Güzel Hava

Sabah uyandıktan sonra bahçeye çıktım. Çam ağaçlarını altında oturdum biraz. Yaz, kış sabahları hava öyle güzel oluyor ki. Oğlanın bir gün doya doya havayı içine çekerken, ‘Anne buranın sabah havasını çok seviyorum.’ demesini unutamıyorum. Bunun sebebi bu bölgenin denizden yüksekliği mi bilmiyorum, ama insanın içinde tarif etmesi zor bir his veriyor sabah alınan nefes. Farklı bir tazelik. Bozkır havasının berraklığı ile de bir ilgisi var mı bilmiyorum, yani nemin azlığıyla. Bunları biraz araştırmak istiyorum. Kısacası sabahları eğer hava temizse, oksijenle ciğerlerin arasına sanırım çok az şey giriyor bu bölgede. Gerçekten çok güzel bir his ve oğlum bile bunun ayırdında. Ya da esas o ayırdında demek daha doğru, çünkü biz büyüklerin çoğu zaman anın tadını çıkarmak dışında bir sürü işi olabiliyor, çocuklar varolan güzellikleri daha çok fark ediyor. Bu hava da bana huzur veren şeylerden.

Sabah sessizliğide ve tazeliğinde biraz sakince oturmak istedim, ama bahçemizin iki erkek kedisi beni rahat bırakmadı. Sürekli sırayla paçalarıma sürünmeye ve miyavlamaya başladılar. Toraman küçüğü kıskanıyor mu nedir, arada o koca patileriyle bir tokat atıveriyor, ama küçük kendiyle barışık insanlar gibi, o an mücadelesini verip sonrasında hiç umursamadan çevreyi keşfetmeye, oyun oynamaya, atlayıp zıplamaya devam ediyor. Dişi Ankara kedisi Pofu ise bunların hiçbirine katılmıyor. O beni çok nadir bunaltır. Bazen gelir ayağımın ucuna yatar, keyif yapar. Arada bir şey sorarsan mutlaka ama mutlaka bir mini miyavlamayla cevap verir. Bahçıvanımıza göre de o tıpkı bir insan gibi konuşuyormuş, hiç böyle kedi görmedim diyor. Bahçe bakımına destek olan biri var, bahçeyle tek başına baş etmemiz mümkün değil. Çok şükür ki yaşadığımız ev nispeten küçük tutulurken, bahçe olabildiğine geniş bırakılmış. Oğlan buranın kendisi için bir orman olduğunu söylüyor. Nitekim koca meşe de dahil yirmi kadar agacı olan bir bahçe şehirde bana göre de mini bir orman sayılır. Şanslıyım, atölyem de bu bol ağaçlı bahçeye bakıyor. Yakınımızda benzer büyüklükte ama az ağaçlı bir bahçe hobi falan değil artık ciddi boyutta tarım yapıyor. Yok yok bahçede, çok hoşumuza gidiyor geçerken. Bizimki gölgelik olduğu için sebze yetiştirmek maalesef pek mümkün olmuyor.

Dün akşam çok yorgundum, erken yattım, ama uyumadan önce elimde tuttuğum Ferhan Şensoy’un İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You kitabının okudum gözlerim kapanmak üzere olsa da. Henüz yarısındayım. Bambaşka, bulunduğu yere sağlam basan, eleştirel, donanımlı, yaşamı tadında ciddiye alan ve çok yetenekli bir insanı okumak bugünlerde çok iyi geliyor. Gönül dilerdi ki daha uzun yaşasın. Yaşadığı ömürden geriye kayıtlı onlarca oyun, kitap ve bir geleneğin devamını bıraktı. Hocası olan Tahir Alangu’nun da folklor ile ilgili olan bazı yazılarını geçen yıl dikkatle okumuştum ve onun dinamik folklor kavramı beni çok düşündürmüştü. Böyle hocaya, böyle öğrenci, ayakta alkışlanacak emekler ve yetenekler.

Karantina döneminde, bir tiyatro meraklısı olan ve tiyatrolardan bir süredir uzak olan oğlumla, YouTube’da Ortaoyuncular kanalında yayınlanan oyunlarının bir kısmını da izlemiştik. Hoşuna gitmişti. Soyut Padişah’ı izlemiştik mesela. Bu oyunların bu şekilde izlenebiliyor olması bir hazine.

Kitaba gelelim. Çok komik yanları var. Ferhan Şensoy İngilizce pek bilmiyor ve bir proje için davet edildiği ABD’de yaşadıklarını anlatıyor. Bir başka kültürde, hatta dilini bile bilmezken yaşadıkları sırasındaki farkındalığı, kendiyle barışıklığı ibret alıcı düzeyde. Çoğu insan bir kültürü anlamak için dil bilmek gerektiğini düşünebilir, ama bence kültürün esası davranışlarda kendini dışavurduğundan, dili tam bilmeyen kişi söylenilenlerden bağımsız bedenin ne dediğine yani esas olana odaklanarak çok şeyi daha doğru tespit edebilir. Almanya’da başlarda bunu yaşamıştım. Dilini iyi bildiğim İngiltere’de okurken bu kadar keskin gözlemlerim olamadı mesela.

Neyse, Ferhan Şensoy’u önümüzdeki dönemde daha da iyi anlamak istiyorum. En başta oğlum için. Oğlan sürekli hikayeler yazıyor, çiziyor ve de kendi oyunuyor. Başlarda pek ciddiye almıyordum, ama zamanla hikayelerin derinleşmesi, karakterlerin duygu ve ifade zenginliği ve bir saniyede bir karakterden diğerine geçiş yapması, hikayeyi anlatmadan önce bir karakterin kostümünü, ortamı vs tanımlaması, hikayenin akışı, dahası çizimlerindeki sahneler, çektiği videolar, fotoğraflar… Bilemiyorum, ismini koyamıyorum, koymak da şu an istemiyorum ama Ferhan Şensoy’un anlattıklarını daha dikkatli okudukça daha fazla anlayacakmışım hissine kapılmaya başladım.

Peki Benim Duygularım?

Günlüğüme yaptığım kağıt kesim ve baskı çalışması, Ağustos 2021; Bodrum

Sabah atölyeye geldim, kedileri besledim, kendime çay demledim. Meditasyon yaptım, daha doğrusu yapmaya çalıştım. Odaklanmak ve gevşemek zor oldu. Nedense bugün içim dolu dolu.

Yazmak çok iyi geliyor. Korkularımın, bıkkınlıklarımın, kırgınlıklarımın, karışıklıklarımın gözünün içine bakmak ve onları çözmeye çalışmadan, kendimi acele ettirmeden kendi yanımda kalmak çok iyi geliyor.

Kitap okuma süremi de arttırdım bu sıralarda. Elektronik kitap değil, dokunabildiğim, sayfasını, kokusunu hissedebildiğim, altını çizerken çıkan kalemin kağıtta sürtünme sesini duyabildiğim kitapları okuyorum. Gündüz okuduğum kitapla, yatmadan önce okuduğum kitaplar ayrıdır genelde. Bu sıralar uykuya dalmadan önce Ferhan Şensoy’un sayfalarındaki satırlarda kayboluyorum. Sözcüklerini, cümlelerini zihnimde onun kendi sesinden dinlemek çok iyi geliyor.

Şu an bilgisayarın başındayım. Dışarıda nedenini bilmediğim bir gürültü artışı var ama çıkıp bakmaya üşeniyorum. Biter her halde diye bekliyorum ki bitti.

Yukarıda, günlüğüme yapıştırdığım taslaksız, doğaçlama olarak makasla keserek yaptığım bir figür var. Kağıdın üzerindeki deseni de bir beyaz kağıda yaptığım çizgilerle oluşturdum. Siyah alevler ise linol baskı. Yangın korkumla yüzleşmek, gözünün içine bakmak istedim. Bu yıl orman yangınları ve onların söndürülme sürecinde yaşanan çaresizliğe varan durumlar beni çok derinden sarstı. Bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum. Yangınlar karşısında genel anlamda yeterli düzeyde yetişkin ve yetkin bir müdahale göremeyince başka konularda da kaygılanmaya başladım. Bu konuda da pek yalnız olmadığımı biliyorum. Bu yaz birçoğumuzun temel güvenlik hissi biraz sarsıldı. Bunu sindirmek ve atlatmak zaman alacak.

Bu sayfayı hazırladıktan bir iki gün sonra Bodrum’da kaldığımız yerin yakınında da yangın çıktı. Uzaktan alevler rahatlıkla görülüyordu. Çok şükür makiliğin yoğun olduğu bir alandı. Oldukça uzun sürdü ve gecenin geç saatlerine kadar karadan havadan çalışmaların sonucunda ve en son da gece görüşlü helikopterlerin müdahalesiyle söndürülebildi. Bu helikopterler, bu süreçte sanırım ilk defa bahsettiğim yangında uçtular. Onların ışığını, pervane seslerini ve su atışlarını gördüğümde tuhaf bir ağlama hissi oluştu içimde. Aslında gözlerimin yaşlanması o yangından korktuğumdan değildi, bu sefer yangına yetkin bir biçimde müdahale edilebildiğini görmekti ve yetkinlik görmeye ne kadar özlem duyduğumu fark ettim. Bu yaz yangınlardan ve sel felaketlerinden dolayı yaşadığımız travmalar basit bir şey değildi.

Yangın söndüğünde oğlum yatağında günün yorgunluğuyla tatlı rüyalara dalmıştı. Bu kısacık, belki de on, onbeş günlük dönem aynı zamanda Afganistan’da yaşananlara, Altındağ’da olanlara ve Bozkurt’ta meydana gelen sele de şahit olunan bir dönemdi. Her gün bir durum. Bir afiyet , bir ağız tadı, bir huzur yok. Pandemi denen bir şey de vardı, aşı karşıtları vs bir yandaydı ve oğlum, birçok çocuk gibi, bu ortamda bu hayatta bir kez yaşayacağı ve doğuştan hakkı olan, çocukluğunun gamsızlığını yaşamaya çalışıyordu. Ve ben de her anne gibi bunu biraz olsun yaşatmaya çalışıyordum.

Peki benim duygularım? Ben bu süreçte hissettiğim bu iç karışıklığını, çaresizlik duygusunu hangi dolaba kaldırayım, ne yapayım? Yokmuş gibi mi davranayım? Uçakta türbülansta sakince oturan ve gülümsemeye çalışan kabin görevlileri gibi mi olayım? Nitekim bunu yaptım elimden geldiğince. Ama bedenim benimle aynı fikirde değildi sanırım ki, yaşanan ve bastırılmaya çalışılan yoğun stresten hormon dengesinin altüst olduğunu bir şekilde bana haber verdi.

Bu her gün bir başka türüne şahit olduğumuz, adına yetkinlik eksikliği, liyakat eksikliği – adına ne derseniz deyin- bu durumun yarattığı krizlerin, travmaların bireylerde yarattığı yüksek stres bence artık ciddi bir sağlık sorunu haline geldi. Bu ortam, depresif, mutsuz, kaygılı veya -mış gibi yapan yapmak zorunda kalan yetişkinler arasında neşe duymaya çalışan ve buna sonuna kadar hakkı olan çocukların, bebeklerin ve gençlerin sağlığını da etkiliyor, etkileyecek.

Bu gidişata genel bir çözüm var mı bilmiyorum, ama sürekli olarak artan bu stres düzeyiyle uzun süre sağlıklı yaşanamayacağını bunca yıllık psikologluk birikimimle söyleyebilirim. Yaşanan stresi azaltmak zorundayız ve görünen o ki bunu önce kendi bireysel alanımızda yapmak durumundayız. Kendi stresimi nasıl azaltabileceğimi düşünüyorum uzun süredir. Benim açımdan yurtdışına taşınarak çözülebilecek bir durum değil bu. Yurtdışında yaşadım da, okudum da, benim için oraya geri dönmek çok da kolay, ama burada, ülkemde yaşamak istiyorum, Türkiye’yi seviyorum. En başta da doğasına aşığım.

Uzun lafın kısası, ben bu noktadan sonra kendi adıma konuşayım, artık gerçekten en başta bireysel sağlığım için biraz daha huzurlu yaşamak zorundayım. Sağlığım bazı açılardan artık uyarı sinyalleri yolluyor. Bu ortamda kendi kişisel bütünlüğümü sağlayarak ve apatiye, vurdumduymazlığa düşmeden bunu nasıl yapabileceğim, önümde duran ve hatta adeta meydan okuyan bir araştırma sorusu.

Buna önce yavaşlamama izin vererek başladım. Bu yavaşlama zamanla zihinsel bir durulmaya, netleşmeye ve yeni ilhamlara da kapı açacaktır diye tahmin ediyorum. Bu sayede kontrolüm ve etki alanım içerisinde olan şeyleri daha fazla fark edip, kendime adım adım genişleyen bir huzur ortamı yaratmaya çalışacağım. Bu konuda daha önce görmediğim ve hatta belki de gözümün önünde duran imkanları da zaman içinde fark etmeyi umuyorum.

Evet, işe önce yavaşlayarak başladım. Gördüğünüz gibi bir haftadır, bloğumda içimden geldiği gibi yazmak için kendime zaman tanıyorum. Burada yazarken dağınık düşüncelerimin de derlenip toplandığını hissediyorum. Yazmak iyi geliyor.

Yüreğimin Yeri

Günlüğüme yaptığım bir tilki eskizi / Mayıs, 2020

Bilgisayarımı açtım. Aslında hemen yazmaya başlamayı planlıyordum ki, web sitemin servis sağlayıcısıyla olan yıllık planımın sonuna yaklaşmaya başladığımı gördüm. Biraz o konuyla ilgilendim. Artık başka bir servis sağlayıcısına geçmem gerek, zira kullandığım servis sağlayıcı, Türk lirasındaki değer kayıpları ve bir de kendi yüksek fiyat politikalarından dolayı artık çok pahalı geliyor.

Sitem bir WordPress.com değil bir WordPress.org sites. Bu web sitemin yönetiminden ve genel olarak her şeyinden ben sorumluyum anlamına geliyor, yani sitem çöktüğünde ve başına bir şey geldiğinde bunu çözmek de benim işlerim arasında. WordPress.com’dan WordPress.org’a geçişi 2017 de yaptım. Başlangıçta cesaret ve çalışma gerektirdi. Web sitesi işleyişine dair oldukça şey öğrendim ve aslında o kadar da zor olmadığını keşfettim.

Websitesi bir yatırım sayılabilir yani masrafsız bir şey değil. Şimdi düşünüyorum da, ben kendime ne kadar söz versem de geçen yıllarda yine web sitem yerine sürekli sosyal medya sitelerine bedava içerik sağlamışım. Bu hem komik, hem de sosyal medyanın başta da sık kullandığım Instagramın bir başarısı. Aslında bir amacım da vardı, birçok insana ulaşmak, bilgilerimi onlarla paylaşmak. Şimdi neden böyle bir şey yapmak zorunda hissettim diye sormadan edemiyorum. Bu karşılıklılık ilkesi ve alma verme dengesi son dönemde çok önüme gelmeye başladı. Burada kantarın topuzunu fark etmeden biraz kaçırdığımı hissediyorum, bu kimsenin suçu değil, benim tercihlerim doğrultusunda gelişti.

Instagram belirli seçenekleri ve kısıtları olan bir araç. Yani bir şey paylaşmak istiyorsanız, her araç veya aracı gibi onun olanakları veya olanaksızlıkları sizin içeriğinizi şekillendiriyor. Bir süre sonra da eğer sık kullanıyorsanız (her araç gibi) sizin düşünme ve üretme biçimizini o şekil çerçevesine sokuyor. Bu konu önümüzdeki dönemlerde daha detaylı konuşmak istediğim bir konu. Bu noktada sosyal medya, başta da benim sık kullandığım instagram aracının özellikleri nedir, kendimce bir özetleme yapmak istedim.

  1. Hız: Siz bir şey paylaştıktan sonra arkanızda sıranızı almayı bekleyen milyonlarca başka paylaşım olduğunun bilinci ve sanki sürekli bir şey paylaşmak zorunda olduğunu hissetmek.
  2. İçerik sağlayıcıyı değil içeriği takip edene verilen değer (‘beğen’ ve ‘takipçi’ baskınlığı): Burada muazzam dengesiz bir ilişki var. Bir taraf saatlerce ve bazen yıllarca hazırlıktan sonra oluşturduğu birikimle bir şey paylaşıyor ve ondan sonra acımasız bir tüketim kültürü bir anda içeriğe beğen, beğenme düzeyinde saniyelik bir tepki vererek tüketip atıyor bir kenara ve bu üretimlerin değeri bu anlık tepkilerle biçilmiş oluyor. Dahası saatlerce, günlerce emek verilenle, kafasına bir soğuk su kovası geçiren aynı platformda aynı kriterlerle yarışmaya zorlanıyor. Bu vasatlık, üretenden çok ilgi vereni yücelttiği için bence alttan alta takipçi şımarıklığına da yol açıyor. Müşteri daima haklıdır felsefesinin, zamanla sadece parası olduğu için her şeyi kendinde hak gören şımarık bir müşteri kitlesini doğurması gibi. Ne demiştim, instagram bir araç ve bu aracın özelliği de böyle.
  3. Başka bir bağlantıya müsade etmemesi: Yani öyle bakın ben bunu paylaştım isteyen ilgili olarak şu yazıyı da okuyabilir, şu videoyu da izleyebilir demeye imkan vermemesi ve bu sayede sizi platfomun dışına çıkarmadığı gibi, tamınladığı sığlıkta ve hızda yüzmeye devam etmeye zorlaması. Bu da özel olarak böyle tasarlanmış.
  4. Algoritmaların neyi görüp, neyi görmeyeceğinize bizim adımıza karar vermesi: Instagramda bir şeyi yayınladım bitti, tüm takipçilerim görür yok, buna algoritmalar karar veriyor. Aslında ben ilk girdiğimde vardı, sonra kalktı ve ücretli reklam sistemi başladı. Bu durum içerik sağlayıcısının işini iki kat zorlaştırıyor ve son yıllarda ülkenin yönetim tarzının yanında, bunun kadar bireysel ifademin baskı altına alındığını hissettiren bir şey yok. Bir yandan algoritmaların, bir yandan tek doğru olduğuna kendini inandırmış bir görüşün, şu an bir çok insan gibi benim de yaratıcı ifademi dolaylı veya dolaysız yollarla yontmaya, şekil vermeye ve yönetmeye çalıştığını hissediyorum. Bu ortamda, bir özne olduğum hissine yabancılaşmaya başlıyorum sanki.

Daha oturup sayarım ama bu yazının başında kendime söz vermiştim. Dünkü yazı karşısında olduğu gibi beş saat geçirmeyeceğim. O zaman yapmak istediğim diğer çalışmalara zaman kalmıyor. Burası benim internette tuttuğum bir günlük, dolaysıyla kendime bir kitap yazma düzeyini kalite ölçütü olarak koymayacağım, ama hayalimde bir gün kitap yazmak da var. Resimlendirmesini de benim yaptığım bir kitap.

Buraya kadar okuduysanız sizinle birkaç gün önce sabah gördüğüm ve beni çok etkileyen bir hadiseyi paylaşmak istiyorum. Bunun yukarıda yazdıklarımla da çok ilgisi var. Oğlumu okula bıraktıktan sonra anayoldan eve dönmeyi tercih ettim ve o sırada yolun ortasında ölmüş bir tilki gördüm. Trafik çok hızlı akıyordu ve benim durup onu almaya çalışmam benim de aynı sonuçla karşılaşmama yol açabilirdi. Hiçbir şey yapamadım.

Tilkilerin benim için ne kadar özel varlıklar olduklarını bir süredi beni tanıyan ve takip edenler bilecektir. Dolayısıyla onu öyle görmek beni çok derinden etkiledi. Ben bir kam değilim. Belki de öyleyimdir, ben bilmem, bunun kararını bildiğim kadarıyla kam veremez zaten, ama Ankara’ya taşındığımızdan beri tilkiler, doğanın konuştuğunu ve her şeyin ayrı bir ruhu, enerjisi olduğunu bana çok derinden hissettiren, aktaran canlılar oldular. Tilkileri son yıllarda çok çeşitli şekillerde gördüm, yaralı gördüm, birbirlerinin peşinden koşarken gördüm, uyurken gördüm ve hatta çok yakınımda korkmadan saatlerce otururken, gözlerimin içine uzun uzun bakarken gördüm, ama ölü görmedim. Öyle görmek çok derinden üzdü.Birkaç gün bu olayın bana ne ifade ettiğini anlamaya çalıştım. Ölen tilkiye olan sevgimi kalbimde sıcacık hissettim. Tilkilerin karakterleriyle benim karakterim arasında örtüşen çok noktalar var, sanki içimde bir yanım bu kazayı hissediyordu, anlatması zor.

Bu sabah atölyeye gelmeden önce biraz yürüyüş yaptım. Düşündüm, tilkinin otobanda ne işi vardı? Keşke oradan gitmeseydi. Tilki akıllı olsaydı, çünkü sabahları deli gibi, kendinin bile farkında olmadan araba süren insanlardan hiçbir beklentim yok. Tilki onlardan daha akıllı olmalıydı, keşke tilki o insanlarla dolu otobana çıkmasaydı. Neden yaptı? Bunlar dönüp durdu kafamda.

Sonra hissettim ki, ben de hayatımda aynısını yaparsam farklı bir sonuç almayacağım. Yaban doğanın, yaratıcılığın, yaşamın yeri otoban gibi işlek ve binlerce bilinçsiz, umursamaz, kendinin farkıdan olmayan sürücünün araç koltuğunda olduğu yerler gibi platformlar olamaz. Bir tilki kendini bir aracın altında bulacağı yerlerde sürekli dolaşamaz, ben de dolaşmamalıyım. Ben de yüreğimi, yaratıcılığımı iyinin yanında milyonlarca bilinçsiz, umursamaz insan gözünün gezindiği yerlerde sürekli dolaştırmamalıyım. Yüreğimin yeri bu huzurlu bahçe ve atölye. Tilki bile burada kendini evinde hissetmiş, huzur bulmuştu, bunu unutmamalıyım.

Kakofoniden Uzaklaşmak

Eskiz defterimden, Mayıs; 2020 / Bahçemiz ve onun bizi gördüklerine daima mutlu olan kedilerinden esinle

Dünkü yazımı yazarken oldukça farkındalık kazandım. Bu kadarını beklemiyordum. İçim biraz daha netleşti. Bilenler bilir, psikolog olarak gestalt psikolojisi yaklaşımını genel anlamda kendime daha yakın buluyorum. Gestalt yaklaşımında organizmanın ihtiyaçları çok önemlidir, kendiyle teması ve ihtiyaçlarının farkındalığı içinde olması da. Dün yazarken çok öne çıkmış bir huzur ihtiyacımdan bahsettim, fakat her insanınki farklı olabileceği gibi benim de huzurdan esasta neyi kastettiğim açık değil. Bunu da kendim için açıklığa kavuşturmam gerek, yoksa ihtiyacımı karşılayamam ve de yaşamda dengemi yani bütünlüğümü sağlayamam.

Huzur istiyorsam, huzursuzum demek ki. Neden huzursuzum, neler bana huzursuzluk veriyor? Huzursuz olduğumda neler hissediyorum bedenimde, neler yaşıyorum. Bunları araştırmam gerek, daha doğrusu bunları araştırmak istiyorum.

Okulların açılmasıyla yaşamımda yeni bir ritim oluşmaya başladı. Bunun bir kısmı hoşuma gidiyor, bir kısmı gitmiyor. Bu yıl oğlanı okula biz bırakmaya devam etmeye karar verdik. Okul çok uzak değil. Bana bazen trafik sıkıntı verse de, sabah ve akşam arabada yaptığımız sohbetlerin ikimizin ve en çok da onun açısından önemli olduğunu görüyorum.

Oğlum büyüyor ve ben ne kadar bilgeleştiğimi sorgulamaya da başladım. İleride ve de şimdi yaşam bilgeliğime çok ihtiyacı olacağını hissediyorum, ama bu konuya şimdi girmek istemem çünkü uzun bir konu. Şimdilik bir kenarda dursun.

Değişen rutinlerimden bazılarını sevmediğimi belirttim. Bunlardan biri de sabah trafiği. Ankara her geçen gün trafiği daha da yoğunlaşan bir kent haline geliyor. Şehir merkezinin dışında yaşamanız da buna çözüm değil, çünkü çok insan artık şehir merkezinin dışına taşınıyor. Her geçen gün oraya buraya, elit, statü, prestij gibi kompleksli durumlar çağrıştıran isimler de içeren yüksek yüksek binalar yapılıyor. Neden böyle isimler seçiliyor, bu da ayrı ve önemli bir konu bence, ama o da benim şu an konum değil.

Dün sabah oğlanı bıraktıktan sonra özellikle Eskişehir yolunda trafik çok sıkışıktı. Bir yandan radyoda müzik dinliyorum. Aslında reklam arası müzik dinliyorum da denebilirdi. Bir süre sonra kafamın şiştiğini ve aslında bu şekilde radyodan hiç zevk almadığımı fark ettim. Ayrıca reklamlar, kendi konularında sürekli size kaygı aşılamaya çalışıyordu. ‘Eviniz yeterince güvenli mi, memenizi kontrol ettirdiniz mi, sporunuzu yaptınız mı, sağlıksız mı besleniyorsunuz bunun uzun vadede sizi öldürebileceğini biliyor musunuz? Çocuğunuzun zekası yeterince gelişti mi, aman geri kalmasın şu kursa da gidiyor mu, şu deneyimi de yaşıyor mu?…’ Böyle gidiyor ve en kötüsü bunlar bizim gardımızın en düşük olduğu anlarda, yani yola dikkatimizi verip bu mesajları bilinçsizce süzgeçten geçirmeden içe aldığımızda gerçekleşiyor.

Son yıllarda gençlere değil yaşlılara hayran hayran bakmaya başladım. Nasıl bu yaşa ulaşmışlar acaba diye düşünüyorum. Yukarıdaki tüm bu barikatları ve dönemeçleri aşarak hem de. Tatlı, börek, kızartma yemişler, spor yapmamışlar, dahası kışları yoğun hava kirliği olan, kömür kokan şehirlere yaşamışlar. Herkes her yerde sigara içmiş. Yaşamda hijyen bu kadar yokmuş ve onlar bu koşullardan geçerek bu yaşlara gelmişler. Açıkça, yaşlanmak bana artık gerçekten mucizevi geliyor. Bu açıdan reklam ve sağlıklı yaşam endüstrisini kutlamak da lazım, bana fark ettirmeden, azar azar yaşam kalitemi düşürecek yeterince kaygı ve korku aşılamışlar, ama böyle devam etmelerine izin vereceğimi sanmıyorum. Annem daha genç bir doktorken, sağlık ve hastane konularında reklam yapmak yasaktı, çünkü etik bulunmuyordu. O zamandan bu zamana ne değişti. Ahlak mı? Şimdi sağlık konusunda doktorlara sıra gelinceye kadar, herkes isterse uzman olabiliyor ve hatta guru ve fenomen de olabiliyor. Bunca zaman orada burada yüklendiğim doğru yanlış bilgilerin bende yarattığı bilinçli, bilinçsiz tahribatların da farkında olmam ve artık bazı şeylerle arama mesafe koymam gerektiğini görüyorum. Kısacası aklıselime geri dönmeye ihtiyacım var. İngilizce bunun için harika bir kelime var: Un-learning yani öğrenmeme veya öğrendiğini öğrenmemiş eski haline dönme. Çok önemli bir kavram, daha iyi çevirenler varsa veya yapılmış çevirisini bilen varsa yorumlara yazarsa sevinirim.

Sağlık ve güvenlik konusunda en büyük kaygılar da çocuklar vasıtasıyla aşılanıyor. Önceki nesillere nazaran daha kaygılı ve korumacı ebeveynler haline geldiğimizi düşünüyorum. Oğlum iki gündür yırtılmış pantolonlarla geliyor, okulda ağaçlara tırmanmaya izin varmış. Dahası artık nasıl güzel ve gerçekten oynuyorlarsa, zaman zaman dalağı şişiyor ve ağrıyormuş. Pandemi nedeniyle uzun zamandan beri ilk defa tecrübe ediyor sanırım ki, kendisini önce hasta zannetmiş. Oysa çocukken bu benim çok iyi bildiğim bir şeydi. O da kıvrak bir çocuk, maazallah çok fazla da düşmüyor, ama bazen dizlerinde oluşan bazı küçük yaraları olağanüstü bir şeymiş gibi gösterdiğinde bende şaşkınlık ve biraz da ergen vari ‘ne var yani bunda’ suratı oluştuğunu itiraf etmem gerek. Kendi diz yaralarımı hatırlıyorum, kalın kalın yara kabuklarını. Ne batikon, ne hijyen, belki biraz kolonya. Belki o da yok. Durduk yerde düşsün ciddi bir şekilde yaralansın da istemiyorum tabii, ama ne ara bu noktaya geldik hakikaten?

Neyse, sabahları yolda daha önce pek fark etmediğim hoş şeyler de fark ediyorum. Artan sayıda genç, çocuk okullarına yoğun trafiğin yanında bir şekilde yollarını bularak bisikletle veya scooter ile gidiyor. Cesaretlerine hayran kalıyorum ve bana daha hoş geleni çoğunun bizim nesile nazaran daha dik yürüdükleri. Pandemi koşullarından olsa gerek, maalesef bugünlerde daha önce görmediğim oranda kilolu çocuk da var. Okullar açık kalmaya devam ederse bu kiloların zamanla kaybolacağını düşünüyorum.

Neyse yolculuğuma geleyim. Sonunda biraz müzik dinleme pahasına katlandığım radyodaki reklam terörünü, müzik sistemine telefonumu bağlayıp klasik müzik açarak sonlandırdım. Bir süre sonra gerginliğimin azaldığını ve rahatladığımı gördüm. Hatta yoldan biraz keyif aldım da denebilir, çünkü güzergahım yeşillikle dolu bir yol. Ağaçların sonbaharda adım adım sarının, bakırın çeşitli tonlarını aldığını görmek harika geldi. Yavaşlık, müziğimin aniden bir reklam, bir cingıl veya hızlı hızlı konuşan bir spiker tarafından bölüneceği korkusundan özgürleşmek ve kulağıma giren tınıların, konuşmaların, enformasyonun kontrolünün biraz olsun bende olduğu hissi, evet az da olsa bu basit ve etkisiz görünen ve aslında hiç de öyle olmayan bu kontrol hissi beni gevşetti, bana huzur verdi.

Yol boyunca sadece yaşlanmayı başararak kahramanım olan yaşlıları düşünmeye devam ettim. Acaba oğlumun büyüdüğünü görebilecek miyim? Uzun yaşayan hayvanları düşündüm. Yavaşlardı çoğu ve aceleleri yoktu. Acaba insanı acelesi mi eceline taşıyor? Yeterince vaktim var diye düşünenle, yeterince zamanım yok diye düşünenin kimyası, biyolojisi, hormon salınımı, beyin işleyişi, organlarının sağlığı bir olabilir miydi? Dönüp dolaşıp yine aynı derin konuya geldim işte, zaman. Ama bu sefer yeterince zamanım var:)Tüm bunları tekrar düşünmek, hissetmek ve yaşamıma iyi gelmeyenleri fark etmek, ayıklamak için kendime dilediğim kadar zaman tanıyacağım. Yaşamaktan, yaşamayı öğrenmekten daha önemli bir şey var mı?

Eve geldiğimde yine rutinim dahilinde, bahçede üç tatlı kedi beni gördüklerine sevinir tarzda koşarak, miyavlayarak karşıladı. Varlığımı gözlerimin içine bakarak onayladılar. Keşke hayvanların yapabildiği gibi acelesiz birbirimizin gözlerinin içine bakabilsek ve sen oradasın, gördüm diyebilsek. Varlığımın farkında olan ve ondan sevinç duyan bu üç özgür kedinin de bana çok huzur verdiğini fark ettim.

Huzur

art 2021 tarihli eskiz defterime yaptığım bir guaj çalışma/ Unesco Dünya Mirası olarak korunan dünyanın en eski Kayın ormanlarından birine ev sahipliği yapan Almanya, Rügen Adasında bir yürüyüşten esinle. Sırtımda taşıdığım hafifliğini çok sevdiğim kumaş çantanın tasarımı, baskısı, dikişi bana ait

Uzun bir süredir içsel bir farklılık yaşıyorum ve bu giderek ciddi anlamda bir kafa karışıklığına dönmeye başladı. Yazamıyorum, tam olarak odaklanamıyorum. Aslında bir şeyler çizerken, yaparken daha net haldeyim, ama karar vermem gerektiğinde ve bir anlam vermem gereken durumlarda kafamda bir ‘dııııııt’ veya meşgul sesi var.

Yaşantımdan hem memununum hem de hiç memnun değilim. Bu normal olabilir, ama sorun şu sanırım ben normalin ne olduğunu hakkında da artık emin değilim. Kafam bir kakofoniyle dolu.

Tüm yaz boyunca bunun nedenlerini araştırmaya, anlamaya çalıştım. Birazını buldum, ama değiştirebileceğim şeyleri veya değiştirmek istediğim şeyleri bilmiyorum. Artık genel anlamda ne istediğimi de bilmiyorum aslında. O eski bir şeyler yapma isteğim uçtu gitti ya da şu an samimiyetini kaybetti. Tek bir şeyden eminim, tek istediğim şey var; ‘huzur’. Huzurlu bir zihin. Bir ekleme daha yapayım, huzurlu bir zihin ve uyanık bir beden. Bunları yer değiştirerek elde etmek istemiyorum, mesela yurtdışına veya bir sahil kasabasına yerleşmek istemiyorum. Evet, bir şeyden daha eminim yer değiştirmek de istemiyorum. Şimdi ve burada huzurlu olmak istiyorum. Daha doğrusu şimdi ve burada, Ankara’da, yaşadığım yerde huzur bulmaya ihtiyacım var.

Son yıllarda insandan daha uzaklaştığımı da fark ettim. Birlikteliklerin çoğundan yorulduğumu hissediyorum. Bunun bir kısmı belki benden kaynaklanıyordur, ama bir kısmı da insan olarak genel anlamda hakikaten birbirimiz için yorucu hale geldiğimizden. Yaptığım gözlem ve araştırma, okumalar sonucu artık iyice anladım ki, sadece modern hayat değil günümüz insanı da giderek daha yorucu bir yapıya büründü. Sadece koşullar değil, insan da insanı sürekli yoruyor.

Belki buradan tekrar başlayabilirim. Belki buradan ve yeniden bilmeyerek başlayabilirim. Belki yine bulunduğum noktayı, karışıklığı dolu dolu sahiplenerek başlayabilirim. Yıllar önce yola yine bilmeyerek çıktım, şimdi buradayım. O kadar da kaybolmamışım aslında, hatta az da olsa kendimi bulmuşum da. Yanımda, konuşmadan, dingin bir zihinle yapabilceğim bir işim de var artık. Çok özlemini duyuyordum bunun, çok şükür yeteneğim de varmış. Ama gel gör ki bu işle bunca yıl bunca emeğe rağmen neredeyse hiç para kazanamadım. Bu da bazen ağır geliyor, korkutuyor. İnandığım şeylerin, hayalimin bir ütopya olduğunu düşündürüyor. Belki de öyledir, bir ütopyadır. Bu işle bir gün geçimimi sağlayabileceğim ümitleri her gün azar azar kaybolsa da, bir ütopya olsa da, belki tüm bunlardan bana huzur kalır geriye ve de uyanık, yaşayan, yaşamış bir beden. Belki de bu o elde edebileceğim tüm kazançlara yeğdir.

İlk başladığımda yeni çocuğu olmuş, Almanya’ya yeni taşınmış, yeniden okula dönmüş, bir yandan bebeğine kendisi bakan, ne iş yapmak istediğini bilmeyen bir ben vardı. Kocaman bir ‘bilmiyorum’ vardı içimde. Şimdi Türkiye’ye geri dönmüş, çocuğu ilkokulu bitirmiş, bir iş kurmuş, sanatında gelecek vadeden, çok çalışsa da pek kazanamayan, son yıllarda yaşanan toplumsal ve küresel travmalardan içi karışık, huzura gereksinim duyan ve yine kocaman bilmiyorumlu bir ben var.

Evet, olduğum yerden tekrar başlayacağım. İçimdeki o bilmiyorumu dolu dolu sahiplenerek başlayacağım. Şu noktada en azından ne istemediğimi biliyorum; yer değiştirmek ve neye ihtiyacım olduğunu biliyorum; huzur.

Bunları yazarken bir şey daha fark ettim, kendi blogumda yazmak, onun yavaşlığı, imkanları da bana daha huzur veriyor. Belki Instagramdaki kadar okuyucusu olmayabilir, ama evet burası bana daha huzur veriyor. Ve ihtiyacım olan neydi, huzur. Sanırım minik de olsa yolda bir adım sayılır bu farkındalık da. Galiba son yıllarda ihtiyaçlarımla alıştığım çalışma biçimi de çatışıyor ve bu da sorunlarıma ekleniyor.

Peki yavaşlık bana huzur veriyorsa, benim yavaşlamaya da ihtiyacım olabilir mi? Sanırım evet, buna da ihtiyacım var. Zaten pek bir şey kazanmıyorsam ve zaten geçimimi bu iş sağlamıyor, sağlayamıyorsa, o zaman bu işte -maddi, manevi bedelini ben ödediğime göre- en azından herhangi bir -meli -mali olmaksızın ‘gerçekten’ özgürce ve dilediğim gibi çalışamaz mıyım? Peki şimdi önemli bir soru geliyor, ben gerçekten nasıl çalışmak istiyorum? Kim için veya ne için? Bunları yeniden gözden geçirmeye ihtiyacım var.

Şimdi bu noktada bir şey daha fark ettim; sanırım bu işim de içimde biraz eskidi, anlamını yitirdi ve bu işten, veya iş yapma biçiminden de içsel olarak ayrılmak, belki de istifa etmek istiyorum. Bilmiyorum. Tuhaf bir şekilde ilk defa şu an benim bir patronumun olmadığını gerçekten fark ediyorum:) Peki ben kendime nasıl bir patronluk yapıyorum? Bu önemli bir soru ve hemen tam bir cevap vermeyeceğim, veremeyeceğim, ama şimdiye kadar çalıştığım tüm patronlarım gibi yeterince kıymetimi bilmediğim kesin. Bir ikinci soru ben neden kıymetimi yeterince bilmiyorum? Veya gerçek kıymetimin nasıl daha farkında olabilirim ve nasıl sahip olduğum bu kıymetlere daha iyi bakabilirim ve de onları koruyup, besleyip, büyütebilirim. Daha kendi değerimi yeterince bilmiyorsam, başka şeylere nasıl layık olduğu değeri verebilirim. Burada layık olduğu kavramını vurgulamak istiyorum, çünkü günümüzde birçok şey layık olduğu değeri görmediği gibi birçok şey de layığından fazla değer görüyor. Bu da bir sorun bence. Sanırım her şeye, önce gerçek ihtiyaçlarımı fark ederek, değer vererek ve onları karşılamaya çalışarak başlayacağım.

Evet, öncelikli ihtiyacım huzur. Oradan başlayacağım.

İnsan Neyse Algoritması da O

Hatırlarsanız bir önceki yazıda, birçok sanatçının algoritma baskılarına karşı verdiği mücadeleden bahsetmiştim. Bence, bizim gibi yani sosyal medyada içerik sağlayan insanlar için, böyle bir sorunun varlığını tanımlaması bile çok uzun sürdü. Bu durum şu meşhur, benzer bir şey önceden görmedikleri için yerlilerin karaya yaklaşan gemileri ilk baktıklarında fark etmemeleri hikayesine benziyor. Sağladıkları içeriklere yönelik artan algoritma manipülasyonlarına dair farkındalık kazandıktan sonra bazı sanatçı ve benzeri işler yapan kişiler Instagram’dan ve Facebook’dan biraz uzaklaşarak derin nefes almış gibi görünüyor, ama bu gerçek bir çözüm mü bilmiyorum. Her geçen gün sanal dünyada geri planda bilmediğimiz bir şeyler, yaşamımızda kontrolü daha fazla eline alıyor ve bunların etkilerini içerik üretenler daha fazla, daha önce hissetmeye başlıyorlar, tabii bu söylediklerimin bir de içerik tüketimi tarafı var.

En son yazımda, son yıllarda -bir şekilde- sürekli travmatik olaylara maruz kaldığımızı da söylemiştim, ama bu sorunun tanımı doğru yapmak gerek. Sadece gerçekleşen olaylardan mı kaynaklanıyor, yoksa bu travmalara etki eden veya oluşmasını hızlandıran başka faktörler de var mı?

Birey olarak zaten etkimizin kısıtlı olduğu bu karmaşık Dünya’da, bu etkiyi arttırma vaadi veren internet veya sanal ortam, gerçekte onu her gün geri planda biraz daha fazla kontrol ederek ve yöneterek, verdiği izlenimin aksine birey olarak etkimizi daha da küçültüyor. Aslında bunu alttan alta da hissediyoruz ama tam ismini koyamıyoruz, zaten önemli bir çaba da fark etmememizi sağlamaya yönelik harcanıyor. Dahası sürekli veri ve akış bombardımanına tutuluyoruz. Bir insanın önceliklendirmesinin, ilişkilendirmesinin ve anlamlandırılmasının saatler, günler, aylar süreceği bilgiler, mesajlar, görseller, algoritmaların dinamiklerini bilmediğimiz süzgeçlerinden geçirilerek önümüze durmaksızın atılıyor. Bu veri kalabalığı ve hızı, yaşamımızda bir anlam oluşturma yetimizi ciddi derecede zedeleniyor. Sanal dünyada algoritmaların genelde üç amacı var, bizi ekran başında tutmak veya bizden veri toplamak veya bize bir şey satmak ve bunların çoğu şu an maalesef bizim iyilik halimizle çatışan amaçlar. Bizler bilinçlendikçe, dev teknoloji şirketlerinin bu tek taraflı amaçlarının, kullanıcı esenliğine göre de dengelenebileceğine inanıyorum.

Şubat 2021 tarihili bir eskizim – Bu yazıda geçen sorunların kapsamı ve ne kadar ciddi oldukları konusunda kitaplar yazan, konuşmalar yapan ve felsefi tartışmaları başlatan ‘bilişim gurusu’
Jaron Lanier

Sorun bir tek sosyal medya değil açıkçası, insanla etkileşimde bulunmadan aldığımız hizmetler de git gide çoğalıyor. Bu hafta blogda Hakim’in Yolculuğu’nu yazdıktan sonra, uzun süredir üzerinde uğraşmadığım internet sitemin de biraz bakımını yapmak istedim. Mesela çok uzun bir süreden beri kapalı olan yorumlar kısmını açtım. Değişiklikleri yaparken, bir yandan oğlumu dinliyordum, ama bunun pek akıllıca bir fikir olmadığını bir süre sonra anladım. Bilmediğim bir nedenden ötürü arkada yaptığım değişiklikler, düzeltmeler dışarıda herkesin gördüğü siteme yansımaz oldu. Sitem sanki bağımsız bir halde duruyordu, hiçbir şekilde kontrol edemiyordum. Servis sağlayıcıma bağlanarak defalarca siteyi bir iki gün öncesinin backuplarıyla tekrar yükledim, tık yok, tık yok. Benim olan site artık benim değildi, sanki ayrı bir canlı ya da başkalarının kontrollünde olan bir şey gibi duruyordu önümde. Tuhaf bir yabancılaşma ve çaresizlik duygusu içinde saatlerce uğraştım durdum. Gerçekten bu hisler çok tuhaf geldi. Çözümü sonunda bulduğumda ne kadar basit bir sorun olduğuna şaşacağımı biliyordum, her zaman öyle oluyordu, ama gel gör ki arka planda bin bir düğme ve ayarlarla dolu bir ortamda çözümü kısa sürede bulabilcek miydim? Daha sorunun neden kaynaklandığını anlayamıyordum ki. Kendime çok kızdım, hangi ayarı değiştirdiğimi hatırlamıyordum, ama belki de problem benden kaynaklanmıyordu ve servis sağlayıcımla ilgiliydi.

Saatler ilerledi. Eşim ‘Müşteri hizmetlerini arasana.’ dedi. Hangi müşteri hizmetleri? Müşteri hizmetleri tonlarca forum ve konu başlığı haline getirilmiş durumda. Oraları aşarsan ancak mail atabiliyorsun. Sitem hacklenmiş olabilir mi diye düşündüm, ama öyle de gözükmüyordu. Uğraş uğraş sonunda buldum, ama hala sorunun tam olarak ne olduğundan emin değilim. Tespit ettiğim cache problemi miydi? Yoksa servis sağlayıcımın kotayı aşmak üzere olduğum bilgisini çok geç bildirmesi ve o süreçte sitemin işleyişini yavaşlatmış olması mıydı? Yeni yapılmış bir güncellemenin yarattığı teknik aksaklıklar mıydı? Bilmiyorum. Sonunda sorunu çözüdüm ve evet çözümü çok basitti, fakat bu süreçte karşımda üç dört dev program yapısıyla uğraştığımı bilmek ve bu sorunları çözmek için bir etten kemikten insanla temas edilebilme imkanının her geçen gün azaltıldığını görmek, bilmiyorum, şimdilik tam olarak anlamlandıramadım tuhaf bir his demekle yetinmek zorundayım, ama gelecekte bu duyguyla daha çok ve daha çok karşılaşacağımızı hissettim.

Aklıma aylar önce izlediğim Go ustası Lee Sedol’un yapay zeka AlphaGo ile yaptığı karşılaşmaları içeren şu belgesel aklıma geldi. Belgesel boyunca Le Sedol’ün değişen yüz ifadelerine, beden diline ve bunlardan içinde yaşadığı çıkarsanabilecek derin anlam karmaşasına şahit olmak beni çok etkilemişti. Lee Sedol’de şaşkınlık vardı, hiç beklemediği bir şeyle karşılaşmışlık vardı, çaresizlik, kontrol duygusunun ve belki de kendine güvenin kaybı vardı. Sonrasındaki günlerde sık sık düşündüm. Bir şey, Lee Sedol gibi henüz ismini koyamadığımız, belki öncesinde hiç beklemediğimiz ama yaşamımızı kökünden etkileyecek bir şey sandığımızdan da hızla yaklaşıyordu. İnsanlık bilinci, bu yüksek teknolojileri yönetme ehliyetine sahip olmak için ihtiyaç duyduğu felsefi temeller açısından yeterince donanımlı ve hazır değilken (özellikle de gelişmiş teknolojinin öncüsü kültürlerin baş değerlerinin kar, büyüme, rekabet ve başarı olduğu düşünüldüğünde) bu hızlı ve kontrolsüz gidişin gelecekte yaşamımıza sadece iyilik güzellik getirmeyeceği açık görünüyor. Çünkü bu yapay zeka dediğimiz şey yani algoritma esasında onu oluşturan ve kullanan insanın şeklini alıyor. Önce insan tarafından kullanılarak insanı öğreniyor ve sonrasında da o insanı yönlendirmeyi, yönetmeyi öğreniyor ve insan ne ise gelecek de onun abartılı bir hali olacağa benziyor.