Ankara’da Bahar

Her hafta sonu en azından bir tüm günlerini böyle geçiriyorlar. Park yok, bahçe yok, tamamen bozkır doğasının içinde. Volkanik geçmişi nedeniyle taşıyla, toprağıyla, fosilleriyle tam bir açık hava doğa tarihi müzesi, orada burada akan çayıyla deresiyle, yükseklere çıktıkça çam ormanlarıyla, Ankara doğasında.

Şu an iki arkadaş bizden oldukça uzakta tek başlarına dere kenarında oynuyorlar. Fotoğraf makinesinin zoom ayarıyla çektim bu fotoyu. Üstleri başları ‘kir’ ‘toz’ içinde, çorapları sırılsıklam… Umurlarında bile değil. Bir taşın üzerinde dengede kalmaya çalışan güzellik farkında değil ama zeka geliştirici muhteşem bir beyin egzersizi de yapıyor aynı zamanda.

Onlar doğayı, doğalarını kitaplardan değil, doğadan öğreniyorlar.

Şiiişt! Dinle… Sen de bozkırı duyuyor musun? O ne yüksek sesle, ne de herkesle konuşur…

Şehirdeki Bahçenin Sakinleri

Birkaç gün önce bahçedeki bu elma ağacını bir ağaçkakan gagalıyordu. Sonra bir saksağan onu kovaladı. Arkasından bir ses attırdı. Güzel kuşlar, ama sesleri pek tınısız ve şu sıralar popülasyonları sanki eskisinden daha fazla buralarda… Uzun yıllar pek özen görmemiş haliyle devraldığımız bahçemizde ağaçlar yorgun biraz… Bahçe ve çevresi trafikten nispeten uzak olduğu için insan komşuları dışında ziyaretçisi bol. Her gün, gün batarken bir baykuşun avlanmaya çıktığını görmek mümkün, tilkileri ise daha az sıklıkla. Onlar çok iyi saklanıyor, bir de plastik terlikleri diğerleri kadar lezzetli bulmuyorlar… Gündüz vakti dikkatli bakınca doğanları yavaş yavaş süzülürken görmek de mümkün veya küçükten bir kuşu havada kovaladıklarını. Kirpi, kedi, köpek, fare, kaz, ördek, tavuk, horoz, kurbağa… Serçe, saka, sığırcık… Koca bir dünya burası… Sıçanları da seviyoruz, ama uzaktan…

Benim Tarihim

FullSizeRender(19)

1940’larda çekilmiş. Annemin doğup büyüdüğü ev. Eskiden Kızılay’da Meşrutiyet Caddesi’ndeymiş, şimdiki Ersan Otel’in yerinde. Resimdeki büyük teyzelerimden biri. Fikret Teyzem’in hikayesi de burada. https://yenibiranlam.com/2012/08/22/fikret-teyzemin-bayrami/

Geçen aralık ayında bir gündü. Oğlumu anaokuluna bıraktıktan sonra, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde Sivil Mimari Bellek Ankara isimli bir sergi gezdim. Sergi internette de var ve buradan incelenebilir. Gezerken bir süre sonra burnum sızlamaya başladı ve gözümden bir iki yaş damladı. Kendimi bir anda yedi yaşında Kavaklıdere’deki ilkokulumdan eve yürüyerek dönerken gördüm. Tüm kokular, akşamüstü güneşinin tatlı ışık oyunları, çocukların neşeli bağırışları, sokak satıcıları, mahallemiz, annemin işten dönüşü… Bu toprağın tarihinden bir kesit gördüm orada, değeri yeterince bilinmemiş bir önemli dönem.

Münih’ten Ankara’ya döneli bir yılı aştı. İlk buraya geldiğimizde blog okuyucularından biri ‘Birçok insan yurt dışına gidiyor, siz tam tersini yaptınız. Tecrübelerinizi merak ediyorum. Bu yüzden takip edeceğim.’ demişti. O kişiye bir geribildirim sözüm var. Buraya döndüğüme hiç pişman olmadım. Biz dört kuşak Ankara’lıyız. Yüz yıla yakın buradaki geçmişim. Dünya görüşüm, ahlakım, hayattaki duruşum bu topraktan ve atalarımdan aldığım temelleri üzerine kuruldu. Dönmeseydim içimde önemli bir şey hep yarım kalacaktı, ama bu benim hikayem. Herkesin hikayesi aynı değil. Olmak zorunda da değil.

FullSizeRender(20)

1960’larda çekilmiş. Annem. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olurken. Onun gibi bir anneye sahip olduğum için hep çok şanslı hissediyorum kendimi.

Ben Ankara’dan içim ergen olarak gittim, ama yetişkin döndüm. Bu şehrin sokaklarında yeniden dolaşmak, yeterince kıymet bilmeyip, türlü türlü kapris yaptıktan sonra her defasında annemin beni içten, gösterişsiz, sakin, güçlü ve koşulsuz sevgisiyle yine kucaklayışında hissettiğim duyguları yaşatıyor. Keşkeler olsa da, en başta bu şehrin yaşama bu kadar derin köklenmeme izin vermiş olmasından dolayı büyük bir şükran duygusu var içimde. Anadolu hikayeleri çoğunluk köy, kırsal ya da daha küçük kentlere dair -hepsi başım üstüne- ama açıkça görüyorum ki benim bu yaşamım da Anadolu’nun bir hikayesi. Sesimi barışçıl ve kucaklayıcı bulduğunuz için çok mutluyum. Bana bu sesin temellerini aşılayan büyüklerimin hepsi bu şehirde büyüdüler ve neredeyse tümü burada üniversite eğitimi aldı. İnsana değer vermeyi, sevmeyi, kendi gücüme, zekama inanmayı, ama haddimi de bilmeyi ben onlardan öğrendim.

Ankara’ya neden döndüğüme gelince, az önce bahsettiğim gibi, bu toprağı ayağımın altında tekrar hissetmeden ne kadar istesem de bir bütün olarak devam edemeyeceğimi anladığımdandır. Toprağımın, köklerimin beni kendine çekmesidir ve belki de benim ona ihtiyacım olduğu kadar onun da bana ihtiyacı olduğundandır. Kısaca dönerken Ankara’ya ‘Bana ne vereceksin?’ diye sormadım.

IMG_1034(2)Birçok kişi İstanbul’la Ankara’yı kıyaslamaya devam ededursun. Ben de yapmadım değil İstanbul’da yaşadığım dönemde. Ama görünüyor ki, insandaki bu bir şeyleri başka şeylerle anlamsızca kıyaslama alışkanlığı yüzünden, toprağına bıraktım kendi vücuduna etmediği işkence, sokmadığı şekil yok. Kişinin vücudunu beğenmemesiyle, geldiği toprağı beğenmemesi aynı şey bana göre ve varolan özgün güzelliği olduğu gibi kabul etmediği sürece koruması, daha güzelleştirmesi de mümkün değil. İşte Ankara’nın özellikle son yıllarda giderek çirkinleştirilmesi, kendi doğal güzelliklerinin farkına varmayan insanların, başkalarına duydukları özentiden dolayı tercih ettikleri abartı giyim, makyaj veya yaşayış biçimini çağrıştırıyor bana.

Bunları yazarken amacım kimseye nutuk atmak değil. O güzelliği zamanında yeterince fark edememiş ya da fark etse de takdir etmemiş kişilerden biri de benim. Peki tamamFullSizeRender(21) da, ne yapacağım şimdi? Bilirim, bir şey yapmadıkça dertlenmek umutsuzluk içine sokar insanı. Böyle düşüncelerle geçen bir süre sonunda bahsettiğim sergiden de aldığım ilhamla, Ankara sokaklarında gördüğüm, giderek yokolan, gizli saklı kalmış, bana göre tarihi özellik ya da güzellik taşıyan şeyleri kaydetmeye ve zamanla yaptıklarıma yansıtmaya karar verdim, yani benim Ankara’mı anlatmaya karar verdim.

Bu Ankara serimin başlangıcını da Kavaklıdere’de eski bir apartmanın, bana neşeli neşeli dans ediyorlarmış gibi görünen balkon demirlerinden yapıyorum. İsmine de ‘Devinim’ koydum. Üzerinde sonra belki biraz daha çalışacağım. Etrafımıza baktıkça sadece büyüklükleri, en’leri değil ayrıntıları da fark ettiğimiz, takdir ettiğimiz ve yaşattığımız bir devinimin başlaması dileğim. Ama bu içsel devinimi sağlamak için dışta biraz yavaşlamak gerekiyor. En basiti yürümek gerekiyor.

Resimde gördüğünüz, Devinim kalıbıyla baskı yaptığım kumaştan diktiğim bir defter kabı. İçinde de kenar çizgili küçük bir ilkokul defteri var:)Tarih gösteriyor ki insan insan olalı; daha çok güzellik görmeyi, yaratmayı bir çocuk saflığıyla ve gücüyle istemek için hiçbir zaman geç olmadı…

Ben hayal etmeye başladım. Etrafımda en mükemmellini istemiyorum, en gösterişli, en tarihi, en lüks, en zengin, en hızlı, en dinamik, en yeni, en büyük, en yüksek, en… bir şeylere sahip olmak ya da bahsettiğim enlerle dolu bir yer istemiyorum, bu güzel bozkırda kendim olmak, insan olmak ve güzelce yaşamak istiyorum…

P1150539 (3)

Yeşil Çimenler

DSC01311 (2)

Eve döndük. Güzel bir yolculuktu. Bu yolculuk sayesinde, doğup büyüdüğüm toprağa içsel olarak sonunda dokunabildiğimi, onu hissettiğimi, onun beni her zaman koşulsuz kucakladığı kadar benim de onu kucaklamaya başladığımı gördüm. Anladım ki geçmişte bunu yeterince yapmamak; duruşumu, yaratıcılığımı ve kendimi ifademi tahmin ettiğimden de fazla etkiliyormuş. Bir nebze daha özgürleştiğimi hissettim.

Aslında çok basit bir konuşmaydı bunu hissettiren ve Ege’de müşterisi bol, şirin bir şarap evinde geçti. Bu kısa sohbete, artık gelenekselleşmiş ailece dışarıda yemek yeme ritüelimiz de aralıksız eşlik etti. Bu ritüel, oğlanın bir fırsatını yakaladığında kalabalığın içine doğru olanca gücüyle koşmaya başlaması, sırası kim geldiyse o ebeveynin arkasından koşarak kendisini sağ salim geri getirmesi ve masada kalan ebeveynin de sakin sakin yemeğini yemeğe devam etmesinden oluşmakta.

Lafı çok uzatmayayım. Bir masaya oturduk ve menüyü incelemeye başladık. Tabii ki böyle boşlukları hiç kaçırmayan Bıdık sandalyesinden atlayarak yüz metre engelli koşusuna başladı. Beyimle göz göze geldik. O ilk kendisinin koşacağını belirten bir onaylama yaptı ve oğlanın arkasından start aldı. Ben de sakince garsonun siparişlerimizi alması için beklemeye başladım. Sevimli ve hoş genç bir kadın garson geldi. Menüden seçtiklerimizi sıraladım, o da onayladı ve arkasından ‘Ne kadar süredir buradasınız?’ diye sorarak ufak bir sohbet başlattı.

‘Birkaç gündür. Daha önce de gelmiştik. Buralar çok güzel. ’

‘Nereden geliyorsunuz?’

‘Ankara’dan’

‘Aaa evet anlıyorum. Ankara’nın bozkırından sonra burası size çok iyi gelmiştir.’

Omzumu pek bir şey fark etmedi anlamında hafifçe kaldırıp ‘Ben bozkırı da seviyorum.’ dedim.

Bu son söylediğimi ne ben ne de o bekliyordu anladığım kadarıyla, ikimiz de küçük bir an duraksadık. Genç garson sohbetin sonrasını nasıl getireceğine bir an karar veremedi. Sanırım beklenen ‘Ya evet. Bunca güzellikten sonra Ankara’ya nasıl döneceğimizi bilmiyorum.’ şeklindeki ezberimizdeki cümleyi söylememiştim. Bu minik durgunluktan sonra sohbetimizi, ‘Ben pek bilmiyorum Ankara’yı, ama annem orada okumuş.’ diyerek tatlı bir gülümsemeyle sonlandırdı genç kadın ve yeni oturmuş bir başka masaya doğru yöneldi. Bense ağzımdan ‘Ben bozkırı seviyorum.’un bu kadar doğallıkla çıkmasının küçük şaşkınlığı içinde kaldım bir süre. Yıllarca İç Anadolu’nun sevilesi olmadığını çok dinlemiş, iyice bellemiştim, ama görünen o ki kalbim artık bu anlaşmaya uymuyordu.

Bahsettiğim akşamın ardından birkaç güzel gün daha geçirdikten sonra Ege’den ayrıldık. Arabayla dura kalka yaptığımız dönüş yolculuğunda, akşama doğru İç Anadolu’ya vardık. O sırada batıdan yansıyan ve arkamızda kalan güneşin sakinleşmiş ışığı, yumuşak tepeli topraklarda gölgeler yaratıyor ve bozkırın üzerinde bana hep elimi uzatsam dokunacağım kadar yakın görünen gökyüzü de sarımsı pembe haliyle bu dinginlik hissine eşlik ediyordu. Yol boyunca konuşan biz, İç Anadolu’ya girince önce durgunlaştık, sonra sustuk. Kendiliğinde oluşan bu dolu sessizliğin ayrı ayrı tadını çıkarırken, içime şükran duygusu dolduran bu manzaranın ne kadar güzel olduğunu düşünmeden edemedim. ‘Ne değişti de geçmişte bir türlü beğenemediğin İç Anadolu güzelleşti?’ diye sordum kendi kendime. ‘Sen değiştin.’ diye cevap verdi içim. Bu kurak olarak anılan toprakları ilk defa biraz olsun anlamaya başlamıştım ya da belki de artık bu topraklar beni, kendi güzelliklerini göstermeye biraz olsun layık görmüşlerdi. Bu coğrafyanın sadeliği ve bereketini azar azar sunuşu; suya, ağaca, çiçeğe, yağmura, kısaca mucizelere değer vermeyi öğretiyordu. Çetin koşulları insanı insana muhtaç kılıyor ve böylelikle dayanışmayı, sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü olmazsa olmaz kılıyor, bir yandan da razı olmayı ve olduğu gibi sevmeyi öğretiyordu. Sonuçta görüş güzelleşince, görünen de gitgide güzelleşiyordu. Bunların ardından Hz. Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Yunus Emre’yi, Aşık Veysel’i düşündüm ve daha fazla haddimi aşmayayım diye hemen sustu içim.

Böyle dalıp gitmişken sessizliği kocam böldü. ‘Ne düşünüyorsun?’ diye sordu. ‘Bakıyorum da…’ dedim. ‘Onun anlamadığımızda bozkırın güzelliği bizi terketmiş; yokluğunda yerini yabani otsuz, dümdüz biçilmiş, suya doymayan yemyeşil çimen sevgisi kaplamış.’

Tam İstediğim Gibi

P1140060 (2)Alışveriş merkezlerinde gezmeye olan tahammülsüzlüğümü tarif etmem çok zor. Bu duyguyu yaşama sebeplerim de say say bitmez. Sadece bir iki saat içinde binlerce volt elektrik yüklenmek, satış görevlilerinin çoğunun hem hak verdiğim (çünkü o ortamda, gün ışığı görmeden, onca saat, o maaşa ben de çalışsaydım muhtemelen aynı şekilde olurdum) fakat katlanmakta güçlük çektiğim mutsuz davranışları, alıp-satılan çoğu gereksiz ya da gerekenden fazla şeyi gördükçe vahşi kapitalizmin birgün doğa dostu bir düzene yerini bırakacağına olan inancımın azalması, bir mağazaya ulaşabilmek için yüzlerce metre yol yürüterek başka alışverişler de yapmam için tasarlanmış sıkıcı mimari planlar, açık havada oynaması gereken çocukların şimdinin ve geleceğin makbul tüketicileri olmaları için düzenlenen görüntüde eğlenceli ama gerçek yaratıcılıktan yoksun bir sürü aktivite… Kısaca oralara ne kadar az gitmek zorunda kalırsam ruhsal sağlığım ve yaşam kalitem açısından o kadar iyi oluyor.

Tabii ki her sorun gibi bu da çözümü içinde barındırarak geldi. Bu sıkıntıma biraz olsun şifa olacağını düşünerek kendi kendime uğraşa uğraşa sonunda dikiş dikmeyi öğrendim. İlk perdelerle başlamıştım ama sonrakileri görünce onları artık dikişten saymıyorum. Perdelerin dikişi değil baskısı çok emek istiyor. Şimdilik bir pantolon, bir tulum dışında, bir kitap çantasını başarıyla dikebildim.

Her fırsatta kitap okumayı ve notlar almayı sevdiğim için kitabımı-defterimi çoğu zaman yanımda taşırım, bir yandan da çantamdaki kitapların ve defterlerin bu süreçte yıpranmasına üzülürüm. Bu sıkıntıma bir çözüm getirmek için diktiğim kitap çantasının (bence güzel:-) tasarımını ve baskısını da kendim yaptım. İlhamı ise baharın mavi gökyüzünden, evimizin karşısında olağanüstü coşkusuyla açmış leylak ağacından ve Anadolu’nun kilim desenlerinden aldım. İçine ayrıca kalemimi ve küçük not defterimi koymak için ihtiyaç duyduğum bir cep de diktim. En son da kenarına, bloğun bana birçok şey için ilham olan isminin yazdığı bir etiket ekledim.

P1140055

Dikiş dikebilmenin ve baskı yapabilmenin en sevdiğim yanı, kitap çantamın sonuçta tam istediğim ve ihtiyaç duyduğum gibi olması oldu. Ayrıca öncesinde gereken malzemeleri almak için sevdiğim bir yer olan Samanpazarı’nın sokaklarında dolaştım, kahvelerinde bir şeyler yedim, hayal kurdum, artık tanıdık hale gelmiş kumaş dükkanlarında çay içtim ve yeni dükkan sahipleriyle tanıştım, dikişle ilgili tavsiyeler dinledim.

P1140052

Sonunda gerçekten bir şeyler dikebildiğimi hayretle görünce de daha önce neden hiç denememiş olduğumu sordum kendime. Özet bir cevap olarak, aylar önce Münih’teyken annemle yaptığımız bir telefon konuşması aklıma geldi. Konuşma şöyleydi:

‘Anne ben bir dikiş makinesi aldım.’

Sessizlik….

Annem; ‘Neden?’

‘Dikiş dikmek için.’

Yine sessizlik…

‘Ama artık her şeyin hazırı var.’

Çok başarılı bir doktor olan annemin zaman vermek istediğim şeylerde meydana gelen değişime ilişkin kaygısının yoğunluğu, sanki telefon tellerini aşıp Almanya’ya, yanıma ulaşmıştı. Bu hikayenin sonu, annemin Türkiye’ye döndüğümde eskiden saklamış olduğu kumaşları ‘yavaş yavaş dikersin’ diye hevesle paylaşmasıyla benim için mutlu bitti. Kumaşları verirken de; gençliğinde büyüklerinden nasıl dikiş dikmeyi öğrendiğini, o sırada yaptıkları sohbetlerden ne kadar zevk aldığını, o zamanlar şimdiki kadar çok mağaza olmadığı için çoğu şeyi kendilerinin dikmeleri gerektiğini, diktikleri şeylerin şıklığını ve hem tıpta okuyup hem dikiş dikebildiğine şimdi nasıl hayret ettiğini gülümseyerek anlattı. Sonunda sesine yansıyan ufak bir hüzünle; “Şimdi bir düşündüm de, ne kadar güzelmiş o günler.’ diye iç geçirdi.

Sanırım annemin o günlerden ne kasttetmiş olabileceğini biraz olsun anlayabildim. Bazen yapmadan anlayamaz insan.

P1140146 (2)

P1140142

P1140149 (2)