Boynuzlu Doğa

Müzik: Pink Floyd – Things Left Unsaid

Bir yanım yaban benim ve oranın ne kadar çabalanırsa çabalansın ya da ben ne kadar çabalarsam çabalayayım ehlileşmesi mümkün değil. Genelde şefkatli olsam da, o yanımın insanlarla anlaşmak, iyi geçinmek, kavga etmek gibi bir derdi yok. Orada gereksiz nezaketlere, kelimelere yer yok; orası içimin sessizliği, duyular, ‘ol’makla dolu. Orası benim yaratıcı kaynakla direkt temas ettiğim yer. Bazen orada daha uzun kalıyorum, daha az anlıyor, daha çok biliyorum. Bugün de öyle bir gün.

Bugün etrafı yaprak şölenine dönüştüren güçlü bir sonbahar rüzgarı esiyor. Sabah oğlumla bir keçiboynuzu ağacının altında piknik yaptık. Yerlere dökülen keçiboynuzlarını topladık. Yanına usulca ilişen bir kediyi sessizce besledi, sevdi. Sesler, renkler, dokularla ikimiz için de tam bir duyu şöleniydi. Pek konuşmadık, o sırada bizimle konuşan çok şey vardı çünkü. Onun doğayla ve doğasıyla benim yorumlarımdan, anlatmamdan, tercümemden öte bir ilişki kurmasını istiyorum.

Bu sabah doğa, güzel olduğu kadar ürkütücüydü de. İnsanlar; doğanın, aslında kendi doğalarının bu yanıyla ne kadar temasta diye sormadan edemedim. Ay ışığında ormanda yürümek, fırtınalı bir deniz ya da ağaçları kökünden söküp atan bir rüzgar… Doğa o kadar romantik değil. Bazen güzel, bazen çirkin, bazen uysal, bazen yıkıcı. Yanlış söyledim, aslında o bunların hiçbiri de değil, sadece öyle, olduğu gibi…

Bir doğaya yakın olma lafı aldı gidiyor dillerde, anladımki çoğunluğun doğadan kastettiği özenle tasarlanmış, farklı otları ayıklanmış, içinde şık kıyafetlerle, pırıl pırıl ayakkabılarla çay kahve içilen, etrafı çitlerle çevrili bir bahçe. Benim doğam böyle değil ve görüyorum oğlumunki de…

Bir Ses

FullSizeRender(24)

Sonbahar… Az önce inceden bir yağmur yağdı ve yakında dökülecek olan yaprakları birer birer titretti. İzlemesi çok hoştu ve ben bir yandan ne yazacağımı düşündüm. Mark Knopfler’in Tracker albümünü dinliyorum. Bu kapalı havaya ve ruh halime çok uyum sağlıyor bence.

Evlat edindiğimiz yavru kedi rahatça ortalıkta dolaşsın diye mutfaktayım. Burası nispeten derli toplu. Taşınmamızdan sonra diğer odalar hala tam yerleşmedi. Dağınıklıkta her an kaybolabileceğinden endişeleniyorum. Yaklaşık üç hafta önce kümesin yanından gelen seslerle başladı ilişkimiz. Gittim baktım önce göremedim bir şey. Ses oraya bırakılmış eski bir kapı parçasının altından geliyordu. Öylesine minikti ki ve o cüsseden o sesin nasıl çıktığına anlam veremedim. Kapalı gözleriyle ve henüz düşmemiş göbek bağıyla annesini arıyordu çaresizce. Bir iki gün geçti böyle. Gecenin sessizliğinde onun ağlaması duyuluyordu pencereden. Sonunda annesinin artık gelmeyeceğini anladık ve gönülsüz bir şekilde anneliğini üstlendim. Üç haftadır gece-gündüz iki saatte bir sütünü veriyorum, gazını çıkarıyorum, karnına masaj yaparak çişini kakasını yaptırıyorum, sonra sıcak su torbasını ısıtıyorum, kucağıma alıp kalbime yakın tutuyorum. Artık beni annesi sanıyor ve aslında bu durumda annesiyim de. Çok iştahlı ve hareketli, bir tek sürekli tekrarlanan kabızlık problemi canımı sıkıyor. Ne yaparsam yapayım bir anne kedinin yerini tutmak zor, fakat kısa sürede ona duyduğum sıcaklığa ve aramızda oluşmuş ilişkiye de hayret ediyorum. Sevginin emekle de ilişkili olduğunu bir kere daha hatırlattı bu minnak kedi.

Bana neden artık blogda pek yazmadığımı soranlar oluyor. Aslında yazacak çok şey var ama hiçbirisinin kuyruğu birbirine henüz tam olarak değmiyor. Bu bu sebepten Instagram’da, Facebook’da minik minik paylaşımlar yapmayı tercih ediyorum bir süredir.

Bir de neden baskıyı işimin bir parçası haline getirmeyi seçtiğimi soranlar var. Belki ona biraz cevap verebilirim. Çalışmalarım için yaptığım ağır ve yoğun okumalardan sonra zihnimden bedenime tekrar dönebilmek için –buna özellikle çocuğumun yanında sadece fiziken değil, tüm varlığımla olabilmek için ihtiyacım var-, düşüncelerimde yarattığı dinginlikle tahmin ettiğimden öte şeyleri anlayabilmek için, insanoğlunun ilk güzellik yaratma isteğinin doğduğu başlangıç zihninine ait olduğu için, kalıbı kaldırdığımda şeklin nasıl çıkacağını bilememek yaşamda elimden geleni yaptıktan sonra aradan çekilmeyi ve olanı kabullenmeyi öğrettiği için, sonucu mükemmel olmadığı için, topraktan, kadim el sanatlarından uzaklaşmamızla giderek insana ait değerlerden uzaklaşmamızın hiç tesadüf olmadığını derinden anlamamı sağladığı için, yapması keyif verdiği için, yaparken sessiz ve tek başına kalabildiğim için, bir şeyi çizerken veya oyarken doğasını daha iyi kavradığım için, keşfettiklerimi, öğrendiklerimi, burada anlattıklarımı sözden öte ve elden ele, evden eve dolaşan güzellikler haline getirebilmek için…

Biliyorum çok sessiz kaldım blogta ve çok tok olmasa da şu an bulunduğum noktadan sizlere bir ses vermek istedim.  Kısaca bu ilhamı nereden aldığımı soranlara cevabım; ben bir şey yaratmaya çabalamıyorum aslında, hemen cevap bulmaya ve ders vermeye çalışmadıkça bazı şeyler kendiliğinden çıkıyor. Bu bir oluşma süreci ve bu süreçte her fırsatta beni yüreklendiren, yaptıklarıma merak duyan varlığınıza şükran duyuyorum.

Yoksa Bu İş Zor

P1140626 (2)

Oğlumun hayatıma katkısını anlatmam güç. Onun üzüntülü anlarında veya ona kızdığımda konuşurken onun göz hizasına inmem, dünyasını anlamama büyük bir etki yaptı mesela. Görüyorum ki her şey kocaman gözüküyor onun baktığı açıdan ve bu büyüklükle başaçıkmada minik bedeninin zaman zaman ona yaşattığı zorluğu anlayabiliyorum. Böylelikle ona ihtiyaç duyduğu desteği vermem kolaylaşıyor. Bu tecrübem hayatımın birçok yanına da etki etti.

İkincisi, ellerimle bir şeyler üretmeye başlamamın hayatıma yaptığı katkı. Beni uğraştığım alanda tecrübesizlikle, koşullanmamışlıkla, yaratıcılıkla dolu bir başlangıç zihnine çekti bu çaba. Biliyorum fizyolojik olarak da o uğraşım sırasında beynimde yepyeni bağlantılar oluşuyor ve sanırım bu sayede de yaşama biraz daha farklı bakabiliyorum. Bunun bir nimet olduğunu son günlerde iyice kutuplaşmış, kalıp kalıp olmuş düşünceler arasında gezerken anladım.

Son olarak bir şey daha ekleyeceğim. Bu iki tecrübe bana bir şey gösterdi. Göz hizasında göz göze gelmedikçe gerçekten anlamak ve yeni bir şey yapmadıkça gerçekten değişmek zor. Sanırım gerçekten barışmak da…

Maia

Bunu dün yeni1anlam’ın Facebook sayfasında paylaştım. Sonra blogun facebook kullanmayan takipçileri oldukça fazla olduğu için burada da paylaşmam gerektiğini düşündüm. Bhoomies‘ın yaratıcısı Liesel Beukes geçen günlerde benimle bir röportaj yapmıştı. Diyor ki, bu yazı ve resim o konuşmadan alınan ilhamdan yaratılmış. İnsanın bir sanatçının elinden güzel bir yansımasını görmesi gerçekten çok hoş… Arkasından yine aynı düşünce belirdi içimde, ‘bizi sanat güzelleştirecek, şifalandıracak’…

Konu onun başından beri çok ilham aldığını söylediği annelik yapış biçimimdi. Dilim döndüğünce sorularını cevaplamaya çalıştım. Annelik beni öyle çok dönüştürdü ki, onun hakkıda çok yazamıyorum. Beni öyle kucaklayıcı yaptı ki, onun hakkında bilmiş bilmiş konuşamıyorum. Maia bunu mektubunda benim adıma biraz anlatmış. Daha anlatacak çok şey var ve kimbilir belki birgün bir kitap olurlar.

Bahsetiğim yazının linki burada. Resme tıklayarak da ulaşabilirsiniz.

Digital-version

Maia a.k.a Thuli’s mum – http://www.bhoomies.com

Öyle Güzel

P1130660 (2)

Saygıdeğer Tilki’yle karşılaştığımda, çizmiş olduğum bir ağaç figurünü oyuyordum.

P1130649 (2)

Fikir olmaktan çıkıp maddeye dönüştüğünde bu ağaç, yansımasının düşeceği yerleri aramaya başladı. Birkaç dakikada içinde küçük bir ahşap tablo oldu mesela, ardından doğa günlüğümün üzerinde belirdi. Aynı kalıptan çıkmış olsa da iki şekil, farklı duruyorlardı. Bu basit görünen durumun derinliğine şaştım ve yansımaları keyifle izledim.

Sonra bir başkasının üzerinde minik bir fırça darbesiyle lezzetli bir elma yetişti ve oğlumun her gece yatmadan okumamı çok sevdiği Kırmızı Elma masalının bir hatırası oldu. Görünce bir sevinç çığlığı koptu.

O uyuduğunda odasında kalıp biraz izledim. Ağaçlar gibi benden dünyaya gelen oğlumun bu dünyaya yasınması da farklıydı ve ‘öyle’ güzeldi ki…