Trilye’de…

Trilye… Marmara’da bir eski Rum köyü… Zeytin ağaçlarının bin bir güzeliyle dolu, balıkçıların gün batarken limanı terk ettiği, eski eski evlerde şimdinin insanının yaşadığı, yerel kültürünü anlaması zor, belki de insanlarının anlaşılma ve gösteriş kaygısında değil bir yavaşlık, bir dinginlik ve hatta bir boşluk içinde olduğu.

Dört gün kaldık ve bize Ege’den, Akdeniz’den, Karadeniz’den farklı bir deneyim yaşattı. Bir yandan da çocukluğumdan çok alışık olduğum o Marmara denizi ve yazı. Dört günde binlerce şey duyumsadım. Birçok kesimin bir arada olduğu, iç içe geçmelerin oluştuğu, insanların birbirlerinin yanında yaşam tarzlarına sessizce o bilindik bakışları atmadan durabildiği ve kısa süreliğine de olsa aynı manzarada huzur bulduğu nadir deniz beldelerinden belki de… Kahkahasız, az gülümseyen, yan yana duran şimdinin insanları…

Türkiye’nin o kafa karışıklıkları bir tek gün batımında deniz kenarında iyice belirginleşiyordu. Farklı duvakları dışında birbirinin aynı görünen, davranan fotoğraf çektirmeye gelen gelinler, damatlar… Kesimler arası derinlerde hissedilen bir bırakmışlık, biraz barışmışlık hali, belki de bir bıkmışlık, biraz yorulmuşluk ve açıkça görünen ama açıkça itiraf edilmeyen o özenmeler, özlemler…

Sık sık rastladığımız kocamın çok sevdiği boru çiçekleriyle hatırladığım çocukluğumun yazları ve elimden tutan, bana sürekli dondurma yiyip yiyemeyeceğini soran çocuğum. Kırk derece sıcakta, yaklaşan doğum günüm. Kaderlerine terk edilmiş yıpranmış evler, onlarda neler yaşanmış olduğuna dair aklımdan geçen hikayelerde kendime dair yansımalar.

Bir süredir pek sosyal medya kullanmıyorum, yapay zeka depresyonda olduğuma karar vermiş olsa gerek, açtığım zaman bana terapist reklamları gösteriyor. Kendimi kocama ‘ben sence depresyonda mıyım?’ derken yakalıyorum. Bana saçmalama dercesine bakıyor. İkimiz de böyle bir cümleyi kurmuş olmamın şaşkınlığı içindeyiz. Neredeyse her şey için başvurduğumuz internetten bir gün bize nasıl hissettiğimizi söylemesini bekleyeceğimiz zamanların da gelebileceğini hissederken, bu kötümser ihtimali dillendirmek bile istemiyoruz. Sanallıktan daha da uzaklaştığım bu dönemde gerçek dünyayı ne kadar sevdiğimi hatırlıyorum. Aslında bunların hepsi geçici vs gibi felsefeler yapmak içimden hiç gelmiyor.  Sahilde denizden esen tatlı rüzgarda, suda serinlemiş vücuduma değen sıcak çakıl taşlarının yaşattığı his öylesine güzel ki. Oğlanı izliyorum. Atlıyor, zıplıyor, çıkıyor, tekrar koşa koşa giriyor denize. Neşenin, coşkunun, mutluluğun, çocukluğun, yaşamın tanımını yapıyor adeta. Yüzümde birçok annenin bildiği o gülümsemeyle izliyorum. Bir gün büyüyeceğini ve bugünlerin hayalinde iki ki yaşadım diye düşüneceğimi biliyorum.

Depresyonda değilim, ama bir zamanlar derinden sahip olduğum o, geleceğin bugünden güzel olacağına ilişkin inancımın saflığı gitti, yok artık, bir yandan da başka açılardan saflaştığımı hissediyorum.

Mısırcı geçiyor, oğlan bu sefer de ‘Anne mısır yiyebilir miyim?’ diye denizden çıkmış son sürat koşarak geliyor. Ayağı yarı yolda sıcak kumlardan yanmaya başlıyor. Anne kurtarıcı yine. Onu kucaklayabiliyorum, taşıyabiliyorum şimdi ve burada. Beraber mısır almaya gidiyoruz, GDO’ları bir kenara bırakıyorum ve ikimize de birer mısır alıyorum. Bana gözleri gülerken süt dişlerinin hepsini gösteriyor. ‘Anne çok sıcak üfler misin?’ diyor. Gülümseyerek alıyorum, denizin kenarına kumsalın pis olup olmasına bakmaksızın oturup birbirimize maceralarımızı anlatırken doya doya mısır yiyoruz. Mısır sevincinde çocukluğumuz bir anlık buluşuyor. Onun bitmeyen coşkusunda ve neşesinde, ‘belki de iyi bir anneyim ben’ diye düşünüyorum. Bilmiyorum. O çok mutlu. Ben çok huzurluyum. Baba da öyle. Yorgun olsak da şimdi ve burada beraber olmaktan mutluyuz. Bundan ötesi var mı? Bilmiyorum… Sonra bana mısırını uzatıyor, ‘anne yemeyeceğim artık, çok geldi’ diyor. Ben ondan arta kalanı babaya götürüyorum. ‘İstemiyorum’ demişti, ama içtenlikle kabul ediyor. Oğlanın yanına dönüyorum, ayaklarım kumda yanıyor, deniz ne güzel geliyor. Kirli biraz ama… Yine de deniz güzel… Marmara denizi… Çocukluğumun denizi…

Bir kitabı dolduracak kadar çok şey duyumsadım bu tatil, Trilye’de. Kalabalık yoktu içimde, takipçilerimi diğer yerlere yaptığım gibi beraberimde götürmedim, internette bıraktım. Anlatmak için bakmadım, anlamak için de, baktım sadece ve gördüm ve şimdi dönüşte anlatacak her zamankinden çok şey var. Bu satırlar hepsini anlatmadı, anlatamadı. Gerçekliğin, gerçekte kalması iyi. Bu tatil bana sosyal medyayı pek de sevmemiş olduğumu ve açıp açıp bakmanın, anında paylaşmanın bir daha asla yaşanmayacak deneyimleri kalitesini, derinliğini ne kadar düşürdüğünü ve yaşamın ötede bir yerde olduğunu çok iyi anlattı.

Trilye’de…

 

‘Erkekler Ağlamaz’

final-1

Sabah özenli kesimli takım elbisesini giydi, oğlanı yanına aldı okula bırakmak üzere ve gitti. Akşam gelecek. Bense bu atölyede hayallerimin işini yapıyor olacağım. İşimde maddi olarak kar sağlamadım henüz, ama en azından ruhum zarar görmüyor. Peki ya o, kocam ve onun gibi birçok erkek. Bir seferinde atölye çalışmamıza katılmıştı ve tasarımı, baskısı bu oldu. ‘Dünyaya huzurla bakan gözler’ bunlar dedi. İş yaşamında genç yaşında gelebileceği en iyi noktalardan birine ulaşmış bir erkeğin özlemi; huzurla bakan gözler… Kocama ve onun gibi birçok erkeğe derin bir şefkat duydum aniden. Bu sistemin en çok onların ruhunu incitmiş, acıtmış olduğunu, yorduğunu, hırpaladığını hissediyorum. İncinmişliği konuşmanın bile tabu olduğu o dünya. En derin özlemleri huzurken hep ve her alanda savaşmak ve mücadele etmek için büyütülmeleri, canı yandığı zaman ağlamaya bile izni olmamak, duyguların zayıflık olduğu bir soğuk dünyaya hapsolmak. ‘Erkeklerin yaşamı şiddet dolu çünkü onların ruhları ezilmiş durumda.’ (Men’s lives are violent because their souls have been violated.) diyor James Hollis. Kocam; öfkesine asla yenik düşmemesi, insana olan saygısı, yüksek başarısının yanında sahip olduğu mütevazilik, dayanıklılığı, zekası, şefkati, doğa sevgisi ile gördüğüm en güçlü erkeklerden biri… Şu boşluk da onun kendine tanıdığı renk özgürlüğü, oraya bir başka renk baskı yapılacak…

Şükür ve İyilikbilmezlik Üzerine

IMG_0500 (2)

Ailece yeni yıl akşamı keyifli bir yemek yiyelim diye hazırladığım bir masa bu. Ne güzeldir, kutlama için insanın yaşamında, kültüründe birçok vesile olması. Son dönemde kültürümüz o değil budur diye artık anlatmadan öte bir dayatma haline gelen şeyler, yıllarca bilim yapan beni ‘acaba bu denilenlerde doğruluk var mıdır’ diye kapsamlı bir araştırma merakı içine düşürdü. Eskiden yapılan ağaçla ilgili kutlamaları ve bunun gibi ne çok şey öğreniyorum bu sayede. Bir de artık pek örneğini göremesek de ‘şükran duymanın ve halinden memnunluğun’ çağlar boyu kültürümüzün en önemli değerlerinden olduğunu.

Güncel Türkçe Sözlük ‘nankör’ kelimesini şöyle tanımlıyor ‘sıfat/ Farsça kökenli/ iyilikbilmez’

Kendime soruyorum, nedir bu iyilikbilmezlik? Nedir bu sürekli ‘üzümünü yeme ve bağını hiç sormama’ hali? Nedir bu bitmeyen hırs; konuşurken bile insanın gözlerini kan çanağına çeviren, sesini yükselten, dudaklardan sürekli nefret sözleri çıkaran? Nedir bu gözü doymaz, hiç huzur bulmaz ve hiç huzur vermez haller? Neden başkalarını bu kadar mutsuz etme isteği? Kişinin gerçekte hiç mutlu olmamasından mı? Anladım ki halinden memnun olmak hiç de hafife alınacak şey değilmiş. Yokluğu bir toplumu böylesine kararttığına göre.

Kısacası, örneklerini ve etkilerini gördükçe ben bu iyilikbilmezlik işini çok ciddiye almaya başladım ve yeni yıla sizlerin huzurunda daha fazla ‘iyilikbilerek’ girmeye karar verdim.

Öncelikle bilmelisiniz ki, orada olduğunuz, yazdıklarımı ilginç, güzel, anlamlı bulduğunuz ve okumak için yaşamınızdan değerli zamanı ayırdığınız için şükran duyuyorum.

Beni kendine eş olarak seçen, her konuda beni yürekten destekleyen hayat arkadaşım için şükran duyuyorum.

Sağlıklı ve neşeli bir çocuğa sahip olduğum için şükran duyuyorum.

Ahlakı, demokrasiyi ve insana saygıyı yediği yemek, soluduğu hava kadar içselleştirmiş bir aileye sahip oluğum için şükran duyuyorum.

Bu blog ve daha nicesi için içimin sürekli ilhamla dolup taşıyor olmasına şükran duyuyorum.

Anlamlı bulduğum işlerim olduğu için şükran duyuyorum.

Maddi anlamda yeteri kadarına sahip olduğuma ve en fazla para harcadığım şeylerin kitaplar gibi bana kat kat ilhamla ve öğrenmeyle geri dönen şeyler olmasına şükran duyuyorum.

Atalarımdan bana miras kalan kültürel zenginliğe ve onların arasından şu benim bu benim değil diye ayrım yapmayan kalbime şükran duyuyorum.

Her şeye rağmen beraber dans edebilen, şarkı söyleyebilen ve hissedebilen bir toplum içerisinde yaşadığıma şükran duyuyorum.

Birçok ülkeden arkadaşım olduğuna ve böylece içi güzel insanların aslında ne kadar birbirlerine benzediklerini anladığıma şükran duyuyorum.

Din, dil, ırk ayrımı yapmayışıma ve özellikle çocuğuma ve etrafıma bu tarz zehirli düşünceler saçmayışıma şükran duyuyorum.

Sadece bir kadın değil bir insan olarak da yaşama imkânını bana veren devrimlere şükran duyuyorum.

Gerçek insan olmanın anlamını öğrenmede ışık olan, bu toprağın gelmiş geçmiş tüm Erenlerinin ve Dünya’nın tüm Aydınlanmış Kişilerinin varlığına şükran duyuyorum.

Yediğim yemeğe, içtiğim suya şükran duyuyorum.

Dünyamı yaşanır kılan ağaca, kuşa, toprağa, bildiğim ve bilmediğim tüm canlılarıyla benim de bir parçası olduğum doğaya şükran duyuyorum.

Ne olursa olsun geleceğe hep ümitle bakmayı seçtiğim için şükran duyuyorum.

Şimdi ve burada olduğum için şükran duyuyorum.

Şu an kendimi yazmaya başladığımdan daha güçlü ve iyi hissedittiğim şükran duyuyorum.

Hepimize bu vesileyle olan tüm kötü şeylerin yanında bol bol iyilikbildiğimiz yıllar diliyorum!

Yoksa Bu İş Zor

P1140626 (2)

Oğlumun hayatıma katkısını anlatmam güç. Onun üzüntülü anlarında veya ona kızdığımda konuşurken onun göz hizasına inmem, dünyasını anlamama büyük bir etki yaptı mesela. Görüyorum ki her şey kocaman gözüküyor onun baktığı açıdan ve bu büyüklükle başaçıkmada minik bedeninin zaman zaman ona yaşattığı zorluğu anlayabiliyorum. Böylelikle ona ihtiyaç duyduğu desteği vermem kolaylaşıyor. Bu tecrübem hayatımın birçok yanına da etki etti.

İkincisi, ellerimle bir şeyler üretmeye başlamamın hayatıma yaptığı katkı. Beni uğraştığım alanda tecrübesizlikle, koşullanmamışlıkla, yaratıcılıkla dolu bir başlangıç zihnine çekti bu çaba. Biliyorum fizyolojik olarak da o uğraşım sırasında beynimde yepyeni bağlantılar oluşuyor ve sanırım bu sayede de yaşama biraz daha farklı bakabiliyorum. Bunun bir nimet olduğunu son günlerde iyice kutuplaşmış, kalıp kalıp olmuş düşünceler arasında gezerken anladım.

Son olarak bir şey daha ekleyeceğim. Bu iki tecrübe bana bir şey gösterdi. Göz hizasında göz göze gelmedikçe gerçekten anlamak ve yeni bir şey yapmadıkça gerçekten değişmek zor. Sanırım gerçekten barışmak da…

Çatışma

P1140337 (2)

Gazze’ye, Ortadoğu’ya yayılmış insanlık dramına ve savaşta kaybedenlerin her zamanki gibi çocuklar olmasına, birçok insan gibi çok ama çok üzgünüm. Görüyorum ki, bizim ülkemizde de başka boyutta süregelen çatışmalar nedeniyle aslında farklı bir durum yok, sonuçta kaybeden yine çocuklar. Politikaya ve bürokrasiye son yıllarda giderek daha fazla hâkim olan, sadece yetişkinleri değil, çocukları da derinden etkileyen bu çatışma kültüründen ve düzeysizlikten artık psikolojik olarak çok yorulduğumu hissediyorum. Eminim benimle benzer ya da farklı dünya görüşününe sahip ama aynı duyguları paylaşan çok insan var.

Oğlum iki yaşından beri, televizyonda insanların konuşurken neden bağırdıklarını soruyor, açıklayamıyorum. Onun bağırmayı öğrenmesini istemediğim için artık televizyon izlemiyoruz. Ayrıca onun kimseyle senli-benli konuşmayı öğrenmesini de istemiyorum. Saygılı davranmayı öğrensin istiyorum ve yine bu nedenle özellikle haber saatlerinde televizyon açılmıyor evimizde. Sonra çocuğumun insanı insan olduğu için sevmesini istiyorum, kavgacı değil barışçıl bir insan olmasını istiyorum, kafasına din, mezhep, ırk ayrımları gibi sağlıksız düşüncelerin yerleşmesini istemiyorum ve bu nedenle de televizyon açmıyoruz evde. Oğlumun eğitimli olduğu için gösteriş yapmasını istemediğim kadar, eğitimsizliğe de özendirilmesini istemiyorum. Bu nedenle de televizyon açmıyoruz evde.

Üniversitede klinik psikoloji dersinde hoca bizlere, kişi bir şeyi aşırı derecede vurguluyorsa bu aslında onun içsel olarak tam tersi durumda olduğundandır uyarısında bulunurdu. Sonra bakıyorum toplumda ‘ahlak’ sözü abartılı biçimde sürekli dillerde ve tabii ki beraberinde bu söylenenlere bir sürü tezatlık. Benim çevremde farklı görüşlerin olmasıyla bir sorunum yok ve her görüşü elimden geldiğince anlamaya çalışırım. Ama artık etrafta ne kadar çabalasam da anlamlandıramadığım, saygı duyamadığım öyle çok şey var ki ve hatta bazı konularda akl-ı selim ciddi biçimde kaybedilmiş durumda. Çocukları bu tarz bir kültürde yaşamaya mahkum etmeye hakkımız yok, çünkü bu durum da şiddetin başka bir türü haline geldi artık.