Bir Varmış, Bir Yokmuş 

Çok değil bundan 3 bin, 4 bin yıl önce İç Anadolu bölgesinin yaklaşık %70’inin orman kaplı olabileceğine ilişkin önemli bulgular var. (2007, Anadolu’nun Etnoarkeolojisi) Oysa bugün örneğin Friglerin eski yerleşim alanında gölgesinde serinlemek için bir ağaç bile bulmak mümkün olmuyor, fakat Friglerin zanaatı incelendiğindeyse ahşap işleri ve mobilyada çok üstün düzeyde oldukları en göze çarpan yanlardan biri. Nerede bu ağaçlar?

Orta Anadolu ormanlarının binlerce yıldır tahrip edilmelerinden dolayı %70’lik oran 20 yüzyılın başında %13’e kadar düşmüş, şimdi ise daha da azaldığını tahmin etmek hiç güç değil. İklimin ve topografyanın insan eliyle değişebileceğini, bu değişim çok uzun zamana yayıldığından bizim, yani tarihini sadece 1000 seneyle sınırlandıran bir toplum tarafından anlaması, kavraması zor oluyor. İşte esas bu nedenle ve bu çağda böylesine eski toprak üzerinde yerleşmiş bir toplum olarak bizlerin tarihimizi her yönüyle daha kapsamlı ve derinden öğrenmemiz gerekli. Bu fotoğrafı ODTÜ ormanında gezerken çektim. Benim için çok anlamlı, zira orada göze çarpan ve kendiliğinde büyümüş yeşil ağaç bir meşe. Yani ekilmiş çam ağaçlarının 10larca yıl sonra meşe gibi orman tabanını kışın yaprak dökerek daha da besleyecek türde ağaçlar için gereken orman ekolojisini oluşturmaya başladığının bir göstergesi. Yani insanın bozduğu doğayı ‘belki de’ zamanla kendisinin iyileştirebileceğinin. Bu ağaca bakan insanın kalbi, zihni ne kadar çok şeyi ve zamanı kucaklayacak kadar genişse ve olgunlaşmışsa, bu ağaç da onun için o kadar derin anlam taşıyacaktır. Eğer o geniş zihin ve kalp oluşmamışsa da onu bir yol için biçilecek bir ‘şey’ olarak görecektir. Ve görüyor da… Maalesef…

Trilye’de…

Trilye… Marmara’da bir eski Rum köyü… Zeytin ağaçlarının bin bir güzeliyle dolu, balıkçıların gün batarken limanı terk ettiği, eski eski evlerde şimdinin insanının yaşadığı, yerel kültürünü anlaması zor, belki de insanlarının anlaşılma ve gösteriş kaygısında değil bir yavaşlık, bir dinginlik ve hatta bir boşluk içinde olduğu.

Dört gün kaldık ve bize Ege’den, Akdeniz’den, Karadeniz’den farklı bir deneyim yaşattı. Bir yandan da çocukluğumdan çok alışık olduğum o Marmara denizi ve yazı. Dört günde binlerce şey duyumsadım. Birçok kesimin bir arada olduğu, iç içe geçmelerin oluştuğu, insanların birbirlerinin yanında yaşam tarzlarına sessizce o bilindik bakışları atmadan durabildiği ve kısa süreliğine de olsa aynı manzarada huzur bulduğu nadir deniz beldelerinden belki de… Kahkahasız, az gülümseyen, yan yana duran şimdinin insanları…

Türkiye’nin o kafa karışıklıkları bir tek gün batımında deniz kenarında iyice belirginleşiyordu. Farklı duvakları dışında birbirinin aynı görünen, davranan fotoğraf çektirmeye gelen gelinler, damatlar… Kesimler arası derinlerde hissedilen bir bırakmışlık, biraz barışmışlık hali, belki de bir bıkmışlık, biraz yorulmuşluk ve açıkça görünen ama açıkça itiraf edilmeyen o özenmeler, özlemler…

Sık sık rastladığımız kocamın çok sevdiği boru çiçekleriyle hatırladığım çocukluğumun yazları ve elimden tutan, bana sürekli dondurma yiyip yiyemeyeceğini soran çocuğum. Kırk derece sıcakta, yaklaşan doğum günüm. Kaderlerine terk edilmiş yıpranmış evler, onlarda neler yaşanmış olduğuna dair aklımdan geçen hikayelerde kendime dair yansımalar.

Bir süredir pek sosyal medya kullanmıyorum, yapay zeka depresyonda olduğuma karar vermiş olsa gerek, açtığım zaman bana terapist reklamları gösteriyor. Kendimi kocama ‘ben sence depresyonda mıyım?’ derken yakalıyorum. Bana saçmalama dercesine bakıyor. İkimiz de böyle bir cümleyi kurmuş olmamın şaşkınlığı içindeyiz. Neredeyse her şey için başvurduğumuz internetten bir gün bize nasıl hissettiğimizi söylemesini bekleyeceğimiz zamanların da gelebileceğini hissederken, bu kötümser ihtimali dillendirmek bile istemiyoruz. Sanallıktan daha da uzaklaştığım bu dönemde gerçek dünyayı ne kadar sevdiğimi hatırlıyorum. Aslında bunların hepsi geçici vs gibi felsefeler yapmak içimden hiç gelmiyor.  Sahilde denizden esen tatlı rüzgarda, suda serinlemiş vücuduma değen sıcak çakıl taşlarının yaşattığı his öylesine güzel ki. Oğlanı izliyorum. Atlıyor, zıplıyor, çıkıyor, tekrar koşa koşa giriyor denize. Neşenin, coşkunun, mutluluğun, çocukluğun, yaşamın tanımını yapıyor adeta. Yüzümde birçok annenin bildiği o gülümsemeyle izliyorum. Bir gün büyüyeceğini ve bugünlerin hayalinde iki ki yaşadım diye düşüneceğimi biliyorum.

Depresyonda değilim, ama bir zamanlar derinden sahip olduğum o, geleceğin bugünden güzel olacağına ilişkin inancımın saflığı gitti, yok artık, bir yandan da başka açılardan saflaştığımı hissediyorum.

Mısırcı geçiyor, oğlan bu sefer de ‘Anne mısır yiyebilir miyim?’ diye denizden çıkmış son sürat koşarak geliyor. Ayağı yarı yolda sıcak kumlardan yanmaya başlıyor. Anne kurtarıcı yine. Onu kucaklayabiliyorum, taşıyabiliyorum şimdi ve burada. Beraber mısır almaya gidiyoruz, GDO’ları bir kenara bırakıyorum ve ikimize de birer mısır alıyorum. Bana gözleri gülerken süt dişlerinin hepsini gösteriyor. ‘Anne çok sıcak üfler misin?’ diyor. Gülümseyerek alıyorum, denizin kenarına kumsalın pis olup olmasına bakmaksızın oturup birbirimize maceralarımızı anlatırken doya doya mısır yiyoruz. Mısır sevincinde çocukluğumuz bir anlık buluşuyor. Onun bitmeyen coşkusunda ve neşesinde, ‘belki de iyi bir anneyim ben’ diye düşünüyorum. Bilmiyorum. O çok mutlu. Ben çok huzurluyum. Baba da öyle. Yorgun olsak da şimdi ve burada beraber olmaktan mutluyuz. Bundan ötesi var mı? Bilmiyorum… Sonra bana mısırını uzatıyor, ‘anne yemeyeceğim artık, çok geldi’ diyor. Ben ondan arta kalanı babaya götürüyorum. ‘İstemiyorum’ demişti, ama içtenlikle kabul ediyor. Oğlanın yanına dönüyorum, ayaklarım kumda yanıyor, deniz ne güzel geliyor. Kirli biraz ama… Yine de deniz güzel… Marmara denizi… Çocukluğumun denizi…

Bir kitabı dolduracak kadar çok şey duyumsadım bu tatil, Trilye’de. Kalabalık yoktu içimde, takipçilerimi diğer yerlere yaptığım gibi beraberimde götürmedim, internette bıraktım. Anlatmak için bakmadım, anlamak için de, baktım sadece ve gördüm ve şimdi dönüşte anlatacak her zamankinden çok şey var. Bu satırlar hepsini anlatmadı, anlatamadı. Gerçekliğin, gerçekte kalması iyi. Bu tatil bana sosyal medyayı pek de sevmemiş olduğumu ve açıp açıp bakmanın, anında paylaşmanın bir daha asla yaşanmayacak deneyimleri kalitesini, derinliğini ne kadar düşürdüğünü ve yaşamın ötede bir yerde olduğunu çok iyi anlattı.

Trilye’de…

 

Ciddi Şeyler


Bunu az önce Yuval Noah Harari‘yi dinlerken ve kara kara düşünürken çizdim. İyi geldi. İki gündür her fırsat bulduğumda onun Homo Deus kitabına ilişkin verdiği mülakatları, yaptığı konuşmaları dinliyorum. Daha kitap elime geçmedi, ama özellikle de insan işinin doğasında yakın gelecekte meydana gelmesi muhtemel değişimler konusunda altını çizdikleri ciddi, çok ciddi hem de.

Biz Türkiye’de yıllardır anlamsız tartışmalar içinde enerjimizi tüketirken Dünya’da gerçekleşen teknolojik değişimlere ilişkin gerçekten çok önemli şeyleri kaçırdığımızın bile farkında değiliz maalesef. Mesela Adidas geçen sene sonunda Almanya’da sadece robotların çalıştığı yeni fabrikasında ayakkabı ürettiğini açıkladı. Bu gelişmeler Çin ve Brezilya’ki gibi insan işçiliğine dayanan fabrikaların uzun veya kısa vadede kapanması anlamına da geliyor. Bu gidişat bizim gibi gerçek anlamda teknoloji, bilim, sanat altyapısı geliştirmeyi henüz başaramamış ve ekonomileri inşaat gibi şeylere dayalı ülkeleri çok derinden etkileyeceğe benziyor. Türkiye’de şu an mevcut ve hatta öncesinden de daha geriye gitmiş eğitim ile bu süper hızlı gidişatla başa çıkmak çok zor. Mevcut durumu Selçuk Şirin, Bir Türkiye Hayali isimli kitabında istatistiklerle de kısa ve öz biçimde açıklıyor. Bu kitaptan daha önce de bahsetmiştim hatırlarsanız.

Çok yazık Türkiye’nin yıllardır boş şeylerle, anlamsız polemiklerle, mutsuzluklarla harcanmış ve hala da harcanmaya devam eden muazzam potansiyeline, çok yazık…

Hangisi Hangisini Dönüştürecek?

İnsan yaşamının daha anlamlı bir hale dönüşümü nedir? Sanki artık tamamiyle kırsala dönüşe indirgenmiş durumda… Sanki orası çarpık insanlığımızın ve iç dünyamızın tek çözümü gibi, gidince geçecek her şey… Kırsalı çok önemsiyorum, seviyorum ve bir yeri tüketip giden insanların göçünü sürekli alarak uzun vadede oradaki yaşam nereye gider bilmiyorum… Şehirde biraz olsun içsel huzurunu sağlayamamış insandan uzun vadede kırsala pek hayır gelmeyeceğini düşünüyorum… Bazen sorunlu ve huzursuz insan egosuna doğa söz konusu olduğunda daha az sempati duyuyorum ve bir psikolog olarak kolay gelmiyor bunu söylemek…

Bir Senelik Yazı

P1150885Bu yazıyı Hıdırellez Günü yazmaya başladım. Yazı masamın karşısında bir gül ağacı, üzerinde kızıl tomurcuklar…

Birazdan anlatacağım karşılaşma gerçekleştiğinden beri bir yıl geçti neredeyse, ama hala o pırıl pırıl, güçlü ve içtenlikli bakan gözler aklımda. Bir Pazar günü karayolunun yanında bir binada tek başına nasıl böyle korkusuz olabilir diye düşünmüştüm.

Geçen yaz Fethiye Ölüdeniz’e gittik. Bir doğa cennetinin etrafında çoğu bizde pek olmamış hissi uyandıran tesislerde kaldık, gezindik, yemek yedik. Kişiler ne kadar istese de bazı şeylerin olması, olgunlaşması, özgünleşmesi için zaman geçmesine ihtiyaç var, on yıllar, bir iki nesil ve hatta asırlar. Neyse, bunlar bilindik şeyler. Seyahatimizin sonuna geldik ve dönüş yoluna çıktık.

Ankara’ya dönüş yolunda ilerlerken, her zamanki gibi nemli hava giderek yerini kuruluğa ve başka bir coğrafyaya bıraktı. Manzaranın tadını çıkarıyordum ki, yılllardır bizim Ankara- Antalya güzergâhımızda yol kenarında hep gördüğüm ve hiç gitmediğim o yer gözüme çarptı; Bayat Kilim Atölyesi. Kocama rica ettim ve arabamızı önüne park ettik. Ne bekliyordum ve ne beklemiyordum.

image3 (2

İçeri girdiğimde sadece bir kadını, Ayşe Aslan’ı,  göreceğimi beklemiyordum mesela. Son yıllarda atölyedeki kilim üretiminin, yöre kadınlarının parasal nedenlerle başka gündelik işlerde çalışmayı tercih etmesiyle neredeyse durmuş olduğunu, yüzyıllara ve hatta bin yıllara dayanan Bayat boyuna özgü kilim motiflerinin aktarılacak ve yapacak kişi bulunmadığı için kısa sürede kaybolma noktasına geldiğini öğrenmeyi beklemiyordum. Koskoca atölyede tek bir tezgâh göreceğimi, onun da atölyeyi temizleyen görevlinin geldiğinde dokuduğunu öğrenmeyi de beklemiyordum.

Ayşe Hanım, oğlanın kıpır kıpırlığından rahatsızlık değil Anadolu kadınına özgü bir keyif duyarak atölyeyi bize gezdirirken tüm duyularım bayram etti. Oldukça uzun konuştuk. Bilme, evet. Onca zaman çok düşündüm ve doğru kelime bu. Sohbetimizin çoğunda konuştuklarımızın dışında, o ‘bilme’ vardı. O benim gerçekte neyi aradığımı biliyordu, ben onun gerçekte nelerle mücadele ettiğini. Ben onun gerçekte neyi aradığını biliyordum, o benim gerçekte nelerle mücadele ettiğimi.

image2 (2Tek bir dokuma tezgâhından başka şey olmayan o odayı unutmuyorum mesela ve penceresinden görünen, odayla benzer sadelikteki bozkır tepelere vuran akşam güneşini. Orada binlerce senelik motifleri, ellerde renklenmiş yün ipliklerle dokuduğumu düşledim bir an. Her ilmeği teker teker hissettiğimi. Dokuyup bitirdiğimde benim ismimle anılmayacak bir kilimi, bakan insanların hayranlık duyacağı mükemmellikte dokumaya eyvallah diyen bir ‘var’oluşla (ya da bir ‘yok’oluşla) o anı, o deneyimi sevmeyi hayal ettim. Ve o an bu desenlerin, bu bilgeliğin binlerce yıldır bahsettiğim şekilde yaşamış insanlar tarafından bana, bugünüme taşınmış olduğu bilgisi adeta omuzlarımdan sarstı. Sarsıldım. Bunların nasıl adım adım kaybolduğunu anlatırken Ayşe Hanım’ın sesinde, yılgınlık değil muhteşem bir hayat yaşamış ve son nefesini veren birinin ellerinden tutarkenki teslimiyet ve huzur vardı. Benden bir beklentisi yoktu ve bu işle uğraşırken kazandığı bir bilgelik sonucu, konuşmalarımız sırasından ona vadettiğim onca ümidin esasta kendim için olduğunu bildiğini fark ettim.

Kök boya için toplanmış bitkilerin bulunduğu odanın kapısı açıldığında hissettiklerim. Hissetmek… İşte tüm bunların üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Zanaatı yavaş yavaş yaşamımın bir parçası yaparken, birçok şey düşündüm, birçok şey yaptım ve birçok şey öğrendim. Bir yandan da verdiğim her baskı eğitimi sonrası, bunların yarısı doğallığında malzemelerle bile çalışmış olsa insanların bir süreliğine yaşadığı o huzur dolu farklılaşmayı gördükçe, zanaatın zamanın durduğu, bilgelik ve şifa dolu bir boyuta ait olduğuna ilişkin düşüncelerimden daha da emin oldum.

Anladımki el sanatı, el sanatı yapılarak yaşatılır. Kulağa basit geliyor belki. Oysa benim bu bilgiyi derinden ve gerçekten idrak etmem oldukça zamanımı aldı. Bu zamana kadar çok okumuş beynim ve her geçen gün daha çok canlı-cansızı içine alarak genişleyen kalbimin birleşimiyle yaptığım el sanatından sonuçta bir hoşluk, bir hayır çıkıyor mu, çıkacak mı? Bu öğrendiklerim, denediklerim, yaptıklarım, yazdıklarım Ayşe Aslan’a ve onun gibilere, uğrunda yıllardır çaba harcadıklarına bir katkı, bir destek olacak mı? Bilmiyorum. Hatta kuşaktan kuşağa, bir boyuttan diğerine güzelliğin sözsüz taşındığı bu sonsuzlukta bu kelamımın bir önemi var mı?  Bilmiyorum. Sonuçta artık, binlerce, on binlerce yıllık büyülü bir dünyaya girdiğimi, geldiğim köprünün kaybolduğunu ve geriye dönemeyeceğimi, dönsem de artık eski ben olamayacağımı biliyorum. Bir de şimdi sözlerle anlatabileceğimden çok daha fazla şey bildiğimi biliyorum… image1 (2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayşe Aslan; Bayat Kaymakamlığı Kilim Atölyesi Sorumlusu. Bu atölye ile ilgili dört, beş yıl önce yapılmış olan bir güzel belgesel de var internette. Dilenirse şuradan izlenebilir.