‘Erkekler Ağlamaz’

final-1

Sabah özenli kesimli takım elbisesini giydi, oğlanı yanına aldı okula bırakmak üzere ve gitti. Akşam gelecek. Bense bu atölyede hayallerimin işini yapıyor olacağım. İşimde maddi olarak kar sağlamadım henüz, ama en azından ruhum zarar görmüyor. Peki ya o, kocam ve onun gibi birçok erkek. Bir seferinde atölye çalışmamıza katılmıştı ve tasarımı, baskısı bu oldu. ‘Dünyaya huzurla bakan gözler’ bunlar dedi. İş yaşamında genç yaşında gelebileceği en iyi noktalardan birine ulaşmış bir erkeğin özlemi; huzurla bakan gözler… Kocama ve onun gibi birçok erkeğe derin bir şefkat duydum aniden. Bu sistemin en çok onların ruhunu incitmiş, acıtmış olduğunu, yorduğunu, hırpaladığını hissediyorum. İncinmişliği konuşmanın bile tabu olduğu o dünya. En derin özlemleri huzurken hep ve her alanda savaşmak ve mücadele etmek için büyütülmeleri, canı yandığı zaman ağlamaya bile izni olmamak, duyguların zayıflık olduğu bir soğuk dünyaya hapsolmak. ‘Erkeklerin yaşamı şiddet dolu çünkü onların ruhları ezilmiş durumda.’ (Men’s lives are violent because their souls have been violated.) diyor James Hollis. Kocam; öfkesine asla yenik düşmemesi, insana olan saygısı, yüksek başarısının yanında sahip olduğu mütevazilik, dayanıklılığı, zekası, şefkati, doğa sevgisi ile gördüğüm en güçlü erkeklerden biri… Şu boşluk da onun kendine tanıdığı renk özgürlüğü, oraya bir başka renk baskı yapılacak…

Dünya’nın Yerlisi

Ursula K. Le Guin _ www.ursulakleguin.com

Ursula K. Le Guin _ http://www.ursulakleguin.com

En sevdiğim romanlardan biri olan Mülksüzler’in yazarı, Ursula K. Le Guin’in 1983’de bir üniversite mezuniyet töreninde yaptığı konuşma metinini bugün bir dostum sayesinde gördüm ve şimdiye kadar okumamış olmama hem üzüldüm hem sevindim. Sevincim; onun gibi hissettiğimi ve bir ‘yerli’ olarak yaşamaya duyduğum özlemi ve giderek öyle yaşamaya başladığımı, sözlerini okumadan farketmek oldu. Bu aynı zamanda, Ursula K. Le Guin’in varolan gerçekleri ne kadar ustalıkla konuştuğunu görmemi de sağlıyor. Sözlerini kadınca okudum, duydum. Kalbimle! Heyecanımdan ve yazıyı bugün, şimdi, burada, 8 Mart’ta paylaşmak istediğimden, İngilizce karakterlerle yazılmış -okuduğum- çeviri metninin harflerini düzeltmek için vakit kaybetmek istemedim.

Bu Türkçe çeviriyi yapan kişiye de teşekkür ederim. Ursula K. Le Guin web sitesinde söz konusu yazının dilendiği gibi alıntılanabileceğini belirtmiş ve eğer kaynağı da gösterilirse memnun olacağını. İngilizce orijinal metine buradan ulaşabilirsiniz.

‘Bir Diploma Toreni icin Ters bir Konusma

-Ursula K. Le Guin’in 1983′te Mills Koleji mezuniyet toreninde yaptigi konusma . Yazarin Dancing at The Edge of the World kitabindan Ali Tamur tarafindan cevrilmistir-

Mills Koleji idaresine bana sık sık elde edemedigim, bir topluluk onunde kadinlarin diliyle konusma sansini verdigi icin tesekkur ederim.

Mezunlar arasinda erkeklerin oldugunu biliyorum ve onlari dislama gibi bir niyetim yok, tam tersine. Bir Eski Yunan trajedisi vardir, Yunanli yabanciya “Yunanca bilmiyorsan basini salla, anlayayim bilmedigini” der. Yine de, mezuniyet torenlerinde tum mezunlarin erkek oldugu veya olmasi gerektigi on kabulu yapiliyor. 12. yuzyildan kalma, erkeklerin ustunde harika gorunen, bizi ise bir mantara veya hamile bir leylege benzeten cuppeler giyiyor olmamiz da bu yuzden: tum entellektuel geleneklerimiz erkeklere mahsus. Halk onunde halkin diliyle, klan veya ulusun diliyle konusulur, bizim klanimizin dili de erkek dili. Tabii, kadinlar da bu dili ogrenebilir, aptal degiliz ne de olsa. Soylediklerine bakarak Margaret Thatcher’i Ronald Reegan’dan, Indira Gandhi’yi General Somoza’dan ayird edebiliyorsaniz bana da anlatin. Bu dunya erkeklere ait, ve erkeklerin dilini konusuyor. Sozcukleri guce yonelik, guc ile ilgili sozcukler. Uzun bir yoldan geliyoruz, ama hic bir yol yeterince uzun degil. Kendinizi satarak bile oraya ulasamazsiniz, cunku orasi da onlara ait, size degil.

Belki guc hakkinda, hayat mucadelesi hakkinda yeterince soz isittik. Belki biraz da zayiflik sozcuklerine ihtiyacimiz var. Simdi, bu fildisi kuleden gercek dunyaya karismanizi ve orada zaferlerle dolu bir kariyer yapmanizi dilemek, veya kocaniza yardim etmenizi ve ulkemizi korumanizi, guclendirmenizi ve her atildiginiz iste basaridan basariya kosmanizi dilemek yerine bir kadin gibi konussam ne olur acaba? Dediklerim hos gorunmeyecek, kulaklarinizi tirmalayacak. Mesela cocuk istiyorsaniz, cocuklariniz olmasini diliyorum. Suruyle degil, iki tane. Cocuklarinizin guzel olmasini diliyorum. Sizin ve onlarin ac kalmamanizi, sicak ve temiz bir yuvanizin olmasini, arkadaslarinizin olmasini, ve sevdiginiz bir isinizin olmasini diliyorum. Bu kadar mi? Biz universiteye bunun icin mi gittik yani? Basaridan bahsetmedin.

Basari, bir baskasinin basarisizligi anlamina geliyor. Basari, duslemeye devam edebilecegimiz bir Amerikan Ruyasi sadece, bir cok yerlerde, ve bu arada ulkemizde milyonlarca insan korkunc bir yoksulluk gercegiyle yasiyorlar. Hayir, size basari dilemiyorum. Basari hakkinda konusmak bile istemiyorum. Konusmak istedigim konu basarisizlik.

Sadece insan oldugunuz icin basarisizlikla tanisacaksiniz. Hayal kirikliklari, adaletsizlik, ihanete ugrama ve yerine konmayacak kayiplarla karsilasacaksiniz. Guclu oldugunuzu sanirken zayif oldugunuzu ogreneceksiniz. Mulk edinmeye calisacaksiniz ve mulkleriniz size sahip olacak. Kendinizi, bu gune kadar da bunu yasamis olmalisiniz, karanlikta, yalniz ve korkuyor bulacaksiniz.

Sizin icin temennim, kardeslerim, ogullarim, kizlarim, orada, o karanlik yerde yasaminizi surdurebilmenizdir. Basariya tapan akilci uygarligimizin inkar ettigi, yasamin olamayacagi bir surgun yeri olarak gordugu o yabanci topraklarda yasayabilmenizdir.

Biz, su anda da yabanciyiz. Kadinlar, kadin olarak kaldiklari surece, erkek egemen dusunceyle olusturulmus bu toplumdan, insanin insanoglu diye adlandirildigi, tanrinin erkeklerin diliyle konustugu, tek gidilebilecek yonun ileri, daima ileri oldugu bu toplumdan zaten buyuk olcude dislanmis durumdalar. Bu onlarin ulkesi, biz kendimizinkine bakalim. Cinsellikten bahsetmiyorum, cinsellik kadin olsun, erkek olsun herkesin kendi ayaklarinin ustunde durabilmesi gereken bir alan. Dunyadan, erkeklerin rekabete dayali, saldirganlik, otorite ve guc ustune kurulmus dunyasindan bahsediyorum. Eger orada kadin olarak yasayabilmek istiyorsak bir miktar ayrimcilik yapmaya zorlanmis durumdayiz, Mills koleji de boyle bir ayrimciligin maddelesmis bir hali zaten. Savas oyunlarinin dunyasi bizim tarafimizdan veya bizim icin kurulmadi, orada savas maskeleri takmadan soluk almamiz bile mumkun degil. Ve bir kere savas maskesini taktiktan sonra cikartmak cok zordur. Bundan sonraki yasantimizda, yasamimizi, kolejdeyken bir miktar yapabildigimiz gibi, kendi degerlerimize gore yonlendirebilmemiz nasil mumkun olabilir peki? Erkekler ve erkeklerin guc hiyerarsisi icin calisarak degil, bu onlarin oyunu. Erkeklere ve erkeklerin guc hiyerarsisine karsi mucadele ederek de degil, bu oyunu onlarin kuralariyla oynamak olur. Ama, bizim yanimizda olan erkeklerle beraber, bizim oyunumuz bu iste. Universite bitirmis ozgur bir kadin neden hayatini maco erkeklere hizmet ederek, veya onlarla kavga ederek gecirsin? Neden hayatini onlarin terimleriyle yasasin?

Maco erkek bizim terimlerimizden, akilci, olumlu ve rekabete dayali olmayan terimlerimizden korkuyor. Onlardan tiksinmemizi, onlari inkar etmemizi istedi bizden. Toplumumuzda kadinlar yasadi, ve yasadiklari icin onlardan tiksinti duyuldu. Hayatin kocaman bir bolumunden, caresizlikten, zayifliktan, hastaliktan, rasyonel olmayan bolumunden tiksinti duyuldu; golgede, derinde, hayatin derinliklerinde duran, pasif, bulanik, kontrol edilemeyen, icgudusel ve kirli bolumunden. Iste bize ait olan bu bolumdur, cengaverlerin inkar ettigi ve ustlenmedigi bolum; biz kadinlara ve bize katilmaya hazir olan erkeklere. Doktor olamayan sadece hemsire olabilen, cengaver olamayan sadece sivil memur olan, serif olamayan sadece kizilderili olabilen bizlere. Ulkemiz burasi iste, gece. Bir de isil isil bir gunduzumuz de var elbette, yaylalar ve ekili parlak cayirlarla dolu olan. Ama oraya henuz ulasmis degiliz, sadece onculerin hikayeleri var elimizde oraya ait. Ve oraya asla macolari takip ederek ulasamayacagiz. Oraya sadece, kendi yolumuzu cizerek, kendi ulkemizden, kendi karanligimizi yasayarak ulasabiliriz.

Sizin icin umidim kardeslerim, ulkemizde mahkumlar olarak, kadin olmaktan utanarak, sosyal sistemin psikopatligi icinde ezilerek degil yerliler olarak yasamanizdir. Orasini yuvaniz olarak bellemeniz, kendi kendinizin efendisi olmanizdir, kendinize ait bir odaniz olmasidir. Orada, sanat mi, bilim mi, isletme mi, yerleri supurmek mi, hangi konuda iyiyseniz onu yapmaniz ve kadin oldugunuz icin ikinci sinif is cikarttiginizi soyleyenlere cehenneme kadar yollari oldugunu soylemenizdir; isiniz icin erkeklerle esit ucret almanizdir. Ne hukmetme ne de hukmedilme ihtiyaci duymamanizdir. Hicbir zaman kurban gitmemeniz, ama ayni zamanda hicbir zaman baskalari uzerinde guce sahip olmamanizdir. Basarisizlikla karsilastiginizda, yenildiginizde, aci cektiginizde karanligin bizim ulkemiz oldugunu hatirlamanizdir, savaslarin ve zaferlerin olmadigi ama gelecegi icinde tasiyan karanligin. Koklerimiz yerin derinliklerinde, dunya bizim ulkemiz. Kutsanma umudumuz yukarilarda degil, yeryuzunde ve asagilarda yatiyor. Casus uydular ve fuzelerle dolu gokyuzunde degil. Gozleri kamastiran isikta degil, ruhumuzu besleyen, bize insan ruhu veren karanlikta.

Ursula K. Le Guin’

Bir Koltuk Hikayesi

Her şey o gün bir başka yazıyı yazmak için kütüphanede çalışırken başladı. Waldorf eğitim sistemi hakkında biraz bilgilenmek için seçtiğim bir kitabı okuyordum.

Neyse. Gayet neşeli, mutlu okurken, konu ev ortamına geldi. Yazar bir soru sordu bana. Kısaca özetlemek gerekirse. ‘Ev ortamınız nasıl? Evinize baktığınızda yaşamınız ile ilgili ne görüyorsunuz? Bunun cevabı önemli, çünkü çocuğunuz da onu görüyor ve öğreniyor. Çok mu dağınık (kaotik), çok mu toplu (kontrollü) vs vs.’ Özellikle de günümüzün hızlı yaşamında ‘yuva’ konusuna giderek daha az önem verdiğimizi de vurguluyor. Merak içinde kütüphaneden çıktım. Sabırsızlanıyordum. Bizim evimiz bir çocuk gözüyle nasıldı acaba? Ne gibi bir yaşam felsefesini yansıtıyordu. Tramvayın camından akan sokakları izlerken, daha önceki yuvalarımı düşündüm.

ev_ank

Ankara’daki evim

Aile ocağından ayrıldıktan sonra iki ayrı evde yalnız yaşadım. İlki Ankara’da, sonraki İstanbul’daydı. Otuz yaşına yaklaşırken anne yuvasında rahat olsam da artık kendi evimde yaşamam gerektiğine karar vermiş ve şans eseri de şipşirin bir ev kiralamıştım. ODTÜ ormanlarının kıyısında ve çoğunlukla öğretim görevlilerinin ya da mezunların oturduğu bir sitede, bahçeli küçük bir evdi bu. İçinin çoğunu ailemin ihtiyaç duymadığı eski mobilyalardan ve perdelerden döşedim. Bana türlü türlü güzellikler yaşatan bu yuvamı asla unutamam. İş dönüşü bahçede yalın ayak otururken, rüzgarın kavak dallarıyla yaptığı müzik eşliğinde yaşadığım o huzur öyle derindi ki, genlerime işlemiştir eminim.

İstanbul’da sonraki evim de bana güzel bir yuva olmuştu. Bir apartmanın en üst katından bambaşka bir manzaraya bakıyordu. Etilerin arka mahallerindeki gecekondulara ve Maslak’ın gökdelenlerine yani İstanbul’un bir gerçeğine. O daireyi sevsem de, kapıyı açtığımda leylak ağaçlarının, toprak kokusunun ve çevremdeki evlere sinmiş bohemliğin, özensiz güzelliğin beni karşıladığı önceki evimin yerini tam tutamadı benim için Etiler civarının göz okşayan ancak şekiller üzerinde bazen gereğinden çok çaba harcanmış dünyası.

İstanbul'daki evimin manzarası

İstanbul’daki evimin manzarası

Bunları düşüne düşüne evimize geldim. Kapıyı açtığımda oğlan tam gaz oyun odasından koşarak geldi. Baba ise arkasından biraz daha az bir enerjiyle. Belli ki bıdık o gün yine formundaymış, babayı peşinden koşturmuş. Hemen oğlanı kucakladım, bir yandan bana gününü anlattığı atmasyon dilinde onunla sohbet ederken, bir yandan da odaları gezmeye başladım. Hiç düşünmeden, sadece izlenim edinmeye çalıştım. Aslında çok çaba göstermeye de gerek yoktu, çünkü bizim evin durumu gayet açıktı. Evimizde bir yerleşmemişlik hissi vardı. Bir gün gidecek gibi. Aslında hiçbir zaman tam da yerleşmeye çabalamamıştık zaten. Son yıllarda eşim de ben de iş nedeniyle taşınmayı ve seyahat etmeyi kanıksamıştık. Ayrıca ikimizin bir araya getirdiği eşyaların bir uyum yakalaması için çaba gösterilmesi gerekiyordu. Bizim ise hep başka önceliklerimiz vardı. Evde eşyalarımız varken de sırf tasarım olsun diye yeni mobilya almak ikimize de tersdi. Öylece tıkanıp kalmıştık. Aslında boşvermiş ve durumla yetinmiştik. Peki bundan oğlumuza neydi?

Bir fikir aklıma geldi ve bunu eşimle de paylaştım. O da içtenlikle katıldı. Biz göçebe olsak da, evimiz yerleşik olacaktı. Oğlumuzun ileride sevgiyle hatırlayacağı kendine özgü sıcacık bir yuva. Sonra bunun, daha öncesinde tek başına yaşadığımız hayatlarımızı uyumlu bir şekilde biraraya getirmenin ve içine çocuğumuzu da katmanın önemli aşamalarından biri olduğunu gördük. Böylece evimiz benim, artı senin, artı çocuğun eşyaları olmaktan çıkıp, yuvamız olma sürecine girdi.

Bir takım kriterler de belirledik bunun için. Mümkün olan en az eşya değişimiyle olacaktı yani eşyalar sadece kullanılmaz hale geldikleri için değişecekti. Yerlerine koyduklarımız bizim oğlanın isterse ileride kendi evinde kullanabileceği şekilde evladiyelik olacaktı. Evimizden çıkan atıkların dönüştürülmesine çabalayacaktık. Kullanmadığımız eşyaları, kullanmak isteyenlere hediye edecektik.

P1110654

Münih’teki evimizin girişinde Mebrure Teyzemin sandalyesi.

Uygulamadaki en çok sorun da bu evladiyelik kısımda çıktı. Önce ‘Neden böyle bir şey gerekiyor ki? İleride isterse dilediği gibi döşer evini.’ dedi eşim. Sonra ona doksan dokuz yılında kaybettiğim büyük teyzemden hatıra kalan, sadece eskimiş yüzlerini değiştirdiğim veya cilalattığım, kocamın çok sevdiği ve misafirlerimizin de çok beğendiği seksen yaşındaki mobilyaları hatırlattım. O zaman tartışma bitti. Seksen yıldır kullanılmalarına rağmen o mobilyalar hala yepyeni duruyorlar. Zamanın sunta, modası geçtikçe kıyafet değiştirir gibi değiştirilen mobilyalarını düşününce, Mebrure teyzemin ve koltuklarının ustasının değerleriyle çağımızın Ikea kültürü değerlerinin çok farklı olduğunu görmemek mümkün değildi. Özellikle de oğlumu bir gün babasının yanına sıkışmış ve minik ayakları havada o koltukta otururken gördüğümde derinden anladım yapanların da işte bunu istendiklerini. Oğlumu hiç görmemiş usta ve Mebrure Teyzem bir gün zamanın geleceğini biliyorlardı ve bu güzelliği hayattayken göremeyecek olmaları da önemli değildi onlar için değerli bir şey yaratmaya ya da saklamaya.

Ben de ilk öyle oturmuştum onlara; ayaklarım havada. İlkokuldayken, sıklıkla okul çıkışları bize çok yakın oturan Mebrure Teyzem’e yürürdüm. O da bana gerçek meyve sularından yaptığı muhteşem peltelerinden ikram eder ve şimdi unuttuğum içinde ‘lalaların’ olduğu masallar anlatırdı. O zamanlar şehirler, çocukların sokaklarında tek başına yürüyemeyeceği kadar tekinsiz yerler değildi.

Neyse konudan çok sapmak istemem. Ama belki de asıl konu budur, yani dünyanın değişim hızı. Yeninin daima eskiden daha iyi olduğu şeklindeki günümüzün artık neredeyse hiç sorgulanmayan inancı. Oysa eski koltuklar, salonumda onca zamana rağmen modern şeylerin arasında tüm hoşluğuyla duruyor. Öte yandan, geçen gün daha beş yıl önce alınmış bir dolabın basit bir sebepten yüzey kaplaması çıkıverdi. Bize yenisini almanın tamir etmeye çalışmaktan daha kolay olduğunu söylediler. Ustası pardon tasarımcısı bunu tasarlarken veya üretimcisi imal ederken ne düşünüyordu acaba: ‘Nasıl olsa beş seneye kalmaz modası geçer ve değiştirilir’ mi?.

Mebrure Teyzemin 90 yıllık koltuğu

Mebrure Teyzemden kalan 80 yıllık koltuk

Ben her şeyi geçtim, hızla değişen mobilyalarla ve daha birçok şeyle unutulan ve dahası suntalaşan, üzeri kaplanan hikayelerimize, yaşanmışlıklarımıza ne olacak. Bunu samimiyetle soruyorum. Bir cevabım yok. Yazarken boğazıma bir düğüm takıldı. Acaba çok şey için geç olabilir mi? Defalarca anlatmasını istediğim o masalı hatırlayamıyorum ve Mebrure Teyzem de yaşamıyor artık. Bir tek ‘lala’sı kaldı aklımda ve bir de bana yaşattığı çocukluğa ait o tatlı gamsızlık duygusu. Kim bilir belki de o zamanlardan yok olmayan bir şeyler hala o koltuklarda kaldı ve oğlumun üzerlerinde oturmayı sevmesi de bu nedenledir.

Aslında bu yazı evi nasıl döşediğimiz hakkında daha teknik ayrıntıları paylaşmak içindi, ama anlatmak için ihtiyaç duyduğum gerçek detayı asıl şimdi yakaladığımı hissediyorum. Anladım ki yuva denen yerlerin; artık içlerine yerleşmiş, bakınca kendini hissettiren ve anlatmaya doyulmayan sıcacık hikayeleri vardı.

Eğitim

Oğlumu izliyorum. Sabah bütün neşesiyle oynuyor kendi kendine. Birgün gelip okula gidecek ve onu eğitecekler. Tıpkı beni, seni ve herkesi eğittikleri gibi.

Kavuşamayanlara Atfedilmiştir

Oğlum neredeyse bir yaşına girecek. Bu sabah parkta koşarken onun doğduğu gün aklıma geldi. Olanları hatırladıkça hem içim şükranla doluyor hem de burkuluyor. İkimiz de o gün adeta sırat köprüsünden geçtik. Her şey çok kolay olmuştu oysa.

Normal doğum yapmayı çok istemiştim. Eşimle kursa da katıldık. Ancak bebeğim normal doğum için gereken pozisyon olan baş aşağı dönmedi. İstersem dışarıdan müdahale ile döndürülebileceğini söylediler. Ben onun bir bildiği vardır diye zorlamak istemedim. Ne de olsa karnımın içindeki koşulları en iyi o biliyordu. Sonuçta sezeryan gününe karar verildi.

Doğum öncesinde korktuğum bazı dönemler olmuştur. “Anneliğe hazır mıyım?” diye. Daha hayatta birçok yapmak istediğim şey vardı. Çocuk sahibi olunca yapabilir miyim? Geri dönüşü yoktu artık. Ya anneliği beceremezsem. Ya oğlumla aramızda o gereken bağ oluşmazsa. Ya, ya, ya…Bir de bir çok ilk anne adayı gibi, doğum başlayacak da ben anlamayacağım diye. Herkes “Anlarsın, anlarsın.” diyordu. Oysa benim vücudumun ağrı eşiği patlamak üzere olan bir apandisti bile fark etmeyecek kadar yüksektir.

Neyse. Hastanenin bize vermiş olduğu günden bir hafta önce gece uyurken daha önce hiç hissetmediğim bir sancı oluştu. Ben doğum öncesi döneme has o normal sancılardandır diyerek, bir bardak su içip tekrar yattım. Sabah kalktığımızda ebemle (Evet yanlış duymadınız 🙂 Almanya’da sağlık sigortası anneye doğum öncesi ve sonrası süreçte yardımcı olması için ebe hizmeti sağlıyor) muayyen randevum vardı. Doğum yaklaştığı için biraz daha sık görüşüyorduk. Çıkmadan eşime “Hastane için hazırladığımız çantayı da ne olur olmaz yanımıza alalım.” deme ihtiyacı hissettim. Sancılarım bana tuhaf gelmeye başlamıştı. Nitekim yanılmamışım, ebem sancıların sıklığına ve şiddetine baktığında aylardır hem korku hem de sabırsızlıkla beklediğim o cümleyi söyledi. “Doğum başlamış.” ve kilit cümle geliyor: “Haydi hayırlısı! Allah yardımcınız olsun!” Ebem Türk’tü. Bu son söylediklerinin ne kadar önemli olduğunu bir kaç saat içinde anlayacaktık.

Arabaya bindik. Hastaneye doğru yol almaya başladık. Eşim sakin görünmeye çalışsa da heyecanı, endişesi, sevinci her halinden belli oluyordu. Benim içim de aynıydı. Sevinç de vardı, korku da. Birkaç saat sonra anne olmak, anne olmaya gitmek, bir kapıdan anne olmak için girmek.

İki saat sonra doktor bana sezeryan sırasında acil durum halinde müdahale edilebileceği ama bu durumların çok nadir olduğu, ilişkili onaylarım vs vs (çoğunu duyduğumu sanmıyorum) bir şeyler anlattı, imzalattı. Gerekli kıyafetler giyildi. Eşim de doğumda bana refakat etmek üzere hazırlandı. Her şey o kadar hızlı oluyordu ki.

Ameliyathanede kocam yanıma oturdu, elimi tuttu. Doktorlar çalışmaya başladı. Pek bir şey hissetmiyordum, önümüz bir perdeyle kapalıydı. Sonra birden beklenen söz geldi. “Çıkardık.” Ama beklenen ses gelmedi. Sessizlik… Sessizlik…Çıt yok. Anlamıyordum. Ağlaması gerekmez miydi? “Neden ağlamıyor?” “Neden ağlamıyor?” Başka bir şey çıkmıyordu ağzımdan. Çıkamıyordu. Sadece sesim her soruda biraz daha yükseliyor, çaresizleşiyordu. Oğlumdan çıt çıkmıyordu. Saniyeler, dakikaya döndü. Öyle korktum ki. Bu ana kadar yaşadığım hiçbir korkuyla kıyaslayamam. Sonunda geç de olsa beklenen o ses geldi ve bütün ameliyathaneyi doldurdu. Oğlum avaz avaz ağlıyordu. Gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı. Anne olmuştum. Acaba?

Biz heyecanımızdan ameliyathanede giderek artan paniği fark etmemiştik. Evet oğlum pek iyi başlamamıştı ama hızla normale dönerek arayı kapatıyordu. Onu kucağıma verdiler ve ilk defa göz göze geldik. Beni gördü mü bilmiyorum, ama benimkisi ilk görüşte aşktı. Bu kadarını beklemiyordum gerçekten. Bir yandan çevremizdeki her şey daha da hızlanmıştı. Bebeğimizi hızla kucağımdan alıp eşime verdiler. Olsun, az sonra yine kucağıma alacağım dedim içimden. Peki doğum ekibi neden birbirine seslerini yükseltmeye başlamıştı? Bu arada eşim de kendine, yerin büyük bir kısmının ameliyat masasından sürekli akan kanla neden kaplandığını soruyormuş. Doktorlardan biri doğumda beklenmeyen bir gelişme olduğunu ve beni genel anesteziye alacaklarını, babanın bebeği alarak hemen çıkması gerektiğini söyledi. Sonra da telaşlanacak bir şey olmadığını ekledi. Öyleyse doktorlar neden artık ameliyathane içinde koşmaya ve birbirlerine bağırmaya başlamışlardı? Bir daha oğlumu görebilecek miydim? Her şey o kadar hızlı oldu ki. Öyle mutluydum ve öyle korkuyordum ki. Neler oluyor?

Gerisini hatırlamıyorum. Önemli de değildi. Her şeyin sonunda, kucağımdaydı. Gün ağarırken, usul usul yağmur yağıyordu. Ben oğlumu uzun uzun seyrettim. Yaşanan her anı içime çektim, her an her şeyin değişebileceğini bilerek.

Şimdi görüyorum ki olanlar önemliydi aslında. Doğum sonrasında kanama durmamıştı. Tıp diliyle ‘atoni’ meydana gelmişti. Eğer doğumu hastane dışında bir yerde yapmış olsaydım ya da hastanede zamanında fark edilip doğru şekilde müdahale edilmeseydi en geç iki saat içerisinde ölmüş olacaktım.* Bugün köylerde ve gelişmemiş ülkelerdeki anne ölümlerinde olduğu gibi. Eğer sezeryan olmasaydım, muhtemelen bebeğimi de kaybedecektim. Bugün köylerde ve gelişmemiş ülkelerdeki bebek ölümlerinde olduğu gibi. Kısaca biz olmayacaktık. Bu sitedeki yazılar, fotoğraflar, sesler, bu yaşananlar olmayacaktı.

Dünyada hiç kavuşamamış birçok anne ve bebek gibi.

20120706-164857.jpg

* Benzer komplikasyonlar kürtaj sırasında da gerçekleşebiliyor.