‘Masal Masal İçinde’

Katie Scott: The Story of Flowers from Big Active on Vimeo.

‘Oğlum kalk!’

‘Niye?’

‘Sabah oldu! Ayrıca bu sabah sana dün izlediğim muhteşem bir şeyi izleteceğim.’

‘Sahi mi?’

Uykulu gözleri, üşengeç vücudu, birden elektrik almış gibi canlandı. Hemen okul kıyafetlerini giydi ve aşağıya indi. Ben kahvaltısı için sevdiği koyu renkli ekmeklerden bir dilime kakaolu fındık kreması sürerken, o izlemeye başladı. Ekmeği eline tutuşturuken o ağzı açık biçimde ekrana bakakalmıştı. Ve devamında bir sürü soru ve bir süre sohbet.

Beğendiğim kitapların yaratıcılık süreçlerini araştırmak, incelemek, üzerinde düşünmek benim için önemli ve keyifli bir öğrenme süreci. Tabii ki birçok kişi gibi çizimlerine hayranlık duyduğum bu kitabı da araştırmıştım. Oğlana mutfak masasındaki Animalium kitabını göstererek,

‘Bunu da aynı kişi çizmiş biliyor musun? Önce eliyle çizmiş sonra, bilgisayarda renklendirmiş. Ben de bugünlerde onun kullandığı programı daha detaylı biçimde öğrenmek üzerinde çalışıyorum. Belki ileride ben de yaparım böyle şeyler. Sen bilgisayarla sanat da yapılabilineceğini biliyorsun zaten.’ Ve sonrasında Katie Scott’un izlediğim bir iki videosundan edindiğim izlenimleri paylaştım.

‘Biliyor musun, kitabın çizeri Katie Scott eski bilim insanlarının çizimlerinden çok etkilenmiş. Eskiden bilim bu kadar gelişkin olmadığı için insanlar hayal güçlerindeki fantastik düşünceleri, canlıları da bilimsel çizimlerine yansıtıyorlarmış. Bu tarz resimleri geçen senelerde Oslo’da, Münih’te, Konya’da gezdiğimiz bilim müzelerinde de görmüştük hatırlıyor musun?

İsveçli Olaus Magnus’un 1539 tarihli ilk gerçeğe yakın sayılan Kuzey Avrupa haritası, Fram Müzesi, Oslo/Norveç
Darwin’in evrim teorisiyle paralel görüşlere sahip, ondan 1000 yıl önce Basra’da yaşamış El Cahiz’in Hayvanlar Kitabından bir sayfa. Konya Bilim Müzesi

İşte bu kadın onlara benzer eski bilimsel resimlerin tarzınını çok beğenmiş. Doğa tarihi müzelerine, botanik bahçelerine gidip gidip uzun süreler incelemiş ve onlardan esinlenerek çizimleri bugünün bilim düzeyinde, gerçekliğinde, gelişmişliğinde canlandırmış.’

O sırada Animalium kitabını incelemeye başladı.

‘Ne kadar güzel bir kitap değil mi?’

Kitaba ve çizimlere duyduğum hayranlık gerçekti, ki eğer olmasaydı oğlumun keskin sezgi gücünden bu kaçmayacak, onu yönlendirmeye çalıştığımı anlayıp duyarsız bir ifade takınarak kitabı kibarca kenara itecek ve hiçbir açıklama yapmadan, tepki vermeden ‘Hadi gidelim’ diyecekti. Ama yapmadı, çünkü ben gerçektim ve o da bundan etkilenip dikkatle, hayranlıkla baktı Animalium kitabına.

Okula gitme saati gelmişti…

Giderken sınıfça oynadıkları dünkü tiyatro gösterisinden bahsettik. ‘Masal, Masal İçinde’. Onu da tıpkı bu video gibi çok beğendim ve heyecanla izledim. Öyle ki oyunu öğretmenin ricasıyla videoya alırken, izlemeye dalıp gittiğim için oğlan kadrajın dışında kalmış, çok üzüldüm sonrasında.

Her çoçuk masallardaki bir kahramanı oynadı. Pamuk Prenses, Keloğlan, Pinokyo, Çizmeli Kedi, Kurt, Alaaddin, Prenses Yasemin, Rapunzel… Oğlan da lambadan çıkan cini canlandırdı. Kafasında yakutlu sarığı ,üzerinde altın işlemeli bluzu, altında şalvarı ve spor ayakkabısı:) Oyunun sonunda Alaaddin’in lambayı ovuşturmasıyla belirdi, herkesin istediği olan artık kendi masallarına dönme arzusunu yerine getirdi. Sahneyi tüm masal kahramanlarından boşaltıp tek başına kaldığında, seyircilere doğru yaklaşıp muzip, muzaffer bir sesle ‘Esas kahraman benim!:)’ diye bağırdı ve oyun bitti.

Nesil olarak gerçekten çok farklılar. Kaygı yoktu çoğunda, ama coşku vardı. O tiyatroda beraberce oynamaktan keyif aldılar, en çok onlar güzel vakit geçirdiler. Hikayede hepsi bir kahramadı ve birbirlerini oyun sırasında inanılmaz desteklediler. Çok gerçeklerdi, çok kendileriydiler ve abartısız ama çok etkiliydiler. Oğlum repliğini söylerken esas kahraman olmadığını biliyordu. Hepsi esas kahramanın kendileri olmadığını biliyordu. Esas kahraman yoktu ve hepsi kahramandı.

Oğlumla konuştuk; peki onları masallarına gönderebildiyse ve sonrasında tek başında kaldıysa esas kahraman o olabilir miydi? Ama Alaaddin onu çağırmadan oyuna girememişti, onlar istemeden onları geri yollayamamıştı. Diğerleri de cinden isteme gücüne sahip olsalar da, o yollamadan kendi masallarına geri dönememişlerdi. Kısacası oyun harika bir beraber varoluş (interbeing) ve ekolojik düşünce canlandırmasıydı ve bu yaşta bu düşünceyi bu şekilde kavradıkları için çok şanslılardı.

Bir çağ değişiyor sessiz ve derinden. Yeterince farkında değiliz henüz. Son dönemde dünya genelinde gençlerin politikacılardan kararlılıkla talep ettiklerinde yavaş yavaş belli etmeye başladı bu kendini. Şimdiki yeni nesilin çoğunluğu artık çatışma değil, çoşku, yaratıcılık dolu, doğanın korunduğu, önemsendiği bir yaşam istiyor. Ama daha arkadan gelen nesiller bunu gerçekleştirme gücünü de içlerinde taşıyarak geliyorlar. Güçlüler gerçekten ve daha önce hissetmediğim olumlu bir yaşam enerjisiyle de dolular. Evet onlarda sadece yaratıcılık, coşku, sevgi, paylaşım değil, dayanıklılık, kendini ciddiye alırken kendini abartmama da görüyorum. Birçoğunun gözü bir önceki nesillerin aç olduğu birçok şeye doymuş olarak da geliyor. İnsandan öte devinen büyük evrimin bir parçası da, asırlardır durmaksızın bir öncekini kapsaya, kapsaya, onu aşa aşa insan bilincinde gerçekleşiyor. Belki bu yüzden umut her daim var. Onlar Halil Cibran’ın şiirindeki gibi bizim hayallerimizde bile canlandıramayacağımız çözümlere sahip bir geleceğe aitler.

Şimdi neşeyle tiyatro oynayan bu nesilin iklim sorunları, yeni teknolojilerin yol açtığı hızı giderek artan karmaşıklık gibi kucaklamak zorunda oldukları sorunlara bakılırsa doğa da onların bilincini bizlerden çok ötelere yükselterek hazırlığını yapıyor. Çünkü bu sorunlarla başa çıkabilmek; çok kapsamlı bir felsefi düşünce temelini, çok boyutlu sorgulamayı, sağlam evrensel ahlaki temel değerleri, farkındalığı, üstün yaratıcılığı, dayanıklılığı ve kollektif çalışabilmek kadar birey olabilme becerisini de gerektirecek.

Dün bir kez daha gördüm ki, bu dünyada eskimiş ve doğanın çoktan ve derinden dönüştürmeye başladığı şeyler var… Bambaşka bir bilinç geliyor… Bu çocukların yanındayken, hele ki onlarla yaşarken bunu hissetmemeniz mümkün değil.

Gül Formülü

bahçemiz – günlüğümden suluboya eskiz

Geçen yıl ev sahibi yüzünden, kısa zamanda tekrar taşınmak zorunda kaldık diye oldukça üzülmüş ve yine çok yorulmuştum, oysa şimdi ne iyi olmuş diyorum. Yeni evimiz, taşındığımız evden birçok anlamda daha güzel. Özellikle bahçemiz bana adeta ufak bir cennet gibi geliyor. Baharla birlikte havada her an güzel bir koku dolaşmaya başladı. Leylaklar bitti, şimdi de iğde kokuları, gül kokularına karıştı.

Bu kadar gül ağacı olunca, tabii ki yaprak bitleri de onlar daha açmadan geçen ayla beraber bahçeye üşüştü. Bahçede arılara, kelebeklere, diğer böceklere zararlı olan kimyasal tarım ilacı kullanmıyoruz. Bitleri güllerden uzaklaştırmak için internette araştırıp bulduğum şu doğal formülü kullandım. Geçen senelerde kullandığım Arap sabunundan daha etkiliydi. Dilerseniz yapımını buradan da izleyebilirsiniz. (Siz de etkisini test ettiğiniz doğal bir formül kullanıyorsanız, paylaşırsanız sevinirim.)

İçeriği:

100 gr sarımsak

100 gr taze acı biber

10 gr karanfil

Bunlar mutfak robotuyla ya da benzer bir alet yardımıyla iyice kıyılıyor, sonra 500 ml kaynar su ilave edilip, 24 saat bekletiliyor. Ertesi gün bir bez yardımıyla süzülüp, sprey vasıtasıyla güllerin bitlenmiş kısımlarına sıkılıyor. Ben karışımı sonrasında buzdolabında bekletip, takip eden günlerde birkaç defa daha uyguladım. Yüzde yüz bir çözüm değil ancak oldukça etkili ve gülleri rahatlatıyor. Sonuç gördüğünüz gibi.

Bahçe öncesinde kesinlikle sevgiyle bakıp, büyütülmüş, gelen kim olursa olsun bunu hissedebiliyor. Evden taşındıktan sonra bahçeye bakmaya da devam etmişler. Biz geldiğimizde, önceki ev gibi ağaçlar bitkiler uzun süre bakımsızlıktan bitap halde değildi, aksine sağlık doluydular. Bu bize de olumlu yansıdı. Bitki örtüsü, ağaçları oldukça oturmuş olduğu için de her yanında bir ilgi çekicilik, bir sürpriz var. Ahalisi de oldukça renkli kişilikler. Geceleri baykuş sesleriyle uyuyoruz. Kışın bir tilki sık sık ziyaret ediyor. Pofuduk ise yaz, kış her daim bahçede.

Ev sahipleri çoğu insan gibi her yanı dümdüz çim de yaptırabilirlermiş ama şükürler olsun yaptırmamışlar, yerine bol bol ağaç ve çiçek dikmişler. Meşe, çam, nar, ıhlamur, iğde, kiraz, leylak, elma… Ve de rengarenk güller… Onları her hatırladığımda doğaya gösterdikleri sevgi ve özenden dolayı kalbimden iyi dilekler yolluyorum.

Bu dünyaya bir güzellik katmışlar…

İstanbul Hatırası

İstanbul binlerce yıl milyonlarca insana olduğu gibi, bir süre bana da yuva oldu. Dokuz yıl önce Akatlar’da oturduğum evimin kapısını kapatıp, anahtarını ev sahibime teslim ederek, Münih’te yaşamak üzere ayrılmıştım bu şehirden. Havaalanlarından aktarma yapmak dışında, onca zaman sonra ilk defa geliyorum.

Ondan ayrıldığımdan bu yana ne kadar değişmişim. Mesela artık onu kendimce çizebiliyorum. Dokuz yıl önce, içimde, ellerimde bu kadar yaratıcılık taşıdığımı bilmiyordum. İstanbul da biraz değişmiş. Özellikle de o dillere destan siluetine hiç yakışmayan, onu bozan yüksek yüksek gökdelenlerin arttığını görmek beni üzdü.

Ortaköy

İstanbul’da bazen mazaraya karşı otururken, bazen de yolla düşmeden sabah kahvaltı masasında fırsat buldukça bir şeyler karaladım. İnsan çizerken daha önce fark etmediği bir çok ayrıntıyı fark ediyor, özümsüyor. Bu seyahatte 10-15 dakikalık, ayaküstü eskizler konusunda biraz daha kendime güvenim geldi. Bunda oğlumun da payı var. ‘Anne harika olmuş.’ diyerek beni sürekli cesaretlendirdi. Çoğu zaman ebeveyn olarak davranışlarımızla sözlerden daha fazla şey anlatıyoruz. Onda bu yaptıklarımın nasıl bir etki bıraktığını bilmiyorum. Arada ipuçları geliyor. Bu sabah okula gitmek için kapıdan çıkarken ‘Anne yaptıklarını beğeniyorum, senin herkesin beğendiği bir sanatçı olacağını düşünüyorum. Bunu isterdin değil mi?’ dedi. ‘Öyle mi düşünüyorsun? Çok teşekkür ederim. Ama bir sanatçıyı herkesin beğenmesi pek mümkün değil. İnsanların zevkleri, beğenileri, beklentileri farklı farklı. Önceliğimi kendimi geliştirmeye, keşfetmeye, kendim olmaya verirsem sonuçta ilginç şeyler ortaya çıkarabileceğimi biliyorum, çünkü benden başka bir tane yok, senden de. Biriciğiz. Her insan biricik. Ama yaşamda ilk amacımız beğenilmek olmamalı, kendimizi tanımak, keşfetmek olmalı. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.’ dedim. Beni dinledi ve hiçbir şey söylemeden kapıdan çıktı.

Boğaziçi / Bosphorus

Çizimlerde farklı farklı kalemler aldım elime. Sepia, kırmızı, siyah mürekkep kalem ya da yumuşak fırça. Ama renklendirmede hep suluboya kullandım. Her geçen gün suluboyayı daha çok seviyorum. Suluboya dünyanın her yanına, zahmetsizce taşınabilen en özgür ruhlu boyalarından biri.

Örneğin yukarıdakini akşam Ortaköy’de oyun parkının yanında karaladım ve boyadım. Aşağıdakini de oğlanın limonata sezonunu açtığı yerde.

Hem İstanbul’u özlemişim, hem de özlememişim. Yine gider gitmez o kelimelere vurulamayan büyülü gizemi beni içine aldı. Ve yıllar önce neden İstanbul’a taşındığımı hatırladım. Gider gitmez yine o hiç sevmediğim hızı ve karmaşası da beni içine aldı, kaslarım yavaş yavaş gerilmeye başladı. Ve neden İstanbul’dan taşındığımı da hatırladım. Hem içinde yaşayıp çilesini çekmediğim için mutluyum hem de böylesine muazzam güzellikleri olan bir şehre sahip bir ülkenin parçası olmaktan mutluyum.

Topkapı Sarayı / Topkapı Palace

Dokuz yıl nasıl olup da İstanbul’la gelmek ihtiyacı duymadığımı bilmiyorum. Şehir olarak o kadar Türkiye’nin gündemindeki, belki insan özlem duymaya bile fırsat bulamıyor. Aslında İstanbul’un ülkede her alanda her yanı kaplayan varlığından, yaşam biçiminden bir süre uzakta olmak en başta yaratıcılığıma iyi geldi. Başka şeyleri keşfetmek, başka hikayeleri, tarihi dinlemek, başka kavramları kullanmak…. Bir nevi İstanbul detoksu oldu. Anadolu’yu bol bol gezdim ve ne güzellikler gördüm, zamanla İstanbul içimde bu güzellikler arasında daha gerçekçi, eskisinden biraz daha mütevazi bir yer aldı. Birçok ezber bozuldu içimde, iyi de oldu. İstanbul güzeller güzeli bir ülkede güzeller güzeli yerlerden biri. Fakat maalesef artan gökdelenler, betonlaşma ve nice başka çarpıklıklar bu güzelliği açık açık bozmaya başlamış. İnsan dokuz yıllık uzaklıktan sonra bu olumsuz değişimleri daha çarpıcı biçimde görebiliyor. Bu gidişimizde İstiklal Caddesinde yürümeyi bir kez bile aklımızdan geçirmedik mesela. Oysa orayı çocukluğumdan beri çok severdim.

Ayasofya / Hagia Sophia

Geziden döndüğümüzde günlüğümü incelerken çizdiğim eskizlerin o yerlerin bende uyandırdığı hisleri yansıttığını görmek çok hoşuma gitti. En fazla da Ayasofya çizimimde gözledim bunu. Yalnız seyahatimizin başında üşenip, çok sevdiğim Schmincke Horadam suluboyalardan mini bir palet hazırlayarak yanıma almadığıma da pişman oldum. Yanımdakiler Van Gogh suluboyalardı. Öğrenci kalitesi olmalarına rağmen çok iyiler ve Horadam’a nazaran daha hesaplılar, tavsiye de ederim, ancak benim gibi çizim üzerine renklendirme yapmayı seviyorsanız; bazı boyalarda renkleri elde etmek için saf pigment yerine pigment karışımları kullanıldığı ve boyaların içeriğinde daha az pigment daha fazla bağlayıcı olduğu, yani daha düşük saflıkta oldukları için -ki bunlar öğrenci kalite boyalarla, sanatçı kalite boyaları ayıran başlıca farklar- bazen görüntüyü bulandırabiliyorlar. Mesela aşağıdaki manolya tohumu çizimim bundan nasibini aldı. Okra rengi zaten genelde tüm boyalarda opak bir sonuç veriyor, ama öğrenci sulu boyalarında bunun dışında öngörülemeyen şeyler de oluyor bazen. Dolayısıyla gelir gelmez ilk işim, çantama atıvereceğim mini bir Schmincke Horadam suluboya kutusu hazırlamak oldu.

Dolmabahçe Sarayı / Dolmabahçe Palace

Gezimizde İstanbul’da betonlaşmanın ciddi biçimde artışını gözlemenin yanı sıra Dolmabahçe Sarayı’nda Atatürk’ün odasının olduğu kısmın güvenlik gerekçesiyle erkenden kapatılmış olduğu görmek üzüntü yaşattı. 18 Mayıs’ta sabah saat ondan itibaren sarayın o kısmını ziyaret için gereken bilet satışı durdurulmuştu, ama sarayın diğer yerlerini gezmek mümkündü. Atatürk’ün Milli Mücadeleyi başlatmak amacıyla İstanbul’dan yola çıkıp Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919’un 100. yıl dönümünün kutlandığı bu özel zamanda, oğluma Atatürk’ün Dolmabahçe Sarayındaki odasını gösterememenin kırıklığını yaşadım içimde. O ise ‘Üzülme Anne, başka zaman yine geliriz.’ diye beni teskin etti. Gülümseyerek ‘Elbette, geliriz.’ dedim. Sonrasında kendi dünyasına dalıp, sarayın bahçesini keşfe çıktı. Yapraklardan kılıçlar, uçaklar yapmaya koyuldu. Onun kocaman hayal gücüne baktıkça umut doldum, güzeller güzeli boğazı, geçip giden vapurları izlemeye koyuldum ve düşündüm. Bozulan her şey birgün düzeltilebilir de. O yüzden güzel hayaller kurmalı. İçinde yaşanılası, çocuklara, onların çocuklarına, torunlarına, bilmediğimiz uzak yarınlara gönül rahatlığıyla miras bırakılacak güzellikte hayaller. Her şey hayal etmekle başlıyor. Başlamadı mı?

Solmayan Gelincik

Gelinciklere ayrı bir hayranlığım var. Çok güzeller, çok dikkat çekiciler, çok zarifler, çok kırılganlar ve çok özgürler. Onlar, muazzam güzellikleriyle insanda koparıp alma isteği yaratan, ama ellerde, vazoda uzun süre yaşamayarak kendi doğasından başka kimseye yâr olmayan çiçekler.

Şimdi kırlarda gelincik zamanı, ama sanki geçen yıllara nazaran biraz daha geç göründüler. 

Birkaç yıl önce oğlum anneler günü hediyesi olarak toplamıştı. Ben de evdeki vazoda birkaç saat süren ömürlerinde onları çizebilmiş ve çizimle de ilk serigrafi baskı denememi yapmıştım. O zamandan bu zamana, yani üç yıl sonra, söz konusu deseni ilk kez bir çantada kullandım. Vakti zamanı şimdiymiş. Tasarlamış olduğum bu yuvarlak çanta kalıbı da gelinciklere çok yakıştı.

Çalışma biçimimde giderek netleşen şeyler biri, ellerimden çıkan her parçanın o zamana özgü, biricik olması. O an ki önceliklerim, özlemlerim, beğenilerim neyse yaptıklarımın da onu yansıtması oluyor, sanırım olmaya da devam edecek. Burada da benden bir parça görüyorsunuz. Gelinciklerden ilhamla ve onlarınki gibi özgür bir ruhla yapılmış, fakat onlar gibi kısa sürede solup gitmeyecek bir çanta. Bana insâni güçlerimi hatırlattı. Aklımı, yaratıcılığımı, yeteneğimi, imkanlarımı, etrafımdaki kırılgan güzellikleri yok etmek, bozmak için kullanmak yerine; onları büyütmek ve yaşatmak için kullanma gücümü…

Niye?

-Anne hasta mısın? Ne oldu?

Diye sordu hayretle.

-O ne demek oğlum?

-Hasta gibi, miden bulanır gibi bakıyorsun telefona? Bişiy mi var?

-Yok oğlum iyiyim. Sen devam et ödevine.

Dün akşam saatleri, oğlan yanımda ödevini tamamlarken, ben de İstanbul seçimlerinin iptal edildiği haberlerine onun yorumlarından anladığım kadarıyla bu surat ifadesiyle bakakalmışım. Bir süre anlayamadım. Gerçekten. Aynı zarfta çıkan diğer sonuçlar iptal edilmeyip sadece büyükşehir belediyesi iptal edilmişti.

Her gün oğlumu ilkokula bırakıp alıyorum. Sanki akşamın bu saatinde kendimi ilkokul bahçesinde hissettim. Benzer bir mantık vardı ya da yoktu. Konu küçük çocuklar olunca anlaşılıyor da, seçim sonuçları olunca…

Bu zamana kadar buraya siyaseti sokmadım ve aynı şekilde devam etmek istiyorum. Bunda samimi olduğumu biliyor insanlar ve her kesimden okuyucum ve ürettiklerimin kullanıcısı var. Hatta Türkçe bilmeyen okuyucularım bile var. Gönlün, sevginin dili birdir. Ayrıştırmaz… Böyle de devam edeceğim hayatıma… Ayrıştırmayacağım.

Burada ve yaşamımda hiçbir canı incitmemeye çalışarak hep sezdiğim, gördüğüm, bildiğim doğrulardan yana oldum. Sadece kendimin değil tüm çocukların geleceği için ciddi anlamda endişeleniyorum. Küresel ısınma, teknolojideki akıl almaz hızda değişimler, dünyada yükselen aşırı görüşler, terör, ekonomik krizler… Bu manzaralara bakmak duyarlı insanlar için çok yorucu… Gelecek nesillerin bizi kötü anmaması için dünyada her alanda yapılması gereken çok iş var… Bazen çok ümitsizliğe kapıldığım anlar oluyor. Dün akşam gibi. Sonra bir süre sonra içimde yine ümit yeşeriyor. Yine de her geçen gün insanların, kendi çıkarlarının değil kalplerinin, vicdanlarının seslerini daha da fazla dinlemeye başlayacağına ve bilinçlendikçe, gerçek anlamda sevmeyi öğrendikçe gelecekte her şeyin bugünden daha iyi olacağına inanıyorum. Evet, her şey güzel olacak… İnsan güzelleştikçe…

“Hele Bir Zamanına Sahip Ol..”

Sanki içimde bazı motivasyonlar aşama aşama azalıyor. Sosyal medyadan sonra, yazdığım her yazıyı e-postayla bildirme isteğimi de yitirmeye başladım. Yaşamda zamanın gerçek değerini daha derinden idrak etmek, hem kendimin hem diğer insanların zamanlarını ve dikkatlerini giderek daha da önemsememe yol açıyor. Facebook ve instagram kullanmayı bıraktıktan yedi ay sonra, e-posta ile paylaşım bildirimlerimde de ufak bir farklılığa gideceğim sanırım. 

Birincisi daha fazla yazmak istiyorum, ikincisi takipçilerimin e-posta kutularını yazılarımla doldurmak istemiyorum.  Bu iki arzum sürekli çelişiyor. Söz konusu duruma çözüm olarak aklımda her yazıyı bildirmek yerine, yazıların bağlantılarını içeren mini dergiler halinde ayda bir iki e-posta bildirimi yapmak var. Onun dışında, yazıları düzenli okumak isteyenler için bloğum burada zaten hep açık. Yazılardan düzenli haberdar olmak isteyenler WordPress okuyucu veya  RSS bildirimleri alan her hangi bir uygulamadan da faydalanabilirler. Bunu sizin kendi seçiminize bırakmak istiyorum. Benim şu an tek arzum istediğim sıklıkta ve gönül rahatlığıyla yazmak.

Sağnak gibi yağan paylaşımların arasında benim paylaşımlarım da bir insanın, karşısındakinin gözünün içine bakmasından, bulutların gökyüzünde tatlı tatlı geçişini izlemesinden ya da oğlum gibi tüm arabaların neredeyse aynı renkte olduğunu fark etmesinden ve daha nice şeyden bir süre olsun dikkatini alıkoyuyor. Bir kişi aslında yaşamı demek olan o değerli dikkatini, zamanını verdikten sonra gözlerini ekrandan kaldırdığında, etrafındaki şeylere bir milim bile olsun daha değişmiş, farkındalık kazanmış şekilde bakmıyorsa, bunu sağlamıyorsa paylaşımlarım bence bana da dikkatini vermemeli… Zaman, ömür demek… Bir ömrün nasıl ve neye harcandığından kıymetlisi var mı? Ve toplum ve onun değerleri, hepimizin ömürlerimizi nasıl ve neye harcadığımızla oluşmuyor mu?

Facebook ve instagram’dan uzaklaştığımdan beri yaşamımda onlardan açılan zamanı ve dikkati, okumaya vakit ayır(a)madığım romanlar aldı. Romanları da türlerinin en iyilerinden seçmeye özen gösteriyorum. Uzun süredir neredeyse sadece felsefe, bilim, tarih veya araştırma kitapları okuyordum. Bunlara, kırk yaşının yaşam, bilgi ve tecrübe birikimiyle, fırsat buldukça değil düzenli biçimde roman okumayı eklemek harika oldu. En başta ruhum için.

Sizlere bir yazımda nasır tutmuş cildin, tutmamışa nazaran daha fazla ayrıntı hissedebilidiğinden bahsetmiştim. Cildin ucundaki aşırı duyarılı sinir uçları vücut tarafından daha kalın bir deriyle kaplanarak etkisiz hale gelince el dokunmaktan imtina etmemeye başlıyor ve taze cildin ilk başlarda duyduğu o acı artık olmadığından duyular dokunduğu şeyi daha iyi kavrayabiliyor, hissedebiliyor. Bu şekilde kişi ellerini öncesinden çok daha kolaylıkla ve beceriyle kullanabiliyor. Bunu ben de bizzat tecrübe ettim. Ellerimin çalışmaktan bazı yerlerinin nasırlaşmasının getirisi, kesme aletlerini daha iyi kavrayarak kalıp oymak gibi aynı anda hem ince motor kas kontrolü, hem de el-kol büyük kas gücünü gerektiren işlerde yaralanmadan ve daha etkin kullanabilmem oldu. Bahsettiğim beceri zamanla geliştiğinden, verdiğim eğitimlerde kendi kullandığım sert linolü ve keskin oyma bıçaklarını asla yeni başlayanların ellerine vermiyorum. Kontrolün gelişmesi sonucu eli kesmekten daha az korkmak (ki bu kesikler uygulanan kol gücünün etkisiyle bazen hiç de öyle hafif olmuyor) yapılan işin kalitesinde çok şeyi değiştiriyor. Bunu insanın orta yaşta ulaştığı idrake de benzetiyorum. Yaşam tecrübeleriyle yeterince nasır tutmuş bir zihin ve kalple özellikle klasikleşmiş kitapları okumak gençken okumaya hiç benzemiyor. Gerçekten her yaşın bir güzelliği var. 

Bu Pazartesi yine dillere destan olmuş bir romanın son sayfasını çevirdim. Kitap bu yaşıma kadar okuduğum belki de en güzel kitaptı. Kitabın yazıldığı dili ana dilim olarak konuşabiliyor olduğum için şükran duydum. Bitirdiğimde içimde neden daha önce okumadım diye bir pişmanlık oluşmadı, çünkü biliyorum yukarıda anlattığım sebepten onu bugün anladığım kadar derinden anlayamayacaktım. 

Roman kurgusuyla, ritmiyle, karakterleriyle, abartısız, ağdalanmamış anlatımı, zengin sembol ve imge dünyasıyla Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hikaye anlatıcılık dehasına insanı ağzı açık şekilde hayran bırakıyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanı, sadece onun dehasının değil onun parçası olduğu damıtıla, damıtıla, doğu ve batı arasında bir o köşeye bir diğer köşeye sallana sallana sezgiyle akılın mükemmel dengesine ulaşma yolunda olan bir kültürün gözlem yapma, yaratıcılık ve anlatım biçiminin de en mükemmel dışavurumlarından.

Hikaye, Tanpınar’ın elle tutulabilirmiş kadar gerçekçi hale getirdiği çeşitli karakterler açısından zengin. Çoğu romanı okuyan gibi benim de (özellikle de zanaatle uğraştığım için) en etkilendiğim karakter saat tamirinde ustalığa erişmiş ve bu sanata, işe, zamana, eşyanın tabiatına yaklaşımının derinliğiyle doğu felsefesinin isimsiz, gösterişsiz bir bilgesi olarak muhteşem bir biçimde tasvir edilmiş Nuri Efendi oldu. Buna doğu felsefesi diyorum, çünkü zanaatin icrası esnasında yaşama, ötesine, doğaya, maddeye, güzele ve güzel ahlaka dair derin anlamlar, bilgiler idrak eden bu yaklaşımı sadece yakın coğrafyada değil uzak doğuda da (mesela Japonya) görebilmek mümkün. Bu anlamda Nuri Efendi satırlara, sanatını icra ettiği küçük muvakkithanesindeki çalışma disiplini, yargı ve zanlardan uzak olan zihni, anda meydana gelenlere verdiği muazzam dikkatle genişlettiği bilinciyle kültürleri aşan evrensel değerlere ulaşmış bir bilge olarak yansıyor. Nuri Efendi’nin ulaştığı bilgeliğin sonrasında ‘paketlenme’ ve ‘pazarlanma’ tarzı da günümüze dair çok şeyi çağrıştırıyor. 

Beni bir diğer etkileyen karakter de Emine oldu. O bir yan karakter olarak ele alınırken, aslında romanın en baş karakterlerinden biri olduğunu görüyorsunuz. Anadolu insanının en derin özlemlerini, özelliklerini simgeleyen varlığıyla tüm sahneyi sade gün ışığı gibi aydınlattığı, yokluğuyla ise giderek ortamın karardığı, solduğu o ‘koşulsuz sevgi, yaşam sevinci ve sezgi gücünü’ temsil ediyor. Bu rolü sonrasında Ahmet devralarak, kendi kişiliğinde, koşullarında modern zamana eviriyor. Onların varlıkları insan doğasının bu topraklarda en zor koşullarda bile ayakta kalabilen, yeşerebilen, şifa veren özelliklerine dair ümit aşılıyor.

Hayri İrdal, Halit Ayarcı, Seyit Lûtfullah, Abdüsselâm Bey, Doktor Ramiz, Cemal Bey… Bu roman hakkında hepsi üzerinden saatlerce konuşabilirim. Eğer yaşlılığımı da görürsem o zaman bir kez daha okuyacağım. 

Bu sözü defalarca duydum ve bir kez de ben tekrarlamak istiyorum. Bu romanı okumadıysanız, ömrünüzde bir kez mutlaka okuyun.

Ve yazıyı kitapta Nuri Efendi’nin sevdiğim sözlerinden biriyle son vermek istiyorum. 

“Hele bir zamanına sahip ol… Ondan sonrası Allah kerimdir!”