Bu Çocuklar Nereye Bakıyor?

İnsanın bir bilgiyi zihinsel olarak idrak etmesiyle tüm benliğinle idrak etmesi çok farklı. Hiç Anadolu Medeniyetleri Müzesi‘ni tüm benliğinizle gezdiniz mi? Dünyaya, evrene bakışınızı derinden etkileyecek bir tecrübe olabilir.

Ankara Kalesi’nin Atpazarı semtinde,  15. yy’a ait Mahmutpaşa Bedesteni ve Kurşunlu Han’ın birleşiminden oluşmuş tarihi binada yer alan müzede, her bölüm insanlığın bilinç evrimi süresince geçtiği bir boyutu temsil ediyor ve yürüdükçe insanlığın milyon yıla uzanan geçmişinde boyuttan boyuta adeta ışınlanıyor gibi ilerliyorsunuz. Burada aynı anda insanın hem muhteşemliğini hem de gelişmemişliğini görmek, hem vahşetinin boyutundan dehşete düşüp, hem de yaratabildiği güzelliklere hayran kalmak mümkün. Müzeyi gezmek mecazi değil gerçek anlamda baş döndürücü bir deneyim.

Bu fotoğrafı çektiğimde sabah saatleriydi. Oğlum yaşında çocuklar öğretmenleriyle cıvıl cıvıl müzede geziniyorladı. İlk ziyaretimde onların yaşlarında olmalıyım. Annemle gezmiştik. Oluşturdukları tatlı manzaraya baktığımda içim neşe ve hüzün doldu. Bir anne olarak onları bekleyen geleceğe koşulsuz ümitle bakmak isterdim, ama…

Önünde durdukları camekanda sergilenenlere ilişkin öğretmenleri hararetli hararetli bir şeyler anlatıyor. Orada yaşamlarında bilmeleri çok gerekli ancak bu yaşlarında detaylı anlatılmasa iyi olabilecek şeyler var ve muhtemelen öğretmenleri de aktarımında buna dikkat ediyordur. Söz konusu camekanda, dünyada nesli tükenmiş iki insan türü Homo Erectus ve  Homo Neandertal’ın, yaşadıkları Alt ve Orta Paleolitik dönemin olağanüstü buluşları olan el yapımı aletleri bulunuyor. Dünya tarihinin bir döneminde Homo Sapiens’le beraber birden fazla insan türü yaşamış, ama biz, yani Homo Sapiens dışındaki tüm diğer insan türleri bilinen, bilinmeyen çeşitli nedenlerle yer yüzünden yok olup gitmişler. Şimdinin tek ve dominant insan türü olan Homo Sapien’lerin akının zor kavrayabileceği bir bilgi bu. Kısaca o camekanda, olumsuz şartların oluşması halinde bir insan türünün tamamıyla tükenebileceğinin somut, elle dokunulabilir bilgisi var. İfade ettiği gerçeği kabul etmeyebiliriz, anlamayabiliriz, idrak edemeyebiliriz, hatta anlamamazlıktan gelebiliriz, ama orada duruyor. Yazının başında belirtmiştim ya bir bilgiyi zihinsel olarak idrak etmekle, tüm benlikle idrak etmek çok ayrı, bu öyle bir bilgi işte. Dile kolay, benliğe zor.

Peki ya biz, şimdinin dünyaya hükümdar olmuş, yiyecek zincirinin en tepesine oturmuş canlı ve insan türü olan Homo Sapiens, dünya ekolojisinde yaptığımız büyük tahribat yüzünden onlar gibi nesilimizin tükenişine mi doğru gidiyoruz? Veya çoğu insan amansız tartışmalar, çatışmalar içinde kendini yitirmişken; hızla gelişen, karmaşıklaşan teknolojinin yardımıyla bilimin ileri olduğu yerlerde Homo Sapiens’ten çok daha uzun ömürlü ve daha üstün yeteneklere sahip yeni bir insan türünün ortaya çıkma ihtimali mi var? Ve geçmişte bir dönemde olduğu gibi farklı insan türleri dünyada aynı anda yaşayabilir mi? Bunun sonu ne olur? Söylemesi dile kolay, düşünmesi, kavraması benliğe zor…

Bu çocuklara bakıyorum, nasıl da masum ve neşeliler. Onlar bizim şu an taşıdığımız vasat yetişkin bilinç düzeyinden kesinlikle çok daha fazlasını hak ediyorlar. Hal böyleyken, geleceğe ilişkin muazzam gözlem, iç görü ve keşif imkanlarıyla dolu bu muhteşem toprağın üzerinde neden bu kadar düşük bir bilinçle yaşıyoruz? Oysa bu toprağın insanı isterse, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni gerçekten idrak ederek baştan sona gezmekle bile, dünyayı daha yaşanılası bir yer haline getirmek için bir ömür boyu yetecek ilhamı alabilir.

Dikkat

‘Bana endemik’ bu bitki üzerinde çalışırken uzun süredir içinde bocaladığım bir konuda muazzam bir netlik kazandım. Neden sezgisel olarak zanaatla uğraşmaya başladığım ve onu nasıl yaptığımda da dahil. Ve atölye çalışmalarıma katılan bazı insanların yaşamlarına zorluk yaşadıkları kimi konularda kendi kendilerine yaşadıkları o derin ve ani farkındalıklar… Bu nasıl oluyor? Nasıl? Nasıl? Derken uzun süredir yaptığım araştırma, okumanın yardımıyla da cevap netleşti. Dikkat… Evet, konu dikkat ile ilgili ama ondan da ötesi insanın evrim gidişatına ilişkin.

Giderek önümde netleşen resim benim için muazzam bir sezgisel ve zihinsel meydan okuma, ama yeterince çalışırsam ve araştırmaya devam edersem altından kalkabileceğimi de hissediyorum. Tabii ki yine yol boyunca edindiklerimi paylaşmaya devam edeceğim. Dünyada çağ olarak çok değişik bir yöne gidiyoruz, bu dönemde zanaatın giderek öne çıkmasının nedenleri de var. Bu bağlamda Anadolu, ‘onbinlerce’ yıla uzanan zanaat geçmişiyle, gelecek çağı içinde barındırıyor aslında, bundan artık daha da eminim. Ama geçmişten kopyala deseni, oy, bas, ‘ay çok güzel olmuş şeklinde’ değil. Bu yaklaşım aynı zamanda Anadolu’da zanaatı bugün bitme noktasına getiren şeylerden biri. Bugün toplum olarak birçok konuda çok daha derin sorgulamalar yapmaya ihtiyacımız var ve bunun için de ‘her şeye rağmen’ ve en kısa sürede o adeta her yana saçılmış, yüzeyselleştikçe yüzeyselleştikçe yüzeyselleşmiş dikkatimizi tekrar toplamaya ihtiyacımız var. Kısaca yaptığımız her işte (siyaset, eğitim, üretim, bilim, medya…) satış ve yarış bilincinden zanaat bilincine acilen evrilmeye ihtiyacımız var, zanaat eşittir derin dikkat ve kalite… Ve ‘dikkat ederseniz’ bu iki konu da bu dönemin çözüm bekleyen en belirgin sorunları.

Çağımız, insanın dikkat yüzeyselliği, etik gibi konular benim gibi sizin de önceliğiniz ise Sam Harris’in geçmişte Google’ın tasarım etiği sorumlusu olarak çalışıp ayrılan ve şimdi Time Well Spent(iyi harcanmış zaman) isimli şirketin kurucusu Tristan Harris’le teknoloji, yapay zeka ve sosyal medya, internet üzerine ‘Teknoloji Bize Ne Yapıyor?’ (What is Technology Doing to Us?) konuşmasını mutlaka dinlemenizi öneririm. Linki burada.

Kendine İzin Verebilmek 

Ocak ayında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıp Tarihi ve Etiği bölümünün davetlisi olarak yaptığım konuşma sunumunun özetine dilerseniz şu  bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bu sözler ‘Anneliğim ve Doğunun-Batının Ötesine Gitmek: Bir Anadolu’lunun Hikayesi’ başlıklı İngiltere’de tamamlamış olduğum üstün başarıya layık görülen tezimin son cümleleri… ‘Bu bir bütüne yolculuk. ‘Öteki’ insanla, dünya görüşüyle veya sana ait parçanla buluşmak. Yukarıdan ya da aşağıdan değil, aynı seviyeden bakarak, merakla ve kendine onu sevme, ondan öğrenme ve ondan etkilenme iznini vererek…’ Kendine izin vermek, verebilmek… En başta…

Beliriveren

Başka bir kalıpla uğraşıyordum. İstediğim gibi olmadı, oyarken hata yaptıkça yaptım, artık içime sinmeyecek noktaya geldi ve kalıp için verdiğim onca emeğin boşa gittiğini anladım. Durdum, kalıbı üzüntüyle kenara koydum.

Bir süre öylece oturup bahçeyi izledim. ‘Neden yapamadın?’ diye sordum kendime. ‘Çünkü öyle bir şey yapman gerektiğini düşünüyordun, ama o kalıptaki görüntü sana ait değildi.’ diye cevap verdi içim. Sonra elime bir oyma bıçağı aldım ve başka bir linol. İçimden geldiği gibi hareket etmesine izin verdim ellerimin, nereye gideceğini bilmeden… Bu nereye gittiğini bilmemek, ama iyi bir yere gittiğini hissetme, ama bundan da emin olamama hali… ‘Daha yüksek anlayış düzeyleri ‘daha düşükten’ gelişmez. Yeni nitelikler birden bire belirirler.’ diyor Arne Naess. Yani onlar da tıpkı bu çiçek gibi plansız, programsız, hesapsız birden ortaya çıkıveriyorlar… Tatlı bir rüzgar gibi geliyor bir bilgeden bu sözleri okumak… Hele de bugünlerde…

Bilincin Yolculuğu

Sabahın en sevdiğim saatleri. Sessizlik, dinginlik… Bazen bu saatlerde açık zihinle, kendime bir süre bir şeylere sadece göz gezdirme izni veriyorum. Bu zamanlar yeni fikirlere ve içgörülere gebe zamanlar da oluyor, amacım bu içgörüleri kazanmak değilse tabii.

Geçen yıldı sanırım Kale’de yürürken gözüme takılan ikinci el kitap tezgahından satın aldığım kitaplara bakıyorum. Bir profesörün kitaplığından kalma. Satıcı bana ‘Sen öğrencisin.’ diyerek ciddi bir indirim de yapmıştı. Kırk yaşında bir kadını ona öğrenci olarak algılatanın ne olduğunu düşünmüştüm arkadaşlarımla buluşmak için Pirinç Han’a doğru yürürken. Merak mı? Giyim tarzı mı?

Aldığım kitaplardan biri ‘Benim yaşamım bir güzel masalcık.’ diyen Andersen’in kaleminden o meşhur Masalları, 1955 Almanya basımlı. O zamanlar Almanya Doğu ve Batı olarak ayrışmış iki ülke. Diğeri ise genç bir kesime hitaben yazılmış Böcekler ile ilgili 1965 New York basımlı bir kitap. Kitapta böcekleri incelemek için içine konacak kloroform gibi gazlarla hazırlanan öldürme kavanozlarından da bahsediliyor. Bu elimde tuttuğum kavanoz kesinlikle öyle bir şey değil. Ben bir böceği incelemek için öldürdüğümü düşünemiyorum bile. Bugünün birçok doğa severinin de düşünebileceğini zannetmiyorum. Bu elimde tuttuğum, Münih’teki evimizde oğlumun oyun halısının üzerinde can vermiş olarak bulduğumuz pervaneyi özenle sakladığım kavanoz. Bu güzeller güzeli, bakmaya, incelemeye doyamadığım pervane, aynı zamanda o çok sevilen pervane baskısının tasarımının da ilham kaynağı. 1965’de ben yoktum bu dünyada ve görünen o ki o zamanın doğaseverleri şu andan bilinç olarak oldukça farklıymış. İnsanlık zamanla güzelleşiyor aslında… Sonra düşündüm. Eminim birgün çocuklarımızın bir insanı dininden, ırkından, görünüşünden… dolayı yargılamayı aklına bile getirmeyeceği, hatta bir zamanlar bunun kolaylıkla nasıl yapıldığına inanamayacağı zamanlar da gelecek. Kalben dileğim insanlığın bu kaçınılmaz olan bilinç yükselmesinin mümkün olduğunca güzellikle, huzurla gerçekleşmesi…