Çocuk Umuttur

P1130470 (2)

Çocuk umuttur. Her dilde, dinde, dinsizlikte, ırkta, coğrafyada, her zamanda çocuk umuttur. Çocuk öldüren, umudu da öldürür. Bu yüzden nerede ve kimin olursa olsun bir çocuğun öldürülmesi karşısıda içtenlikle yüreği yanmayanlara çok üzülüyorum, insan olamadan yaşadıkları için.

Anadolu’nun Ağaçları, Anaları

20130712-170423

Uzun bir aradan sonra bir sesli mektup hazırladım bu sabah. Bunun ilhamını veren bir şeyler var tabii ki. Bunu da sesli mektubumda anlattım.

Onlar bu toprakta yaşayan kimlere ilham vermediler ki…

(Audio dosya Soundcloud üzerinden dinlenebilir)

Bir Yol

P1090375 (2)

Bloğu başından beri takip eden bir okuyucum, bundan iki önceki yazımda, yaşamımdan daha fazla pratik örnekler vermemi arzu ettiğini söyledi. İsteğini elimden geldiğince cevaplamaya çalışacağım.

Ben ne için çalışıyorum? Son iki yılda yaptığım araştırmalar doğrultusunda, önce kendimde ve zamanla da benzer kültürel geçmişi veya coğrafyayı paylaşan birçok insanda gözlemlediğim bölünmeyi (bazen de kendine yabancılaşmayı) biraz olsun şifalandırmak için çalışıyorum. (Bu arada sürekli ‘ben’ sözünü duyacaksınız, bunun için özür dilerim. Siz diye hitap etmek isterdim ama bu deneyimlerin hepsi öznel, bir yanda da eminim benzer çelişkileri taşıyan çok kişinin içinde yankı bulacaktır.)

Münih’e taşınmadan önceki son işim hariç, uzun sure, Avrupa’ya, çoğunlukla da Almanya’ya sık sık seyahat etmemi gerektiren projelerde çalıştım. Çok keyif almışımdır o çalışmalardan. Gerçi zaman zaman kültürel önyargılardan kaynaklanan bazı olumsuz şeyler kendini gösteriyordu, ama kısa süreli seyahatler olduğu için bunları pek önemsemezdim. Tabii birçok kişi gibi benim de kafamda batı en gelişmiş medeniyet olarak yerini almaktaydı. Sanırım o zamanlar biraz da modernlik eşittir gelişmişlikti benim için. İnsanlar sırada saygıyla bekliyorlar, o zaman gelişmişler. Her şey tıkır tıkır sistematik bir şekilde işliyor, demek ki gelişmişler. Teknoloji çok ileri, demek ki gelişmişler. Moda, sanat, bilim ileri, demek ki gelişmişler. Fakat Almanya’da yaşamaya başladıktan sonra bu gelişmiş batı rüyasından uyanmam uzun sürmedi. Biraz hayal kırıklıklarıyla dolu bir uyanış oldu.

Burada yaşamaktan ve İngiltere’de sürdürülebilirlik konusunda öğrenci olmaktan çok şey öğrendim, evet. Özellikle de, içinde yetiştikleri ve daima üstün olduğu kabul edile gelmiş batı anlayışını derinlemesine eleştirme cesaretine ve insan sevgisine sahip İngiliz hocalarımdan. Dünya’da ve jeopolitik konumu nedeniyle maalesef Türkiye’de en üst noktalara çıkmış doğu-batı ayrışmasını yaratan paradigmaların temellerini ilk fark etmeye başlamam okulun ikinci gününde, Peter Reason’ın Dünya Görüşleri üzerine yaptığı sunum sırasında gerçekleşti. Benim açımdan çarpıcı bir sunumdu. Reason özetle şunun altını çiziyordu. Batının zannettiği ve empoze ettiği gibi tek bir ‘doğru’ dünya görüşü yoktur, aksine dünya görüşleri vardır. Bu dünya görüşleri farklı evrimsel düzeylere sahiptir ve batı görüşü sanıldığı kadar üst seviyede bir evrime sahip değildir. (Peter Reason sürdürülebilirlik ve eylem araştırması konusunda önde gelen kişilerden biri. Şu sıralar bir yolculuğa çıkıyor. Onunla ilgili notlarını dilerseniz buradan okuyabilirsiniz.)

Reason konuşması sırasından doğal olarak sürekli ‘biz batılılar’ diyordu dinleyici grubunu kastederek. Biz batılılar, aydınlanma sonrası, endüstrileşme sonrası, akıl çağı, ikinci dünya savaşı vs vs. Oysa bu söylediklerinin hiçbirisi bana uymuyordu. Ben ve atalarım bunları yaşamamıştı. Ama batılı değilim de diyemezdim, çünkü ben dışında herkesin tamamen batılı tanımlanan ülkelerden geldiği grubun içinde görüntü ve davranış olarak ayırt edilemez haldeydim. Sonunda artık dayanamadım, Reason’a şu soruyu sordum. “Biz dediğiniz kim? Görüyorum ki ben o tanımlamanın içine girmiyorum.” Bu aslında kendime sorduğum bir soruydu, çünkü derinlere yerleşmiş, sorgusuz sualsiz kabul eğittiğim o inancın yanlışlığı çarpmıştı suratıma. Kendimi batılı ‘zannetsem’ de aslında ne tarihsel, ne de kültürel geçmiş olarak batılı değildim. (Ve olmak zorunda da değildim. Bunu kavramam zamanla ve çalışmalarım ilerledikçe gerçekleşti.) Bir diğer gerçek, ben doğulu da değildim. Ya da ben hem biraz batılı, hem biraz doğuluydum. Peki ben kimdim? Dünyadaki bu kutuplaşmanın, ayrışmanın ötesine geçebilen, onları aşabilen daha bütüncül bir gerçeği kendim için nasıl yaratabilecektim?

Eylem araştırmalarım sırasında, batıdan öğrenmek için gelen ben, bazı açılardan ondan daha fazla evrimleşmiş ve derin bir kültürden geldiğimi keşfetme şaşkınlığını da yaşadım. Tabii ki yine aşırı batılılaşmış ben, bahsettiğim o kültürün özelliklerini artık pek taşımaz olmuş ve hatta taşımamayı yani bireyci, akılcı, rekabetçi ve maskülen olmayı gelişmişlik ölçütü olarak kabul eder olmuştum. Bununla beraber, benim ve benim gibilerin artık hiç sorgulamaz olduğu küreselleşme rüzgarında bilinçsizce yitip gitmemizden dolayı, o kültürün her geçen gün biraz daha kaybolduğunu fark etmekle biraz da panik duygusu oluştu içimde. Laik-muhafazakar tartışmasının çok daha ötesinde bir şeydi bu. Gerçekten büyük resmi görmek için dikkatlice bakan herhangi biri, birbirine zıtmış gibi görünen her iki tarafın da materyalistleşmiş ve köklerine yabancılaşmış olduğunu görecektir çünkü. Buna bir örnek Nilüfer Göle. Okuyucularından karışık tepkiler alan yazılarını, tezimi teslim ettikten sonra okudum. Kendi araştırmamda da gözlemlemiş olduğum bir fikrine katılıyorum. Türkiye’nin en büyük kültürel sorunlarından biri bana göre de geleneksizleşme ve köksüzleşme olarak görünüyor. Nilüfer Göle buna, batı-dışı moderleşme biçimleri olarak kavramlaştırdığı kültürlerin en temel sorunlarından biri olarak değiniyor. Türban takan, kendini muhafazakar olarak tanımlayanından, laik kesime kadar benimsenen değerler ve semboller, binlerce yıllık dönüşüm sonucu oluşmuş Anadolu kültür, gelenek ve değeriyle bir devamlılık taşımıyor artık. Böyle giderse, uzak bir gelecekte değil bir sonraki kuşakta bugün garanti saydığımız ve hep övündüğümüz o derin kültür kaybolmuş bile olabilir. Peki o kültür ve değerler nedir ve nasıl yaşatılır diye sorulabilir? İşte ben de bunu sordum ve soruyorum kendime.

Eğer özüme dost kalmak ve hayatta yere sağlam basmak istiyorsam, buna doğruluğu, paylaşmayı, hoşgörüyü ilke edinen, şekillerin faniliğini bilen, doğada ve her şeyde birliği gören, insanını içten bir şefkatle, sevgiyle büyüten ve maalesef gün geçtikçe kaybolan kültürümün üzerimdeki emeğine şükran duymakla başlayabilirdim. Çünkü onu ancak, layık olduğu değeri vererek yaşatabilir ve çocuğuma aktabilirim. Kendi özgün yaşantımı, batıya ya da doğuya benzemeye çalışmayı bırakıp, yabancılaştığımı fark ettiğim öz kültürümü tekrar keşfederek ve onu bugünüme adapte ederek oluşturabileceğimi görmem de çok uzun sürmedi. Bu yolculuğa ilk anneliğimle başlamak istedim. O özlediğim, sahip çıkmak istediğim değerlere anneliğimde yer vermeye çalıştım. Anadolu kadını kimdir, modern hayatta nasıl yaşar, değerlerini nasıl yansıtır, yaşatır bunu sorguladım kendim için. Meğerse bir kültür ta ana karnından başlıyormuş. Bu bahsettiğim keşif sürecim zaman zaman çevresini de besledi, büyüttü, birleştirdi ve sadece kendi kültürümden değil başka kültürlerden gelen kişilere de ilham oldu. İşte o zaman anladım doğru yolda olduğumu ve devam etmem gerektiğini.

Mesela çocuğuma kendim bakmak, aynı zamanda çalışmaya da devam etmek istediğimde (ki şimdi artık çocuğuma bakmayı da işimin bir parçası olarak görüyorum) ve bu nasıl olacak diye sorduğumda, Anadolu’da tarlada sırtında çocukla çalışan kadından ilham aldım. Oğlum üzerimde taşıyabileceğim her yere taşıdım, gerektiğinde derslere öyle girdim ya da o kucağımda uyurken çalıştım. Yaptığım işleri bazen yaratıcılığımı da kullanarak bebeğimle yapacak hale getirdim. Tabii ki zaman zaman bu mümkün olmadı ve bazı işlerden vazgeçmem gerekti. Bu sefer de onunla olan zamanı kendime bir öğrenme fırsatı haline getirdim ve araştırmamı o yaşantılar içinde yaptım. Mesela oğlumun doğayı tecrübe edişinden esinlendim. Onunla sezgisel bir iletişim kurmaya çalışarak sezgilerimin gücünü arttırmaya çalıştım. Kısaca hem benim hem onun gelişimine katkı sağlayacak, hem beni hem onu büyütecek bir yol hemen hemen her zaman bulabildim. Başarı tanımlamamı yeniden çerçevelendirdim. Başarılı olmayı anlamlı bir yaşama sahip olmakla eş tutmaya başladım. Sonuçta, çocuğunu ya evde bırak çık ya da onunla evde otur diyen baskın kültür içinde, çocuğuma ve kendime beraber mutlu yaşayabileceğimiz, büyüyebileceğimiz bir yer açtım. İki yaşına yaklaşıyor. Böyle yaşamak kolay değil. Her şey daima kolay olmak zorunda da değil zaten. İçimde saklı, binlerce yılın bilgeliğini taşıyan Anadolu kadınından bu ve benzeri başka ne çok şey öğrendim.

Bugünlerde benzer şekillerde davranan birçok eğitimli kişinin genel kanının aksine iş gücünün dışına çıkıp ‘kaybeden’ değil, zamanla kendi doğalarıyla daha uyumlu işler kuran kişiler haline geldiğini gözlemeye de başladım. Dilerim dalga dalga artan bu sevgi dolu işverenler, insanın insan gibi yaşanabilen iş yerleri oluşmasında da öncü olurlar.

Yemeğin Farkındalığı

ekosepet

Yemek konusu benim için önemli. Hangi anne için değildir ki?

Hatırlıyorum yıllar önce, bir arkadaşımın yemek yaptığında ‘İçine sevgimi koydum.’ diyen yaşlıca bir tanıdığına, böyle şeylerin saçmalık olduğundan emin olarak içten içe gülerdik. Eğitimli cehalet de oluyormuş, bunu böylelikle kendimizde bir kez daha tecrübe etmiş oldum. Hatta bazen eğitimliler daha tutucu olabiliyorlar. Neyse şimdi oraya girmeyeyim, yemek konusuna geri dönelim. Yemek yapanın o anki psikolojik durumu ve farkındalığı yemeği hiç tahmin edilmeyen düzeylerde etkiliyor. Bu konularda zihinsel bilgi isteyenlere ünlü fizikçi David Bohm’u okumayı öneririm; gözleyenin gözlediğinin yapısı üzerindeki etkilerine dair.

Nedir pişirirken farkında olma hali? Yarında, geçmişte değil anda olmak, yani domates doğruyorsan, onun yumuşaklığının, kırmızılığının, kokusunun, nasıl doğradığının ve en önemlilerinden biri de nasıl nefes alıp verdiğinin farkında olma hali. Basit geliyor. Bir denemek gerek önce:-) Pişirirken farkında olma konusunu hallettik diyelim, şimdilerde gıdanın doğalını bulmak da çaba istiyor. Gıdaların içindekiler kısmına bakınca sanki laboratuvar tahlil raporu inceliyorum gibi geliyor çok zaman. Bu nedenle biz birçok şeyi, hem ekolojik tarım hem de toptancılık yapan yakınlardaki bir çiftlikten sipariş veriyoruz. Her hafta belirli bir günde istediklerimizi bir sepet içinde evimize bırakıyorlar. Sadece bize değil bizim gibi birçok eve. Güzel tarafı, toplu teslimde, herkesin tek tek arabasına binip alışveriş yapmasından daha az yakıt harcanıyor. Fakat maalesef pazarda sebzelere meyvelere bakarak, dokunarak, koklayarak, sohbet ederek dolaşmanın yerini tutmuyor.

Yemek konusu tabii ki bununla da bitmiyor. Yemeğin içinde ne olduğu, nasıl piştiği kadar, nasıl yendiği de çok önemli. Bundan önceki yazılarımdan birinde çocuk eğitiminde Waldorf yaklaşımına biraz merak sardığımdan bahsetmiştim. Bu yaklaşım yemeğin beraberce hangi rituellerle yendiğine çok önem veriyor. Bu sayede çocuk, hem bir arada olmanın ve pişen yemeği paylaşmanın verdiği sıcaklığı hissediyor hem de yemeğin içindekileri, onların hazırlanması için gösterilen çabayı takdir etmesini öğreniyor. Bu basit görünse de günümüzde çocuğa verilebilecek en önemli ekolojik bilinçlerden biri. Yiyeceğin; güneşin, karın, yağmurun, toprağın, emeğin bir ürünü, doğanın bir mucizesi olduğunu, yiyeceğe şükran duymanın bunların varlığına şükran duymak olduğununu yaşayarak öğrenmek. Yiyeceği önemsemenin, doğayı önemsemenin bir parçası olduğunu öğrenmek.

Bu sebepledir ki bir süredir, yemeği yemeden önce söyleyeceğimiz, sadece çocuğumuza değil bana da ilham olacak şükran sözleri arıyordum. İki gün önce bu duaya rastladım. Öyle güzeldi ki, sıcaklığı içime doldu ve bu yazıyı doğurdu.

Bir Bektaşi yemek duası;

Ulu Hak’tan esin,

Bereketli besin,

Artsın, eksilmesin,

Taşsın, dökülmesin.’

Şu sözlerin sadeliği, bilgeliği, güzelliği…

Bazen, Anadolu’daki derin bilgiyi fark edebilmem için İngiltere’de ekoloji okumamın, Almanya’da yaşamamın gerekmiş olduğuna hala inanamıyorum. Of, bu çooook uzun yazıların konusu.

Çirkin Ördek Yavrusu

kugu_devon

Geçen Kasım ayının sonları, bir akşam üstüydü. Kadın çalışma grubumuzun buluşması bu sefer bende olacaktı. Hazırlık yapabilmem için eşim eve erken geldi. Babası bıdıkla ilgilenirken yiyecekleri hazırladım. Menüde -ayıptır söylemesi- sebzeli pilav, cacık, salata, pancar turşusu vardı ve tabi ki bir de demli çay. İnce belli bardaklarda. Çok seviyorlar öyle çay içmeyi. Her geldiklerinde rica ediyorlar, ben de zevkle yapıyorum.

Yemekler masadaki yerlerini aldıklarında, misafirler de teker teker gelmeye başladı. Bizim bıdık oğlan çok komikti. Onca güzel kadını birarada görünce birden ne yapacağını şaşırdı. Çayları doldururken en son gördüğümde durup durup yere yatıyordu. Neticede gördüğü ilgiden, sevildiğine ve çok şirin olduğuna ikna oldu. Gözlerde uyku kendini belli etmeye başladı. Babası da onu yatmaya götürdü.

Biz de çalışma odamın kapısını kapattık. Bardaklar bir dolup bir boşalırken çay da içimizi iyice ısıttı. Önce görüşmediğimiz zamanda hayatımızda neler olduğunu birbirimize anlattık her zaman ki gibi. Bir yandan da karnımız doydu, yavaş yavaş tabaklar sehpalardan mutfağa taşındı ve çalışma vaktimiz geldi.

Gruba liderlik etme sırası bendeydi. Bizdeki (geçici) liderin görevi sezgi aracılığıyla o gün çalışmada ne yapılacağına karar vermek, gerekli ortamı hazırlamak, açıklamaları yapmak ve sonrasında lider kimliğinden çıkıp bizzat uygulamalara katılmak. Yaptıklarımız birer deney, yani kimse uygulamanın sonunda neyin ortaya çıkacağını bilmiyor. Bu nedenle de uygulamalara ön yargısız bir açıklıkla katılmak da kurallardan biri. Çalışmalarımız hep sürprizlerle dolu oluyor.

Dedim ya o gün sıra bendeydi. İçimden, Kurtlarla Koşan Kadınlar (Women Who Run with Wolves – Clarissa Pinkola Estes) kitabındaki Çirkin Ördek Yavrusu (The Ugly Duckling) masalını beraber okumak geldi. Bu bilindik masal, çok ama çok güzel bir anlatımla (biraz da büyükler için) yazılmış o kitapta. Masalı önceden okumuş olduğum ve grupla beraber bu sefer dinleme şansını kullanmak istediğim için bir başkasının okumasını önerdim, onlar da kabul ettiler. Amerikalı arkadaşımız okumaya gönüllü oldu. Tıpkı soba önündeki eski kış günleri gibi ışıkları azalttık. Herkes kendisine rahat bir yer buldu ve mükemmel bir canlandırmayla okuyan arkadaşımızın sesinde masal alemine daldık.

Çirkin ördek yavrusunu eminim birçok kişi bilir. Hani ördek anne kuluçkadayken yanlışlıkla bir kuğu yumurtası karışır yumurtalarının arasına, ama anne bunu fark etmez. Sonunda yumurtalar birer birer çatlar. Ancak kuğu yavru en son çıkar yumurtadan. Başlangıçta görünüşü tuhaf ve çirkin gelse de ördek anne onu da sever ve diğer yavrularıyla birlikte büyütmeye başlar. Fakat bu yavru zaman içinde farklı görünüşü nedeniyle ördek topluluğu tarafından itilip kakılmaya ve alay edilmeye başlanır. Annenin içi parçalanır. Göğüs gerer bu duruma ve korur ‘tuhaf’ yavrusunu, ama bir süre sonra ördeklerin bir türlü bitmeyen aksine artan baskılarından bıkar ve çirkin yavrusuna ‘Keşke buralardan gitseydin.’ der. Böylece yavru kaçar… ve yine başına farklılığından dolayı bir sürü bela geldikten sonra nihayet kendi gibi kuğulara rastlar ve aslında bir ördek değil bir kuğu olduğunu keşfederek mutlu sona ulaşır.

Masalın okuması bittiğinde derin bir sessizlik oluştu grupta. Hepimizin içinde bazı noktalar ‘tetiklenmişti’. Yüzyıllarca yaşayan ve farklı farklı söylense de birçok kültür tarafından paylaşılan bu tarz masalların, efsanelerin, söylencelerin özelliği de bu. İçlerinde barındırdıkları simgesel öğeler bilinçaltının hassas noktalarına nişan alır ve böylelikle kişiyi bazen gizli kalmış güçleriyle, bazen de karanlık yönleriyle buluşmaya çağırır. Bu süreci, yani kollektif bilinçaltının ürünleri olan ortak simgelerin (metaforların) insan psikolojisi üzerindeki güçlü etkisini keşfedenlerden biri ustalar ustası Jung’dur ve görüşleriyle sanattan, bilime çok kişiyi etkilemiştir. Bence hikayeler edebiyat zevkinin yanı sıra insanın kendisini keşfetmesi açısından da vazgeçilmezler.

Masalın beni en çok etkileyen kısmı yukarıda anlattığım parçaydı. Yani çocuğun farklılığından rahatsız olan toplumla, ne kadar çabalasa da başa çıkamayan annenin sonunda ‘kaç git’ demesiydi. Çok ama çok şey düşündürdü. Toplumun genelinin değer yargıları her zaman doğru muydu? Hiçbir anne farklı olduğu için masalda olduğu gibi çocuğundan kolay kolay vazgeçmiyordu tabi ki, ama çocuğunun sahip olduğu farklılıklarla ve özellikle de toplum tarafından onay görmeyenlerle nasıl başa çıkıyordu? Onu kuğu olduğu halde zarar görmemek adına ördek olmaya mı zorluyordu ya da en sonunda o da çocuğunu tuhaf kabul edip toplum karşısında utanç mı hissediyordu, hatta bundan dolayı çocuğuna kızgınlık mı duyuyordu? Eğer ördek anne baskılara dayansaydı ve çocuğunu olduğu gibi sevseydi, nasıl olurdu kuğunun yaşamı? Bir anne bunun için gereken gücü nasıl kazanabilirdi? Normal neydi ve buna kim, nasıl karar veriyordu? Kitabın yazarı Clarissa Pinkola Estes de bu noktalar üzerinde duruyor. Daha bitmedi. Peki ya kendimizde sahip olduğumuz farklılıklar, mesela yaratıcılığımız. Toplumdan çekinip onlara da ‘keşke gitsen mi’ diyorduk, yoksa sahip mi çıkıyorduk? Her iki davranışın da bedelleri neydi? Bu konuları ve daha bir çoğunu konuştuk masal sonrasında grupla.

Şimdilerde bu hikaye ve konuştuklarımız yine aklıma düştü.Bizim bıdık oğlan onyedi aylık oldu. Arkadaşlarımın çoğunun geribildirimine göre (maaşallah) genelde uyumlu bir oğlan. Kafası baya da şeye yeter oldu, ama yine de bu yaşta hafıza yeterince gelişmediği için “yapma” sözünün uzun süre geçerli olduğunu anlayamıyor. Yapma deyince o an dursa da, sonra bir daha bir daha yapıyor. Bıdığın bir özelliği de şarkı söylemeyi ve özellikle de son zamanlarda evde bağıra bağıra söylemeyi çok sevmesi. Evimizin alt katında iki ayrı dairede, biri kadın biri erkek iki tek başına yaşayan komşumuz var. Kırklı yaşlarındalar her ikisi de. Kadın olan sesten hiç rahatsız olmadığını ve aksine binanın onun sesleri sayesinde yaşam dolduğunu söylüyor. Erkek ise dışarıda gördüğünde bizi görmezden geliyor, evindeyken de oğlanı susturmam için sürekli duvarlara vuruyor veya bizi ev sahibine şikayet ediyor. Bu yüzden banyomuza aşağıya ses geçirmesin diye izolasyon yapılacak yakında.

Bugünlerde çelişki yaşadığım durum şu: Çocuklara sınırsız özgürlük verilmesi taraftarı değilim. Ama çocuğum daha çok küçük. Bir buçuk yaşını bile doldurmadı. Sürekli duvara vuran komşumuzun şikayetlerine son vermek için oğluma sesimi yükseltmem gerek. Bunu yapmak istemiyorum. Çünkü bu davranış; onu bebekliğini yaşamasından dolayı utandırmam, şarkı söylemeye çalıştığı için kendinde bir sorun olduğunu hissettirmem ve kim bilir belki de gelişen bir yeteneğine aşağıdaki komşuyla kavga etmemek için ‘kaç git buradan’ demem anlamına geliyor benim için.

Aşağıdaki komşuya hak da vermek istiyorum. Ses rahatsız edici olabiliyor çünkü. Sanırım biraz da adamın ‘çocuğuna sahip çıkamıyorsun.’ yargısından da yoruldum. İşte o noktada bu hikaye aklıma geldi. Dur bir dakika dedim kendime. Üst katımızda da iki çocuk yaşıyor. Onların gürültülerinden, koşuşturmalarından dolayı biz kocamla duvarlara hiç vurmadık. Üstelik ben de evde çalışıyorum, tez yazdım hatta. Peki aşağıda, gürültüyü ‘Tabi ki o kadar olacak.’ diye doğallıkla karşılayan diğer kadın komşumuza ne demeli. En sonunda sordum kendime; kim haklıydı bu durumda, bir kuğuyu bir türlü ördek olamadığı için sürekli eleştiren komşu mu, yoksa doğasını yaşayan ve başkası da elinden gelmeyen kuğu mu? Bu soru, durumu net görmemi ve ne yapacağıma karar vermemi kolaylaştırdı.

Sorun da böylece içimde çözülmüş oldu. Oğlumu şu anda yapamayacağı bir şeye zorlamamaya karar verdim. Yani o yaptığının başkalarını rahatsız edebileceğini anlayacak olgunluğa erişinceye kadar, ‘yetişkin’ kişilerin bebeğimin bebekçe davranmasına anlayış göstermesi gerekecekti ve eğer anlayış gösteremiyorlarsa da bu durumla bıdığa yansıtmadan benim başaçıkmam gerekecekti. Sanırım çocuk ya da ergen değil, yetişkin olmanın özelliklerinden biri de buydu. Yani kimden, neyi, ne kadar bekleyeceğini bilmek, görece olarak zayıf konumda olanı, azınlıkta olanı kollamak ve ona gereken yaşam alanını açmak. Siz de fark ettiniz mi, bu açıdan bakıldığında günümüzün yaygın ‘Ben Kültürü’nde (İngilizce ‘Me Culture’ olarak geçiyor) yetişkin olarak tanımlanacak insan sayısı birden azalıyor sanki.