Aynası İş Yapışıdır Kişinin

Nisan 2021/ Kendi yaptığım deftere, yalnız üç renkle (kısıtlı palet) guaj üzerine, mürekkep, kuruboya, grafit kalem çalışması, bahçemizin laleri

Bu yaz en sonunda kendime bir tarayıcı aldım. Bu sayede artık çizimlerimi dijital ortama daha kaliteli biçimde aktarabiliyorum, ama photoshop tarzı programları hala doğru düzgün kullanamıyorum. Üzerinde yoğunlaşacak vaktim pek olmadı. Tabii ki ufak tefek renk ve boyut ayarları yapabiliyorum, ama bir şey silmek istesem mesela, nasıl silineceğini yine unutmuşum. Kısacası paylaştığım şeylerin hemen hepsi, az önce bahsettiğim renk açısından orjinaline yaklaştırmalar dışında rötuşsuz. Bu doğal halleriyle beğenilmeleri bana olağanüstü motivasyon da sağlıyor. Dijital ortamdaki beceri eksikliğim, gerçek hayattaki becerilerimi arttırdı diyebilirim.

Bir zamanlar Creative Cloud üyesiydim ve bir sürü fikir vardı kafamda, ama zaman olmadı. Hep bir aksilik oldu. Sonunda onca para ödedikten ve pek kullanmadıktan sonra iptal ettim üyeliğimi ve Affinity’e geçtim. O programı sevdim, ama yine detaylarını keşfedecek hiç vaktim olmadı. Tablette hiç çizim yapmıyorum. Orada da yüklü bir çizim programım var, kalemim de var, ama kullanmıyorum.

Zamanım yok dedim, ama bu doğru mu bilmiyorum. Sanırım bu konuya şu an yeterince ilgim yok. Bu süreçte kendi yaptığım eskiz defterlerinin içini sayfa sayfa çizimlerle, resimlerle doldururdum. Programları öğrenmeye harcayabileceğim zamanı, defter yapmayı keşfetmeye harcadım mesela. Belki de benim için dijital değil, gerçek materyallerle çalışmak daha ön planda ve zevkli. Sulu boya, baskı, oyma aleti, kalem, fırça gibi beğenmezsem geri al tuşuna basma imkanı olmayan şeylerle çalışmanın el becerilerimi ve ifademi çok geliştirdiğini hissediyorum.

Bunun aksini tercih edenler ve sevenler de var. Son dönemde Richa Kashelkar isimli Hintli sanatçının resimlerini çok beğeniyorum mesela, ama resimlerini sadece Procreate programında yaptığını bilmiyordum, bana direkt yağlı boya, akrilik veya guajla çalışıyor gibi geliyordu. Bir süre sonra gerçek yağlı boyaya da geçti, güzel işler de yaptı ve bir iki çalışmadan sonra yukarıda bahsettiğim gerçek materyaller kullandığında yaptığını geri alamamanın onda çok stres yarattığını ve yaratıcılığını bloke ettiğini söyleyerek tekrar dijital çizimlere geri döndü. Hala çok güzel işler yapıyor.

Bense tam tersi bu kısıtı seviyorum. Sanırım çalışırken silgi kullanmayı sevmeyenlerdenim. O sıra hata olarak gördüğüm ve gıcık olduğum bir şey bir iki gün sonra baktığımda çok hoşuma gidebiliyor veya bir sonraki seferde ellerimi bu hatayı yapmamak üzere daha dikkatli çalışmaya zorluyorum. Yaptığımı geri alamamak çok dikkatli çalışmama ve ana daha odaklanmama da yol açıyor. Bu odaklanma becerisinin artışı sanat yaparken benim süreçte tecrübe etmek istediğim bir şey. Bir de tabletin soğuk ve pürüzsüz hissini ve gözlerime yansıyan yapay ışığını henüz çok sevemedim. Doğayla arama bir programın girmesini pek istemiyorum. Yaptıklarımın, çalışma tarzımın bir programın hafızasına sürekli kaydedilmesini istemiyorum. Okuma konusunda da öyle, baskı kitapları tercih ediyorum. Yaşamda en azından çalışırken, okurken algoritmalardan uzakta, biraz mahremiyet istiyorum açıkçası. Kalemi bastırdığımda kağıdın dokusu, ellerimin o günkü havası, nem, kalemin ucunun çok açık olup olması, bazen boyanın akıvermesi, bazen ellerimin kayıp baskıyı kenara kaydırmam, bazen fırçaya gereğinden fazla su almam, yani kontrolümün dışında olan ve ismini koyamadığım etkenlerin, yardımcıların adına ne dersek diyelim devrede olmasını seviyorum. Tatlı sürprizler oluyor ve bu sürprizler de bir sürü yeni keşif yapmamı sağlıyor. Kısacası görselliğin yanı sıra yoğun koku, ses, doku ve kinestetik duyularla dolu materyalleri kullanmayı seviyorum. O nedenle sanırım sadece çizim yapmıyor, aynı zamanda oyma bıçağı, linol, serigrafi, su, kumaş, iğne, iplik, tığ, makas, dikiş makinesi gibi malzemelerle çalışabileceğim şeyler de üretiyorum.

Önümüzdeki dönemde bahsettiğim programlar üzerinde biraz daha çalışacağım, ama bunda en baş amacım boya, kağıt vs ile yaptıklarımı dijital ortama daha etkin biçimde aktarabilmek. Büyük olan parçaları tek seferde tarayamıyorum mesela.

Tüm bunların aksine yazılarımı ise bilgisayarda yazıyorum. Elle yazmayı denedim ama yanlışlarımı hemen silememek, hızlı düzeltmeler yapamamak hoşuma gitmiyor. Bir süre sonra kendimi yine bilgisayar başında buluyorum.

Bugünlerde özellikle yaşamda, çalışmalarımda sanal mı geleneksel yöntemler mi konularını ve bunu konudaki tercihlerimin, nedenlerini anlamaya çalıştığımı fark ettim. En başta da kendi mizacımı, doğamı. Mesela benim gibi insanın yeri sürekli sanal ortamlar olamaz, olsa da uzun vadede çok mutsuz ve tatminsiz olacağı kaçılmaz, onu artık kesinlikle idrak ettim.

Bir sanat ürünü ortaya çıkarırken, sonuçta ne ortaya çıkarmak istediğinin yanısıra sanatçının süreçte ne yaşamak istediği veya istemediğine dair farkındalığı da birçok şeyi şekillendiriyor. Kimisi için bu süreç tecrübesi sonuçtan çok daha önde olabilir ve hatta kişinin süreçte kazandıkları, sonuçta ortaya çıkardıklarından daha fazla olabilir. Bunlar insanın üzerinde düşünmesi, farkındalık kazanması gereken önemli şeyler. Benim için süreçteki duyum çeşitliliği ve zenginliği olmazsa olmaz, bu yüzden de işimin bir kısmı daima zanaat içeriyor. Kendimi sağlıklı ve dengede hissedebildiğim yoğurt yiyişim böyle.

Tüm bu tercihlerin bir doğrusu yanlışı olduğunu düşünmüyorum. Önemli olan kişinin kendisini tanıması ve içsel dengesini sağlayabilmesi için ihtiyaçlarına, mizacına en uygun işi ve çalışma biçimini benimseyebilmesi.

Hassas Dağınık Bırakma ve Bütünleştirme Dengesi


2018- Beberuhi Karagöz Kuklasından bakarak yaptığım körlemesine eskiz. Körlemesine çizimlerde, çizim bitene kadar kağıda bakmıyorsunuz ve kalemi kağıttan hiç kaldırmıyorsunuz. Tüm çizim tek bir çizginin devamından oluşuyor. Buna benzer başka örnekleri bu yazımda ve bu yazımda görebilirsiniz.

Bugün biraz daha uzun masa başında kalabilirim, çünkü toplarlamak istediğim şeyler var. Bu sezgisel bir toparlama biçimi, yani belirli bir mantığı yok ya da mantığını zamanla kavrıyorum da denebilir. Düzenli yapmadığımda, bana ilham vermiş şeyler ve yeni fikirler uzayda boşlukta uçar gibi kafamda oradan oraya gidiyor. Onlardan bir bütün oluşturamamak beni bazen yoğun bir anlamsızlık duygusu içinde bırakıyor, ama bu anlam verme kaygısının derecesinde de hassas bir nokta var. Fikirleri, konuları, heyecanı biraz zamana bırakmak ve salınımlarına izin vermek de önemli. Hemencecik üç beş parçayı alıp, ‘hah işte bu dememek’ ve olaşabilecek farklı farklı bütünlüklerle biraz oynamak, bedene nasıl bir enerji verdiklerine bakmak daha özgün sonuçlar için gerekli. Bu dağınık bırakma ve bütünleştirme arasındaki hassas dengeyi kurmakta, insan zamanla kendi kapasitesi düzeyinde bir beceri kazanıyor.

Kısacası sanat, zihinle değil sezgiyle yapılan bir şey. Zihinsel kapasite, sezginin gösterdiği yolda giderken çözülmesi gereken problemlerde ve geliştirilecek tekniklerde gerekiyor. Bu noktada, maddi dünyanın kısıtlıklarıyla başbaşa kalıyor sanatçı. En çetin süreç bu ve bir nefs terbiyesi de denilebilir. Sürekli egonun sınırlarına çarptığın ve ifade etmek istediğin adına seni genişlemeye, sınırlarının dışına çıkmaya zorlayan bir süreç bu.

Nedir bu maddi dünyanın kısıtlılıkları: zaman, eldeki imkanlar ve ellerin, bedenin imkanları. Sanatçı bu noktadan sonra, bilgisi, becerisi ve yeteneğinin boyutu, kişiliği, çağın ve kendi ulaşabildiği teknolojik, bilimsel, deneyimsel imkanlar ile aldığı ilham arasında bir bağ kurma çabasına giriyor. Dolayısıyla ilham ne kadar büyükse ve çağın ötesindeyse, psikolojik yük de o kadar ağır olabiliyor. İşte, üstün sanatçıları tepe noktalara çıkaran şey sadece yetenekleri değil, bazen tüm ruhsal ve bedensel kaynaklarını seferber etmesini gerektiren, sürekli bitmemiş işlerle yaşama becerileri, belirsizliğe olan yüksek dayanıklılıkları ve (bazen uzun, bazen de maalesef kısa süreli) kişisel bütünlüklerini koruma güçleri.

Tahmin ettiğiniz gibi yaşamda belirsizlik, yarattığı kaygı sebebiyle çoğu insanın dayanmakta zorlandığı ve kaçındığı bir şey. Bu nedenle herkes sanatçı olmuyor, olamıyor, olmak istemiyor, olmak zorunda da değil. Ayrıca sanat yapan herkes de illa çok üstün bir sanatçı olmak zorunda değil, fakat yine de ister büyük ister küçük jestlerle olsun yaşamda yaratıcılık, özgünlük; belirsizlikle başa çıkabilmeyi gerektiriyor. Daha az kaygı taşıdıkları ve daha çok ana odaklandıklarından, insanlar içinde ise çocuklar, en kolay yaratıcılık gösterebilenler. Bu yüzden çocuklar için bir şeyler üretmek, tasarlamak, onların kitaplarını okumak, masal okumak, dinlemek, anlatmak, onlarla vakit geçirmek bana çok ilham veriyor.

Bu sabah, iki gündür yağan yağmurun toprakta yarattığı buharlaşmadan, hafif buğulu bir hava vardı ve bu buğu sabah güneşiyle buluştuğunda etrafa tatlı, şiirsel, masalsı, sıcacık bir his yayıyordu. Bir süredir okul yolunda radyo değil, seçtiğim müzikleri dinliyorum demiştim. Bu sabah Kelt müziği esintileri taşıyan Loreena McKennitt dinledik. Dikiz aynasından oğlumun sessizleştiğini ve hayallere daldığını gördüm. Bir süre sonra arabanın içinin enerjisi adeta masallarla doldu. Oğlandan yayılan bu enerji, bahsettiğim sabah buğusu gibi sıcacık bir his veriyordu. Masallar, hikayeler onun yaşamında ayrı bir yer tutuyor ve birbirimize anlatttığımız masallar, hikayeler oğlumla yaşamımızın en tatlı taraflarından birini oluşturuyor. Yaratıcı dünyamızın önemli bir parçası masallar. Oğlana özellikle yatmadan önce dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Bazen anlattıklarımdan sıkılıyor, benden yeni masallar istiyor.

Bildiğiniz gibi Ankara’da yaşıyoruz. Ben burada doğdum ve büyüdüm. Bir süre uzak kalsam da yaşamımın oldukça uzun bir bölümü bu şehirde geçti. Fakat onu yeterince tanımadığımı İngiltere’de okurken fark ettim. Sabah kelt müziği dinledik demiştim. Keltlerin efsaneleri, bir çok fantastik türde eser veren edebiyatçıyı etkilediği gibi, onların bir okuyucusu, izleyicisi olarak beni de etkiliyor. J K Rowling’in Harry Potter’ı, Tokien’in Yüzüklerin Efendisi ilk aklıma gelenler. Geçmişte Ankara tarihini pek derinlemesine bilmediğimden, Keltlerin bir kolu olan Galatlar’ın büyüdüğüm şehir Ankara tarihinde bir yeri olduğunu ve hatta Ankara Kalesinin büyük bir olasılıkla onlar tarafından inşaa edildiğinden habersizdim. Genel olarak savaşçı ve yağmacı bir kavim olan Galatlar’ın ne kadar yüksek bir kültüre sahip olduğu konusunda şüphelerim var, çok eski tarihler olduğundan haklarında çok fazla bilgi de var mı bilmiyorum. ‘Anadolu’da Galatlar ve Galatya Tarihi’ birçok kitap gibi kütüphanemde bekleyen ve okumak istediğim kitaplardan. Yine ilerleyen dönemlerde araştıracağım konulardan biri de onların masalları, efsaneleri. Fakat şu noktada dikkat çekici olan, daha birkaç yıl öncesine kadar doğup büyüdüğüm yerin geçmişinde yok diye düşündüğüm bir şeyin doğru olmaması, hatta doğup büyüdüğüm yerin geçmişinden adeta bihaber olmam. Anadolu gibi onlarca farklı medeniyete, kültüre ev sahipliği yapmış bir toprağın insanı olarak bu bence bir ayıp ve ciddi bir kayıp sayılır. İngiltere’deyken şu yazıyı yazan benle, şu an bu yazıyı yazan ben aynı değilim, biraz daha büyüdüm, bütünleştim. Şimdi yaşadığım yerin tarihine biraz daha geniş bir perspektiften bakabiliyorum. Anadolu’nun, Trakya’nın, Göbeklitepe gibi daha bir çok gizi, bir gün yeryüzüne çıkarmak üzere bir ana gibi rahminde taşıdığını düşünüyorum. Ve şimdi sezgilere gelelim, burada içimde uçuşan çok şey var, bence bu kadarı yeterli.

Forty Four Turkish Tales (Kırk Dört Türk Peri Masalı) Dr. Ignacz Kunos (1913) İnternetteki çeşitli halka açık online kütüphanelerden indirilebiliyor.

Oğluma uykudan önce bir masal, bir hikaye anlatma geleneği, bende dünyanın çeşitli yörelerinin masallarını araştırma istediği yarattı. Ancak yavaş gittiğimi itiraf etmeliyim, çünkü üst üste masal okuyamıyorum. Çok etkileniyorum, çok ilham alıyorum ve bir süre içimde metaforlarını sindirmem gerekiyor. Mesela Türk masalları oldukça ilginç. En ilginç tarafı da Türk masalları üzerine yapılan esaslı araştırmalar ve masal derleme çalışmaları, Türkler tarafından değil, başka milletlerin halk bilimcileri tarafından yapılmış. Bunlardan ilk bilineni Macar halk bilimci ve Türkolog Ignac Kunos. Kunos, Türk masallarını gecenin değil günün aydınlığının masalları olarak tanımlıyor, bu açıdan Türk anlatı geleneğini, karakterleri ve metaforlarını yakın coğrafyanın Bin Bir Gece masallarından ayırıyor. Ferhan Şensoy’un edebiyat öğretmenliğini de yapan ve yaşamında, sanatında çok etkisi olan Tahir Alangu’nun da Türk masallarına ilişkin ilginç yorumları var. Özellikle de Keloğlan karakterine dair, bu karaktere baktığımızda olumu-olumsuz taraflarıyla aslında toplumu da görüyoruz diyor.

Oğlum, Ignaz Kunos’un derlediği bu masallar arasıda, Korku isimli masalı benden defalarca dinledi. Bazı yerlerine kendime göre ufak tefek değişikler yaparken, sözlü kültürde anlatıcıların sürece nasıl etki etmiş olabileceğini görüyorum. Tıpkı atalık tohumların ilkime, toprağa uyumun devamı için tekrar tekrar ekilmesi gerektiği gibi, masalların da zamana uyum sağlayarak yaşaması için tekrar tekrar anlatılması gerektiğini de görüyorum. Korkuyu arayan genç adam oğluma çok iyi geldi. Nerelerinin iyi geldiğini burada anlatmak isterdim, ama taa başından beri oğlumun özel zihinsel dünyasını burada çok açık etmemeye dair bir sezgim var. Nitekim, büyüdükçe kendisinin bu konuda çok dikkatli bir insan olduğunu görüyorum. Oldukça özgün bir düşünce biçimi, hayal dünyası var ve bunu bazen başkalarıyla paylaşmak istemiyor. Bazı fikirleri belli ki ileride daha da olgunlaşacak. Onun zihnine çok saygı duyuyorum. Bu bir yetişkinin çocuğa duyduğu saygı şekilde değil, artık eşitler arasındaki bir ilişki.

Şimdi bu yazıyı yazma nedenlerime gelelim. Evet masallar, efsaneler ve de bunların farklı ifade biçimleri bana çok ilham veriyor. Özellikle de anlatımın içinde çizimin yanısıra, başka el becerilerini içeren ifadeler varsa. Bu konuda dijital yoğunluklu çizimlere çok çekilmediğimi fark ediyorum. Bir de ifadenin karmaşıklığı beni çok etkiliyor, yani bakıldığında keşfedilecek bir çok detayın olması, teknik anlamda ayrıntılı planlama, özen ve deneyim gerektirmiş olması. Kısacası masalların, hikayelerin, sanat ve zanaatın bir karışımıyla anlatılması beni çok etkiliyor. Emek yoğun, yaratıcılık olduğu kadar beceri gerektiren, ince ince düşünülmüş, doğal anlatı biçimlerine yoğun bir hayranlık duyuyorum. Buna Karagöz gibi oyunları da eklemek mümkün.

Aşağıda son dönemde bende hayranlık uyandıran üç örneği paylaşıyorum:

Birincisi yeni keşfettiğim sanatçı Karishma Chugani Nankani. Eklektik tarzı ve doğu minyatürlerine olan ilgisi bana çok yakın geliyor. Ayrıca harika bir hikaye anlatıcı.

İkincisi Lotte Reiniger;

Lotte Reineger (1988- 1981) Kağıt sanatı ustası ve kağıtlarla yaptığı gölge oyunu video kayıtları ile ünlü. Her karesini teker teker fotoğraflayarak oluşturmuş bu kayıtları. Ayrıntıları muhteşem. Burada hakkında bir belgesel var. Çalışmalarına dair daha fazla örneğede internetten ulaşmak mümkün.

Üçüncüsü Salley Mavor;

Salley Mavor- Yeni keşfettiğim bir Amerikalı sanatçı. Doğadan topladığı veya atık, eski malzemelerle kumaşları ve nakışı birleştirerek illutrasyonlar yapıyor. Kullandığı renkler bana seksenlerin kumaş çalışmalarını çağrıştırıyor. Sanırım yaşı itibarı ile de biraz retro bir tarzı var. Çok yaratıcı ve çalışmalarına bakarken kendimi sıcacık, mutlu, güvenli bir dünyaya ışınlanmış gibi hissediyorum. Bunda kullandığı malzemelerin de çok etkisi var. Web sitesinde tekniğinin detaylarını görmek mümkün

Başımdaki Kaslar Gevşerken

Bugün bilgisayar başında çok uzun oturmayı yine planlamıyorum, çünkü resimde gördüğünüz, büyük teyzemden kalan rahat küçük kanepede çalışmaya devam etmek istiyorum. Yazarak biraz düşüncelerimi toplamak istedim. Hafta başında beri, atölyede sessizlikte çalışıyorum. Sosyal medyaya pek bakmıyorum. Bugünlerde orada ilgimi çeken pek bir şey yok.

Dün başımdaki kasların da gevşemeye başladığını hissettim. Tuhaf geliyor. Ben yavaşladıkça vücudumda uzun süredir varlığını bile hissetmediğim kaslarımı duyumsamaya başladım. Bugünlerde resimde gördüğünüz noktada sık sık oturup nakış yapıyorum, bazen hiç bir şey düşünmüyorum, bazen bir şeyler dinliyorum, bazen yağmuru izliyorum, bazen kitap okuyorum, bazen de dışarda yürüyüş yapıyorum. Adım adım iz sürüyorum içimde. Bir süredir her şey çok karıştı, önce nerede olduğumu, nereye geldiğimi bir durup keşfetmem lazım.

Yaptığım başta bana hemen biter gibi görünen nakış işi, sık nakış yaptığım için çok zaman alıyor, ama çok zevkli. İki gün önce yine ‘Çok zaman kaybediyorum’ deyiverdim kendime ve yine birden içim sıkıldı. Böyle düşünmenin artık en başta sağlığıma iyi gelmediğini görüyorum. Zaman algım üzerinde çok düşündüm. Şu an zaman kaybetmediğimi, aksine çok şey öğrendiğimi, esas bana zaman kaybettirenlerin çok başka şeyler olduğunu gördüm. Çok umurumda olan ve hiç umurumda olmayan şeylere karşı en azından kendi içimde daha dürüst olmak istediğimi fark ettim. Son dönemdeki huzursuzluğumun; ortalama şeyler okumakla, onlara bakmakla vakit geçirdikçe, içimdeki bir sesin artan düzeyde ve sert bir öğretmen gibi beni azarlamaya başlamasından da olduğunu gördüm. Bu öğretmen dürüst olduğu kadar, beni seviyordu da ve yeteneklerin sadece benim olmadığını, binlerce yıllık evrim ve atalarımın seçimleri sonucu şimdi ve burada bedenimde yüklü olduklarını ve bahşedilen bu yeteneklere karşı benim de bir sorumluluğum olduğunu hatırlattıyordu. Eğer bedenime ve yeteneklerime gereken değeri verirsem, iyi şeyler ortaya çıkarmanın yanı sıra en başta da benim mutlu, huzurlu, doğamla uyumlu bir yaşam süreceğimi söylüyordu. Dolayısıyla kendime artık vasat şeylerden sıkıldığımda kızmayı bıraktım. Bir insan -aynı yetenekli çocuklar gibi- kapasitesinin altında içeriklere sürekli maruz kalırsa gelişemez, bir şey öğrenemez, bunalır, sıkılır, huzursuz olmaya başlar ve bu çok normaldir.

İçimde temiz hava giren ve hatta Ankara’nın o çok sevdiğim taze sabah havası giren bir pencere daha açıldı. Benim uzunca bir süre burada yalnızca kendim için yazacaklarımdan, eğer bir şey almıyorlarsa başkaları da aynısını düşünebilir ve okumayabilirler. Ne güzel. Alan, öğrenen, ilgilenen takip eder, okur, bakar, almayan etmez. Kimin beni takip ettiği ve etmediği (yaptıklarım başkalarına zarar vermediği) sürece beni ilgilendirmez. Bu açıdan takipçi sayısını artırmak ve sürekli onlarla temasta kalmak diye bir hedef de olamaz, olsa da insana gerçekte bir anlam duygusu yaşatmaz ve de huzur vermez. Bir insan için esas öğrenmek, bütünleşmek ve gelişmek bir hedef olabilir, bu süreçte takip eden, okuyan artarsa artar, artmazsa artmaz.

Kendime dürüst olacağım dedim ya, bir şey daha var. Yurtdışında yaşarken ve o sıralar her hangi bir dönme olasılığı ufukta yokken derinden özlemini duymaya başladığım bir şey: geldiğim, büyüdüğüm toprağın, kültürel, doğal ekolojisini daha derinden duyumsamak, keşfetmek ve anlamak. İçinde yaşarken yeterince kıymetini bilmediğimi fark ettiğim her şeyi tekrar ve yeni gözlerle görmek. Çok şükür ki kısmet oldu, döndüm. Türkiye’ye döndükten sonraki yıllar içinde de bir sürü kaynak biriktirdim, araştırma yaptım, Türkiye’nin birçok yerini gezdik. Yeni gözlerle ve belki Anadolu’nun geldikten sonra bana el verişiyle ortaya çıkan tüm o beceri, yeteneklerlerimle de bambaşka şeyler keşfettim. O bitmeyen kültürel, biyolojik çeşitlilik ve onun içinde yaptığım her yeni keşif beni muazzam heyecanlandırıyor ve ömrümün bu işe yetmeyeceğini görüyorum. İşte o an bir panik başlıyor ve bir sürü keşke. Geçmişi geri getiremem, tercihlerimi geri alam, ama elimde bugünüm var. Ne kadar yaşayacağımı bilmiyorum ve en başta büyütmek istediğim, sonsuz sevdiğim bir çocuk var. Evet, tüm bunların adını da biliyorum. Orta yaş.

Carlos Castaneda’yı eğiten Yakui Kızılderilisi bilge Don Juan’ın anlattığı gibi, ölümlü olduğum bilgisi, farkındalığı sanki yüksekte bir ağaç dalından bana bakan bir kuş gibi gelip omuzumun üzerinden beni izlemeye başladı. Ve bugüne kadar yaptığım tüm bu radikal yaşam değişimlerime rağmen hala yeterince ben olmadığımı, hala kendimi yaşamanın önünde bir sürü -meli -malı ve koşullanma engeli taşıdığımı bana gösteriyor.

Oğlum doğduğunda tarifsiz bir ona kendim bakma sezgisiyle dolmuştum. Bakma imkanım varken, koşullar buna engel değilken onu başka kollara bırakıp yine eskisi gibi yaşamayı seçersem öyle hissettim ki ben bir daha ben olamayacaktım. Bu çok beklenmedik, bana ait olduğunu hiç bilmediğim bir yanımdı. Şimdi iyi ki kucaklamışım o yanımı diyorum. Bana onunla doya doya vakit geçirme, onun büyümesine eşlik etme muhteşemliğinin yanında yaşamında başka neler neler getirdi. Artık oğlum büyüyor, bana eskisinden biraz daha az ihtiyaç duyuyor ve yine ihtiyaç duyduğu her an yanındayım. Şimdi benzer bir yoğun emeği ve ilgiyi içimde yıllardır sırasını bekleyen küçük Sanem de istiyor. Onu yeterince tanımıyorum. Her tanıdığımı zannettiğimde, saklı bir yetenek, bir şey çıkartıp beni şaşırtıyor. Evet sanırım şimdi de artık kendimi büyütme zamanı. Çok kolay değil. İçimdeki yaratıcılığı bir çocuğa benzetirken ezbere konuşmuyorum, bazen beni inanılmaz zorluyor da. Ve tıpkı bir çocuk gibi yeterli ilgi, özen, değer görmediğinde, olduğu gibi sevilmediğinde dengesi altüst oluyor, gülüşü soluyor, hatta bazen huysuz biri haline geliyor. Artan yaratıcılığı yönetmek gerçekten çok zor ve anladım ki eğer eski zamanlarda, mesela bir şirkette çalışırkenki gibi değerlerle yaşamıma, zamana, verimliliğe yaklaşırsam tabiri caizse kafayı yerim. Maalesef eski kariyerimden kalan ve bana iyi gelmeyen hala çok alışkanlığım var. Bunları da elimden geldiğince dönüştürmeye niyetliyim.

Neyse ben kanepeme ve nakışıma geri döneyim şimdi. Bu kanepenin büyük teyzemden, kaldığını söylemiştim. Fikret Teyzem yaşamda asla acele etmezdi ve her şeye de vakti yeterdi. Bunu şu an atırlamak nasıl huzur veriyor.

Güzel Hava

Sabah uyandıktan sonra bahçeye çıktım. Çam ağaçlarını altında oturdum biraz. Yaz, kış sabahları hava öyle güzel oluyor ki. Oğlanın bir gün doya doya havayı içine çekerken, ‘Anne buranın sabah havasını çok seviyorum.’ demesini unutamıyorum. Bunun sebebi bu bölgenin denizden yüksekliği mi bilmiyorum, ama insanın içinde tarif etmesi zor bir his veriyor sabah alınan nefes. Farklı bir tazelik. Bozkır havasının berraklığı ile de bir ilgisi var mı bilmiyorum, yani nemin azlığıyla. Bunları biraz araştırmak istiyorum. Kısacası sabahları eğer hava temizse, oksijenle ciğerlerin arasına sanırım çok az şey giriyor bu bölgede. Gerçekten çok güzel bir his ve oğlum bile bunun ayırdında. Ya da esas o ayırdında demek daha doğru, çünkü biz büyüklerin çoğu zaman anın tadını çıkarmak dışında bir sürü işi olabiliyor, çocuklar varolan güzellikleri daha çok fark ediyor. Bu hava da bana huzur veren şeylerden.

Sabah sessizliğide ve tazeliğinde biraz sakince oturmak istedim, ama bahçemizin iki erkek kedisi beni rahat bırakmadı. Sürekli sırayla paçalarıma sürünmeye ve miyavlamaya başladılar. Toraman küçüğü kıskanıyor mu nedir, arada o koca patileriyle bir tokat atıveriyor, ama küçük kendiyle barışık insanlar gibi, o an mücadelesini verip sonrasında hiç umursamadan çevreyi keşfetmeye, oyun oynamaya, atlayıp zıplamaya devam ediyor. Dişi Ankara kedisi Pofu ise bunların hiçbirine katılmıyor. O beni çok nadir bunaltır. Bazen gelir ayağımın ucuna yatar, keyif yapar. Arada bir şey sorarsan mutlaka ama mutlaka bir mini miyavlamayla cevap verir. Bahçıvanımıza göre de o tıpkı bir insan gibi konuşuyormuş, hiç böyle kedi görmedim diyor. Bahçe bakımına destek olan biri var, bahçeyle tek başına baş etmemiz mümkün değil. Çok şükür ki yaşadığımız ev nispeten küçük tutulurken, bahçe olabildiğine geniş bırakılmış. Oğlan buranın kendisi için bir orman olduğunu söylüyor. Nitekim koca meşe de dahil yirmi kadar agacı olan bir bahçe şehirde bana göre de mini bir orman sayılır. Şanslıyım, atölyem de bu bol ağaçlı bahçeye bakıyor. Yakınımızda benzer büyüklükte ama az ağaçlı bir bahçe hobi falan değil artık ciddi boyutta tarım yapıyor. Yok yok bahçede, çok hoşumuza gidiyor geçerken. Bizimki gölgelik olduğu için sebze yetiştirmek maalesef pek mümkün olmuyor.

Dün akşam çok yorgundum, erken yattım, ama uyumadan önce elimde tuttuğum Ferhan Şensoy’un İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You kitabının okudum gözlerim kapanmak üzere olsa da. Henüz yarısındayım. Bambaşka, bulunduğu yere sağlam basan, eleştirel, donanımlı, yaşamı tadında ciddiye alan ve çok yetenekli bir insanı okumak bugünlerde çok iyi geliyor. Gönül dilerdi ki daha uzun yaşasın. Yaşadığı ömürden geriye kayıtlı onlarca oyun, kitap ve bir geleneğin devamını bıraktı. Hocası olan Tahir Alangu’nun da folklor ile ilgili olan bazı yazılarını geçen yıl dikkatle okumuştum ve onun dinamik folklor kavramı beni çok düşündürmüştü. Böyle hocaya, böyle öğrenci, ayakta alkışlanacak emekler ve yetenekler.

Karantina döneminde, bir tiyatro meraklısı olan ve tiyatrolardan bir süredir uzak olan oğlumla, YouTube’da Ortaoyuncular kanalında yayınlanan oyunlarının bir kısmını da izlemiştik. Hoşuna gitmişti. Soyut Padişah’ı izlemiştik mesela. Bu oyunların bu şekilde izlenebiliyor olması bir hazine.

Kitaba gelelim. Çok komik yanları var. Ferhan Şensoy İngilizce pek bilmiyor ve bir proje için davet edildiği ABD’de yaşadıklarını anlatıyor. Bir başka kültürde, hatta dilini bile bilmezken yaşadıkları sırasındaki farkındalığı, kendiyle barışıklığı ibret alıcı düzeyde. Çoğu insan bir kültürü anlamak için dil bilmek gerektiğini düşünebilir, ama bence kültürün esası davranışlarda kendini dışavurduğundan, dili tam bilmeyen kişi söylenilenlerden bağımsız bedenin ne dediğine yani esas olana odaklanarak çok şeyi daha doğru tespit edebilir. Almanya’da başlarda bunu yaşamıştım. Dilini iyi bildiğim İngiltere’de okurken bu kadar keskin gözlemlerim olamadı mesela.

Neyse, Ferhan Şensoy’u önümüzdeki dönemde daha da iyi anlamak istiyorum. En başta oğlum için. Oğlan sürekli hikayeler yazıyor, çiziyor ve de kendi oyunuyor. Başlarda pek ciddiye almıyordum, ama zamanla hikayelerin derinleşmesi, karakterlerin duygu ve ifade zenginliği ve bir saniyede bir karakterden diğerine geçiş yapması, hikayeyi anlatmadan önce bir karakterin kostümünü, ortamı vs tanımlaması, hikayenin akışı, dahası çizimlerindeki sahneler, çektiği videolar, fotoğraflar… Bilemiyorum, ismini koyamıyorum, koymak da şu an istemiyorum ama Ferhan Şensoy’un anlattıklarını daha dikkatli okudukça daha fazla anlayacakmışım hissine kapılmaya başladım.

Peki Benim Duygularım?

Günlüğüme yaptığım kağıt kesim ve baskı çalışması, Ağustos 2021; Bodrum

Sabah atölyeye geldim, kedileri besledim, kendime çay demledim. Meditasyon yaptım, daha doğrusu yapmaya çalıştım. Odaklanmak ve gevşemek zor oldu. Nedense bugün içim dolu dolu.

Yazmak çok iyi geliyor. Korkularımın, bıkkınlıklarımın, kırgınlıklarımın, karışıklıklarımın gözünün içine bakmak ve onları çözmeye çalışmadan, kendimi acele ettirmeden kendi yanımda kalmak çok iyi geliyor.

Kitap okuma süremi de arttırdım bu sıralarda. Elektronik kitap değil, dokunabildiğim, sayfasını, kokusunu hissedebildiğim, altını çizerken çıkan kalemin kağıtta sürtünme sesini duyabildiğim kitapları okuyorum. Gündüz okuduğum kitapla, yatmadan önce okuduğum kitaplar ayrıdır genelde. Bu sıralar uykuya dalmadan önce Ferhan Şensoy’un sayfalarındaki satırlarda kayboluyorum. Sözcüklerini, cümlelerini zihnimde onun kendi sesinden dinlemek çok iyi geliyor.

Şu an bilgisayarın başındayım. Dışarıda nedenini bilmediğim bir gürültü artışı var ama çıkıp bakmaya üşeniyorum. Biter her halde diye bekliyorum ki bitti.

Yukarıda, günlüğüme yapıştırdığım taslaksız, doğaçlama olarak makasla keserek yaptığım bir figür var. Kağıdın üzerindeki deseni de bir beyaz kağıda yaptığım çizgilerle oluşturdum. Siyah alevler ise linol baskı. Yangın korkumla yüzleşmek, gözünün içine bakmak istedim. Bu yıl orman yangınları ve onların söndürülme sürecinde yaşanan çaresizliğe varan durumlar beni çok derinden sarstı. Bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum. Yangınlar karşısında genel anlamda yeterli düzeyde yetişkin ve yetkin bir müdahale göremeyince başka konularda da kaygılanmaya başladım. Bu konuda da pek yalnız olmadığımı biliyorum. Bu yaz birçoğumuzun temel güvenlik hissi biraz sarsıldı. Bunu sindirmek ve atlatmak zaman alacak.

Bu sayfayı hazırladıktan bir iki gün sonra Bodrum’da kaldığımız yerin yakınında da yangın çıktı. Uzaktan alevler rahatlıkla görülüyordu. Çok şükür makiliğin yoğun olduğu bir alandı. Oldukça uzun sürdü ve gecenin geç saatlerine kadar karadan havadan çalışmaların sonucunda ve en son da gece görüşlü helikopterlerin müdahalesiyle söndürülebildi. Bu helikopterler, bu süreçte sanırım ilk defa bahsettiğim yangında uçtular. Onların ışığını, pervane seslerini ve su atışlarını gördüğümde tuhaf bir ağlama hissi oluştu içimde. Aslında gözlerimin yaşlanması o yangından korktuğumdan değildi, bu sefer yangına yetkin bir biçimde müdahale edilebildiğini görmekti ve yetkinlik görmeye ne kadar özlem duyduğumu fark ettim. Bu yaz yangınlardan ve sel felaketlerinden dolayı yaşadığımız travmalar basit bir şey değildi.

Yangın söndüğünde oğlum yatağında günün yorgunluğuyla tatlı rüyalara dalmıştı. Bu kısacık, belki de on, onbeş günlük dönem aynı zamanda Afganistan’da yaşananlara, Altındağ’da olanlara ve Bozkurt’ta meydana gelen sele de şahit olunan bir dönemdi. Her gün bir durum. Bir afiyet , bir ağız tadı, bir huzur yok. Pandemi denen bir şey de vardı, aşı karşıtları vs bir yandaydı ve oğlum, birçok çocuk gibi, bu ortamda bu hayatta bir kez yaşayacağı ve doğuştan hakkı olan, çocukluğunun gamsızlığını yaşamaya çalışıyordu. Ve ben de her anne gibi bunu biraz olsun yaşatmaya çalışıyordum.

Peki benim duygularım? Ben bu süreçte hissettiğim bu iç karışıklığını, çaresizlik duygusunu hangi dolaba kaldırayım, ne yapayım? Yokmuş gibi mi davranayım? Uçakta türbülansta sakince oturan ve gülümsemeye çalışan kabin görevlileri gibi mi olayım? Nitekim bunu yaptım elimden geldiğince. Ama bedenim benimle aynı fikirde değildi sanırım ki, yaşanan ve bastırılmaya çalışılan yoğun stresten hormon dengesinin altüst olduğunu bir şekilde bana haber verdi.

Bu her gün bir başka türüne şahit olduğumuz, adına yetkinlik eksikliği, liyakat eksikliği – adına ne derseniz deyin- bu durumun yarattığı krizlerin, travmaların bireylerde yarattığı yüksek stres bence artık ciddi bir sağlık sorunu haline geldi. Bu ortam, depresif, mutsuz, kaygılı veya -mış gibi yapan yapmak zorunda kalan yetişkinler arasında neşe duymaya çalışan ve buna sonuna kadar hakkı olan çocukların, bebeklerin ve gençlerin sağlığını da etkiliyor, etkileyecek.

Bu gidişata genel bir çözüm var mı bilmiyorum, ama sürekli olarak artan bu stres düzeyiyle uzun süre sağlıklı yaşanamayacağını bunca yıllık psikologluk birikimimle söyleyebilirim. Yaşanan stresi azaltmak zorundayız ve görünen o ki bunu önce kendi bireysel alanımızda yapmak durumundayız. Kendi stresimi nasıl azaltabileceğimi düşünüyorum uzun süredir. Benim açımdan yurtdışına taşınarak çözülebilecek bir durum değil bu. Yurtdışında yaşadım da, okudum da, benim için oraya geri dönmek çok da kolay, ama burada, ülkemde yaşamak istiyorum, Türkiye’yi seviyorum. En başta da doğasına aşığım.

Uzun lafın kısası, ben bu noktadan sonra kendi adıma konuşayım, artık gerçekten en başta bireysel sağlığım için biraz daha huzurlu yaşamak zorundayım. Sağlığım bazı açılardan artık uyarı sinyalleri yolluyor. Bu ortamda kendi kişisel bütünlüğümü sağlayarak ve apatiye, vurdumduymazlığa düşmeden bunu nasıl yapabileceğim, önümde duran ve hatta adeta meydan okuyan bir araştırma sorusu.

Buna önce yavaşlamama izin vererek başladım. Bu yavaşlama zamanla zihinsel bir durulmaya, netleşmeye ve yeni ilhamlara da kapı açacaktır diye tahmin ediyorum. Bu sayede kontrolüm ve etki alanım içerisinde olan şeyleri daha fazla fark edip, kendime adım adım genişleyen bir huzur ortamı yaratmaya çalışacağım. Bu konuda daha önce görmediğim ve hatta belki de gözümün önünde duran imkanları da zaman içinde fark etmeyi umuyorum.

Evet, işe önce yavaşlayarak başladım. Gördüğünüz gibi bir haftadır, bloğumda içimden geldiği gibi yazmak için kendime zaman tanıyorum. Burada yazarken dağınık düşüncelerimin de derlenip toplandığını hissediyorum. Yazmak iyi geliyor.

Yüreğimin Yeri

Günlüğüme yaptığım bir tilki eskizi / Mayıs, 2020

Bilgisayarımı açtım. Aslında hemen yazmaya başlamayı planlıyordum ki, web sitemin servis sağlayıcısıyla olan yıllık planımın sonuna yaklaşmaya başladığımı gördüm. Biraz o konuyla ilgilendim. Artık başka bir servis sağlayıcısına geçmem gerek, zira kullandığım servis sağlayıcı, Türk lirasındaki değer kayıpları ve bir de kendi yüksek fiyat politikalarından dolayı artık çok pahalı geliyor.

Sitem bir WordPress.com değil bir WordPress.org sites. Bu web sitemin yönetiminden ve genel olarak her şeyinden ben sorumluyum anlamına geliyor, yani sitem çöktüğünde ve başına bir şey geldiğinde bunu çözmek de benim işlerim arasında. WordPress.com’dan WordPress.org’a geçişi 2017 de yaptım. Başlangıçta cesaret ve çalışma gerektirdi. Web sitesi işleyişine dair oldukça şey öğrendim ve aslında o kadar da zor olmadığını keşfettim.

Websitesi bir yatırım sayılabilir yani masrafsız bir şey değil. Şimdi düşünüyorum da, ben kendime ne kadar söz versem de geçen yıllarda yine web sitem yerine sürekli sosyal medya sitelerine bedava içerik sağlamışım. Bu hem komik, hem de sosyal medyanın başta da sık kullandığım Instagramın bir başarısı. Aslında bir amacım da vardı, birçok insana ulaşmak, bilgilerimi onlarla paylaşmak. Şimdi neden böyle bir şey yapmak zorunda hissettim diye sormadan edemiyorum. Bu karşılıklılık ilkesi ve alma verme dengesi son dönemde çok önüme gelmeye başladı. Burada kantarın topuzunu fark etmeden biraz kaçırdığımı hissediyorum, bu kimsenin suçu değil, benim tercihlerim doğrultusunda gelişti.

Instagram belirli seçenekleri ve kısıtları olan bir araç. Yani bir şey paylaşmak istiyorsanız, her araç veya aracı gibi onun olanakları veya olanaksızlıkları sizin içeriğinizi şekillendiriyor. Bir süre sonra da eğer sık kullanıyorsanız (her araç gibi) sizin düşünme ve üretme biçimizini o şekil çerçevesine sokuyor. Bu konu önümüzdeki dönemlerde daha detaylı konuşmak istediğim bir konu. Bu noktada sosyal medya, başta da benim sık kullandığım instagram aracının özellikleri nedir, kendimce bir özetleme yapmak istedim.

  1. Hız: Siz bir şey paylaştıktan sonra arkanızda sıranızı almayı bekleyen milyonlarca başka paylaşım olduğunun bilinci ve sanki sürekli bir şey paylaşmak zorunda olduğunu hissetmek.
  2. İçerik sağlayıcıyı değil içeriği takip edene verilen değer (‘beğen’ ve ‘takipçi’ baskınlığı): Burada muazzam dengesiz bir ilişki var. Bir taraf saatlerce ve bazen yıllarca hazırlıktan sonra oluşturduğu birikimle bir şey paylaşıyor ve ondan sonra acımasız bir tüketim kültürü bir anda içeriğe beğen, beğenme düzeyinde saniyelik bir tepki vererek tüketip atıyor bir kenara ve bu üretimlerin değeri bu anlık tepkilerle biçilmiş oluyor. Dahası saatlerce, günlerce emek verilenle, kafasına bir soğuk su kovası geçiren aynı platformda aynı kriterlerle yarışmaya zorlanıyor. Bu vasatlık, üretenden çok ilgi vereni yücelttiği için bence alttan alta takipçi şımarıklığına da yol açıyor. Müşteri daima haklıdır felsefesinin, zamanla sadece parası olduğu için her şeyi kendinde hak gören şımarık bir müşteri kitlesini doğurması gibi. Ne demiştim, instagram bir araç ve bu aracın özelliği de böyle.
  3. Başka bir bağlantıya müsade etmemesi: Yani öyle bakın ben bunu paylaştım isteyen ilgili olarak şu yazıyı da okuyabilir, şu videoyu da izleyebilir demeye imkan vermemesi ve bu sayede sizi platfomun dışına çıkarmadığı gibi, tamınladığı sığlıkta ve hızda yüzmeye devam etmeye zorlaması. Bu da özel olarak böyle tasarlanmış.
  4. Algoritmaların neyi görüp, neyi görmeyeceğinize bizim adımıza karar vermesi: Instagramda bir şeyi yayınladım bitti, tüm takipçilerim görür yok, buna algoritmalar karar veriyor. Aslında ben ilk girdiğimde vardı, sonra kalktı ve ücretli reklam sistemi başladı. Bu durum içerik sağlayıcısının işini iki kat zorlaştırıyor ve son yıllarda ülkenin yönetim tarzının yanında, bunun kadar bireysel ifademin baskı altına alındığını hissettiren bir şey yok. Bir yandan algoritmaların, bir yandan tek doğru olduğuna kendini inandırmış bir görüşün, şu an bir çok insan gibi benim de yaratıcı ifademi dolaylı veya dolaysız yollarla yontmaya, şekil vermeye ve yönetmeye çalıştığını hissediyorum. Bu ortamda, bir özne olduğum hissine yabancılaşmaya başlıyorum sanki.

Daha oturup sayarım ama bu yazının başında kendime söz vermiştim. Dünkü yazı karşısında olduğu gibi beş saat geçirmeyeceğim. O zaman yapmak istediğim diğer çalışmalara zaman kalmıyor. Burası benim internette tuttuğum bir günlük, dolaysıyla kendime bir kitap yazma düzeyini kalite ölçütü olarak koymayacağım, ama hayalimde bir gün kitap yazmak da var. Resimlendirmesini de benim yaptığım bir kitap.

Buraya kadar okuduysanız sizinle birkaç gün önce sabah gördüğüm ve beni çok etkileyen bir hadiseyi paylaşmak istiyorum. Bunun yukarıda yazdıklarımla da çok ilgisi var. Oğlumu okula bıraktıktan sonra anayoldan eve dönmeyi tercih ettim ve o sırada yolun ortasında ölmüş bir tilki gördüm. Trafik çok hızlı akıyordu ve benim durup onu almaya çalışmam benim de aynı sonuçla karşılaşmama yol açabilirdi. Hiçbir şey yapamadım.

Tilkilerin benim için ne kadar özel varlıklar olduklarını bir süredi beni tanıyan ve takip edenler bilecektir. Dolayısıyla onu öyle görmek beni çok derinden etkiledi. Ben bir kam değilim. Belki de öyleyimdir, ben bilmem, bunun kararını bildiğim kadarıyla kam veremez zaten, ama Ankara’ya taşındığımızdan beri tilkiler, doğanın konuştuğunu ve her şeyin ayrı bir ruhu, enerjisi olduğunu bana çok derinden hissettiren, aktaran canlılar oldular. Tilkileri son yıllarda çok çeşitli şekillerde gördüm, yaralı gördüm, birbirlerinin peşinden koşarken gördüm, uyurken gördüm ve hatta çok yakınımda korkmadan saatlerce otururken, gözlerimin içine uzun uzun bakarken gördüm, ama ölü görmedim. Öyle görmek çok derinden üzdü.Birkaç gün bu olayın bana ne ifade ettiğini anlamaya çalıştım. Ölen tilkiye olan sevgimi kalbimde sıcacık hissettim. Tilkilerin karakterleriyle benim karakterim arasında örtüşen çok noktalar var, sanki içimde bir yanım bu kazayı hissediyordu, anlatması zor.

Bu sabah atölyeye gelmeden önce biraz yürüyüş yaptım. Düşündüm, tilkinin otobanda ne işi vardı? Keşke oradan gitmeseydi. Tilki akıllı olsaydı, çünkü sabahları deli gibi, kendinin bile farkında olmadan araba süren insanlardan hiçbir beklentim yok. Tilki onlardan daha akıllı olmalıydı, keşke tilki o insanlarla dolu otobana çıkmasaydı. Neden yaptı? Bunlar dönüp durdu kafamda.

Sonra hissettim ki, ben de hayatımda aynısını yaparsam farklı bir sonuç almayacağım. Yaban doğanın, yaratıcılığın, yaşamın yeri otoban gibi işlek ve binlerce bilinçsiz, umursamaz, kendinin farkıdan olmayan sürücünün araç koltuğunda olduğu yerler gibi platformlar olamaz. Bir tilki kendini bir aracın altında bulacağı yerlerde sürekli dolaşamaz, ben de dolaşmamalıyım. Ben de yüreğimi, yaratıcılığımı iyinin yanında milyonlarca bilinçsiz, umursamaz insan gözünün gezindiği yerlerde sürekli dolaştırmamalıyım. Yüreğimin yeri bu huzurlu bahçe ve atölye. Tilki bile burada kendini evinde hissetmiş, huzur bulmuştu, bunu unutmamalıyım.