Karyağdı Hatun, Bir Ankara Efsanesi

fullsizeoutput_792

Ankara Ulus’ta Opera Meydanında Karyağdı Hatun (kimileri Karyağdı Sultan olarak da anar) türbesi var. Kadın evliyalardan kabul edilir ve ziyaretçisi boldur. Onunla ilgili efsaneyi bilmiyordum. Geçen cuma günü CerModern’in kütüphanesinde incelediğim A. Ülker Erke’nin Anadolu’nun efsanelerini minyatür sanatıyla canlandırdığı eserlerinin olduğu kitapta öğrendim. Çok içime işledi, zira hamilelik ve doğum süreci bir kadını özgün, tarifi zor inişli, çıkışlı içsel ve bedensel yolculuklara sürüklüyor ve o süreçte her kadın kendi küçük efsanesini tecrübe ediyor. Karyağdı Hatun’un 18. yy da yaşamış ve hakkında çok az şey biliniyor. Şu efsane dışında “Karyağdı Hatun Ankara’nın en güzel kızlarından biriymiş. Vakti gelince al duvak takınıp varmış sevdiği Ankara efesine. Bir süre sonra gelin hanım hamile kalmış. Aş ermek kadın töresine haktır, helaldir. Bizim gelin de aşerir aşerir ama, öyle bir şeye aşerir ki bulup buluşturmak mümkün değil. Zira taze gelinin canı Ağustos ayında kar istemektedir. Onunla birlikte kocası da çaresiz kalmıştır. Elinden bir gelen olsa esirgemeyecektir taze gelinden. Ama ne çare, yaz günü kar bulmak ne mümkün. Herkesin mışıl mışıl uyuduğu bir gece bahçeye çıkıp hem ağlamış hem de duaya durmuş kadıncağız: ‘Allah’ım, her şey senin elinde! Sen ol deyince, gözyüzünden kar da yağar nur da! Lapa lapa kar ver Allah’ım’ diye yakarmış. Yaz günü Ağustos ayında lapa lapa kar yağmaya başlamış Ankara’ya. Kar yağmış, gelin yemiş, ta gün ağarıncaya değin. Ertesi gün hastalanmış ve bu dünyadan göçmüş. Karyağdı Hatun adıyla evliyalar arasına katılmış.”(A. Ülker Erke- Minyatürlerle Anadolu’dan Efsaneler)… (YouTube’da Leyla Demiriş’in seslendirdiği Karyağdı Hatun Operasından muhteşem bir parça da dinlemek mümkün…)

Şimdi ve Burada

fullsizeoutput_76bDün instagramda gerçekleştirdiğimiz görüş alışverişi için çok teşekkür ederim. Birbirimizin sesini de duymuş olduk bu vesileyle:) Sık sık yeni1anlam hesabında buluşan kişiler olarak tahmin ettiğimizden büyük bir grubuz aslında. Sakin ve derinlemesine düşünen, bakan, değerlendiren bir grubuz. Bana özelden yazanlar da oluyor ve çok güzel şeyler yazıyorlar. Çok teşekkür ederim.

Dün paylaştığım resmi oğlumun mu yaptığını soranlar oldu. Hayır. Dünkü resmi tablette tablet kalemiyle ben karalamıştım:)

Onun yaptığı resimlere gelince, ilkokula başlamasıyla yaptığı çizgi çalışmalarıyla çizimlerinin kalitesi adeta roket gibi fırladı. Bugünlerde çizdiği karmaşık konulu kompoziyonlar bakanları hayrete düşürüyor. Oysa altı yaşına kadar kalem tarzı şeyler kedinin su görmesi gibi bir etki yaratıyordu üzerinde. Tabii ki onun bu durumuna bakanların geleceğe dönük birçok olumsuz yorumlarını da dinlemek zorunda kaldım. Çoğu üzerimde etki bırakmadı, zira tek bir şeyi anne olarak iyi yapabildimse, o da bu zaman kadar çocuğumla şimdi ve burada olmak ve onun gerçeğini derinden ve önyargısız gözlemekti. Onun düşünce yapısında gözlediğim karmaşıklığa, ne sözel, ne de el becerisinin bu zamana kadar yetişebildiğini ve kendini yeterince ifade edememenin farkında olmadığı çelişkilerini yaşadığını görmüştüm. Taa ki bugünlere kadar.

Şimdilerde elinden resim kağıtları düşmüyor. Geçenlerde  yaptığı resmi bana bir bekleme odasında anlatırken uzun süren bir açıklama yaptı. Odada diğer insanların da merakla dinlediğini fark ettim. Hatta bir tanesi ilkokul öğretmeniymiş ve bu yaş için bu anlatımın çok üst düzey olduğunu ifade etti. Olumsuz yorumları geçmişte ettiğim gibi bunu da takılıp kalmamak ve koşullanmamak için kulak arkası ettim. Oluşan olumlu ya da olumsuz beklentiler çocuğu olduğu gibi gözlemenin önüne geçiyor.

Yanımızdaki yaşlı bayan da ilgiyle dinliyordu ve ‘Bu mavi çizgiler ne?’ diye sordu, oğlan ‘Yağmur damlaları’ dedi. Yaşlı bayan ‘Peki neden güneş yok?’ dedi. Oğlan ‘Çünkü çok yağmur yağıyor, çok yağmur yağarken güneş olmaz.’ diye cevap verdi. Bayan ısrar etti ‘Neden? Yağmur yağarken de güneş olabilir’ diye. Oğlansa ‘Fırtına var, anlamıyor musunuz?’ derken kızmaya başladığını belirten bir ses tonuna büründü. Aslında yaşlı kadının kötü bir niyeti yoktu, kendince ona farklı bir bakış açısı ve yaratıcılık aşılamaya çalışıyor, ama bir yandan da oğlanın yarattığını anlamaya çalışmayıp, ifade ettiğini görmeyip, eserini kendi kafasındaki kalıplara uydurmaya çalışıyordu. Onun şimdi ve burada anlattığı hikayeyi ‘görmüyor’du, kendi hikayesinde yaşıyordu. Oğlanın inatla eserine sahip çıkma çabasını da gülümseyerek izledim ve olanların hiçbirisine karışmadım.

Benden annelikle ilgili tavsiye isteyenler oluyor… Zorlanıyorum bu konuda, çünkü uzun yazabileceğim şeyler yok. Şimdi ve burada açık yüreklilikle çocukla olmaktan öte bir annelik bilmiyorum ben… Sizinle atölyenin duvarında asılı oğluma ait bir resmi paylaşmak istedim. Çoğu kişi benim yaptığımı zannediyor. Renk uyumunu muhteşem buluyorum ve bakmaya doyamıyorum. İyi çizgi çizemediği ve kalem tutamadığı zamanlar ben ondaki renk seçme kapasitesini görüyordum, oradaydım. Bu kadar güzel renkler seçen bir çocuğun aynı zamanda dikkatli ve iyi doğa gözlemleri yaptığını da görüyordum…

Doğada dolaşırken bu yaşına kadar, bak bu kestane ağacı, bak bu şu kuş, bu kuş diye de açıklamalar da yapmadım, aracı olmadım o istemedikçe. Küçük bir çocuğun duyularının zihni entelektüel bilgilerle kalıplanmadan önce her bakımdan dolması gerektiğine inanıyorum, yani bir ağacın kestane ağacı olduğunu bilmesinden çok o ağacı her bakımdan hissetmesi önemli bana göre. Rengini, kokusunu, şeklini, gölgesini duyumsaması… Bilgi sonradan edinilebilir ama duyumsama kapasitesi en çok bu yaşlarda gelişiyor. Ve bir çocuğun duyuları ne kadar çok gelişirse, yazmak, okumak, kalem tutmak gibi basit becerileri geliştiğinde ortaya koyabileceği o denli derin ve anlamlı, yaratıcı şeyler olabilir.

Eğitimde yaptığımız en büyük hata işte bu kanımca. Güzel okumayı ve yazmayı, kalem tutmayı, iyi bir okuyucu ve iyi bir yazar, çizer olma konusuyla karıştırıyoruz. Yeterli duyusal ve gözlemsel zenginlik, farkındalık oluşmamışsa bu becerilerin hepsi boş… Bence bir toplum, eğitimde ‘normale’ bu kadar odaklanmışken, yetiştirme ve geri kalmama kaygısıyla dolu, çocukla şimdi ve burada kalamazken, onlara doğada vakit geçirmek için hiç fırsat tanımazken, kafalar yaratıcılığın ne olduğuna ilişkin fikirlerde bile kalıp kalıp olmuşken; sıradışı düşünürler, yazarlar, sanatçılar, biliminsanları, girişimciler… ortaya çıkarmayı çok beklememeli…

Yaşına Uygun Davranmak

Düzensiz bazalt oluşumlar

düzensiz bazalt oluşumlar

Joanna Macy’nin bir sözü beni çok derinden etkilemiştir; “Act Your Age” – “Yaşına Uygun Davran”… Burada yaştan anlatılmak istenen insanın kronolojik yaşı değil, evren zamanda şimdinin yaşına uygun davranmaktır. Olağanüstü potansiyeller taşıyan, insana muazzam bir vizyon aşılayan ve kendini aşmaya motive eden bu sözün anlamını ne zaman benliğimde hissetsem heyecandan kalbim hızlı hızlı atmaya başlar…

‘Yaşına uygun davran!’ Ve eğer bana çocuk eğitiminden en derinde ne anladığım sorulsa bunu söylerdim, bir çocuğa yaşını kavratmak yani 14,5 milyar yıl yaşında olduğunu. Anlatarak değil, ezberleterek değil merak ve macera içinde duyumsatarak. Koskoca evrende aslında bir zerre kadar bile olmadığını ama biricik olduğunu, bu sonsuzluk içinde ona bahşedilen kısacık yaşamının kıymetini bilmesini ve onu her geçen gün kendini aşmak için kullanmasını… Evet, bir çocuğa ’Yaşına uygun davranarak yaşamasını’ öğretmek…Ve biz Ankara’da yaşayanlar, Ankara bölgesinin volkanik aktivitelerele dolu tarihinden dolayı doğasının sunduğu imkanlar söz konusu olduğunda bunun için ne çok fırsata sahibiz. Örneğin bu hafta sonu çevre gezimizde ziyaret ettiğimiz, bıdıkların üzerine tırmandıklıkları bu bazalt kayalar doğada ender bulunan oluşumlar. Hele şu an bulundukları yerde aynı anda hem düzenli hem de bazalt bazalt oluşumların oluşumların bulunması, gözlenebilmesi ise dünyada çok daha nadir rastlanan bir durum.

final

düzenli bazalt oluşumlar

Bunlar kısmen ‘genç’ volkanik oluşumlar, 10,6-9,6 milyon yaşındalar. Bazaltlar volkanik patlamalardan sonra lavların çukur alanlara dolarak göl oluşturması ve yavaş yavaş soğumasından bu şekli alıyorlar. Soğuma arttıkça çatlaklar oluşmaya başlıyor. Üst katmanlardaki havayla temas eden tarafta soğuma hızlı gerçekleştiği için düzensiz bazaltlar oluşuyor, alt katmanlarda ise yeraltı su akıntıların yarattığı koşullara da göre alttan üste doğru gerçekleşen daha yavaş soğumayla daha düzenli bazaltlar oluşuyor.

Ne muhteşemler değil mi? Afacanların 10 milyon yıllık bazaltlara neşeyle tırmanmanmalarını, dokunmalarını izlerken, içimden o güzel sözü tekrarlıyorum: Yaşınınıza uygun davranın olur mu çocuklar…

Mikro Yiğitlikler 


Üzerinde ilhamını verdiğin keçilerin deneme baskıları olan tshirt, bostanımızdan bir domates koparmış keyifle yiyorsun… Banaysa ilham üstüne ilham geliyor ve onları yaşama geçirecek yeterince vaktim yok… Bir ferahlıkla, bir sıkışmışlık hissi aynı anda… Birleştirmem için noktalar belirdikçe beliriyor, ama onları birleştirmek için ömrümde zamanım olacak mı bilemiyorum… Sana kendi şarkını söylemeyi öğretirken, kendi şarkımı ömrüm yetip doya doya söyleyebilecek miyim bir gün bilmiyorum… Her an istediğimiz her şeyi yapmak mümkün değil hayatta, mümkün olmamalı da, bu ergen cümlelerini ait oldukları zamana göndereli çok oldu… Anlamlı bir yaşamın kısa yolu yok, kestirmesi yok, kesin cevapları yok… Anlamlı bir yaşam insanın her gün yaptığı, gözle görülmeyen mikro yiğitliklerden oluşuyor…

Boynuzlu Doğa

Müzik: Pink Floyd – Things Left Unsaid

Bir yanım yaban benim ve oranın ne kadar çabalanırsa çabalansın ya da ben ne kadar çabalarsam çabalayayım ehlileşmesi mümkün değil. Genelde şefkatli olsam da, o yanımın insanlarla anlaşmak, iyi geçinmek, kavga etmek gibi bir derdi yok. Orada gereksiz nezaketlere, kelimelere yer yok; orası içimin sessizliği, duyular, ‘ol’makla dolu. Orası benim yaratıcı kaynakla direkt temas ettiğim yer. Bazen orada daha uzun kalıyorum, daha az anlıyor, daha çok biliyorum. Bugün de öyle bir gün.

Bugün etrafı yaprak şölenine dönüştüren güçlü bir sonbahar rüzgarı esiyor. Sabah oğlumla bir keçiboynuzu ağacının altında piknik yaptık. Yerlere dökülen keçiboynuzlarını topladık. Yanına usulca ilişen bir kediyi sessizce besledi, sevdi. Sesler, renkler, dokularla ikimiz için de tam bir duyu şöleniydi. Pek konuşmadık, o sırada bizimle konuşan çok şey vardı çünkü. Onun doğayla ve doğasıyla benim yorumlarımdan, anlatmamdan, tercümemden öte bir ilişki kurmasını istiyorum.

Bu sabah doğa, güzel olduğu kadar ürkütücüydü de. İnsanlar; doğanın, aslında kendi doğalarının bu yanıyla ne kadar temasta diye sormadan edemedim. Ay ışığında ormanda yürümek, fırtınalı bir deniz ya da ağaçları kökünden söküp atan bir rüzgar… Doğa o kadar romantik değil. Bazen güzel, bazen çirkin, bazen uysal, bazen yıkıcı. Yanlış söyledim, aslında o bunların hiçbiri de değil, sadece öyle, olduğu gibi…

Bir doğaya yakın olma lafı aldı gidiyor dillerde, anladımki çoğunluğun doğadan kastettiği özenle tasarlanmış, farklı otları ayıklanmış, içinde şık kıyafetlerle, pırıl pırıl ayakkabılarla çay kahve içilen, etrafı çitlerle çevrili bir bahçe. Benim doğam böyle değil ve görüyorum oğlumunki de…