Hangisi Hangisini Dönüştürecek?


İnsan yaşamının daha anlamlı bir hale dönüşümü nedir? Sanki artık tamamiyle kırsala dönüşe indirgenmiş durumda… Sanki orası çarpık insanlığımızın ve iç dünyamızın tek çözümü gibi, gidince geçecek her şey… Kırsalı çok önemsiyorum, seviyorum ve bir yeri tüketip giden insanların göçünü sürekli alarak uzun vadede oradaki yaşam nereye gider bilmiyorum… Şehirde biraz olsun içsel huzurunu sağlayamamış insandan uzun vadede kırsala pek hayır gelmeyeceğini düşünüyorum… Bazen sorunlu ve huzursuz insan egosuna doğa söz konusu olduğunda daha az sempati duyuyorum ve bir psikolog olarak kolay gelmiyor bunu söylemek…

‘Erkekler Ağlamaz’

final-1

Sabah özenli kesimli takım elbisesini giydi, oğlanı yanına aldı okula bırakmak üzere ve gitti. Akşam gelecek. Bense bu atölyede hayallerimin işini yapıyor olacağım. İşimde maddi olarak kar sağlamadım henüz, ama en azından ruhum zarar görmüyor. Peki ya o, kocam ve onun gibi birçok erkek. Bir seferinde atölye çalışmamıza katılmıştı ve tasarımı, baskısı bu oldu. ‘Dünyaya huzurla bakan gözler’ bunlar dedi. İş yaşamında genç yaşında gelebileceği en iyi noktalardan birine ulaşmış bir erkeğin özlemi; huzurla bakan gözler… Kocama ve onun gibi birçok erkeğe derin bir şefkat duydum aniden. Bu sistemin en çok onların ruhunu incitmiş, acıtmış olduğunu, yorduğunu, hırpaladığını hissediyorum. İncinmişliği konuşmanın bile tabu olduğu o dünya. En derin özlemleri huzurken hep ve her alanda savaşmak ve mücadele etmek için büyütülmeleri, canı yandığı zaman ağlamaya bile izni olmamak, duyguların zayıflık olduğu bir soğuk dünyaya hapsolmak. ‘Erkeklerin yaşamı şiddet dolu çünkü onların ruhları ezilmiş durumda.’ (Men’s lives are violent because their souls have been violated.) diyor James Hollis. Kocam; öfkesine asla yenik düşmemesi, insana olan saygısı, yüksek başarısının yanında sahip olduğu mütevazilik, dayanıklılığı, zekası, şefkati, doğa sevgisi ile gördüğüm en güçlü erkeklerden biri… Şu boşluk da onun kendine tanıdığı renk özgürlüğü, oraya bir başka renk baskı yapılacak…

Delilik?

Candan merhaba! Çok uzun zaman oldu blogda yazmayalı, çok…

Bunca aradan sonra bugün burada yazmak için içimde bir motivasyon hissettim. Tepkisel bir şeyler yazmak da istemiyorum, oysa son olanlara karşı ne hissettiğimi beni tanıyan sizler az çok tahmin edebilirsiniz. Adana, Aladağ’da gerçekleşen yurt yangınında can veren gencecik kızlar için ne hissedebilirim derin bir kederden başka. O duyguyla otururken dün ellerimden bu kalıp tasarımı döküldü. Benim için şu an ne anlama geldiğini bilmiyorum, eminim zamanla keşfederim.

Einstein deliliğin tanımını ‘sürekli aynı şeyi yapıp, farklı sonuçlar beklemek’ olarak tanımlıyor. O zaman sürekli çok üzgün veya kızgın veya haklı olup veya sürekli aynı şekilde çalışıp, konuşup, davranıp, üretip bir şeylerin değişmesini beklemek nedir? Deliliğin bir türü olabilir mi?

Peki hep ‘Neden? Neden? Neden?’ diye sormak? Bugün bu halden biraz sıyrılıp başka bir soru sormak istiyorum kendime. Şu soruyu mesela;

‘Kendimin ve başkalarının içindeki en iyi yönleri ortaya çıkaran bir topluluğun/toplumun oluşmasında nasıl bir rol oynayabilirim?’

Tabiki bunca yıllık öğrenimim ve tecrübem doğrultusunda bir sürü ezber cevabım var kafamda ama onları sıralamak yerine soruyu sordum ve bir süre hiçbir şey yapmadan, bir cevap bulmaya çalışmadan yani zihnimi oraya buraya çekiştirmeden o soruyla oturdum. Bir süre sonra cevaplar değil, yeni sorular gelmeye başladı.

İşe kendimden başlamam gerektiğini gördüm. Normalde oldukça sosyal bir insan olan ben toplumdan ve topluluklardan uzak hissediyorum son yıllarda kendimi. Kendimi daha iyi gözlemeye karar verdim, çünkü kendimi anlayabilirsem benim gibi hisseden birçok insanı da anlayabileceğimi biliyorum. Sonraki soru ‘toplum/topluluk nedir?’ ‘Ben nasıl bir topluluk/toplum içinde yer almaktan heyecan ve mutluluk duyarım?’ Ve bu son sorunun cevabını bulma olasılığı beni heyecanlandırdı… Ama cevabı şu an koca bir bilmiyorum…

Peki ya sen? Senin içinde dönüp duran, ilham veren bir yeni ‘nasıl’ sorusu var mı? Veya yukarıdaki sorulara ek bir soru?

Hızlı cevaplar beklemiyorum… Çoğu hızlı cevap verme davranışı da Einstein’ın tanımına uyuyor… Hatta istersen cevap da vermeyebilirsin… ‘Nasıl’ istersen…

Küçük not: Geçenlerde bir önceki yazıda bahsettiğim Ayşe Hanım’ı aradım ve telefonda biraz sohbet ettik. Kilim atölyesinde işler iyiye gidiyormuş…

Bir Senelik Yazı

P1150885Bu yazıyı Hıdırellez Günü yazmaya başladım. Yazı masamın karşısında bir gül ağacı, üzerinde kızıl tomurcuklar…

Birazdan anlatacağım karşılaşma gerçekleştiğinden beri bir yıl geçti neredeyse, ama hala o pırıl pırıl, güçlü ve içtenlikli bakan gözler aklımda. Bir Pazar günü karayolunun yanında bir binada tek başına nasıl böyle korkusuz olabilir diye düşünmüştüm.

Geçen yaz Fethiye Ölüdeniz’e gittik. Bir doğa cennetinin etrafında çoğu bizde pek olmamış hissi uyandıran tesislerde kaldık, gezindik, yemek yedik. Kişiler ne kadar istese de bazı şeylerin olması, olgunlaşması, özgünleşmesi için zaman geçmesine ihtiyaç var, on yıllar, bir iki nesil ve hatta asırlar. Neyse, bunlar bilindik şeyler. Seyahatimizin sonuna geldik ve dönüş yoluna çıktık.

Ankara’ya dönüş yolunda ilerlerken, her zamanki gibi nemli hava giderek yerini kuruluğa ve başka bir coğrafyaya bıraktı. Manzaranın tadını çıkarıyordum ki, yılllardır bizim Ankara- Antalya güzergâhımızda yol kenarında hep gördüğüm ve hiç gitmediğim o yer gözüme çarptı; Bayat Kilim Atölyesi. Kocama rica ettim ve arabamızı önüne park ettik. Ne bekliyordum ve ne beklemiyordum.

image3 (2

İçeri girdiğimde sadece bir kadını, Ayşe Aslan’ı,  göreceğimi beklemiyordum mesela. Son yıllarda atölyedeki kilim üretiminin, yöre kadınlarının parasal nedenlerle başka gündelik işlerde çalışmayı tercih etmesiyle neredeyse durmuş olduğunu, yüzyıllara ve hatta bin yıllara dayanan Bayat boyuna özgü kilim motiflerinin aktarılacak ve yapacak kişi bulunmadığı için kısa sürede kaybolma noktasına geldiğini öğrenmeyi beklemiyordum. Koskoca atölyede tek bir tezgâh göreceğimi, onun da atölyeyi temizleyen görevlinin geldiğinde dokuduğunu öğrenmeyi de beklemiyordum.

Ayşe Hanım, oğlanın kıpır kıpırlığından rahatsızlık değil Anadolu kadınına özgü bir keyif duyarak atölyeyi bize gezdirirken tüm duyularım bayram etti. Oldukça uzun konuştuk. Bilme, evet. Onca zaman çok düşündüm ve doğru kelime bu. Sohbetimizin çoğunda konuştuklarımızın dışında, o ‘bilme’ vardı. O benim gerçekte neyi aradığımı biliyordu, ben onun gerçekte nelerle mücadele ettiğini. Ben onun gerçekte neyi aradığını biliyordum, o benim gerçekte nelerle mücadele ettiğimi.

image2 (2Tek bir dokuma tezgâhından başka şey olmayan o odayı unutmuyorum mesela ve penceresinden görünen, odayla benzer sadelikteki bozkır tepelere vuran akşam güneşini. Orada binlerce senelik motifleri, ellerde renklenmiş yün ipliklerle dokuduğumu düşledim bir an. Her ilmeği teker teker hissettiğimi. Dokuyup bitirdiğimde benim ismimle anılmayacak bir kilimi, bakan insanların hayranlık duyacağı mükemmellikte dokumaya eyvallah diyen bir ‘var’oluşla (ya da bir ‘yok’oluşla) o anı, o deneyimi sevmeyi hayal ettim. Ve o an bu desenlerin, bu bilgeliğin binlerce yıldır bahsettiğim şekilde yaşamış insanlar tarafından bana, bugünüme taşınmış olduğu bilgisi adeta omuzlarımdan sarstı. Sarsıldım. Bunların nasıl adım adım kaybolduğunu anlatırken Ayşe Hanım’ın sesinde, yılgınlık değil muhteşem bir hayat yaşamış ve son nefesini veren birinin ellerinden tutarkenki teslimiyet ve huzur vardı. Benden bir beklentisi yoktu ve bu işle uğraşırken kazandığı bir bilgelik sonucu, konuşmalarımız sırasından ona vadettiğim onca ümidin esasta kendim için olduğunu bildiğini fark ettim.

Kök boya için toplanmış bitkilerin bulunduğu odanın kapısı açıldığında hissettiklerim. Hissetmek… İşte tüm bunların üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Zanaatı yavaş yavaş yaşamımın bir parçası yaparken, birçok şey düşündüm, birçok şey yaptım ve birçok şey öğrendim. Bir yandan da verdiğim her baskı eğitimi sonrası, bunların yarısı doğallığında malzemelerle bile çalışmış olsa insanların bir süreliğine yaşadığı o huzur dolu farklılaşmayı gördükçe, zanaatın zamanın durduğu, bilgelik ve şifa dolu bir boyuta ait olduğuna ilişkin düşüncelerimden daha da emin oldum.

Anladımki el sanatı, el sanatı yapılarak yaşatılır. Kulağa basit geliyor belki. Oysa benim bu bilgiyi derinden ve gerçekten idrak etmem oldukça zamanımı aldı. Bu zamana kadar çok okumuş beynim ve her geçen gün daha çok canlı-cansızı içine alarak genişleyen kalbimin birleşimiyle yaptığım el sanatından sonuçta bir hoşluk, bir hayır çıkıyor mu, çıkacak mı? Bu öğrendiklerim, denediklerim, yaptıklarım, yazdıklarım Ayşe Aslan’a ve onun gibilere, uğrunda yıllardır çaba harcadıklarına bir katkı, bir destek olacak mı? Bilmiyorum. Hatta kuşaktan kuşağa, bir boyuttan diğerine güzelliğin sözsüz taşındığı bu sonsuzlukta bu kelamımın bir önemi var mı?  Bilmiyorum. Sonuçta artık, binlerce, on binlerce yıllık büyülü bir dünyaya girdiğimi, geldiğim köprünün kaybolduğunu ve geriye dönemeyeceğimi, dönsem de artık eski ben olamayacağımı biliyorum. Bir de şimdi sözlerle anlatabileceğimden çok daha fazla şey bildiğimi biliyorum… image1 (2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayşe Aslan; Bayat Kaymakamlığı Kilim Atölyesi Sorumlusu. Bu atölye ile ilgili dört, beş yıl önce yapılmış olan bir güzel belgesel de var internette. Dilenirse şuradan izlenebilir.

Boynuzlu Doğa

Müzik: Pink Floyd – Things Left Unsaid

Bir yanım yaban benim ve oranın ne kadar çabalanırsa çabalansın ya da ben ne kadar çabalarsam çabalayayım ehlileşmesi mümkün değil. Genelde şefkatli olsam da, o yanımın insanlarla anlaşmak, iyi geçinmek, kavga etmek gibi bir derdi yok. Orada gereksiz nezaketlere, kelimelere yer yok; orası içimin sessizliği, duyular, ‘ol’makla dolu. Orası benim yaratıcı kaynakla direkt temas ettiğim yer. Bazen orada daha uzun kalıyorum, daha az anlıyor, daha çok biliyorum. Bugün de öyle bir gün.

Bugün etrafı yaprak şölenine dönüştüren güçlü bir sonbahar rüzgarı esiyor. Sabah oğlumla bir keçiboynuzu ağacının altında piknik yaptık. Yerlere dökülen keçiboynuzlarını topladık. Yanına usulca ilişen bir kediyi sessizce besledi, sevdi. Sesler, renkler, dokularla ikimiz için de tam bir duyu şöleniydi. Pek konuşmadık, o sırada bizimle konuşan çok şey vardı çünkü. Onun doğayla ve doğasıyla benim yorumlarımdan, anlatmamdan, tercümemden öte bir ilişki kurmasını istiyorum.

Bu sabah doğa, güzel olduğu kadar ürkütücüydü de. İnsanlar; doğanın, aslında kendi doğalarının bu yanıyla ne kadar temasta diye sormadan edemedim. Ay ışığında ormanda yürümek, fırtınalı bir deniz ya da ağaçları kökünden söküp atan bir rüzgar… Doğa o kadar romantik değil. Bazen güzel, bazen çirkin, bazen uysal, bazen yıkıcı. Yanlış söyledim, aslında o bunların hiçbiri de değil, sadece öyle, olduğu gibi…

Bir doğaya yakın olma lafı aldı gidiyor dillerde, anladımki çoğunluğun doğadan kastettiği özenle tasarlanmış, farklı otları ayıklanmış, içinde şık kıyafetlerle, pırıl pırıl ayakkabılarla çay kahve içilen, etrafı çitlerle çevrili bir bahçe. Benim doğam böyle değil ve görüyorum oğlumunki de…