En Pofuduğundan

Bize güvenmiş, her sabah atölyenin camında bekliyorsun. Dün oğlumla okul çıkışı sana yine mama aldık. Maman bitmişti. En güzelinden aldık. Cankız’ımıza yedirdiklerimiz gibi.

Çok konuşuyorsun, çok ısrarcısın, bazen biraz bunaltsan da hallerin çok tatlı. Geldin inatla bu bahçenin baharına karıştın. Senin kadar çocuksu bir kedi görmedim. Hele bir de yemek yedikten sonra koşup koşup, oraya buraya saçılmış papatyaları keyifle kendine sürüşün. Seni Ankara kedisi, en pofuduğundan. Nasıl da yumuşak tüylerin. Ben de sana özendim, kağıdıma sürdüm biraz o papatyalardan.

Sadece bir gün gelmedin, neler geçti aklımdan. Hep kötü şeyler. Öldüğünü düşündüm. Günüm buruk geçti, gözlerim seni aradı. Oysa eskiden böyle değildim. Böyle kötü kötü düşünmezdim hemen, belki biri sahiplenmiştir diye düşünürdüm en azından.

Eskiden bir şeyler ters gittiğinde bu kadar kötüsü gelmezdi aklıma. Eskiden… Baharla bahar gibi hissetmeyi özledim. Gelecekten umudu özledim. Doya doya, büyük büyük, güzel güzel hayaller kurmayı. Şöyle senin güneşe uzandığın gibi, geleceğe rahatça bakmayı özledim. Baharla bahar olmayı özledim… Şöyle en pofuduğundan, senin gibi…

İnsan Sevdikçe Anlıyor

Cornwall, İngiltere, 2012

Cornwall’da tez sunumum öncesi, pencereden muhteşem okyanus manzarasını izlerken hocam Chris Seeley çekmiş.

Nasıl bir hasretti hissettiğim biliyor musunuz; vatan hasreti? Böyle bir özlem olduğunu, olabileceğini bilmiyorum. Söyleseler inanmazdım, inanmamıştım da. Nice şiirde harflerin en ince kıvrımlarına kadar işlenmiş, o yaşıma kadar okurken dinlerken bana dokunmamış, ne olduğunu bilmediğim bu duygu; şu gördüğünüz fotoğraftaki, yeni anne olmuş, Münih’te yaşayan, İngiltere’de okuyan bir kadının vücudununun her hücresinde tüm gücüyle hissediliyordu. Kaynağı o zaman yaşanan yerlere küskünlük falan değildi, açıkçası adeta bir cennette yaşıyordum. İngiltere’nin Cornwall sahillerinde şu an baktığım manzarayı bir bilseniz, hele Münih’te oturduğumuz Nymphenburg semtini bir görseniz, ‘sen hayatta başka ne istersin?’ diye bana söylenirdiniz belki. Ama içimdeki memleket hasreti her geçen gün, her şeye rağmen azalacağına arttı. Bülbülün altın kafesteki o buruk hali ve yurda, yurduma dönmekten başka bu derdime çare olmadığını anladığım o anlardan bir kare.

Uzak olduğum yıllarda, Türkiye’de nasıl büyük bir kültür ve doğa zenginliğin içinde yaşamış ama değerini yeterince bilememiş olduğumu anladığım nice zamanlar geçirdim. Bu farkındalık beni derinden dönüştürdü ve bahsettiğim nedenden insanın hayatında uzun bir yurtdışı tecrübesi kazanmasını çok önemsiyorum. Tarihini yeterince bilmiyordum, iklimini, bitki örtüsünü, sanatını, edebiyatını… Aslında kendimi bilmediğimi fark ettim. Yeterince dolu dolu, güçlü güçlü basmıyordum toprağa, toprağıma. Hepsini, her şeyi bilmek istedim. Çağlar öncesinden, günümüze kadar tüm tarihini… Kilimlerinden, yazmasına, dokumasına, çömleğine tüm el emeğini… Masallarını… Deve dikeninden, fındık ağacına tüm bitkilerini… Hepsini, her şeyini -imkansız olmasına rağmen- bilmek istedim. Ve öyle büyük bir özlemle döndüm ki… Beş yıl oldu ve ülkemde yaşamanın tüm zorluklarına rağmen pişman olmadım bu kararımdan.

Geçenlerde, bir nikaha şahitlik etmek için ailece kısa bir Almanya seyahati gerçekleştirdik. Yeni çiçeklenmeye başlamış elma bahçelerine komşu şirin bir yerde kaldık. Doğa yavaş yavaş uyanıyor, tatlı bahar güneşi toprağı, tomurcukları ısıtıyordu. Çeşit çeşit kuşun çoşkulu ötüşü, Ankara’ya kıyasla çok sesli bir orkestrayı çağrıştırıyordu. Hepsinin tadını yurduma döneceğimin, yuvamın orada olduğu bilgisinin rahatlığında çıkardım. Onu, beş yıl önce döndüğümden daha iyi tanıyor, seviyordum. En başta bozkırını sevmiştim, gerçekten. Ayağım yere daha sağlam basıyordu, gözlerim rahat, yüzüm güleçti. Yabancıladığım, bana ters gelen bir şey gördüğümde eski alınganlıklarım, karşılaştırmalarım yoktu. Yuvaya döneceğimi biliyordum. Bu bir çocuğun sokakta neşeyle oyun oynarken eve gittiğinde annesinin kapıyı açacağını, leziz bir şeyler pişirmiş olduğunu ve onu gördüğünde gözlerinin güleceğini bilmesi gibiydi. Ve bu anne öylesine derin, köklü ve bilgeydi ki. 

Çok duyarlı bir sanatçı olan, beni de içtenlikle seven tez hocam Chris‘in bedenimden adeta taşan hasreti gördüğü, fotoğrafını çektiği o zamanlardan beri içimde, cennet parçası benzetmesinde kesinlikle bir abartısı olmayan bu ülkede, güç hırsı, kin, öfke ve ayrıştırmalardan öte, onun güzelliğine, çeşitliliğine uyumlu, huzurlu, mutlu nasıl yaşanabileceğinin, güzel, anlamlı yaşamın ne olduğunun soruları var.

Anadolu’nun gerçeği çok ilginç, çok renkli ve bazen hiç beklenmedik anlarda ortaya çıkıveriyor. Günlük yaşamda dikkatli, anda kalmaya özen gösteriyorum ve farkındalık kalitemi düşürdüğünü hissettiğim Facebook ve Instagram gibi sosyal medyadan da -Dünya ve Türkiye gündemini takip ettiğim Twitter dışında- uzak olmaya dikkat ediyorum. Dürüstçe bir itirafta da bulunayım. Yurtdışındayken bunlar aynı zamanda Türkiye ile olan bağlantımdı. Şimdi sokaklarında yürüyorum, rüzgarı esiyor üstüme, yağmuru yağıyor. Asık, güleç insan yüzlerini, masmavi gökyüzünü kendi gözlerimle görüyorum. Ayrıca daha çok bilmeyi arzuladığım, öğrenmem gereken, araştırdığım çok şey var. Aradığım bilgiler de çoğunlukla popüler şeylere odaklı sosyal medya hesaplarında değil, ansiklopedilerde, az okunan, çoğu baskısını tükenmiş kitaplarda, müzelerde, şehrin sokaklarında, doğada bulunuyorlar. Son beş yıldır gece gündüz gerçekleştirdiğim zihin ve el çalışmasıyla, böylesine kapsamlı ve derin konularda kendim için daha ancak bir zemin oluşturabildiğimi gördükçe, vaktin kıymetini her geçen gün daha iyi anlıyorum.

Anadolu’nun gerçeği ilginç anlarda ortaya çıkıyor dedim. Mesela Hititlerin başkenti Hattuşa’nın kurulmak için seçildiği yerin insan üzerindeki etkisini, dört yaşındaki oğlumun Aslanlı Kapı’dan geçtikten sonra bir kayaya çıkıp önünde uzanan uçsuz bucaksız tepelere kükremeye başlamasında hissetmiştim. Öyle bir manzaraydı ki, insana ulaşabileceği içsel yüceliği, genişliği, korkusuzluğu, bilgeliği dalga dalga yansıtıyordu. Orada güneş, rüzgar, toprak, alabildiğine uzanan ufuk ve oğlumda kükreme isteği yaratan daha nice görünür, görünmez şey vardı. Sonra boya alırken Napoli Sarısı denen rengin her tonuna her fırsatta elimin neden istemsiz bir çekim hissettiğini ve o rengi neden bu kadar çok sevdiğimi de oralarda iyice anladım. Bu bilgiler, hisler düz bir ekrandan yansımıyordu, yansıyamıyordu işte. Belki böyle böyle de biraz sıkıldım Instagram’dan, Facebook’tan.

Her yazı sonrası sizlerden bana çok içten mesajlar geliyor. Son yazıdan sonra sevdiğim bir arkadaşım bir soru sordu ve o zamandan beri zihnimin bir köşesinde. Sizlerle de paylaşmak isterdim.

“Seni okumak öyle güzel ki ;

Zihnimin kalbimin , içtenlikle ve özenli anlatılmış ifadeleri çok sevdiğini bir daha hissettim. Ve sen kendini okuturken dinliğini de karşıya geçiren türde yazıyorsun. Yazdığın konulardan bağımsız olarak tarzına yorum yapmak geldi içimden. Zira konulara bakışın, algın, yorumların ziyadesiyle doyurucu. 

Boyut atlamayı başka mecralarda aramamak lazım kanımca. İşte bilincin boyut atlaması, kalbin açılması baktığın şeyin katmanlarını görebilmeyi beraberinde getiriyor. Bunda eminim yavaşlamanın, meditasyonun, entellektüel pratiklerin, sanat ve zanaat ile ilgilenmenin, doymuşluğun payı olmalı. Başka nelerin payı var acaba merak ediyorum gerçekten. 

Güzel varlığın ile gerçekten ışıldıyorsun. 

Çok selam ve sevgimle”

Bendeki değişimde başka nelerin payı var diye düşündüğümde ve geçmiş fotoğrafıma bakınca, bahsettiğim yoğun sevginin büyük etkisi olduğunu anladım. Diyar diyar dolaşırken içimde büyüyen bu sevgi, özlem karşılıklı olabilir miydi? Sevdiğim gibi seviliyor da olabilir miydim? İnsan özelini, kalbini en fazla onu her haliyle sevenine açmaz mıydı? İnsan açar da, peki ya doğa, hava, toprak, su açmaz mıydı, güvenmez miydi? Ve yalnızca bana mı? Bana açılanlar size de açılmış olmuyor mu okurken? Belki de sosyal medyadan uzaklaşma arzumun, ilhamının bir sebebi de budur. Kim bilir belki sadece gerçekten sevenlere, zahmet edenlere, görebilenlere açılmak istiyor daha derinlerdeki bazı güzellikler, anlamlar… Bu son söylediklerimin cevapları sadece bende değil, bu sözlerin içinizde yarattığı sezgilerde de… 

İnsan gerçekten sevdikçe daha çok anlıyor, biliyor… Sevgiden, sevmekten ötesi yok ve gerçek sevginin de güzelleştiremeyeceği, dönüştüremeyeceği, anlam katamayacağı bir şey yok. İnsan sadece güzeli sevebilen değil, sevdiğini de güzelleştirebilen bir varlık. Gerçekten seven, sevilen güzelleşir, güzellik de iyileştirir. Güzel bir davranış, güzel bir bakış, güzel bir söz, güzel bir sessizlik… Kendimle bir çok konuda samimiyetle, cesaretle yüzleştiğim son on yılın bana verdiği cevaplar bunlar… Orada olduğunuzu, sevginizi, güzelliğinizi hissediyorum ve bende, paylaştıklarımda bir güzellik gören hepinizi yürekten kucaklıyorum. Gerçekten sevdikçe güzelleşeceğiz, güzelleştireceğiz…

Not: E-postama düzenli gelen yorumlara, sorularına baktığımda, yazıların altında bir süredir kapalı olan yorum kısmını, her yazı sonrası blogda genele açık yorum yapmak, konuları tartışmak isteyenlere üç hafta kadar bir süre açık tutacak şekilde ilişkin bir ayarlama yaptım. Sonrasında yazılar yoruma yine otomatik olarak kapanacak. Dileyen yine bana e-posta yollamaya devam edebilir, ancak bazen cevaplamam zaman alabiliyor.

Eskişehir ve Suyu

Eskişehir – Konya yolu. Hava kapalı, yağmur yağmış, tüm renkler canlanmış. Ve gökyüzünün o net koyuluğu… . Son bir aydır renkler, pigmentler üzerinde çalışıyorum ve hep mavilere gidiyor ellerim. Her renkten sıcak-soğuk iki üç tane renkle tatmin olurken, mavinin her rengi, her pigmenti olsun istiyorum… Onlarca mavi bana evimde hissettiriyor. Ah, bozkırın gökyüzü… Toprağı ne kadar yumuşak, mat renklerde ise, yüksek rakımda nemsiz gökyüzü bir o kadar canlı, net. Bozkır insanı sürekli sonsuzluğa, sınırsızlığa bakmaya çağırıyor… Kobalt mavi mi, al sana en temizinden. Bu yüzden mi bilmiyorum, Orta Anadolu’da nice lider, nice aşık berrak vizyonlar görmüş… Günlerdir gelip gidip kobalt mavinin kağıdıma sürdüğüm saf haline bakıp duruyorum. Çivit mavi midir Türkçe‘de tam karşılığı? Bilmiyorum, ama bileceğim. İndigo mavi için de, lapis mavi için de çivit deniyor. Bunlar aynı renkler değil. Pigmentleri aynı deği. 

Bozkırın baharına, karına ve her mevsimde gökyüzüne bakmaya doyum olmuyor. Neşet Ertaş ne güzel demiş; ‘Denizi seyretmek gibidir, bozkırda gökyüzünü seyretmek.’

Bozkırı bir de kışın yağmur sonrası, ıslakken boğaz manzarasını izler gibi hiç izlediniz mi? Boğaz manzarası diyorum, çünkü bu topraklarda İstanbul’a, Ege’ye, Akdeniz’e hayranlık duymaya onay vardır, tabir-i caizse ‘cool’dur oraları sevmek, oralarda yaşamak, ama bozkıra hayranlık duymak için hangi doğanın daha güzel ve beğenilesi olduğuna dair size akıtılmış tonlarca koşullanma ağırlığını üzerinizden atıp, ona sahip olduğu gökyüzü gibi açık, özgür bir zihinle bakabilmeniz gerekir. Ve eğer bu noktaya ulaşabildiyseniz, sadece bozkıra değil, kendinize, yaşama, sevdiceğinize, çocuğunuza, doğaya da bambaşka gözlerle bakmaya ve onları görmeye başlamışsınızdır. Bozkırı bir kez görebildiniz mi, siz yaşamda da bir şeylere bakmaktan bir şeyleri görmeye geçmişsiniz demektir. Özgür biçimde görmeyi öğrenmek de gerçek yaratıcılığın, özgün bir insan olmanın başında gelir. Daha fazla söze dökmek isterdim ama, bunu anlatmak çok zor… Gerçekten görmeyi anlatmak kolay olsaydı keşke. 

Safran sarısı, lacivert, kil rengi… Toprağın tüm parlak tonları, mavinin tüm koyu tonları birbirine karışmış…Arabanın penceresinden akıp giden dalga dalga yumuşacık tepelerde gizem var, korkutuculuk yok. Orta Anadolu’nun, gökyüzünden üstüne akan suya duyduğu şükran, her yani sararak bizi de içine aldı… Eskişehir’e gitmek ne güzeldi. 

Su.. Eskişehir’de yeryüzünden çıkan sıcacık kaplıca suyuna da doyduk. Odunpazarı’nı sadece sevimli ortamıyla değil, sıcacık kaplıca sularında gevşemiş biçimde yüzen bedenimin teşekkür ettiği bir yer olarak da hatırlayacağım. İnsanın yaşına, yağ oranına göre vücudunun %70 ile %50 sini su oluşturuyor. Beden suyunun kalitesi, akışı bedenin sağlığı da demek. Yaşamda gevşemek, gevşeyebilmek, bedendeki sıvı akışının düzelmesine izin vermek bu nedenle önemli ve insanın temiz, sağlıklı suyun şifasına kendini bırakma isteği de belki dünyanın en kadim bilgilerinden, sezgilerinden. Bir hamamın sıcak, buğu dolu havası içinde çatıdaki küçük camlardan tatlı tatlı süzülen ışıkta, mermerlerden yankılanan su ve yıkanan insan sesleri. Antik Yunanı, Romalısı, Selçuklusu, Osmanlısı, bugünün Cumhuriyeti, bu toprakta insanlar binlerce yıl türlü şekillerde ve özenle inşa ettikleri hamamlarda yüzüyor, bu sularda şifa bulan hücreleri binlerce yıldır benzer şükran duygularıyla dolup taşıyor. Ben de bu kadim geleneğin 2010’lardaki bir yansımasıyım ve kaplıca havuzuna atlamaması için adeta yalvardığım sudan neşe dolmuş oğlum da…

Eskişehir’de Konya kadar tarihi yer yok, ama görülecek, gezilecek yer çok. Beni en şaşırtan da ön yargıyla girdiğim Masal Şatosu oldu. Dışarıdan; Almanya’nın Bavyera bölgesinde yer alan, baktığı vadi manzarası adeta nefes kesen, birçok Disney filmine ilham olmuş, deli olarak da anılan masallara düşkün Kral II. Ludwig tarafından savunma için değil keyif için yaptırılmış, içinde o zamanın üstün teknoloji türlü türlü ilginçliklerini barındıran ünlü Neuschwanstein Şatosuna benziyor. Fakat bu yapı esas olarak İstanbul Galata Kulesi, Amasya Burgulu Kule, İstanbul Kız Kulesi, Adalet Kulesi, Mardin Ulu Kule, Diyarbakır Çan Kulesi, Antalya Yivli Kule gibi Türkiye’nin ünlü tarihi kuleleri birleştirilerek yapılmış. Çocuksu kral Ludwig’in Neuschwanstein Şatosu gibi çirkin mi güzel mi karar veremediğiniz oldukça tuhaf bir görünümü de var, ama büyüklere değil çocuklara hitaben yapıldığını düşünürsek ve oğlumun uzaktan gördüğünde verdiği sevinç tepkisinden anladığım kadarıyla da amacına ulaşıyor. İçeriye girince yolculuklardan yolculuk seçmemiz gerektiğini öğrendik. Oğlan Gizemli Yolu şeçti ve şatonun kulelerinden birini çıkmaya başladık. Bizi tiyatro oyuncusu olduğunu tahmin ettiğim geç bir peri kızı karşıladı. Çocukları topladı ve onlarla şatonun içinde oluşturulmuş devler, sihirli kuşlarla, bahçelerle.. dolu bir masal diyarında adım adım ilerleyen, mutlu sonla biten heyecanlı ve gizemli bir arayışa çıktı. Sadece çocuklar değil, bir yetişkin olarak ben de kendimi bir varmış bir yokmuş denilen o boyuta ışınlanmış hissettim. Masalların ve masal dinlemenin yaşı yok, hele ki masal dünyası içinde bir masal kahramanı olmanın…

Eskişehir’de yürünecek çok yer de var. Sütlü yeşil akan Porsuk Çayı ve etrafında uzanan yeşillikle kaplı yollar, parklar, hatta bir sahil. Sonra sevimli evleriyle Odunpazarı.

Odunpazarı’nda yer alanTarihi Kurşunlu Külliyesinde faaliyette olan Cam Sanatları Merkezi’ndeki açık atölyede sanatçıları cam yaparken izleme imkanı da var. Böyle bir fırsatı kaçırır mıyız, oturduk izledik bir süre. İçeride çalışan sanatçıların o sıra odaklanması ne azdı, ne de çoktu. Cam üflüyorlardı. Oğlan büyülenmiş gibi ağzı açık baktı. Dilerim bir gün bir sanatçının tam odaklanmayla çalışma anına da rastlar ki, işte o an mekanda açılan görünmez bir kapıdan masalların ötesindeki zamansızlığa adım atabilir. Güzellik, çirkinlik, hata yapma kaygılarından özgürleşmiş, tam dikkat çalışan bir sanatçının/zanaatkarın işinde, çevresinde adete ayrı bir frekans boyutu oluşuyor bana göre ve sırada çıkan iş de, edim de, oluş da geldiği üst boyuttan enerji saçan aşkın bir hal yansıtıyor. Keşke böyle bilinçle ortaya çıkan objelerle etrafımız dolsa. Çoğumuzun sanata ve son zamanlarda da zanaata bu kadar çekilmemizin sebebi sadece güzellik değil, zihin duruluğunda gerçekleşen o oluş haline bir an bile olsa dokunabilmek için bence. Samuraylardan, dokumacılara, hat, çini ustalarına… binlerce yıl türlü inanış, zanaatı, el sanatını bir aydınlanma pratiği olarak da kullanmış ve üzerinde yaşadığımız topraklar bundan istisna değil, hatta bunun kadim bir merkezi. İnsanların yıllara meydan okuyabilen tarihi eserleri görmek için bu kadar çekim duymaları da bu nedenden bence. Yapanı aşan bir bilinçle üretilen eserler bize özümüzü hatırlatırken, çevremizde bu tarz ürünlerin eksikliği gitgide onu yitirmemize yol açıyor…

Çağdaş Cam Sanatları Müzesi’ni de gezdik. Mumya müzesini’de. Ayrıca Odun Pazar’ına inşaa edilen Odunpazarı Modern Müze’nin mimarisine bayıldım.  Eti Arkeoloji Müzesi, Minyatürk gibi gezemediğimiz yerler de kaldı.

Gezimizin en duygulu zamanlarını da bana Odunpazarı’ndaki Eskişehir Kurtuluş Müzesi yaşattı. Odunpazarı, ismini Kurtuluş Savaşı sırasında halkın semtin meydanında yakacak odun temin etmesinden alıyormuş. Eskişehir, Kurtuluş Savaşı’nın kilit noktalarından biri ve müze küçük bir konakta olmasına rağmen, teknolojinin de imkanlarını yaratıcı biçimde kullanarak o zamanın birçok boyuttaki mücadelesini ve psikolojisini oldukça başarılı biçimde yansıtan bir yer. Yakın tarihimiz, insanın tasavvur ve dayanma gücüne dair muazzam esinlerle dolu. Değerini özellikle yurtdışında yaşarken daha derinden hissettiğim, her ne pahasına olsun bir sömürge olmayı reddetmiş ve bu mücadelesinde mucizevi biçimde başarılı olmuş bir milletin parçası olmaktan, onur duyuyorum. Müzeyi defalarca kez duygulanarak gözlerimin dolu dolu gezdim. Oyunlar, videolar sadece çocuklara hitab eden çok yeri de var.

Böyle böyle gezimizin sonuna geldik. Önceki yazılarımı okuyanlar içimdeki dirençleri aşarak, çizim konusuna biraz daha ağırlık vermeye karar verdiğimi bilecekler. Fırsat buldukça denemeler yapıyorum. Eskişehir’de son akşam otelde dinlenirken, bir yıldır neredeyse her gün bana eşlik eden sevdiğim sırt çantamı da, deftere uzanmaya üşenip o an en yakınımda bulduğum kalemle kağıda çizdim. İlkinde beceremedim. İkincisinde de. Üçüncüsü fena olmadı. Bu uğraşımı görüp ne yaptığımı merak eden oğlum bir süre sonra yanıma geldi, ‘Çok güzel olmuş anne! Nasıl yaptın?’ diye sordu. Ben de önceki bozuk çizimlerin olduğu küçük kağıtları gösterdim ve ‘İlk yaptıklarım olmadı. Olmayınca tekrar denedim.’ dedim. Bir şey söylemeden gitti ve benzer bir kağıt alıp bana şunları yazıp verdi. ‘Sevigiri Anne, Seni seviyorum.’ Sıkıca sarılıp, yumuş yumuş yanaklarını sündüre sündüre öptüm. Belli ki beceremediğini düşündüğü bir konuda heyecanlanmış, özgürleşmiş, cesaretlenmişti. Hangi konu olduğunu soruşturup anın büyüsünü bozmak istemedim. Anladım ki, yaratıcı çocuklar için mükemmel ebevenyler, okullar, kurslar değil çabalarından, tasavvurlarından, yaşamlarından ilham alacakları yaratıcı, samimi ebeveynler yeterliydi…

Eskişehir’den döndüğümüzde, sevdiğim çantam, oğlanın yazısı, müzelerden verilen tanıtım broşürlerinden parçalar keserek günlüğüme bir kolaj yaptım. Geziden haftalar sonra acelesiz yazdığım iki yazıda da gördüğüm, sosyal medyada takip, takipçi, paylaşma ve yorumlardan özgürleşmiş yaşam, her şeyin çok daha doya doya, sindire sindire yaşandığı bir yaşam. Keşke çok daha önce uzaklaşsaymışım diyorum.

Yazımı bitireyim artık:) Eğer aradığınız sanatı, yaratıcılığı içtenlikle kutlayan, destekleyen bir yer ise, Eskişehir böyle bir yapı sergiliyor ve bu yönüyle de geçmişini tekrarlayan, ona takılan değil, her yaştan insanın hayal gücünü, yaratıcılığını canlandırıp geçmişin üzerinde daha yaşanılası bir geleceği inşaa etme çabasında olan bir şehir… Ve her anlamda gezilesi, görülesi bir Orta Anadolu şehri…

Konya ve Havası

Bu yarıyıl tatilinde seyahat etsek ama uzak bir yerlere de gitmesek diyerek, Konya ve Eskişehir’e uzandık. Ama iki hafta geçti, geziden bende kalanları aktarmak için başladığım bu yazı bitmiyor, bitemiyor bir türlü. Sonunda, güzel deneyimleri Konya havasının kirliliği yüzünden boğazımda oluşan tahrişin yarattığı acıdan bir şekilde ayıklamaya çalıştığımı fark ettim. Konya’nın karbondioksit ve ise boğulmuş şehir havası, diyaframdan derin ve yavaş nefesler alma alışkanlığı olan bedenim için iki günün sonunda adeta bir ızdırap haline geldi ve tutulduğum kuru öksürük de tatil sonrası bir hafta daha peşimi bırakmadı.

günlüğümden

Çıkmaya bir gün öncesinde karar verdiğimiz gezide hava koşulları konusunda çok şanslıydık. Ankara’da bu yıl çetin geçen Aralık ve Ocaktan sonra, güneşli ve ılık kış günlerinde dışarılarda olmak hepimize iyi geldi. Bir de Konya’nın şehir havası bu kadar kirli olmasaydı. 

Ankara-Konya yolu ne güzeldi. Uçsuz bucaksız düzlükte, elle tutulabilecekmiş kadar yakın uzanan gri, sarı, Prusya mavisi bulutların arasından kaçıveren kış güneşinin Konya ovasının orasında burasında kalmış son kar parçalarını eritişiyle, taze ekmek gibi yer yer tüten toprağın yarattığı o ana, o mevsime, o güne münhasır muhteşem doğa manzarasıyla yol aldık. Ekili tarlalarda güzel zamanlar yaşadıkları belli olan köstebeklerin düz çizgiler halindeki minik minik tepecikleri… Köstebekler, yiyecek bulmak için bahçelerdeki gibi rastgele sağa sola bakmak zorunda değillerdi, ovadaki tarım endüstrisine uyum sağlamışlardı. Tüm bunları, -aylardır sosyal medyadan uzak duruşumdan olsa gerek- fotoğraf çekme refleksim sönmüş biçimde, öylece, doya doya izlemek ne güzeldi. Anlatmak için bakmamanın, anlatacak çok şey bıraktığını anladım bu gezide.

Fotoğrafçıların altın saat dedikleri zaman diliminde şehre varıp otelimize yerleştikten hemen sonra çıkıp yürüdük. Gideceğimiz yerin uzaktan o meşhur turkuaz yeşili görünürken, Dünya’da böylesine bir noktanın kaldığımız otelden birkaç dakikalık mesafede olması içimi şükranla doldurdu. Ama yürüdükçe boğazımda bir yanma da oluşmaya başladı, öyle ki sanki bir ince zımpara boğazıma dokuna dokuna geçiyor gibi hissettim her nefeste. Ortamın güzelliğine, güneşe tezat, hava öylesine kirliydi ki, boyutuna inanmakta zorluk çektim. Şehir içinin hemen hemen her yerinde birçok bacadan isli, kapkara bir duman tütüyordu. Konya’nın kışı insanın boğazını incitiyordu. Yürümeye devam ederken genzimdeki yanmayı unutup yine gülümsedim. Çocukluğumdan beri Mevlana’yı her düşünüşümde içim huzur buluyor.

Yıllar önce oğlum yaşlarındayken, annem Şeb-i Aruz zamanı Konya’ya gerçekleşecek bir tıp kongresine beni de beraberinde götürdü. İlk izlediğim Sema Törenini hiç unutmuyorum. Baştan sonra çıtımı çıkarmadan izlemiş olmama beraberimdeki bazı büyükler şaşırmıştı sanırım. O zamandan ve kendimden biliyorum, çocuklar Mevlana’dan çok şey alıyor. Hatta bazen büyüklerden fazlasını. 

günlüğümden

Şimdi yarıyıl tatili gezimizin ilk durağı olan Konya’da Mevlana’nın Türbesine doğru el ele yürürken oğluma;

“-Bak oğlum bana bazen soruyorsun ya, ‘Biz niye varız, neden yaşıyoruz?’ Bu soruların sözsüz cevaplarını bulmuş olanların bir zamanlar gerçekten yaşadığı bir yere gidiyoruz. Sessiz ol ki, verilen bilgiyi duyasın. Ama gerçekten sessiz olman gerek, çünkü o bilgiler kulakla değil, kalple alınır. Kimi zaman da bir şey anlamadım zannedersin, bazen yıllar sonra açılır içinde cevapları örten perdeler. Unutma bu dünyada kendini bilmekten, gerçek özünü tanımaktan önemlisi yoktur.” dedim

Başını hafifçe salladı. Söylediğimi anladığını hissettim ve gezinin ilerleyen zamanlarında yaptığı bir yorumdan da anladığını gördüm.

Çocukken evde bulduğum Buda’nın hayatıyla ilgili bir kitapta, Buda’nın ölmeden önce kendisini takip edenlere; ‘Kendinize yalnızca gerçeği ışık yapın.’ dediği bir bölümü okuduğumu hatırlıyorum. Sözün tam olarak böyle olup olmadığından emin değilim, üzerinden en az 30 yıl geçtiği düşünülürse. Ama ‘gerçek (hakikat)’ kelimesini çok iyi hatırlıyorum ve bende onun ne olduğu ile ilgili derin bir merak uyandırdığını da. Bu gerçeği uzunca bir süre gördüğüm, dokunduğum şeyler olarak anladım. Yıllar geçtikçe o gerçeğin anlamı defalarca kez değişti ve derinleşti, ama Buda’nın gerçekle neyi kastettiğini bilmeye ilişkin arzum hiç geçmedi. Ve bir süre sonra birçok kültürden, dinden aydınlanmış kişinin bu gerçekten bahsettiğini anladım. Ve anladım ki, tek bir gerçek vardı, öyle olmayan gerçek değildi.

Oğlum yaşamın anlamını beş yaşlarındayken bana sürekli sorduğu ‘Biz neden yaşıyoruz?’ sorularıyla sorgulamaya başladı. Bazıları bunları çocuksu, derinliği olmayan sorular olarak alıyor, bense çok ciddiye alıyorum. Ama burada bu konuyu daha fazla uzatmayacağım. 

Kaldığımız oteli çok sevdik. Girişte ayakkabıların çıkarılması, o tombik ayaklarıyla giydiği otel terliklerinin onu evinde hissettirişi ve ayakkabılığın üzerinde oturmuş yine o tombik ayaklarını sallaya sallaya küçük otelin sahibine o bitmek bilmeyen soruları… ‘Burada tek başına mısınız?’ ‘Kaç kişi çalışıyor burada?’ ‘Başka kalanlar var mı?’ ‘İşinizi seviyor musunuz?’ İçten bir merakla sorduğu sorulara cevap verirken otel sahibinin de onu sevdiğini hissettim. Aralarında sıcak bir iletişim oluştu ve bu etkileşim kaldığımız sürece iki taraf üzerinde de olumlu etkisini belli etti. Bıdık çevresine kendini seyreden narsistik kaygılarla değil, karşıdakini anlamak, tanımak arzusuyla bakıyor, bunu gerçekten çok seviyorum.

Konya, Selçuklu ve Osmanlı mimarisinin güzel örneklerinin yan yana görülebileceği tarih dolu bir şehir. Şehirde turistin pek olmadığı bir zamanda Mevlana Müzesi’ni gezi sonrası, günbatımının turuncu ışıklarıyla dolmuş aydınlıkta Türbe’yi ve Selimiye Camii’ni uzaktan gören bir banka oturup, bir yandan güvercinlerin kanat seslerini, bir yandan oğlanın anlattığı hikayeleri dinlemek ne güzeldi…

Ertesi sabah benim ricamla temiz bir nefes almak için, merkezden biraz uzaktaki Tropik Kelebek Bahçesine gittik. Çok şanslıydık, hava güneşli olduğu için her yerde kelebekler uçuşuyordu. Rengarenk, bakmaya, izlemeye doyum olmaz kelebekler. Keyifleri de oldukça yerindeydi. Kozalarını gördük, kimisinin kozalarından çıkışını, buruşuk kanatlarının kurumasını hareketsiz bekleyişlerini izledik… Kelebeklerin tırtıldan o muhteşem kanatlı böceğe dönüşümlerine, başkalaşımlarına gözle şahit olmak insan bilincini bir anda nasıl da ümitvar bir titreşime yükseltiveriyordu. Başkalaşmak…

Alanda yetişen kelebekler arasında hem dişi hem de erkek özelliklere sahip bir kelebek de bulunmuş. Bu bize, birçok kişi gibi çok önemli ve ilginç geldi.

Ayrı bir kısımda başka böceklere de yer verilmişti. Antik Mısır’da hayran olunan gübre böcekleri, tasavvuf edebiyatında önemli bir simge olan pervane, örümcekler… merak ve hayranlık uyandırıyorlardı. O sırada birden, geçen senelerde benden kendileri için baskı yapmamı isteyen bir arkadaşımın, desen örneklerini incelerken pervane desenime bakıp, ‘Baskı için böcekten başka bir şey bulamadınız mı?” dediğini hatırladım. Arı, kelebek, pervane, sinek… doğa dengesinin temeli olan, insanın çok şey borçlu olduğu bu canlılara bakınca etkilenmemek, etkilenememek… Son yıllarda bir şeyden eminsem o da; insanla doğanın karşılıklı iletişim içinde olduğu ve doğanın da kimi insanla etkileşimini azalttığı kimiyle de arttırdığı… Yani sen doğayı severken, doğa da seni seviyor aslında…

Öğleden sonra şehir merkezine döndük. Yine sokaklarında yürüdük boğazımız yana yana. Selçuklu mimarisin gönlü dinlendiren sade çizgileri, geometriyi ustalıkla kullanan taş işçiliğiyle bezenmiş eserleri arasında, Aziziye Camii farklılığıyla dikkat çekiyordu. Batının barok sanatından alınan esinle Osmanlı’da oluşan Türk Barok mimari yaklaşımının, zerafetiyle insanda dönüp dönüp bakma hissi yaratan nadir örneklerinden. İçeriye ferahlık veren kocaman pencereleri, şadırvanlı minareleri, mermer sütünlar… Aziziye Camii’nin Konya’yı ziyarette mutlaka görülmesi gereken bir yer olduğuna karar verdik. 

Konya Arkeoloji Müzesi’ni de ziyaret ettik. Sararmış duvarlarının en son ne zaman boyandığı anlaşılmayan, birçok eserin yanında açıklayıcı bir yazının bile olmadığı müze öylece kendi haline bırakılmış görünüyordu. Müzelerine yüksek miktarlarda yatırım yapılan tarihi şehirler için oldukça anlamsız bir davranış kabul edilebilecek, bir arkeoloji müzesine bu derece değer vermeme durumunu, Konya’da gözlüyor olmaktan nedense hiç şaşırmadım. Tersini görseydim belki sürpriz olurdu.

Arkeoloji müzesinden sonra sevimli otelimize yürüyüp, girişte terliklerimizi giyip, odamıza dinlenmeye çıktık. Ertesi sabah da otelden ayrılarak, Konya Bilim Müzesine gittik.

Hem büyüklerin hem çocukların aktif biçimde uzun saatler geçirilebileceği, bilimsel açıdan genel anlamda uluslararası içerikle ve donanımla dolu, bilim tarihineyse sadece islam tarihi açısından yaklaşan, büyük bir yer Konya Bilim Merkezi. Girişinde çocuklar için bilim kitaplarının satıldığı büyükçe bir kitapçısı da var. Ziyaretimizden, son yıllarda yaptığım iş dolayısıyla, duyuların beyinde kapladıkları alanları orantısal biçimde gösteren vücut heykelini kendime not olarak aldım. El en büyük alanı kaplıyor beyinde. Oğlan en çok Mars’ta koloni kurmayı sevmiş. Eşim ise son zamanlarda astrofizik ve kozmoloji alanlarında yaptığı yoğun okumalar nedeniyle bu konularla ilgili bölümleri ilginç buldu.

Oradan çıkıp Eskişehir’e doğru yola koyulurken bir kez daha anladım ki, Türkiye’de herkes bir hikaye anlatıyordu geçmişe dair. Ancak bunların çoğu Mevlana’nın hikayelerinde anlattığı gibi, karanlıkta insanların bir filin elleriyle tuttukları yerden yola çıkarak koca fili tarif etmeye çalışmalarına benziyordu… Nihayetinde, Konya’yı gezmek kadar Konya’dan ayrılmak da bana iyi geldi, en başta akciğerlerime.

Bir sonraki yazımda Eskişehir izlenimlerimi yazmayı istiyorum…

Bir Anlam Oluşturmak

Geçen hafta oğlumla atölyede guaj boya kullanarak resim yaptık. Yan yana, diz dize, aynı paletten. Önce ben önerdim, ‘Hadi böcekler çizelim.’ diye. Heyecanlandı. Hemen fırçasını bir renge soktu ve çizmeye başladı. Bu kadar hızlı.

Sohbet ede ede devam ettik. Ben;

-Uğurböceği çizeceğim.

-Ben örümcek çizeceğim.

Sonra o benimkine sitemle bakıp,

-Ama seninki çok güzel olmuş.

-Ben de senin salyangozuna bayıldım.

Kocaman kocaman gözleri olan bir salyangoz yapmıştı. Nasıl güzeldi. Benim kağıdıma da çizmesini istedim. Sevinçle tamam dedi, hemen bir tane de benim kağıdıma yapıverdi. Ardından onun önerisiyle Mona Lisa portreleri yaptık, soyut resimler yaptık. En sonunda da yine onun fikriyle duvarlara resimlerimizi asarak bir müze açtık ve babaya gelince gösterdik. Akşam sergimizi gezerken oğlumun renkleri çekinmeden, doya doya kullanışıyla, yan resimlerde benim sarı arı, kırmızı uğur böceği şeklinde giden kontrollü renklerimi karşılaştırdım ve birden içimde onun gibi özgür bir şekilde yaratmaya, çizmeye ve renklerle oynamaya yönelik karşı koyulmaz bir istek belirdi.

bu koskoca kulaklı bir fil, kulaklarıyla söylenen söylenmeyen her şeyi duyabiliyor

Çoğu insan bilmez; çizim ve resim oldukça yetenekli olduğum ama çocukluğumdan anne oluncaya kadar kedinin suyu görmesi gibi kaçındığım şeylerdi. On bir yaşlarına kadar çok gelecek vadettiği düşünülen ve bu nedenle bana ders vermek isteyen bir öğretmenin kafasındaki şemalara uymadığımı hissettiğim için resim yapmayı tamamıyla bırakmış bir insanım.

Ondan önceki ilkokul resim öğretmenim, mor gökyüzü de olabilir, istediğimiz her renk gökyüzü olabilir çocuklar, diyerek sınıfta bizleri cesaretlendirirdi. Giyimi rengarenk, yüzü güleçti. Derslerini dört gözle beklerdim. Birkaç ödül de aldım onun dersinde yaptığım resimlerle. Sonra diğer öğretmenim geldi. Bana seçtiği birkaç çocukla birlikte özel ders vermeyi teklif etti. Başta onunla da eğlenceliydi resim yapmak, ama bir süre sonra renkler kararmaya başladı. Öğretmenimin görüntüsü genelde depresifti, sanırım bu renk konusunun onunla da ilgisi vardı, bilemiyorum. Bizimle resim yaptığını hiç hatırlamıyorum. On iki-on üç yaşındayken derslerde konu Van Gogh gibi sanatçıları birebir kopyalamaya geldiğinde, ben çoktan içimdeki resmi seven, resim yaparken saatlerin nasıl geçtiğini bilmeyen çocukla temasımı yitirmiştim. Resim derslerine ayağımı sürüye sürüye gitmeye başladım ve sonunda da bir usta ressamı taklit edemediğim, etmek istemediğim ve yağlı boyayı sevmediğim için yeteneksiz olduğuma kanat getirip, kendime dair büyük bir hayal kırıklığıyla resmi tamamıyla bıraktım.

Bu iki öğretmenime uzaktan bakmak bana çok şeyi öğretti. Birincisi yaptığı işi seviyordu. Neydi yaptığı iş; ‘Çocuklarda yaratıcılığı arttırmak, resmi, sanatı sevdirmek.’ Diğeri ise kim bilir hangi sebeplerden depresif bir tutum içindeydi. Kim bilir ne güçlükler yaşıyordu yaşamında, onu da anlayabiliyorum şimdi. Belki en derin arzusu olan doya doya sanat yapmak yerine, parasal sebeplerden bir okulda öğretmenlik yapmak zorunda kalmıştı ve bu durumdan hem maddi hem manevi bir çıkış yolu olarak okuldaki derslerin yanı sıra, yetenekli bulduğu çocuklara özel ders vermeyi düşünmüştü. Bana da resmi daha fazla öğretmek, sevdirmek istemiş, ama süreç resim yapmaktan tamamiyle soğumamla sonuçlanmıştı.

O yıllardan sonra şimdi yine bir resim öğretmenim var; oğlum. Öğretmenim enerji ve yaratıcılıkla, farklı farklı bakış açılarıyla, fikirlerle dolu. Anne olduktan sonra, çocuğumla resim yapmak, resimli kitaplar okumak, çizgi filmler izlemek, hayaller kurmak beni geçmişe, tıpkı onun gibi resim ve çizim yapmaktan çok keyif aldığım ilk zamanlara adeta ışınladı. Bıraktığım yeri hatırladım ve o bıraktığım yerden devam etme isteği, cesareti uyandı içimde. Oyunla her şey ne kolay, bir büyük için bile. Oğlumla bir şeyler yapmayı, onu yeni malzemelerle, yeni şeylerle tanıştırmayı seviyorum. Ve yukarıda anlattığım örnek gibi ondan, yaratıcılığını kullanma biçiminden, görme tarzından da çok şey öğreniyorum. Malum yarı yıl tatili de yaklaşıyor, oğlumla tatilde beraberce yapabileceğimiz şeyler için bakındığımda, kütüphanemde Carla Sonheim’ın Drawing Lab (Çizim Laboratuvarı) kitabını gördüm. Kitabı biraz karıştırdım, sonra web sitesini  inceledim. Carla’nın çalışmalarının enerjisine bayıldım, bayıldım… Sonunda, bahsettiğim kitapta önerdiği çok zaman almayan tekniklerden birini de denemeye karar verdim. Hafta içinde ara ara yaptım, yaparken de zamanın nasıl geçtiğini anlamadım ve sizinle paylaşmak istedim.

Önce boş bir resim kağıdı üzerine sulu boya ile (ben bazen akrilik mürekkep de kullandım) dileğiniz bir renkle rastgele, içinizden gelen boyamalar yapıyorsunuz. Sonra bu katın kurumasını bekleyip, yine dileğiniz bir renkle aynı şekilde rastgele boyama yapıyorsunuz. Bu kat da kuruduktan sonra bir kez daha. Ardından ortaya çıkan şekli bir süre inceleyip, size çağrıştırdığı örüntüyü kalıcı mürekkepli bir kalemle çiziyorsunuz. Dilerseniz üzerine kuruboya, pastel boya vb ile de ekler yapabilirsiniz. Ben China Marker ve beyaz jel kalem kullandım.

Ve amaçsız başlayan bu süreç son dönemde yaptığım en anlamlı çalışmalardan biri oldu.

bu kedi-tilki bahçelerde kimse yokken ağaç altında uyumayı seviyor. hikayesini merak ediyorsan burada
bu güzel balık pek süslü, saatlerini ayna karşısında geçiriyor
bu deniz salyangozu çok şakacı, ama bazen arkadaşlarını kızdırıyor bu şakalar
bu balina bir düşünür, ama bazen düşünemiyor, çünkü yanlışlıkla yuttuğu plastikler midesinde çok hazımsızlık yapıyor

Bir lekeyi veya soyut bir görüntüyü, bir örüntü halinde algılamak aynı zamanda insana dair de çok şey anlatıyor. Hepimiz zaten sürekli olarak yaşamda gördüğümüz, duyduğumuz, öğrendiğimiz şeyleri, kendimiz için anlamlı örüntülere çeviriyoruz. Kendini bilmek isteyen için ise, bunları neye göre, nasıl yaptığının farkında olmak önemli. Gördüğüm şekilden ben bu örüntüleri oluşturdum, ama diğer bakanlar kim bilir başka neler oluşturabilirler.

Onca şey arasından benim bugünlerde çocuksu ve insansı doğa karakterleri yaratmayı tercih etmemin en üstte görünen sebebi hem doğayı sevmem hem oğlumla izlediğim filmler, okuduğum kitaplar… Diğer bir sebep de tüm ülkeye uzun süreden beri sinmiş, yerleşmiş o neşesiz ağırlıktan, mutsuzluktan uzaklaşıp, kısa bir süre için bile olsa yaşama daha hafif, geniş olasılıklarla dolu bir enerjiyle bakmak ihtiyacı. Bu araştırmada daha derinlere gidersem kendime dair çok şey bulabileceğimi biliyorum. Neden başka canlılar dururken onlar? Neden o renkler…

Bu çizim süreci hayatla ilgili güzel bir metafor da oldu benim için. Çoğu zaman yaşam insana boş bir kağıt vermiyor ve doğumumuzdan itibaren şeyleri, tecrübeleri, olayları bazen karışık, anlamsız görünen biçimlerde sunuyor. İlk anda görmesi zor da olsa, zamanla yaşamda insanın kendisi için oluşturulabileceği türlü türlü güzel ve farklı anlamlar olduğunu bilmek, hissetmek umut verici. İnsanın yaşamda oluşturduğu, gördüğü, bulduğu anlamlar çok derin bir konu… Bu konuyu oğlumla konuşmak için sabırsızlanıyorum… Ve en derin konular bazen (bence çoğunlukla) çocuksu veya basit görünen şeylerde gizli. Veya çocuklara anlatmak daha kolay veya çocukken en karmaşık konular daha iyi anlaşılıyor… Yoksa hala Küçük Prens yediden yetmişe birçok kişinin en sevdiği kitap nasıl olurdu? Ve, evet bence de o fil yutmuş bir boa yılanı:)

öyle hevesle başladım ki resimlerin hiç dokunulmamış hallerini çekmek aklıma gelmedi. bunu da ilk taslak çizimi yaptıktan sonra akıl edip çektim.
bu kuğu çok empatik, arkadaş toplantılarında sık sık eskiden kendini çirkin bir ördek yavrusu zannettiği günleri anlatır. hikayesini merak ediyorsanız burayı tıklayın