Tutunmak ve Tutmak

17 Şubat; Dünya Kediler Günüymüş, bilmiyordum. Ben de onun hikâyesini anlatmak istiyorum.

Geçen Cuma sabahı atölyede oturmuş üzerine baskı yapmış olduğum kumaştan bir çanta dikiyordum. Önümde de canlı bir doğa resmi gibi, bahçeyi çerçeveleyen kocaman bir pencere. Bu bahçe ve çevre ahalisi sanırım artık buradaki varlığımı kabul etti. ‘Yer’leştiğimi hissediyorum. Kediler, köpekler, ağaçlar… ‘bundan pek zarar gelmez’ der gibi artık benden daha az çekinerek yaşıyorlar. Bu bahçeden her gün onlarca defa kedi geçer ve yine bir kedi geçti. Dikkatimi önümdeki işe vermiştim, ona bakmıyordum, ama bir tuhaflık hissettim. Bu göz ucuyla gördüğüm varlık, her kedi gibi geçmiyordu. Daha yavaş yürüyordu, vücudu zihnimin görmeye alışmış olduğu kedi bütünlüğünde değildi, fazladan bir şey vardı ve başımı kaldırıp baktım. Birden anlamlandıramadım gördüğümü, sonra da inanamadım gördüğüme. Bir siyah, beyaz kedi karnının altından kocaman bir et parçası sallanarak geçiyordu. Karnı açıktı. Sanki tüm kanım çekildi, elim ayağım soğudu. Ne yapmam gerektiğini bilemedim, ama bu afallama durumum sadece bir iki saniye sürdü.

Hemen telefonu alarak yerimden fırladım, bir yandan da evde bulunan arkadaşımı bana yardım etmesi için bahçeye çağırdım.  Dışarı çıktık. Yanımdaki pek kedi sevmeyen arkadaşım ne yapacağını bilmez halde, ama sakindi.  Kedi içler acısı derecede yaralıydı ve davranışları, yavaşlığı dışında, sanki böyle yaşamaya alışmış gibi normaldi. Onu bahçede tutmaya çalıştıkça aksine bizden kaçmaya çalışıyor, bu durum bizi daha da üzüyordu. Hareket etmekten bitap düştüğü için bahçe duvarından atlayamadı. Hemen durumu fırsat bilip, kendi kedimizi götürdüğümüz veteriner hekimi aradım. Kedi bu sırada hafifçe sallanarak da olsa, gerçek üstü bir doğallıkla önüne oyalamak için koyduğumuz mamayı sessizce yemeğe, sonrasında kakasını yapmaya, yaptığını ayaklarıyla eşeleyerek kapatmaya çalışıyor ve tüm bunlar olurken de karnından sarkan o koca et parçası yerlerde sürünerek onunla geliyordu. Artık kan şekerimin iyice düştüğünü hissettim, hafifçe başım dönmeye başlamıştı.

Neyse ki veteriner hekim çabuk yetişti, ben de koşup evden taşıma kutusunu getirdim. Kediyi elimizden geldiğince özenle kutuya yerleştirdik. Hekime dönüp ‘Tedavi edebilir misiniz? Tedavi masraflarını ben karşılayacağım.’ dedim. Üzüntülü bir ifadeyle  ‘Önce bir bakalım durumuna, ağır görünüyor.’ dedi

Eve girdiğimde arkadaşım da ben de hazırlıksız yakalandığımız bu manzaradan duygusal olarak oldukça yorgun düşmüştük. İkimiz için de en acıtıcı olan, o haline rağmen kedinin şikâyetsiz biçimde yaşamını sürdürme çabasıydı. Bir saat kadar sonra veteriner kliniğinden telefon geldi. ‘Durumu göründüğünden de ağır. Bu yara yeni değil, en az iki haftalık ve karnındaki açık yer tamamıyla iltihap kaplamış. Kopan deri parçası çok büyük, karnı bu haliyle dikmek neredeyse imkânsız, dikişler tutmayıp çok kısa sürede açılacaktır. Bu saate kadar iltihabı ancak biraz temizleyebildik. Manzara bizi bile görsel olarak zorlayacak halde. Bu durumda onu yaşatırsak acısını uzatacağımızı düşünüyoruz, ama siz bulduğunuz için son kararı sizin vermeniz doğru olacak. Biz ona artık daha fazla acı vermemek için ötenazi yapma (ilaçla yaşamına son verme) taraftarıyız. Sizden onay bekliyoruz.’ Birden afalladım. Bir canlının ölümüne karar vermek, böcek bile öldürmeyen ben bunu nasıl yapacağım. Peki ya sırf vicdanım rahatlasın diye onu böyle acı içinde yaşatmak. Gözümün ıslanmaya başladığını hissettim. Üstelik sadece ben değil, veteriner hekim de derinden üzgündü. Derin bir nefes aldım ve ‘Yaşamasını çok isterim, ama sırf ben kendimi iyi hissedeceğim diye de acı içinde yaşamaya devamını istemem. Kararı size bırakıyorum, çünkü ben sizin gibi doktor ve bu işin uzmanı değilim.  Bilmenizi istediğim eğer yaşatmaya karar verirseniz, tedavi masraflarını üstleneceğim.’ ‘Biz masraf konusunda değiliz pek, onu bir şekilde hallederiz. İsteğimiz onu daha fazla acıtmamak. Bu açıdan karar vermekte zorlanıyoruz şu an.’

Telefonu kapattıktan sonra, yakında bulduğum bir sandalyeye oturdum. Kediye duyduğum bu yoğun şefkatin boyutunu anlamaya çalışıyordum. Her şey kendiliğinden hızla gelişmişti. O halde onca zaman yaşamda kalmış, bahçemize kadar gelmiş olması… O sessiz, yakınmasız bakışı… Tüm bu yoğun duygu yükünden özgürleşmek, gerçeği görebilmek için gözlerimi kapatıp, nefesimi dinlemeye başladım. Kediyi içimde sevgiyle sarmaladım, bizleri kaderine ortak edişine ve dirençli ruhuna şükranlarımı sundum. Sessizce, öylece oturdum.

Bir saat sonra kliniğin şefinden telefon geldi. Onun artık yaşamadığını haber verecekti büyük ihtimalle. Oysa onun yerine şunları söyledi. ‘Yapamadık. Durumu gerçekten çok çok kötü, ama onun bu noktaya kadar bu dirençle gelmesi, size kendini göstermesi, bizi çağırmanız, tutumunuz. Kedi dahil herkes yaşam adına elinden geleni yapmışken biz de elimizden geleni yapmaya karar verdik. İltihabı mümkün olduğunca temizleyip, yarayı zar zor kapattık ama karın çok gerildi. Şansımızı deneyeceğiz. Yaşarsa mucize olur, ama bu halde bu noktaya kadar gelmesi bile mucize zaten.’  İlaç listesini aldım telefonu kapattığımda içim sevinç doluydu. Evdeki pek kedi sevmeyen arkadaşıma haberi verdim. Yüzü aydınlandı, ‘Oh yaaa! Çok mutlu oldum!’ dedi kendi kendine.

İşte bunların üzerinden bir hafta geçti. Şimdi kedinin yanından geliyorum. Yaşıyor, beni ve şahit olan herkesi kendine hayranlık içinde bırakarak. Doktorun dediği gibi dikişleri tutmadı, açık yara tedavisi görüyor. Tüm davranışları yerli yerinde, yemeğini yiyor, tuvaletini yapıyor, kendini temizliyor. Veteriner hekimlerin yoğun çabasıyla hayati tehlikeyi büyük ölçüde atlattı, yalnız yarasının iyileşmesi için birkaç hafta daha klinikte kalması gerek. Güzeller güzeli bir kedi oğlan, dirençli bir ruh.  O hala sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşamını sürdürüyor da, onun böylesine yaşama tutunuşunun bir parçası olan bizler bazı açılardan eskisi gibi olmayacağız. Kaman (şaman) atalarımız bu güçlü kedi ruhu görse, bu hikâyeyi dinlese bize ne derlerdi acaba diye düşünüyorum?

Bir Kendini Kurtarma Hikayesi

Cuma günü öğlen salondaki masada oturmuş, internette geziniyordum. Oğlanın okulu tatildi. O da kendi kendine mutfakta oyuncaklarıyla oynuyordu. Dalıp gitmiştim ki, aniden duvardan bir hareket sesi geldi. İrkilip ‘Ayyyy!’ diye bağırdım. Oğlum içerinden koşarak gelip ‘Anne koykma.’ dedi. Gülümsedim bu tezat duruma. Sonra ses bir kere daha geldi ve ben yine ‘Ayyy bu ne????’ Bu kez oğlan korkuyla bakmaya başladı duvara. Kendi kendime kızdım, bu kadar tepki vermek gerekli miydi diye. Ama ses yine yine… Şöminenin üzerinden geliyordu. Gülümsemeye çalışarak, ‘Canım korkacak bir şey yok. Duvarda fare var sanırım.’ Sonra içimden; ‘Fare???? Duvarın içinde? Nasıl gelmiş?’ Ardından yine ses, benden yine bir ‘Ayyy!’ ve oğlanın daha da endişelenen yüzü… Anladım ki genlerime işlemiş fare korkusunu bu kadar kısa zamanda çözemeyeceğim, biz iyisi mi evden çıkalım dedim.

Doğa tarihi müzesine gittik. Gezerken de düşünüyorum, ‘Acaba fare çıkmış mıdır? Nerededir? Sakın bacadan düşmüş bir kuş olmasın?… Uff durduk yerde iş şimdi?’ Eve geldiğimizde ses hala vardı ve ben de yapı işleriyle uğraşan teknisyeni arayıp anlattım durumu. ‘Fare değildir büyük bir ihtimalle. Bacadan kuş düşmüştür. Oluyor öyle. Gelip çıkarırım.’ dedi. Telefonu kapattığımda içimde hafif bir kızgınlığın yükseldiğini fark ettim. Geçen yıl aynı teknisyenden bacayı, kuş ya da fare girmesin diye fileyle çevirmesini istemiştik. Yaparım demiş, biraz oyalamış sonra da havalar çatıya çıkılmayacak hale gelince iş kalmıştı. Ev sahibinin bu işi önceden niye yaptırmadığına gelince, gereksiz nefes tüketmiş olurum.

Neyse, teknisyen geldi. Duvarı dinledi. Şömine açık değildi. Önceki kiracılardan biri tarafından soba haline getirilmiş, üstündeki bacaya da çok uzun bir metal boruyla bağlanmış ve borunun etrafına da ısı kaçmasın diye yalıtım yapılmıştı. Biraz endişeli endişeli baktı; ‘Ben bu işi pek anlamadım. Hiç kuşa benzemiyor. Ne kanat sesi, ne bir cik sesi. Tuhaf.’ Biraz daha dinledikten sonra devam etti; ‘ Bu yalıtımın arkası boştur. Uzun sürmez, şimdi çıkarırız. Fareyse de yapacak bir şey yok, artık sonrasında onu evden çıkarmaya çalışacağız.’ diye güldü, ama yalıtımı açmamızla suratımızın burulması bir oldu. Metal borunun çevresi tamamıyla beton tuğlalarla kapatılmıştı. ‘Bunu daha önce görmedim. Duvarı yıkmak lazım. Çok iş çıkarır bu.’ dedi. Öylece kaldım. İçerinden yine bir hareket. Sinirlerim bozuldu. ‘Bence bu durumda yapacak pek bir şey yok maalesef. İsterseniz burayı kırarım, o zaman da korkudan ölebilir içerideki.’ Oğlan çekiştiriyor bir yandan. Düşünemiyorum bir türlü. ‘Şimdi bi bırakalım.’ dedim. ‘Peki siz bilirsiniz.’ derken içinin benim gibi hiç rahat olmadığı belliydi.

FullSizeRender(12)Akşam kocam geldiğinde durumu anlattım. Baktık inceledik. Yapacak pek bir şey yok gibi. Ama ses de durmuyor. Bir yandan da onu ses olarak tanımlarken kendimi ona yabancılaştırmaya çalıştığımı fark ediyordum, gerçekte bir can orada yaşamda kalma mücadelesi veriyordu. Ne olduğu belli değil. Kuş mu, fare mi? Bunun önemi var mıydı? Duvarı yıkmalı mıyız? Nasıl? Onu ölüme terk ettiğimize inanamıyorum. Ama hayır ne yapabiliriz ki? Yıkmaya çalışsak korkudan ölürse? Nereden çıktı bu durum? Ne olurdu teknisyen orayı zamanında kapatsaydı ve ev sahibimiz… ki bu son söylediğim iki şeyi oturup düşünmenin şu an hiç faydası yoktu.

Cumartesi oldu, geçti hatta. Duvardan sesler… Ölmesini mi diliyorum yoksa? Arada ellerimi duvara dayayıp çok acı çekmemesi için dua ediyorum… Nesin sen? Ne ölüyor içeride… Oğlanın da kafası karışmış bu durumdan ve nasıl etkileniyor bilemiyorum.

Pazar sabahı kahvaltı yaparken içerideki sesler birden arttı. Sanki son bir çaba gibiydi. Kocama ‘Kendimi sanki onun gibi kapana kısılmış hissediyorum. Bir şey yapamadığımıza inanamıyorum. Sadece o değil, içimde de sanki bir şey ölüyor… Bir şey yapmalıyım. Sonu ne olursa olsun onun yaşamak için olduğu kadar, benim de onu yaşatmak için yeterince çaba harcadığıma ikna etmek zorundayım kendimi’ ve aniden masadan fırlayıp içeriden bir tornavida kaptım. Kocam da arkamdan sinirli bir şekilde takip etti. ‘Ne yapmaya çalışıyorsun? O duvar bu şekilde açılamaz görmüyor musun?’ Yüz ifadesinden delirmiş olduğumu düşündüğünü görebiliyordum. Ne yapsam da kalbim artık mantığımı dinlemiyordu. ‘Bununla açacağım.’ dedim, ‘Tüm günümü alsa da açacağım. Bir şey yapmadan durursam bir daha asla eski ben olamayacağımı hissediyorum.’ Yalıtımı açtım ve betonu oymaya başladım. Eşim duvarın tahmin ettiğimizden çok daha kalın olabileceğini söyleyerek beni vazgeçirmeye çalıştı. Oldukça kızgındı bana. Umurumda değildi. Oğlum da tuhaf tuhaf bakıyordu bu duruma. Benim tornavidayla oymaya başlamamla, betonun sandığımızdan çok daha yumuşak olduğunu fark etmemiz bir oldu. Dağılıyordu kolaylıkla ve ben içimden ‘kaderde duvar oyup bir fare kurtarmak da varmış’ diye güldüm. Kocam durumu görünce bana söylenmeyi bıraktı ve elimdeki tornavidayı alıp ‘Ben devam ederim.’ dedi. Bir iki saat uğraştı, uğraştı ve en sonunda bir delik açıldı ve abartmıyorum biz de üç günden sonra sanki ruhumuzda hava alacağımız bir yer açıldığını hissettik. Oğlan ‘Şimdi itfaiye kuytayacak kuşu, fayeyi…’ diye heyecandan yerinde duramıyordu. Kocam sevinçle, ‘Sanem bak eliyle dokunuyor.’ dedi. Evet, siyah bir şey içeriye uzanan tornavidayı ürkek ürkek keşfetmeye çalışıyordu ve o siyah şey bir saksağan gagasıydı:)

FullSizeRender(11)

Çıkmayınca dışarı, heyecanlı oğlanı odasına almak zorunda kaldık. Ben onunla oynarken, eşim salonda kaldı. Çok merak ediyordum çıkışını, ama olsun. Fakat kocam bir saat kadar sonra odaya geldi ve ‘Çıkmadı.’ dedi. Bir de benim denememe karar verdik.

Salona gidince onun görüş hizasından çıktım ve mutfak kapısında sessizce beklemeye başladım. İki dakika geçmedi, tıkırtılar, tıkırtılar ve ‘hooop’ saksağan zıplayıverdi halıya. Sonra başka bir noktaya uçtu. Pencereden çıkar diye beklerken mutfağa geldi. Seslerden kuşun çıktığını anlayan, babası ve oğlan da bize katıldı. Anne, baba, çocuk, saksağan… Sevincimiz görülmeye değerdi gerçekten.

Bir süre mutfağın orasına burasına konup bizimle vakit geçirdikten sonra camdan uçtu gitti. Biz de arkasından bakakaldık öylece… Kocam bana gülümseyerek ‘Teşekkür ederim.’ dedi ve gülümseyerek ‘Ben de teşekkür ederim’ dedim. Ortalığı toplamak için salona döndük. İkimiz de konuşmasak da biliyorduk, saksağan gitmiş ve umut kalmıştı…

FullSizeRender(10)

 

Durmak

İki gün önce bir aile dostumuzu kaybettiğimizin haberi geldi. Bıraktığı ani ve yeri kolay kolay dolmayacak boşluk, bizlerde çok derin bir üzüntü yarattı. Hem genç, hem de ruhu pırıl pırıl aydınlık olan bir insandı.

Kendimi duygusal olarak oldukça yorgun hissediyorum bugünlerde. Tek tesellim şu an doğanın çok cömert davrandığı bir yerde olmamız. Biraz şifa bulmak için kendimi doğanın kollarına bıraktım ve ondan gereken rehberliği almama izin verdim.

Bugün eşim ve ben, iki arkadaşımızla beraber gün doğmadan başladık güne. Milyonlarca yıldır tekrarlanan, fakat artık dünyada devamlılığı tehlikeye düşmüş bir ritüele tanıklık etmek amacıyla sabah serinliğinde yavaş yavaş sahile yürüdük. Bize eşlik eden güneşin doğuşu muhteşemdi.

Sahile ulaştığımızda, denizin kıyısında toplanmış bir kalabalık gözümüze ilişti. Yörenin çevre koruma kooperatifinde görevli olan arkadaşımız muhtemelen bunun, yumurtadan yeni çıkmış ve denize ulaşmaya çalışan deniz kaplumbağalarını izlemek için olduğunu söyledi. İçimde sevinç ve kaygı aynı anda uyandı. Sevincim, bu muhteşem olayı görme şansını bu kadar kısa sürede yakaladığımızdandı. Kaygımsa; sahilde oluşmuş söz konusu kalabalığın, o sırada yaşamlarının en büyük sınavını veren mini minnacık Carretta Carretta’lar açısından biraz fazla gelmesindendi.

Yanlarına vardığımızda, kaplumbağaların başına toplanmış yerli/yabancı turistlerin yaşadıkları heyecan ve merak nedeniyle farklı farklı, hatta bazen ilginç davranışlar sergilediğini gördüm. Kimisi derin bir hayranlıkla sessizce izlerken, kimisi de paket programları içinde pazarlanmış ‘turistik’ bir olayı görmüş olmanın sıradan mutluluğunu yaşıyor görünüyordu. İkinci grup çok sesli konuşuyor, flaşla fotoğraflar çekiyor ve kaplumbağaların bakarak denizin yönünü belirlediği güneş ışınlarının önünde durup gölge ederek yollarını şaşırmalarına neden oluyorlardı. O an içimden bir öfke yükseldi. Elimden geldiğince sakince uyarılarda bulunmaya başladım. İçten içe ‘Peki benim burada ne işim var? Bana mı kaldı görevliler varken uyarıları yapmak?’ diye kendimi yargılarken gözüme denizin üstünde uçan ve zaman zaman ani dalışlar yapan martılar takılıdı. Belli ki deniz yüzünde hava almaya çalışan minik kaplumbağaları avlama çabasındaydılar. Martılar hem karınlarını doyurmaya, hem de doğal dengenin parçası olarak kaplumbağa neslinin dengesiz ölçüde artmaması için binlerce yıldır süregelen görevlerini yerine getirmeye çalışıyorlardı. Fakat artık bu dengede çok önemli bir sorun oluşmuştu. Biz insanlar, 110 milyon yıllık deniz kaplumbağası neslinin devamını, avcılık, sorumsuz turizm, çevre kirliliği ve birçok başka neden dolayısıyla yarattığımız olumsuzluklar sonucu tehlikeye atmıştık. Birden fark ettim ki, aslında şu an ben de martılar kadar doğal davranıyordum. Kaplumbağaların denize ulaşmasını önleyecek her türlü davranışa karşı içimden yükselen tepki ve beraberinde çevreme yaptığım uyarılar doğaldı. Farkında olmayarak bugüne kadar zarar verdiğim doğanın, dengeyi tekrar bulabilmek için acilen vermemi beklediği insani tepkiyi veriyordum. Tabii ki sadece bunu yapan ben değildim. Kocam ve birçok kişi de içinden gelen benzer tepkileri gösteriyordu. Bir süre sonra izleyici grubunda kaplumbağaların daha rahat denize ulaşmaları için gereken sözsüz kurallar oluştu ve herkes sessiz bir şekilde Carretta Carretta’ların milyonlarca yıllık birikim sonucu oluşturdukları bilgeliklerini sergilediği denize ulaşma mücadelelerini izlemeye odaklandı. Birçok kişi bu süreçten bir şeyler öğrendi eminim. Ben de bu dönem doğadan ihtiyacım olan şu tavsiyeyi aldım:

Minik deniz kaplumbağalarını denize koşarken birçok tehlike bekliyor. Yollarını kaybetmek, yolda avlanmak veya sürecin uzun sürmesi sonucu denize ulaşamadan kuruma riski nedeniyle saniyeler bile çok önemli onlar için. Tabii ki yolda karşılarına, onların boyutlarıyla kıyaslanırsa bazen dağ gibi taşlar ya da bir anda ters dönmek gibi aşmak için çok yoğun çaba isteyen engeller de çıkıyor. Gördüm ki, böyle durumlarda sürekli çabalamak yerine bir süreliğine duruyorlardı. Bu öyle derin bir hareketsizlikki, çok sefer artık yaşamadıklarını zannettiğim bile oldu. Ama sonra birden denilebilecek bir canlanmayla, çabalarken yapamadıklarını dinlenerek topladıkları enerji sonucu bir anda yapıverip yollarına devam ediyorlardı. Bu zorlu sürecin sonucunda denizle buluşup, gözden kaybolduklarında bana da şunu söylemiş oldular.

‘Neyi hedeflersen hedefle, ölüm-kalım savaşı içinde bile olsan, yorulduğunda dinlenmeyi bilmek en önemli yaşamsal becerilerden biridir.’

carretta_carretta

Yaşıyor

dscf2551-2

Dün akşam Kuğulu Park’ta forum güzeldi. Bir kişi artık parklarda gecelemekle geçirilen süreyi, kendimize iyi bakmak, enerji toplamak ve organize olmak için kullansak nasıl olurdu dedi. Bunun cevabını bilmiyorum. Parklar boşalırsa ruh kaybolur mu, yoksa artık o ruh parklardan öte gerçekten güçlendi mi? Bir yanım evet diyor.

Yanımda dün bir Teyze oturuyordu. Teyze diyorum çünkü benim yaşımda çocuğu vardı. Oysa hala genç görünüyordu. Oğlunun iş yerine uğramış, normalde Batıkent’te katılıyormuş. Hiç kaçırmıyormuş forumları. Bir şey yapmak isteğiyle doluydu gerçekten. Onun için pür dikkat dinliyordu. Bir kez söz aldı ve kendi mahallesinden söz etti. İncecikti, cevval bir kadındı, güçlü bir aksanı vardı, sürekli gülümsüyordu. Uzun süredir kimseyi bu kadar samimi bir varoluşta bulmamıştım. Sohbetimiz sırasında beni kendine yakın hissetti sanırım ve fiziken de giderek yakınıma oturmaktan hiç çekinmedi. Yakındı o.

O kadından etrafa masumiyet, zeka, sevgi, güç, bereket, sadelik, cesaret, inanç ve umut taşıyordu. Uzun süreden sonra ilk defa Anadolu kadınını gördüm. Ölmemişti, yaşıyordu.