bir sayfanın önünde, başlamadan önce oluşan kaygının hiç geçmediğinden bahseder. Bu kaygıyı artık ben de tanımaya, anlamaya başladım. Kağıt iyiyse yazık etmek istemez insan veya bir ümit yapabilirim diye başladıktan sonra beklediğinden kötü bir sonuç çıktığını görmek istemez, bazen o anki beceriksizliğiyle, yetersizliğiyle yüzleşmek istemez ya da bazen sayfaya bakıp oraya ne çizmek istediğini bilemez, aslında o an kendiyle çok temasta olmadığını, olmaya izin vermediğini hissetmek istemez ya da yeni bir şey ortaya koyarken beğenilmeme, başarısızlık korkularıyla yüzleşmek istemez insan… Yaratıcılık, farkında olmaya ve farklılık getirmeye cesaret etmektir. Bu ikisi ne kadar büyükse, ortaya çıkan iş de o kadar büyük, o kadar etkili olur. Bir insanın, bir toplumun yaratma cesareti zamanla artabilir de, azalabilir de. İşte tüm bunların ışığında ben, boş beyaz bir sayfa gibi uzanan koca bozkırın ortasına bir şehri, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentini yaratmayı hayal etmeyi ve bunu başarmayı tarihimizin gelmiş geçmiş en yaratıcı hareketlerinden biri olarak görüyorum.

İlk yıllarında Ankara Etnoğrafya Müzesi ve Ankara Resim ve Heykel Müzesi / Kaynak: Cumhuriyet ve Başkent Ankara, Ankara Tarihi ve Kültürü Dizisi 4

Evet, Ankara şehri bu toprakların on bin yıla uzanan gelmiş geçmiş medeniyetler tarihi içine hayal, tasarım ve imar sürecinde teknolojinin, bilimin, bozkırın çetin koşulları nedeniyle üst düzeyde katılmak zorunda olunduğu en yaratıcı, en vizyoner, en cesur ve başarılı eserlerinden biri bana göre.

Giderek daha da anlamsızlaşan güzel mi, çirkin mi, yok gri mi beyaz mı tartışmalarından bir adım uzaklaşarak, bozkıra, Ankara’ya bugüne kadar Atatürk gibi bir yaratıcı gözle bu toplumda kaç kişi, kaç sanatçı baktı, bakabildi bilmiyorum. Sanat, temellinde ifadeden önce görme işi ve aslında ne görüyorsan osun da denebilir. O zaman yani bundan yüz yıl önce, o sonsuzmuş gibi uzanan bozkırda yoktan var edilecek ormanları, sürdürülebilir tarımı, dünya standartlarında okulları, üniversiteleri, hastaneleri, sanayii, müzeleri, parkları, spor komplekslerini, tiyatroları, sinemaları, caddeleri, sokakları, yaşayan, okuyan, çalışan, üreten insanlarıyla bir başkent görmek, sadece üstün liderin değil, aynı zamanda üstün bir sanatçının işiydi.

Yaşama, geleceğe, biraz olsun onun yüz yıl önce bozkıra bakıp da gördüğü sonsuz olasılıklara bakmak, bakabilmek istiyorum ve belki de üç kuşak doğma büyüme Ankara’lı olarak bu metafor farkında olsam da, olmasam da yaşamda benim en baş, en bitmez tükenmez ilham kaynaklarımdan biri oldu;

Yaşama Atatürk’ün bozkıra baktığı gibi bakmak, bakabilmek!

Burası bu yaz oğlumuzla ziyaret ettiğimiz, Ankara Etnoğrafya Müzesi binası… Türkiye Cumhuriyeti tarihinde sadece bir müze olması amacıyla inşaa edilen ilk bina. Mimarı Arif Hikmet Koyunluoğlu. Temeli 1925 yılında atılmış, müzenin ziyarete açılması 1930 yılında olmuş ve 1938-1953 yılları arasında Atatürk’ün kabri taşınana kadar Anıtkabir de görevini yapmış bir bina.

Bu binada onun Anıtkabir’e taşınan naaşından boşalan ve hala anısına korunan alanın karşısında dururken, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi edebiyatçılarından Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Yaşadığım Gibi kitabındaki satırlarında Atatürk’ü anlatışı ve ona olan derin hayranlığı içimde yankı buldu. Tanpınar;

Atatürk gibi milli varlığın her alanında yaratıcı eserler bırakan, dehasının mucizesiyle bütün milli hayatı yoğurup dirilten bir insandan bahsetmek daima güç bir şeydir. Çünkü Atatürk’ten bahsetmek, fanilerin diliyle bir mucizeler zincirini anlatmak demektir. Mucize, mucize ile anlatılır. Onun içindir ki kahramanların gerçek yüzleri sanatta görülür….

Gerçekten Mustafa Kemal’in dehâsı, daima gününün meseleleriyle onların içinde, onların havasında yaşadı. Onu herhangi büyük bir kumandanda, büyük ve başarılı politika adamından daha üstün, çok üstün, çok yaratıcı yapan şey, bir tek adamın zekâsını bir milletin hayatında bu kadar şümullü bir merhale haline getiren cemiyet meseleleri üzerinde kendi kendisini böyle teksif olması, bütün varlığını onların emrine vermesi, şahsiyetini onlarda idrâk etmesidir.

Bir milletin yaşama iradesinin en lâzım olduğu bir anda kendi nefsinde yaratıcı bir kudretli halinde hazır bulabilmek ve bir ocaktan, merkezî bir yıldızdan dağılan aydınlık gibi onu tam zamanında etrafa dağıtabilmek için ilkin o milletin içinden yetişmek, sonra bütün ömrünce onu yaşamak tabiî şarttır. Bizzat kendisi, “Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurdun, bağrından çıktığımız Türk Milletinin ve bir de milletler tarihinin fâcia ve ıztırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir.” derken bunu söylemiş oluyor.

Vatanının, milletinin, insanlığın ızdırabını şahsî bir tecrübe ve talih gibi yaşadığı içindir ki Mustafa Kemal bir kahramadır. Bu tecrübeyi şahsî dehâsıyla bir kurtuluş kapısı yaptığı için de eşsizdir’

Kendini hem bir milletin hem de insanlığın ayrılmaz parçası hissetmek… Bu kitaptan, Tanpınar’dan daha nice satır var buraya yazmak istediğim…

Bu bina ilk kurulduğu zamanlarda çekilen fotoğrafta görünenlerle şimdiki Ankara arasındaki fark insanı gerçekten şaşırtıyor. Bu muazzam farklarda, gelişmelerde rol oynayan kuşaklarla, bu farkları gün be gün görerek, yaşayarak büyüdüm ve Ankara’da çok iyi bir öğrenim gördüm, bunların karakterimdeki etkisi yadsınamaz. Bu nedenle çalışmaya, araştırmaya, öğrenmeye, emek vermeye, yaratıcılığa ve yapabilirliğe yüreğimde derin bir inanç taşıyorum. Ankara sadece varlığıyla bile bana bu inancı aşıladı. Daha da gelecekte şehrin içinde taşıdığı o yaşam ve enerji dolu tohumun tamamiyle açılacağını, büyüyüp serpileceğini ve insanlar için muazzam yaratıcık ve ilhamla dolu bir yer haline geleceğini de biliyorum, hissediyorum.

Şimdi bugüne Etnoğrafya Müzesine geri dönersem, bir kısmı ziyarete tadilat nedeniyle kapalıydı. Hemen yanında yer alan, yukarıda binasını gördüğünüz Resim Heykel Müzesi ise tamamıyla kapalıydı, ama Etnoğrafya Müzesi’nde şu an az da olsa sergilenen Türk El Sanat Tarihine ilişkin eserler arasında göze çarpan, etkileyici örnekler görmek mümkündü.

Ben Selçuklu seramiklerinin önünde epey zaman geçirdim. Genelde, çini tarihinin Osmanlı örneklerini büyük hayranlıkla seyretsem de Selçuklu sanatı bezemelerini daha doğaçlama, doğayla bütünleşik ve yaratıcı bulmam ve de kobalt ve bakır pigmentlerin hayranlık duyduğum tüm o firuze renk tonlarının kullanılmış olması nedeniyle daha çok beğeniyorum. Kullanılan motifler daha masalsı geliyor.

Sergilenen eserler arasında dikkatimi çeken bir diğer parça da Uygur’lara ait bir minyatür bezemeli alçı levhaydı. Türklerde minyatür sanatının gelişimine dair çeşitli açıklamalar bulmak mümkün. Bunlardan biri de Minyatür sanatının Orta Asya, Uygurlar’dan Anadolu’ya geçtiği. Kaynaklara göre Orta Asya’da Türkler İslamiyetten önce ağırlıklı olarak Manihenizm ve Budizmi benimsemişler. Bugün ulaşan tarihi parçalar o dönemde yani 9 yy. da Mani Dini’nin etkili olduğunu göstermekte. Anadolu minyatür tarihi hakkında dilerseniz daha detaylı bilgiyi Kültür Bakanlığının Kültür Portalından edinebilirsiniz.

Konu Minyatüre geldiğinde bir parantez açarak, yaratıcı çalışmalarını ilgiyle izlediğim günümüzün minyatür sanaçısı Murat Palta‘nın ismini anmadan da geçmek istemem. Sanatçının yaratıcılık sürecini daha fazla tanımak isteyenler için öncelerde dinlediğim şu konuşmasını da not olarak buraya bırakıyorum.

Biz müzeyi yaz ortası gezdik ve içimde yankılananlar böyle, ama şimdi gidecekler sanırım daha şanslı çünkü gezilerine bir de Ankara’nın sonbaharı eşlik edecek. Ve Ankara’nın sonbaharı çok güzeldir…