Ağaçlarım

Dün aldım bu elektronik postayı. Beraber çalışma yaptığımız Güney Afrika’lı arkadaşımdan. Doğduğu topraklara yaptığı gezi sırasında, babasının bahçesindeki bu üç ağacı görünce aklına ben gelmişim. Bakınca Sanem’in ağaçlarına ne kadar benziyor demiş. Sanem’in ayakkabılarına değil, Sanem’in arabasına değil, Sanem’in rujuna, saç modeline değil, ağaçlarına. Kalbim hızla ve sevinçle çarpıyor bunu yazarken.

Teslimiyet Üzerine

Bugün burada Paskalya tatilinin ilk günü. Eşim bebeğimize bakıyor ben de rahat rahat çalışmak için oturdum masama. Başlayamadım çünkü canım sıkkın. Son günlerde kendimden de, çevremdeki insanlardan da yorulduğumu hissediyorum biraz.

Fark ediyorum ki ne zaman birileriyle konuşsam ya da ne zaman kendimi dinlesem hep aynı şeyleri duyuyorum. Ben ‘özelim’, sen ‘özelsin’, o ‘özel’. Nasıl daha çok ‘bir şey’ olabilirim. Bundan sıkıldığımı itiraf etmek benim için gerçekten hiç kolay değil. Yıllarca yetenek gelişimi üzerine çalışmış biri için.

Bebeğime kendim bakmaya karar verdiğimde, bunun hayatımdaki en önemli sınavlardan biri olacağını bilmiyordum. “Ben ki” (bunu da duymaktan yoruldum son zamanlarda) üniversiteyi birincilikle bitirmiş, yurtdışında bir sürü eğitim almış, bir yüksek lisans yapmış üzerine ikincisini yapan, on yıllık iş tecrübesi olan, yoga yapan, spor yapan, vs vs (bir sürü duymaktan sıkıldığım şey daha sayabilirim) evde çocuğuma kendim bakıyorum. Tüm gün ona bakmanın yanı sıra, evi topluyorum, yerleri süpürüyorum, alışveriş yapıyorum, yemek yapıyorum, çamaşır yıkıyorum. Bunların dışında ikincil olarak projem üzerinde çalışıyorum, koçluk veriyorum, moderatörlüğünü yaptığım bir grup çalışması var.

Ve ‘ben’ görüyorum ki bunca yıl bebek bakmaktan daha fazla beceri isteyen başka bir iş yapmamışım aslında. Bunca yıl küçümsediğim ve (bunu da duymaktan yoruldum artık) “Aaaa ben sadece çocuk bakamam.” denen şey, bugüne kadar iş yaşamında parlattığım tüm becerilerimin de dahil, fiziksel, ruhsal tüm kapasitemin kullanılmasını gerektiriyormuş, sevgiyle, teslimiyetle. Ve keşke sadece bebek bakacak kadar güçlü olabilseymişim. Hala destek almak için beraberinde başka yaptığım şeyler var.

Öyle bir jenerasyonuz ki, ‘bir şey’ olmaya takmışız kafamızı. O bir şey de hep ‘en iyi’ ile başlıyor. Aslına bakarsak onun dışında ‘pek bir şey’ önemli değil bizim için. Ya ‘en iyi bir şey’ olmadan ölürsek, ünümüzü yedi cihan duymazsa. En mütevazi görünenlerde bile görüyorum bunu. Daha gizli bir şekilde faaliyet görüyor bu kaygı.

Bugünlerde eskilerin ‘kader’, ‘kısmet’ kavramlarını düşünüyorum. Annemin çocukken bir şeyi çok istediğimde hep “İnşallah!” demesini ve bunu hiç sevmemem. Sorardım niye öyle söylediğini,“Kısmetse!” derdi bir de açıklama olarak. O beni daha da çıldırtırdı. İstediğim bir şeyin olmama olasılığını çocuk aklım kabullenmek istemezdi. Aslında o kısmet deyişin altındaki bilgeliği şimdi görüyorum. Her şeyin bir mevsimi varmış. Özeti; benim için iyi olan bazen bütün için iyi olmuyormuş ve bütünün hayrı aslında beni küçültmüyormuş. Bütün iyileştikçe, güzelleştikçe uzun vadede ben de güzelleşiyormuşum. Off! Söylemesi ne kolay, yapması ne zor.

Kendime her gün hatırlatıyorum, “Şimdi her şeyi kendin yapıyorsun diye çocuğun dünyanın en başarılı, en mutlu insanı olmak zorunda değil. Aslında çocuğun sana hiçbir şey borçlu değil.”  Ben ona şükran borçlu hissediyorum. Doyasıya bebekliğini yaşayarak bunları görmeme izin verdiği için. Okumak istediğim onlarca  kitap varken, gitmek istediğim bir sürü eğitim varken, yapmak istediğim onlarca şey varken, bunların hiçbirine aldırmadan acıktığı, uyumadığı, üstüne kustuğu, ağladığı, huysuzlandığı için, kısaca o an benim ne istediğime bakmaksızın hemen şimdi hizmetimi ve sevgimi istediği için ona şükran duyuyorum. Özgür ruhlu bir insan olmak istemiştim, daha ne kadar yolum olduğunu bana gösterdiği için.

Teslimiyet insanın bir şeyi yapmak zorunda kaldığında ona teslim olması değilmiş sadece. Gerçek teslimiyet yapmak zorunda değilken gerekeni yapmayı seçmekmiş, geç anladım. Başka şeyler olmak dururken, şikayet etmeden, kafaya kakmadan, küçümsemeden. Bir şeyler olmak için değil, bir şeyler vermek için çalışmakmış insanı büyüten ve daha da önemlisi bunu nasıl gönülden verdiğinmiş, peşinde ne aldığını kovalamadan. Bir de bunu yapmak bunu yazmaktan çok daha zormuş.

Baharı Fısıldayan Cadılar

Bahar ‘resmen’ gelmiş. Bugün farkettim.

Evimizin yakınlarında bir saray var. Sarayın da bir parkı, içinde gölleri olan. Dört mevsim orada yürüyüş yapmayı, koşmayı, bir bankına kurulup kitap okumayı çok seviyorum. Özellikle koşmak benim için bir meditasyon aynı zamanda. Hamileliğimin başları kışa denk gelmesine rağmen, tabi ki doktor onayıyla, ilk dört ay karlı havalar da dahil koştum. İçimdeki heyecana çok iyi geldi.

Bu park kışın donan gölleriyle muhteşem bir görsel şölen sunuyor gözlere. Yazın ayrı, sonbahar ayrı, bahar ayrı bir güzel. Ancak en az alımlı olduğu zamanlar bu zamanlar, yani Mart ayı. Karın kalktığı, dalların yavaş yavaş tomurcuklandığı, fakat yeşilin henüz rengini göstermediği günler. Ama Mart sonlarına doğru doğa, baharı gizli gizli büyüttüğü yerden aniden çıkarıverecek. Öyle ki, bakmazsa kaçırır insan. Bu süreci izlemek bana “İyi ki yaşıyorum.” dedirtiyor.

Bugün işte bu parkın en sevdiğim yerinde, cadı evinde, baharın ilk seslerini dinlerken birden fark ettim ekinoks olduğunu. Gece ve gündüz birbirine eşit bugün. Doğu felsefesindeki ‘yin’ (dişi enerji) ve ‘yang’ (eril enerji) bugün simgesel olarak doğada eşit ölçüde bulunuyor. Çünkü yin aynı zamanda ayı, geceyi, karanlığı ve yang da güneşi, gündüzü, aydınlığı temsil ediyor.

Bunu, küçük ve gizemli cadı evinin yanında otururken fark etmem de tuhaf gelmedi bana. İsmi yanıltmasın burası çocukların parkta en sevdiği köşe. İçinden çıkan bir kaynak ve ondan beslenen küçük bir çay da var, üzerinde mini mini köprüleri olan. Çocuklar orada oynamaya bayılıyorlar.

Sanırım cadılardan bir çocuklar korkmuyor. Örneğin ortaçağda Avrupa’da, doğanın gizemli dilinden anlayan kadınlar anlamayan büyükleri korkutmuş ve onbinlerce aşkın şifacı kadın; cadılık, büyücülükle suçlanarak akla hayale gelmeyen işkencelere öldürülmüş. Kadim bilgiler kaybolmuş, susturulmuş.

Dedim ya çocuklar çok seviyor bu cadı evini. Belki de henüz içlerindeki doğayla teması yitirmedikleri için. Bense hatırlayayım diye, bu
muhteşem ekinoks günü bahçede duyduklarımı, düşündüklerimi, gördüklerimi kaydettim. Birgün olur da cadılar gibi doğamdan şüphe edersem diye.

Kırılganlığın Gücü

Bir insanın hayatında mutlaka izlemesi gereken bir konuşma bu (Türkçe alt yazısı var). Ayrıca Brene Brown, anlattığını sunum boyunca bizzat yaşayarak gösteriyor. İzlemesi ilham verici.

Bence çağımızın bize söylediği en büyük yalanlardan biri; güç, statü, eğitim, para ne varsa gereken elde edip, sonunda yenilmezlik ve kırılmazlığa ulaşabileceğimiz. Fakat bu insan doğasına aykırı. Doğumdan ölüme kadar her gelişmek istediğimizde ya da çevremizde meydana gelen her değişimde alıştığımız güven sınırının dışına çıkmamız gerekiyor ve her çıkışta da kendimizi ‘doğal’ ve kaçınılmaz olarak kırılgan hissediyoruz. Film kahramanları gibi değiliz yani. Ama kimse bunu kolay kolay itiraf edemiyor, çünkü popüler kültürde pek ‘çekici’ değil. Böylelikle ‘güçlü’ ve ‘herşeye hakim’ maskemizi takıp, içimizde sakladığımız korkuyu çok çalışarak, çok gezerek, çok harcayarak ve daha nice çoklarla uyuşturuyoruz. Gerçekte aslında sahip olduğumuz muazzam potansiyeli uyuşturuyoruz. Çünkü olumlu/olumsuz tüm duygular aynı kapta duruyor. Korkumuzu, kırılganlığımızı kapattığımızda neşemizi, azmimizi ve cesaretimizi de beraberinde aynı yerde hapsediyoruz.

Ne ironi! Ancak kırılganlığımızı yaşama izini kendimize verdiğimizde hayatta gerçekten güçlü olabiliyoruz.

İşte Brene Brown bunu çok güzel anlatıyor. Asıl ondan dinleyin

Tekrar Bütünün Bir Parçası Olmak

*Bu makale Yolculuk Dergisi’nin 78. Sayısında yayınlanmıştır.

Son zamanlarda, üzerinde çalıştığım sürdürülebilirlik konusundan olsa gerek, baktığım her şeyi birbirini etkileyen ve birbirinden etkilenen sistemler içinde görmeye başladım. Tabi kendimi de. Klişe belki ama, dünyanın geldiği durum daha doğrusu getirildiği durum hakkındaki gerçekleri duydukça, okudukça sorgulamadan edemiyorum. Biz; nasıl olup da doğal dengeyi yenilenemeyeceği noktaya dek bozma riskini bu kadar rahat alabildik. Nasıl olup da kafamızı çevremizdeki eşitsizliklere karşı kuma gömdük. Başkasına, etrafımıza ne tip bir zarar verdiğimize aldırmadan sadece kazanmaya, biriktirmeye odaklandık. İhtiyacımız olup olmadığına bakmadan sürekli tüketmeye koşullandık, kavga dövüş toplumda kaptığımız roller ve satın aldığımız markalarla birbirimizi yargılar, sınıflandırır olduk. İnsan olmak bu mu gerçekten?

Bilim adamlarının küresel ısınma ile ilgili yaptığı uyarılar ve sunduğu kanıtlar gerçekten artık göz ardı edilemeyecek noktalara ulaşmış durumda. Peki niye hep aynı şeyi sürekli tekrarlıyorlar? Çünkü anlamıyoruz. Geleceğe pozitif etki etmek için geçebileceğimiz kapı hala açık, ama hızla kapanıyor. Bu şekilde devam edersek, sonraki nesiller bizim sahip olduğumuz doğal güzellikleri sadece ansiklopedilerden okuyabilecekler ve bize haklı olarak kızgınlık duyacaklar. Eminim soracaklar “Siz o sırada ne yaptınız anne, baba, dede, anneanne?” Onlara ne cevap vereceğiz? “Biz sizin geleceğinizi garanti altına almak için çalışıyorduk? Bunlarla ilgilenecek vaktimiz yoktu.” İster istemez gülümsüyorum bu halimize.

Dünyanın bahsettiğim kapıdan geçebilmesi için yapılması gerekenler hiç basit değil. Yani Rönesans gibi tüm düşünce ve yapış biçiminin köklü bir biçimde değişmesi gerekiyor. Hızla! Mevcut sistemi değiştirmeden yapmaya çalıştığımız geri dönüşüm, şirketlerin bazısı reklam amaçlı cici sosyal sorumluluk projeleri gibi şeyler kimi bilim adamlarınca batan Titanik’ in içindeki suyu kaşıkla boşaltmaya benzetiliyor. Sanırım haklılar. İki gün önce bir havalimanında beklerken, gözüme geri dönüşüm amaçlı çöp kutuları çarptı. Gerekli gereksiz binlerce şey satan onlarca dükkanın önünde çok komik duruyorlardı. Güldüm, tabi ki önce kendi halime. Gideceğim yere ulaşmak için uçmaktan başka seçeneğim olmayışına da.

Bu manzaranın detaylarıyla bilincinde olan kişilerin genelde iki gruba ayrıldıklarını gözlüyorum. Birincisi dünyanın var olan tüketim, çalışma, üretme, beraber yaşama alışkanlıklarını değiştirme gücünden çok uzak olduğunu düşünen grup ve tabi ki kaçınılmaz sona kendilerini hazırlıyorlar. Diğeri hala umut olduğuna inanan, başlamış ve her geçen gün artan bireysel bilinç yükselmesine güvenen, bunun bir gün tıpkı Rönesans gibi önlenemez bir noktaya ulaşacağına ve varolan yapıyı derinden değiştireceğine inanan grup. Ben bu gruptayım sanırım. Henüz ümidimi kaybetmedim. En başta kendimden.

Soru basit aslında. Gelecek nesile nasıl bir dünya, nasıl bir toplum bırakmak istiyoruz? Çok uzak değil, çocuklarımız ya da torunlarımız için. Dengesi altüst olmuş bir doğa mı, bir grup ömrü boyunca harcayamayacağı kadar servete sahipken, içecek temiz su bulamayan milyarlarca insan mı ve daha nice ilave zorlu koşul mu? Ya da bütünün içindeki yerini fark eden, sahip olduğu yetenekleri bütünün hayrına kullanırken kazanan ve kazandıran, farklılıklardan korkmayan, ideolojilerin değil yüreğinin ve vicdanının sesini dinleyen, temel değeri “para”dan “sevgi”ye dönüşmüş insanlardan oluşmuş bir dünya mı?

Bir kurtarıcının gelmesini bekliyorsak daha çok bekleyeceğimiz kesin. Ancak artık o kadar zaman yok. Bir seçim yapma zamanı. Onu bunu değiştirmeye çalışmadan önce kendimizi dönüştürmeye cesaret edecek miyiz ya da havaalanındaki geri dönüşüm kutuları gibi görüntüde “şık” davranışlar içinde mi yaşamaya devam edeceğiz? İnsanlık olarak bu sıçramayı yapabilecek miyiz? Bunun cevabı hiç kolay değil. Bilim adamları gibi ben de buna topluca nasıl bir cevap vereceğimizi çok merak ediyorum, tabi ki en başta kendi cevabımın sorumluluğunu alarak.

Kaynaklar

Oxfam Briefing Paper (2009) Suffering the Science: Climate Change, People and Poverty http://www.oxfam.org.uk/resources/policy/climate_change/suffering-science-climate-change.html

Tibbs,H (2010) A Return to Being Human

Tibbs, H (2009) Global Storm Warning: Crisis and Transformation

Worldwatch Institute (2010) State of the World Report, Ch 1: http://www.worldwatch.org/node/6369