“tokun mayın”

‘tokun mayın’ Yaptığı bir şeyin üzerine koyduğu bir yazıydı geçen senelerde. Ne demek istediğini anlamamız oldukça zaman almış, anladığımızda da çok gülmüştük. ‘Dokunmayın’ diyordu. Sonra günlüğüme o zamanlarda bahçemizde olan menekşelerin eskiziyle onun yazısını birleştirerek, kolaj yapmıştım. Bu sıralar canım çok sıkkın, öyle böyle değil. Okulların kapanmasıyla uzun süredir ertelediğim ve hatta belki de polyannacılık oynadığım eğitim konusu yine önüme geldi.

Son zamanlarda çizimlerim, yaptıklarım konusunda sizden gerçekten çok çok güzel geribildirimler alıyorum. Bu kişilerin arasında, sanatçı olup sanatını çok beğendiğim kişiler de var. Bu beni hem mutlu ediyor, onurlandırıyor, hem de hüzünlendiriyor. Çünkü sözleri ilk defa duymuyorum. İlk 7-8 yaşlarında duymuştum. Resim yapma şevkim bir resim öğretmeni tarafından söndürülünceye kadar da devam etmişti. Bir öğretmen sayesinde, otuz yıl bir daha açılmamacasına kapatıldı o sayfa. Oysa annem resmim gelişsin diye yolluyordu o derslere.

Şimdi oğluma çizim öğretmek için Mona Brookes’un Çocuklarla Çizmek (Drawing with Children) isimli artık alanında bir klasik haline gelmiş kitabına bakıyorum ve görüyorum ki bana ders veren öğretmen oldukça yanlış bir yaklaşıma sahipmiş. Şimdi bu noktada kaybolan yıllarıma üzülmeden, ‘evet, beni tüm yaşananlar bu noktaya getirdi, kader’ falan demem gerekiyor belki, ama bunu dolu dolu diyemiyorum. Belki de dememem gerek. Kendim için kaybolan yılları geri getiremem, peki ya oğlum? Onun aynı şeyi yaşayabileceği ihtimalini görmek canımı bir anne olarak çok sıkıyor. Benim artık iyi eğitimden beklenti düzeyim yararı geçtim, ciddi bir zarar vermesin noktasına gelmiş durumda.

Toprak Dede’yi Uğurlarken

Toprak Dede, Hayrettin Karaca / Eskiz Defterimden

Hayrettin Karaca, namıdiğer Toprak Dede. Yaşamı bir kendini gerçekleştirme, ‘ben’ tanımını çok çok ötelere, kurda kuşa, toprağa, yaprağa ve doğmuş, hatta henüz doğmamış insana, hayvana, tüm bildiği bilmediği canlılara genişletmenin, genişletebilmenin, kendini aşmanın hikayesi. Yetmiş yaşındayken kurduğu TEMA’yla; Türkiye’de her yaşa, her kesime erişerek, bizlere bizler için çok geç olmadan toprağın, doğanın dengesinin korunmasının, iyileştirilmesinin ve insanın bilinçlenmesinin gereğini, önemini, aciliyetini anlatan, anlatabilen, bu konuda Türkiye çapında her geçen gün daha da güçlenen bir hareket başlatan apaydınlık insan.

Onun artık bir simge haline gelen ağaçla kucaklaştığı anı eskiz defterime anı olarak çizerken, yüzündeki o sevgi, mutluluk, huzur ve saygı taşan ifadeye odaklanmak sanki bir ışığa bakmak gibiydi. Tüm kalbimle ona açtığı yol ve verdiği ilham için teşekkür ediyorum. Gelecekte olur da bir güzellik başlatmanın ilhamı içime dolarsa ve bunun için artık çok geç ya da yaşım ileri diyecek olursam, onu hatırlayacağım.

Sayın Hayrettin Karaca, sonsuza dek huzur içinde olun. Sizi, yaptıklarınızı daima şükranla anıyoruz ve anacağız.

Anadolu Yaban Koyunu’nun İzinde

Eskiz Defterimden / Sulandırılabilen Grafit Tebeşir ve Suluboya

Anadolu bozkır doğasına ilişkin şimdiye kadar izlediğim en güzel belgesel, Bozkırın Çocukları: Anadolu Yaban Koyunu. Ayrıca Türkiye’de tek bir yaban hayvanı türü üzerine çekilen ilk doğa belgeseli olma özelliğini de taşıyor.

Yönetmenliğini Ece Soydam’ın gerçekleştirdiği söz konusu belgesel izleyicilerine muhteşem bir görsel şölen sunmasının yanısıra ve bozkırın uzaktan bakıldığında kolaylıkla seçilemeyen ne büyük bir yaşamsal çeşitliliği içinde barındırdığını da gözler önüne sererek doğasına hayran bırakıyor.

Dün oğlumun da benimle birlikte merakla, heyecanla izlediği belgesel videosunun yanısıra, not halinde kendime derlediğim alıntıları sizlerle aşağıda paylaşıyorum.

“…Anadolu Yaban Koyunları ya da bilimsel adıyla Ovis Gmelini Anatolica; Konya il sınırları içinde yaşıyorlar. Halk arasında isimleri Ceren, Ceran veya Dağ Koyunu olarak da geçiyor. Koyun kelimesi akla yaban sıfatını getirmese de onlar gerçek anlamda yaban ve onlar evcil akrabalarının aksine son derece çevik ve hızlı.

Dünyada bir tek Türkiye’de yaşayan Anadolu Yaban Koyunu’nun evcil koyunun atası olduğu düşünülüyor. Türk ve yabancı bilim insanlarının bu konudaki genetik ve arkeolojik çalışmaları devam ediyor. Anadolu Yaban Koyununun dişilerinde boynuz görülmeyen tek yaban koyunu türü olması bu olasılığı güçlendiriyor.

Bundan 40 yıl önce yaşam alanlarındaki daralma ve aşırı avlanma onları Anadolu yaban hayatından neredeyse tümüyle silmişti. Bozkırın kurak engebeli ve açık arazilerinde 1000-1700m yükseklikte yaşayan Anadolu Yaban Koyunu bir zamanlar İç Anadolu’nun batı ve güney sınırlarında görülüyordu. 1960’lı yıllarda yalnızca Konya il sırları içinde ve soyları 40’a kadar düşen Yaban Koyunu 1966 yılında Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından 42.000 hekratlık bir alanda koruma altına alındı ve yaban koyun avı yasaklandı. Bugün Anadoluda 2000’e yakın yaban koyunu yaşıyor...”

Anadolu Yaban Koyununun yaşamını izlemediyseniz mutlaka izleyin, şu bozkır sevilmez mi!

Belki de’nin Anlamına Dair

Yavrusunu sırtında taşıyan anne koala. 94 yılında, bundan 26 yıl önce yapmışım. İyi bir çizim mi değil mi tartışılır, ama verdiği sıcaklık hissini çok sevmiştim ve uzun süre de odamın duvarını süslemişti. O zamanlar asitli asitsiz kağıt ayrımını bilmediğimden asitli kağıt kullanmışım ve çizimim geçen zamanda sararmış. Koalalar, gerçek hayatta görmesemde, ekranda, resimlerde izlemeye, bakmaya doyamadığım, olağanüstü sevimli bulduğum hayvanlar. Bildiğiniz üzere Avusturalya’da yaşıyorlar ve şu an yangınlarda bölgedeki diğer canlılar gibi içleri acıtan bir yaşamda kalma mücadelesi veriyorlar. Avustralya’daki yangınlara ne kadar üzgün olduğumu anlatamam, Amazon Ormanları’ndaki yangınlara ve geçen yıl Göcek çevresi ve Türkiye’nin birçok yerinde oluşan yangınlara da. Normalin üzerinde gerçekleşen kasırgalara, yağışlara, kuraklıklara, Orta Doğu’da ve Dünya’nın başka bölgelerinde süren bitmeyen savaşlara, zorunlu göçlere, göçlerin yarattığı trajik olaylara, çocuk ve kadın ölüm ve tacizlerine, Dünya’da artan gelir dağılımı eşitsizliğine, politikada ve adalette meydana gelen yozlaşmaya, doğal yaşam alanlarının her geçen gün türlü türlü sebeplerle yok edilmesine, nükleer silahlanmaya, bir yanda cahillik yüceltilir, eğitim ve düşünce kalitesi düşerken diğer yanda gerçekleşen bilişim ve gen teknolojisindeki kontrolsüz gelişmelere…

Her geçen gün dünyada iklim, ekonomi, liderlik krizi büyüyor ve yine her geçen gün insanlarda (ve özellikle de gençlerde) bunun yarattığı kaygı ve kaygı bozuklukları artıyor ve bu nedenle, bu durumun aksine her geçen gün insanın, özellikle de yetişkinlerin aklıselimine ve yaratıcılığına daha da ihtiyaç duyulan hale geliniyor. Aslında kaygıların tavan yaptığı bu dönemde psikolojik olarak yeterli sağlığa ve dengeye sahip olmayan liderlerin yükselmesi de tesadüf değil. İnsanların önemli bir kısmı Dünya’daki gelişmeler karşısında yoğun kaygı ve çaresizlik yaşadıkça gerçekçilik taşımasa da onlara basit çözümler vaadeden, kaygılarını yapay da olsa bir nebze dindiren narsist liderlere, dar fikirlere sarılıyorlar. Bu durumu daha da güç hale getiriyor. Kısacası Dünya’da her zamankinden daha fazla kişisel olgunluğa ve olaylara olan -iyi niyetli dahi olsa- tepkilerimizi gözden geçirmeye ihtiyacımız var.

Avusturalya’da durum çok ciddi ve ortalıkta oldukça ağır görüntüler dolaşıyor. Bir yandan bazı kişi ve kurumlar bu görüntüleri daha da fazla yayarak, yani insanları travmatize ederek uyandırıp, yaklaşan iklim felaketleri konusunda harekete geçirebileceklerini umut ediyorlar. Bunların yanısıra ahlakçılığa varan şekilde parmak sallayan, ders veren, küresel çapta, çok katmalı ve karmaşık dinamiklere sahip bu sorunlara çözüm bulma konusunda tam bir otorite olmuş izlenimini yaratma çabasında insanlar da var. Beni en çok bu tarz yaklaşımlar endişelendiriyor. Böyle bir şey, maalesef bu kadar karmaşık ve katmanlı dev bir problemde söz konusu değil, keşke olsaydı, ama değil. Bu tarz insanları, ekoloji alanında akademik olarak da eğitim görmüş bir kişi olarak, dinlemiyorum, kitaplarını okumuyorum.

Evet, gerçeklerden kaçamayız ve artık kaçmamalıyız da. Avusturalya’daki yangınların bu boyuta varmasında kıtanın olağanüstü sıcak bir yaz geçirmesinin yani iklim değişiminin etkisi kesinlikle göz ardı edilemez. Ama ağır görüntüleri ve suçlayıcı söylemleri sürekli paylaşma konusuna gelince, bu maalesef ve de aslında en çok kolaylıkla başka yollar kullanıldığında konu hakkında bilinç kazanabilecek ve harekete geçebilecek duyarlı kişileri ve de gençleri, çocukları olumsuz etkileyerek travma düzeyinde etkiler yaratabiliyor ve bu insanları sorunun büyüklüğü karşısında şok, kaygı ve süreci etkileyememenin getirdiği suçlanma arasında sıkıştıkları, yoğun çaresizlik yaşadıkları bir noktaya itebiliyor. Belki o sırada yaşadıkları suçluluktan bağış yapıyorlar, imza atıyorlar, geri dönüşüme, et yememeye başlıyorlar, daha aktif hale geliyorlar, ama bu tarza uzun süre maruz kalmak bazı insanları depresyona veya öğrenilmiş çaresizliğe, bazen kendi yoğun suçlanma ve kaygı hislerini başkalarına yansıttıkları bir ahlakçılığa ve yabancılaşmaya itebiliyor, karmaşık soruna çözüm getireceğini düşündükleri basit çözümlere bazen fanatikçe sarılmalarına yol açabiliyor. Bu tutum ayrıca karşı taraf olarak görünenlerin de sahip oldukları fikirlere dört elle sarılmalarına yol açarak, sorunu daha da karmaşık bir hale getirebiliyor.

Kısacası ajitasyon belki kısa vadeli kazançlar sağlasa da uzun vadede en çok da duyarlı insanların psikolojisine zarar verebiliyor, onları travmatize edebiliyor ve bu olağanüstü karmaşık küresel çapta problemin çözümünde en çok ihtiyaç duyulan zamanda, insan yaratıcılığını ve umudunu dumura uğratıyor. Ben bildirimciler gibi, diğer insanların da genel geçer şeyler dışında alternatif yaklaşımları, çözümleri artık görememelerine ve geliştirememelerine yol açıyor. Ve buna özellikle zaman daralırken pek ihtiyacımız yok. Kaybettiklerimiz için yas tutarken bir yandan da sağduyulu bir halde kalıp, umudumuzu ve aktifliğimiz kaybetmeden, kaybettirmeden yaşamayı öğrenmemiz gereken bir zamandayız. Bunun nasıl başarılacağına dair psikoloji ve ekoloji alanında öğrenim görmüş biri olarak benim size sunabileceğim hazır reçetelerim yok, her gün deneye yanıla öğreniyorum. Bazı şeyleri bilmiyorum, bazı şeylerden emin değilim, bazı şeyleri biliyorum ama sorguluyorum, her gün yeni bir şeyler öğreniyorum, keşfediyorum, değişiyorum ve bunlar benim her sabah bir umutla yatağımdan kalkmamı sağlıyor.

Nobel Literature Prize – version 20.19

There is something deeply wrong with the last Nobel Literature Prize. Dark and scary… But the phenomenon, which is so openly shown by the awarded writer, is not new. This darkness was there, is there as a shadow in disguise for so many years and never got lost, never consciously evolved, never got enlightened, but got more civilised, more polite, even more artful and, as usual, trained itself in staying fit for taking every opportunity and waiting its time to come patiently in the darkness.

Portekiz Günlükleri 3 : Monsanto

Monsanto/ Portekiz

Bu yazıyla Ağustosta gerçekleştirdiğimiz Portekiz gezimize devam ediyorum. Bu serinin üçüncü yazısı ve üçüncü konaklama durağımız, Monsanto. Bir süredir bu yazıyı yazmak istiyorum, ama öncesinde nedense yazmak pek içimden gelmedi. Yazacak çok şey olmadığından değil, aksine.

Ülkenin güneyinden, Algarve’den ayrıldıktan sonra, ülkenin iç kısımlarına, doğuda İspanya sınırında bir dağın üzerinde yer alan, önünde uzanan geniş ovaları izleyen, 1938’de ‘Portekiz’in En Portekizli Köyü’ olarak seçilmiş orta çağdan kalma Monsanto adında masalsı bir köye doğru yol aldık.

Bizim yol güzergahlarımızda çoğunlukla bir ziyaret durağı da oluyor, gününüzün bir kısmını, yolun uzunluğuna bağlı olarak, o yeri keşfederek geçiriyoruz. Bu kez durağımız Unesco Mirası Listesinde yer alan tarihi bir kent Evora idi. Evora gezimiz sırasında Evora Katedrali’nin içinde sergilenen tarihi tablolarda Türk Halılarına da rastladım. Muazzam bir gerçeklikle yansıtılmışlardı. Geçmişte statü ve zenginliği ifade eden bu halıları, Avrupa’da eski eser içeren birçok müzede sergilenen yağlı boya tablolarda resmedilmiş bulabilirsiniz. Bu tablolarda gördüğümün 16. 17. yy Uşak Halıları olduğunu düşünüyorum.

Onlara özlemle baktım. Çünkü geçmişte sanatçıların tablolarında baş köşeyi alacak derecede güzel ve kaliteli olan bu el sanatlarımızın önemli bir kısmı artık kaybolma noktasına gelmiş ve hatta geçmiş durumda. Bir takım yaşatma çabaları var, fakat maalesef çoğu sanatın artık gerçek ustası kalmamış. Kimi el sanatımız, uzun süredir evrimine devam etmemekten, ülke insanından layık olduğu ilgiyi görmemekten, gerçek ustasını yetiştirememekten artık tarih olup gitmek üzere. İçimde buna ilişkin bir yas duygusu var. Ülkemizde öyle çok şey var ki süratle yitip giden, insan konunun neresinden tutacağını şaşırıyor. Vaktiniz olursa ve daha önce dinlemediyseniz, konuyu etkileyici biçimde özetleyen aşağıda paylaştığım konuşmaya kulak vermenizi öneririm. Bir de Bayat Kilim Atölyesine ziyaretimden ilhamla geçmiş yıllarda paylaştığım bir yazımı okumanızı.

Bu konuyla ilgili en son dağarcığıma beni oldukça üzen bir bilgi de eklendi. O da Hereke halılarının artık Çin’de üretilmeye başlandığı. Konuyla ilgili daha detaylı bilgiye bu makaleden ulaşabilirsiniz. Çin dünyada lüks statüsünde yer alan el yapımı Hereke Halılarına olan yoğun talebi görüp, hatta ‘Made in Hereke’ yazabilmek için Çin’de bir endüstri kasabasına bile Hereke adını vererek, Hereke Halılarının dünya piyasasının %90’ını karşılar hale gelmiş durumda. Bu bana göre oldukça ahlak dışı bir yaklaşım, ama sadece buna odaklanıp fırsatından istifade edidecek bu boşluğun oluşmasındaki katkılarımızı görmemezlik edemeyiz. Günümüz Çin kültürünün sorunlu ve bazı noktalarda yozlaşmış ahlakının oluşumunu biraz daha derinden anlamak istiyorsanız Mo Yan’ı biraz okuyun derim. Ama sorun Çin’in düşük ahlak standartları mı, yoksa bu toprağın insanları olarak bizlerin bu kadar değerli konulara yönelik bazen cahilliğe varan ilgisizliğimiz ve bilgisizliğimiz mi? Boşver diyemediğim için, bu konuyu buraya öncelikle kendime bir not olarak düşmek istiyorum.

İki gece geçirdiğimiz Monsanto köyü içimde birçok duyguyu aynı anda uyandırdı. Bazen Avrupa’nın orta çağından kalma ağır enerjisi ve iç kesim insanının turistlere yönelik kimi zaman kabalığa varan yaklaşımı ve kaygılı psikolojisi ile yordu, bunalttı ve bazense muazzam manzarası, dev granit taşlarına teslimiyete varan bir uyumla inşaa edilmiş kalesi, evleri, sessiz yaşam tarzıyla, insan ömrünün sonsuzlukta ne anlama geldiğini ya da hiçbir anlama gelmediğini duyumsattı, tuhaf bir esenlik duygusu tattırdı. Her şeye yüklenmiş anlamlarla dolmuş tıkanmış, yaşama edimler üzeriden değer biçen post modernizmden uzakta, durmayı, olmayı ve olmamayı dilsiz bir dilde anlatan zamansız bir bilince uzun gün batımları süresince demirletti.

Eskiz Defterimden / Monsanto, Portekiz

İki farklı kültürden gelen bir kadın, bir erkek, orta çağdan kalma bir sessizlikte, önümüzde uzanan ovalara bakarken, sonsuzluktaki buluşmamız ve o anda yaşamın bize verdiği her şey için şükran duyduk. Bu koskoca alemde, acele edecek hiçbir şey, varılacak hiçbir yer yoktu. Monsanto’da ruhumun adeta genişlediğini ve izlediğim ufukla bir bütün olduğunu hissettim.

Monsanto köyü böyle bir yükseltip, bir alçalttığı bilincimle, beni gölgelerimle yüzleştirirken, bana yaşamın zıtlıklar üzerinde yükselen gerçeğini hatırlatmaya niyet etmiş bir inziva deneyimi gibi oldu. Yukarıdakileri yazdıktan sonra, şimdi söyleyeceklerim sizi şaşırtmasın. Bu köyü hem çok sevdim hem de hiç sevmedim.

Çocuğumuz olduğu için başkalarına gürültü olmasın diye alt katta verdikleri, üst kattaki insanların tuvalet, konuşma sesleri dahil her tınıyı en ince ayrıntısına kadar aşağıya geçiren hiçbir ses yalıtımı yapılmamış, gürültüden uyuyamadığımız odamızdan ve bağırarak konuştuklarında yabancıların Portekizce anlayabileceğini zanneden, suratı sirke satan kimi yerli halktan hiç hoşlanmadım. Belki de Monsanto birçok anlamda kapasitesinin üzerinde turist ziyaretçisi karşılıyordu, sezonluk bir durumdu bu, bilemiyorum.

Aslında kaldığımız odaya verdikleri ‘Adufe’ ismini düşününce lafı hiç dolandırmadıkları ve oldukça dürüst oldukları sonucuna da varılabilirdi:) Adufe, Portekiz’de kullanılan, İber yarımadasında hüküm sürmüş Mağribi’lerden geçen geleneksel bir kare tefe verilen Arapça kökenli bir isim. Kaldığımız odada yaşadığımız his de aynen her vurduğunda ses çıkaran koca bir tefin içinde uyumak gibiydi. Yine de tüm bu anlattığım rahatsızlıklar, bu küçük köyün orta çağdan bu yana bozulmadan korunmuş tarihini ve doğasının olağanüstü güzelliğini görmemizin ve hayran olmamızın bir parça bile önüne geçemedi.

Şuradaki büyük kayanın yanındaki ufak pencereden kocamın ve oğlumun başı görünüyor. Orası ilk gece yemek yediğimiz restoran. Oldukça sevimliydi. Biz geldiğimizde iki üç masa oturuyordu, sonra aniden tüm masalar doldu. Gelenlerin hepsi yabancı turistti ve Portekizce dışında dil konuşan tek bir garson yoktu. Hem yemek yetiştirmekte hem de iletişimde oldukça zorlandılar. Küçücük lokantanın havası adeta elle tutulabilir düzeyde stresle ve ısıyla dolmuştu, ama o sıcak restorandan bir taze nefes almak için ayrılıp geldiğim ve resmi çektiğim şu noktada başımı hafifçe sola çevirdiğimde gördüğüm olağanüstü manzara, bana tüm o bunaltıyı unutturdu ve iyi ki buradayım dedirtti.

Yazının sonunda sizi bahsettiğim muhteşem gün batımı manzarasıyla baş başa bırakıyorum. Orta Anadolu’da yaşayanlara çok tanıdık gelecek şu muhteşem manzarayla.

Portekiz gezisiyle ilgili diğer yazılar;

Portekiz Günlükleri 1: Lizbon

Portekiz Günlükleri 2: Algarve