Yaşına Uygun Davranmak

Düzensiz bazalt oluşumlar

düzensiz bazalt oluşumlar

Joanna Macy’nin bir sözü beni çok derinden etkilemiştir; “Act Your Age” – “Yaşına Uygun Davran”… Burada yaştan anlatılmak istenen insanın kronolojik yaşı değil, evren zamanda şimdinin yaşına uygun davranmaktır. Olağanüstü potansiyeller taşıyan, insana muazzam bir vizyon aşılayan ve kendini aşmaya motive eden bu sözün anlamını ne zaman benliğimde hissetsem heyecandan kalbim hızlı hızlı atmaya başlar…

‘Yaşına uygun davran!’ Ve eğer bana çocuk eğitiminden en derinde ne anladığım sorulsa bunu söylerdim, bir çocuğa yaşını kavratmak yani 14,5 milyar yıl yaşında olduğunu. Anlatarak değil, ezberleterek değil merak ve macera içinde duyumsatarak. Koskoca evrende aslında bir zerre kadar bile olmadığını ama biricik olduğunu, bu sonsuzluk içinde ona bahşedilen kısacık yaşamının kıymetini bilmesini ve onu her geçen gün kendini aşmak için kullanmasını… Evet, bir çocuğa ’Yaşına uygun davranarak yaşamasını’ öğretmek…Ve biz Ankara’da yaşayanlar, Ankara bölgesinin volkanik aktivitelerele dolu tarihinden dolayı doğasının sunduğu imkanlar söz konusu olduğunda bunun için ne çok fırsata sahibiz. Örneğin bu hafta sonu çevre gezimizde ziyaret ettiğimiz, bıdıkların üzerine tırmandıklıkları bu bazalt kayalar doğada ender bulunan oluşumlar. Hele şu an bulundukları yerde aynı anda hem düzenli hem de bazalt bazalt oluşumların oluşumların bulunması, gözlenebilmesi ise dünyada çok daha nadir rastlanan bir durum.

final

düzenli bazalt oluşumlar

Bunlar kısmen ‘genç’ volkanik oluşumlar, 10,6-9,6 milyon yaşındalar. Bazaltlar volkanik patlamalardan sonra lavların çukur alanlara dolarak göl oluşturması ve yavaş yavaş soğumasından bu şekli alıyorlar. Soğuma arttıkça çatlaklar oluşmaya başlıyor. Üst katmanlardaki havayla temas eden tarafta soğuma hızlı gerçekleştiği için düzensiz bazaltlar oluşuyor, alt katmanlarda ise yeraltı su akıntıların yarattığı koşullara da göre alttan üste doğru gerçekleşen daha yavaş soğumayla daha düzenli bazaltlar oluşuyor.

Ne muhteşemler değil mi? Afacanların 10 milyon yıllık bazaltlara neşeyle tırmanmanmalarını, dokunmalarını izlerken, içimden o güzel sözü tekrarlıyorum: Yaşınınıza uygun davranın olur mu çocuklar…

Bir Varmış, Bir Yokmuş 

Çok değil bundan 3 bin, 4 bin yıl önce İç Anadolu bölgesinin yaklaşık %70’inin orman kaplı olabileceğine ilişkin önemli bulgular var. (2007, Anadolu’nun Etnoarkeolojisi) Oysa bugün örneğin Friglerin eski yerleşim alanında gölgesinde serinlemek için bir ağaç bile bulmak mümkün olmuyor, fakat Friglerin zanaatı incelendiğindeyse ahşap işleri ve mobilyada çok üstün düzeyde oldukları en göze çarpan yanlardan biri. Nerede bu ağaçlar?

Orta Anadolu ormanlarının binlerce yıldır tahrip edilmelerinden dolayı %70’lik oran 20 yüzyılın başında %13’e kadar düşmüş, şimdi ise daha da azaldığını tahmin etmek hiç güç değil. İklimin ve topografyanın insan eliyle değişebileceğini, bu değişim çok uzun zamana yayıldığından bizim, yani tarihini sadece 1000 seneyle sınırlandıran bir toplum tarafından anlaması, kavraması zor oluyor. İşte esas bu nedenle ve bu çağda böylesine eski toprak üzerinde yerleşmiş bir toplum olarak bizlerin tarihimizi her yönüyle daha kapsamlı ve derinden öğrenmemiz gerekli. Bu fotoğrafı ODTÜ ormanında gezerken çektim. Benim için çok anlamlı, zira orada göze çarpan ve kendiliğinde büyümüş yeşil ağaç bir meşe. Yani ekilmiş çam ağaçlarının 10larca yıl sonra meşe gibi orman tabanını kışın yaprak dökerek daha da besleyecek türde ağaçlar için gereken orman ekolojisini oluşturmaya başladığının bir göstergesi. Yani insanın bozduğu doğayı ‘belki de’ zamanla kendisinin iyileştirebileceğinin. Bu ağaca bakan insanın kalbi, zihni ne kadar çok şeyi ve zamanı kucaklayacak kadar genişse ve olgunlaşmışsa, bu ağaç da onun için o kadar derin anlam taşıyacaktır. Eğer o geniş zihin ve kalp oluşmamışsa da onu bir yol için biçilecek bir ‘şey’ olarak görecektir. Ve görüyor da… Maalesef…

Trilye’de…

Trilye… Marmara’da bir eski Rum köyü… Zeytin ağaçlarının bin bir güzeliyle dolu, balıkçıların gün batarken limanı terk ettiği, eski eski evlerde şimdinin insanının yaşadığı, yerel kültürünü anlaması zor, belki de insanlarının anlaşılma ve gösteriş kaygısında değil bir yavaşlık, bir dinginlik ve hatta bir boşluk içinde olduğu.

Dört gün kaldık ve bize Ege’den, Akdeniz’den, Karadeniz’den farklı bir deneyim yaşattı. Bir yandan da çocukluğumdan çok alışık olduğum o Marmara denizi ve yazı. Dört günde binlerce şey duyumsadım. Birçok kesimin bir arada olduğu, iç içe geçmelerin oluştuğu, insanların birbirlerinin yanında yaşam tarzlarına sessizce o bilindik bakışları atmadan durabildiği ve kısa süreliğine de olsa aynı manzarada huzur bulduğu nadir deniz beldelerinden belki de… Kahkahasız, az gülümseyen, yan yana duran şimdinin insanları…

Türkiye’nin o kafa karışıklıkları bir tek gün batımında deniz kenarında iyice belirginleşiyordu. Farklı duvakları dışında birbirinin aynı görünen, davranan fotoğraf çektirmeye gelen gelinler, damatlar… Kesimler arası derinlerde hissedilen bir bırakmışlık, biraz barışmışlık hali, belki de bir bıkmışlık, biraz yorulmuşluk ve açıkça görünen ama açıkça itiraf edilmeyen o özenmeler, özlemler…

Sık sık rastladığımız kocamın çok sevdiği boru çiçekleriyle hatırladığım çocukluğumun yazları ve elimden tutan, bana sürekli dondurma yiyip yiyemeyeceğini soran çocuğum. Kırk derece sıcakta, yaklaşan doğum günüm. Kaderlerine terk edilmiş yıpranmış evler, onlarda neler yaşanmış olduğuna dair aklımdan geçen hikayelerde kendime dair yansımalar.

Bir süredir pek sosyal medya kullanmıyorum, yapay zeka depresyonda olduğuma karar vermiş olsa gerek, açtığım zaman bana terapist reklamları gösteriyor. Kendimi kocama ‘ben sence depresyonda mıyım?’ derken yakalıyorum. Bana saçmalama dercesine bakıyor. İkimiz de böyle bir cümleyi kurmuş olmamın şaşkınlığı içindeyiz. Neredeyse her şey için başvurduğumuz internetten bir gün bize nasıl hissettiğimizi söylemesini bekleyeceğimiz zamanların da gelebileceğini hissederken, bu kötümser ihtimali dillendirmek bile istemiyoruz. Sanallıktan daha da uzaklaştığım bu dönemde gerçek dünyayı ne kadar sevdiğimi hatırlıyorum. Aslında bunların hepsi geçici vs gibi felsefeler yapmak içimden hiç gelmiyor.  Sahilde denizden esen tatlı rüzgarda, suda serinlemiş vücuduma değen sıcak çakıl taşlarının yaşattığı his öylesine güzel ki. Oğlanı izliyorum. Atlıyor, zıplıyor, çıkıyor, tekrar koşa koşa giriyor denize. Neşenin, coşkunun, mutluluğun, çocukluğun, yaşamın tanımını yapıyor adeta. Yüzümde birçok annenin bildiği o gülümsemeyle izliyorum. Bir gün büyüyeceğini ve bugünlerin hayalinde iki ki yaşadım diye düşüneceğimi biliyorum.

Depresyonda değilim, ama bir zamanlar derinden sahip olduğum o, geleceğin bugünden güzel olacağına ilişkin inancımın saflığı gitti, yok artık, bir yandan da başka açılardan saflaştığımı hissediyorum.

Mısırcı geçiyor, oğlan bu sefer de ‘Anne mısır yiyebilir miyim?’ diye denizden çıkmış son sürat koşarak geliyor. Ayağı yarı yolda sıcak kumlardan yanmaya başlıyor. Anne kurtarıcı yine. Onu kucaklayabiliyorum, taşıyabiliyorum şimdi ve burada. Beraber mısır almaya gidiyoruz, GDO’ları bir kenara bırakıyorum ve ikimize de birer mısır alıyorum. Bana gözleri gülerken süt dişlerinin hepsini gösteriyor. ‘Anne çok sıcak üfler misin?’ diyor. Gülümseyerek alıyorum, denizin kenarına kumsalın pis olup olmasına bakmaksızın oturup birbirimize maceralarımızı anlatırken doya doya mısır yiyoruz. Mısır sevincinde çocukluğumuz bir anlık buluşuyor. Onun bitmeyen coşkusunda ve neşesinde, ‘belki de iyi bir anneyim ben’ diye düşünüyorum. Bilmiyorum. O çok mutlu. Ben çok huzurluyum. Baba da öyle. Yorgun olsak da şimdi ve burada beraber olmaktan mutluyuz. Bundan ötesi var mı? Bilmiyorum… Sonra bana mısırını uzatıyor, ‘anne yemeyeceğim artık, çok geldi’ diyor. Ben ondan arta kalanı babaya götürüyorum. ‘İstemiyorum’ demişti, ama içtenlikle kabul ediyor. Oğlanın yanına dönüyorum, ayaklarım kumda yanıyor, deniz ne güzel geliyor. Kirli biraz ama… Yine de deniz güzel… Marmara denizi… Çocukluğumun denizi…

Bir kitabı dolduracak kadar çok şey duyumsadım bu tatil, Trilye’de. Kalabalık yoktu içimde, takipçilerimi diğer yerlere yaptığım gibi beraberimde götürmedim, internette bıraktım. Anlatmak için bakmadım, anlamak için de, baktım sadece ve gördüm ve şimdi dönüşte anlatacak her zamankinden çok şey var. Bu satırlar hepsini anlatmadı, anlatamadı. Gerçekliğin, gerçekte kalması iyi. Bu tatil bana sosyal medyayı pek de sevmemiş olduğumu ve açıp açıp bakmanın, anında paylaşmanın bir daha asla yaşanmayacak deneyimleri kalitesini, derinliğini ne kadar düşürdüğünü ve yaşamın ötede bir yerde olduğunu çok iyi anlattı.

Trilye’de…

 

Yaşam Gücü

Bu manzaraya baktığımda; anlamsız sonuçlardan bağımsız, yine doğruyu yapmaya devam edecek içimdeki yaşam gücünü görüyorum…

Kazanmak yok, kaybetmek yok, yalnızca yaşam var…

Modern Zaman Yazmacısı

Ben bir modern zaman yazmacısıyım… Anadolu’nun ortasında, içinde, kalbinde yaşıyorum… ve 13 milyar 800 milyon yılın birikiminden el aldım… Sorularım var kendime… Gerçek bir insanın tarihi nereden başlayıp, nerede biter diye sorarım mesela. Gerçek bir insanın gerçek işi nedir diye sorarım. Kendi biricik hikayesini, onun gerçekte olmadığını bile bile anlatması mı? Kağıda, kumaşa yazması mı?

Ben bir modern zaman yazmacısıyım, geç de olsa ellerin sözlerden çok daha fazla şey anlattığını fark ettim. Ben bir modern zaman yazmacısıyım, geç de olsa aslında çok ve boş konuştuğumuzu fark ettim…