Bir Dünya Doğuyor

Nasıl anlatsam heyecanımı? Lütfen mazur gör, zira bazı şeyleri kelimelere dökmek zor benim için.

Ben ve sen yani biz, Anadolu’nun, Türkiye’nin insanı olarak dünyanın en önemli sorunlarından birine şifa olma fırsatını elimizde tuttuğumuzun yeterince farkında mıyız bilmiyorum? Bu nedenle yazım kendime ve herkesedir.

Birkaç yıl önce cevabını bulamadığım soruların içinde dönüp duruyordum. Hem doğulu, hem batılı olmak bu dünyada bir özür müydü yoksa bir fırsat mıydı? Alman olan eşim dâhil birçok batılı tanıdığım, bazen içtenlikle çabalasa da olayları benim gördüğüm gibi göremiyor, anlamlandıramıyor, oysa ben onların bakış açısını kolaylıkla anlayabiliyordum. Ayrıca Orta Doğu’lu, Asya’lı arkadaşlarımı da yürekten anlayabiliyor ve onlarla da kolaylıkla anlaşabiliyordum. Doğudan, batıdan ve insana dair her şeyden biraz vardı toprağımda, geçmişimde ve kültürümde. Yine bu nedenle tanımayana, bu karmaşık kültürel gerçeği anlatmak zordu. Hatta gitgide kutuplaşan dünyada bu durum giderek daha da zorlaşıyordu ve yurtdışında yaşadığım için bunu daha fazla hissediyordum.

Araştırmamın (Doğunun, Batının Ötesine Gitmek) başında durumumu, içimde hiçbir zaman olumlu bir yer bulamamış olan Huntington’ın Medeniyetler Çatışması kuramıyla anlamlandırmaya çalıştım. Huntington’a göre 21. yüzyılda şavaşlar, çatışmalar artık ekonomik sebeplerden değil kültür, kimlik ve medeniyet çatışmaları nedeniyle gerçekleşecek ve en büyük çatışmalardan biri de Batı ile İslam medeniyeti arasında olacaktı. Ona göre, kendine Batı ve İslam medeniyeti arasında köprü kurma görevini biçmiş Türkiye, var olan hiçbir medeniyet sınıflandırmasına uymadığı için “bölünmüş (kararsız, ayrışmış- torn country)” bir ülkeydi. Bu açıdan Türkiye, yalnız bir ülkeydi ve büyük olasılıkla çatışmalardan büyük miktarda etkilenecekti.

Huntington da birçok bilim insanı gibi en gelişmiş medeniyet olarak batıyı kabul etmekte. Oysa, Batı görüşünün ve yaşam biçiminin bugün dünyada yol açtığı ekolojik, ekonomik ve sosyal krizlerin büyüklüğüne bakarsak, artık gerçeklik taşımayan bir varsayımdır bu. Batı’nın aşırı bireyselliği, akılcılığı, materyalizmi ve rekabetçiliği temel alınarak oluşturulan küresel kapitalist sistem, özellikle son yüzyılda, yeryüzünde gelecek kuşaklara ve diğer canlılara ait olan her şeyi kendi hakkı bilmiş, aşırı tüketmiş ve bu şekilde doğanın dengesinin neredeyse geri dönülmeyecek şekilde bozulmasına yol açmıştır. Diğer tarafta İslam dünyasının önemli bir kısmı da; mezhep çatışmaları ve bitmeyen savaşlar içinde her gün onlarca insanın öldüğü, akla, düşünceye, eleştirmeye dair olanakların sürekli din adına yok edilmeye çalışıldığı, kadın olarak var olmanın neredeyse imkânsız olduğu ve ilk ortaya çıktığı zamanlardaki o aydınlık halinden çok uzak bir hale gelmiştir.

Peki ya bu ikisi arasındaki Türkiye ve Türkiye’nin insanları? İki ayrı dünya olarak tanımlanagelen coğrafyanın sınırındaki bizler, bu durumu içimizde, psikolojimizde nasıl taşıyorduk, yaşıyorduk? Bu zorluğu aşmanın bir yolu var mıydı?

Goethe’ye göre bazen çok karmaşık şeylerin cevabını görmek için insana sadece bir an gerekir ve kişi o anın gelmesini çabayla hızlandıramaz. Onun kendi zamanı vardır. İşte o an araştırmamda bir kez geldi bana ve hayatım için çok büyük bir lütuftu. Yukarıdaki tüm ‘başkalarının’ tanımlamalarını bir yana attığım, aydınlık bir olasılığın yüreğimde belirdiği, içime doğduğu bir andı o. Sonra o iç görüye göre yavaş yavaş yaşam şeklimi değiştirmeye başladım. Şimdi Türkiye’de olanlara bakınca bir yıl önce hissettiklerimin ne kadar doğru olduğunu görüyorum.

İngiltere’de okulun bahçesinde oturuyor ve çok sevdiğim hocamla konuşuyordum. Kafam çok karışıktı, işin içinden bir türlü çıkamıyordum. İşte o an, aniden, çözümleri cevapların olmadığı yerlerde aradığımı fark ettim. ‘Şu an’ aradığım çözüm ne batıda, ne de doğudaydı. Geldiğim yerde, Anadolu’daydı. Asıl orada büyümüş bende, içimde, bu çatışmalardan öte, aradığım o bambaşka dünyanın olasılığı, tohumu vardı. Sadece bende de değil, benim gibi Türkiye’deki milyonların içinde. Çünkü gerektiğinde hem batıya doğulu gözüyle bakabiliyor, hem de tam tersini yapabiliyordum yani ikisini de anlıyordum. Ayrıca ilk insanın ortaya çıkışından beri Anadolu’da yaşamış birçok farklı medeniyetin yarattığı karmaşıklığın, iç içe geçmişliğin, çok boyutluluğun, çok kültürlüğün içine doğmuştum, onunla büyümüştüm ve bu nedenle, farkında olmasam da insana dair her şeyi içimde harmanlayacak, kucaklayacak donanıma sahiptim. Doğu ve batı arasındaki dünya barışı bendim! Benim içimde, psikolojimde, yüreğimde, yaşamımda başlıyordu o barış. Politikalarda değil, cevap bendeydi.

İşte bu gerçekliğe doğmuş, şu an ‘hala’ iki farklı medeniyetin (hatta daha fazlasının) dilini konuşabilen bizlere, şimdi dünyayı yıllardır acımasız savaşlara, çatışmalara iten ötekileştirici düşünce yapısını dönüştürme, şifalandırma şansı verildi. Bir kapı Anadolu’da Dünya için açıldı. Birbirimizin ve beraberinde milyarların elinden tutarak o kapıdan geçme, içinde kalıcı barışın olduğu bambaşka bir gerçekliğe çıkma şansı elimizde şimdi. İnsanlığı taraf tutmaya zorlayan, ayrıştıran, doğasından uzaklaştıran politikaları, teorileri, ideolojileri, söylemleri, koşullanmışlıkları aşıp; akılla kalbi, birlikle bireyselliği, inançla düşünceyi, sorumlulukla özgürlüğü birleştiren, gelecek kuşakların minnetle anacağı yepyeni bir medeniyetin temellerini dünya için atabilme şansı

HEPİMİZİN ELİNDE!!!

ŞİMDİ!!!

foto1

Bir Yol

P1090375 (2)

Bloğu başından beri takip eden bir okuyucum, bundan iki önceki yazımda, yaşamımdan daha fazla pratik örnekler vermemi arzu ettiğini söyledi. İsteğini elimden geldiğince cevaplamaya çalışacağım.

Ben ne için çalışıyorum? Son iki yılda yaptığım araştırmalar doğrultusunda, önce kendimde ve zamanla da benzer kültürel geçmişi veya coğrafyayı paylaşan birçok insanda gözlemlediğim bölünmeyi (bazen de kendine yabancılaşmayı) biraz olsun şifalandırmak için çalışıyorum. (Bu arada sürekli ‘ben’ sözünü duyacaksınız, bunun için özür dilerim. Siz diye hitap etmek isterdim ama bu deneyimlerin hepsi öznel, bir yanda da eminim benzer çelişkileri taşıyan çok kişinin içinde yankı bulacaktır.)

Münih’e taşınmadan önceki son işim hariç, uzun sure, Avrupa’ya, çoğunlukla da Almanya’ya sık sık seyahat etmemi gerektiren projelerde çalıştım. Çok keyif almışımdır o çalışmalardan. Gerçi zaman zaman kültürel önyargılardan kaynaklanan bazı olumsuz şeyler kendini gösteriyordu, ama kısa süreli seyahatler olduğu için bunları pek önemsemezdim. Tabii birçok kişi gibi benim de kafamda batı en gelişmiş medeniyet olarak yerini almaktaydı. Sanırım o zamanlar biraz da modernlik eşittir gelişmişlikti benim için. İnsanlar sırada saygıyla bekliyorlar, o zaman gelişmişler. Her şey tıkır tıkır sistematik bir şekilde işliyor, demek ki gelişmişler. Teknoloji çok ileri, demek ki gelişmişler. Moda, sanat, bilim ileri, demek ki gelişmişler. Fakat Almanya’da yaşamaya başladıktan sonra bu gelişmiş batı rüyasından uyanmam uzun sürmedi. Biraz hayal kırıklıklarıyla dolu bir uyanış oldu.

Burada yaşamaktan ve İngiltere’de sürdürülebilirlik konusunda öğrenci olmaktan çok şey öğrendim, evet. Özellikle de, içinde yetiştikleri ve daima üstün olduğu kabul edile gelmiş batı anlayışını derinlemesine eleştirme cesaretine ve insan sevgisine sahip İngiliz hocalarımdan. Dünya’da ve jeopolitik konumu nedeniyle maalesef Türkiye’de en üst noktalara çıkmış doğu-batı ayrışmasını yaratan paradigmaların temellerini ilk fark etmeye başlamam okulun ikinci gününde, Peter Reason’ın Dünya Görüşleri üzerine yaptığı sunum sırasında gerçekleşti. Benim açımdan çarpıcı bir sunumdu. Reason özetle şunun altını çiziyordu. Batının zannettiği ve empoze ettiği gibi tek bir ‘doğru’ dünya görüşü yoktur, aksine dünya görüşleri vardır. Bu dünya görüşleri farklı evrimsel düzeylere sahiptir ve batı görüşü sanıldığı kadar üst seviyede bir evrime sahip değildir. (Peter Reason sürdürülebilirlik ve eylem araştırması konusunda önde gelen kişilerden biri. Şu sıralar bir yolculuğa çıkıyor. Onunla ilgili notlarını dilerseniz buradan okuyabilirsiniz.)

Reason konuşması sırasından doğal olarak sürekli ‘biz batılılar’ diyordu dinleyici grubunu kastederek. Biz batılılar, aydınlanma sonrası, endüstrileşme sonrası, akıl çağı, ikinci dünya savaşı vs vs. Oysa bu söylediklerinin hiçbirisi bana uymuyordu. Ben ve atalarım bunları yaşamamıştı. Ama batılı değilim de diyemezdim, çünkü ben dışında herkesin tamamen batılı tanımlanan ülkelerden geldiği grubun içinde görüntü ve davranış olarak ayırt edilemez haldeydim. Sonunda artık dayanamadım, Reason’a şu soruyu sordum. “Biz dediğiniz kim? Görüyorum ki ben o tanımlamanın içine girmiyorum.” Bu aslında kendime sorduğum bir soruydu, çünkü derinlere yerleşmiş, sorgusuz sualsiz kabul eğittiğim o inancın yanlışlığı çarpmıştı suratıma. Kendimi batılı ‘zannetsem’ de aslında ne tarihsel, ne de kültürel geçmiş olarak batılı değildim. (Ve olmak zorunda da değildim. Bunu kavramam zamanla ve çalışmalarım ilerledikçe gerçekleşti.) Bir diğer gerçek, ben doğulu da değildim. Ya da ben hem biraz batılı, hem biraz doğuluydum. Peki ben kimdim? Dünyadaki bu kutuplaşmanın, ayrışmanın ötesine geçebilen, onları aşabilen daha bütüncül bir gerçeği kendim için nasıl yaratabilecektim?

Eylem araştırmalarım sırasında, batıdan öğrenmek için gelen ben, bazı açılardan ondan daha fazla evrimleşmiş ve derin bir kültürden geldiğimi keşfetme şaşkınlığını da yaşadım. Tabii ki yine aşırı batılılaşmış ben, bahsettiğim o kültürün özelliklerini artık pek taşımaz olmuş ve hatta taşımamayı yani bireyci, akılcı, rekabetçi ve maskülen olmayı gelişmişlik ölçütü olarak kabul eder olmuştum. Bununla beraber, benim ve benim gibilerin artık hiç sorgulamaz olduğu küreselleşme rüzgarında bilinçsizce yitip gitmemizden dolayı, o kültürün her geçen gün biraz daha kaybolduğunu fark etmekle biraz da panik duygusu oluştu içimde. Laik-muhafazakar tartışmasının çok daha ötesinde bir şeydi bu. Gerçekten büyük resmi görmek için dikkatlice bakan herhangi biri, birbirine zıtmış gibi görünen her iki tarafın da materyalistleşmiş ve köklerine yabancılaşmış olduğunu görecektir çünkü. Buna bir örnek Nilüfer Göle. Okuyucularından karışık tepkiler alan yazılarını, tezimi teslim ettikten sonra okudum. Kendi araştırmamda da gözlemlemiş olduğum bir fikrine katılıyorum. Türkiye’nin en büyük kültürel sorunlarından biri bana göre de geleneksizleşme ve köksüzleşme olarak görünüyor. Nilüfer Göle buna, batı-dışı moderleşme biçimleri olarak kavramlaştırdığı kültürlerin en temel sorunlarından biri olarak değiniyor. Türban takan, kendini muhafazakar olarak tanımlayanından, laik kesime kadar benimsenen değerler ve semboller, binlerce yıllık dönüşüm sonucu oluşmuş Anadolu kültür, gelenek ve değeriyle bir devamlılık taşımıyor artık. Böyle giderse, uzak bir gelecekte değil bir sonraki kuşakta bugün garanti saydığımız ve hep övündüğümüz o derin kültür kaybolmuş bile olabilir. Peki o kültür ve değerler nedir ve nasıl yaşatılır diye sorulabilir? İşte ben de bunu sordum ve soruyorum kendime.

Eğer özüme dost kalmak ve hayatta yere sağlam basmak istiyorsam, buna doğruluğu, paylaşmayı, hoşgörüyü ilke edinen, şekillerin faniliğini bilen, doğada ve her şeyde birliği gören, insanını içten bir şefkatle, sevgiyle büyüten ve maalesef gün geçtikçe kaybolan kültürümün üzerimdeki emeğine şükran duymakla başlayabilirdim. Çünkü onu ancak, layık olduğu değeri vererek yaşatabilir ve çocuğuma aktabilirim. Kendi özgün yaşantımı, batıya ya da doğuya benzemeye çalışmayı bırakıp, yabancılaştığımı fark ettiğim öz kültürümü tekrar keşfederek ve onu bugünüme adapte ederek oluşturabileceğimi görmem de çok uzun sürmedi. Bu yolculuğa ilk anneliğimle başlamak istedim. O özlediğim, sahip çıkmak istediğim değerlere anneliğimde yer vermeye çalıştım. Anadolu kadını kimdir, modern hayatta nasıl yaşar, değerlerini nasıl yansıtır, yaşatır bunu sorguladım kendim için. Meğerse bir kültür ta ana karnından başlıyormuş. Bu bahsettiğim keşif sürecim zaman zaman çevresini de besledi, büyüttü, birleştirdi ve sadece kendi kültürümden değil başka kültürlerden gelen kişilere de ilham oldu. İşte o zaman anladım doğru yolda olduğumu ve devam etmem gerektiğini.

Mesela çocuğuma kendim bakmak, aynı zamanda çalışmaya da devam etmek istediğimde (ki şimdi artık çocuğuma bakmayı da işimin bir parçası olarak görüyorum) ve bu nasıl olacak diye sorduğumda, Anadolu’da tarlada sırtında çocukla çalışan kadından ilham aldım. Oğlum üzerimde taşıyabileceğim her yere taşıdım, gerektiğinde derslere öyle girdim ya da o kucağımda uyurken çalıştım. Yaptığım işleri bazen yaratıcılığımı da kullanarak bebeğimle yapacak hale getirdim. Tabii ki zaman zaman bu mümkün olmadı ve bazı işlerden vazgeçmem gerekti. Bu sefer de onunla olan zamanı kendime bir öğrenme fırsatı haline getirdim ve araştırmamı o yaşantılar içinde yaptım. Mesela oğlumun doğayı tecrübe edişinden esinlendim. Onunla sezgisel bir iletişim kurmaya çalışarak sezgilerimin gücünü arttırmaya çalıştım. Kısaca hem benim hem onun gelişimine katkı sağlayacak, hem beni hem onu büyütecek bir yol hemen hemen her zaman bulabildim. Başarı tanımlamamı yeniden çerçevelendirdim. Başarılı olmayı anlamlı bir yaşama sahip olmakla eş tutmaya başladım. Sonuçta, çocuğunu ya evde bırak çık ya da onunla evde otur diyen baskın kültür içinde, çocuğuma ve kendime beraber mutlu yaşayabileceğimiz, büyüyebileceğimiz bir yer açtım. İki yaşına yaklaşıyor. Böyle yaşamak kolay değil. Her şey daima kolay olmak zorunda da değil zaten. İçimde saklı, binlerce yılın bilgeliğini taşıyan Anadolu kadınından bu ve benzeri başka ne çok şey öğrendim.

Bugünlerde benzer şekillerde davranan birçok eğitimli kişinin genel kanının aksine iş gücünün dışına çıkıp ‘kaybeden’ değil, zamanla kendi doğalarıyla daha uyumlu işler kuran kişiler haline geldiğini gözlemeye de başladım. Dilerim dalga dalga artan bu sevgi dolu işverenler, insanın insan gibi yaşanabilen iş yerleri oluşmasında da öncü olurlar.

Bir Koltuk Hikayesi – II

Bir önceki yazının yorum kısmında Güneşli Bir Gün bloğunun yazarı Perilievren’le koyu ve güzel bir muhabbete daldık. Hem o, hem de dün akşam okumaya başladığım kitaptaki bazı satırlar, geçen sefer kendi içimde bitiremediğim yazıyı tamamlamak için bende motivasyon yarattı.

Fotoğraf arkadaşım Heather Kelly'e ait.

Fotoğraf arkadaşım Heather Kelly’e ait.

Burası benim son üç yıldır okuduğum okul. İngiltere’de Londra’ya yaklaşık yarım saat mesafede Berkhamsted’de yer alıyor. Okul aynı zamanda içerisinde bulunduğu tarihi Ashridge Binasının da ismini taşıyor. Bahsettiğim bina çok güzel korunmuş ve oldukça da mistik bir görünüşe sahip. Öyle ki Harry Potter filminin çekiminde kullanmak için ilk bu binaya teklif götürmüşler, fakat yönetim tarafından kabul edilmemiş. Neden film için istediklerini ilk akşam restoranı ararken dışarıda karanlıkta yolumu kaybedince anladım. Sonbahar rüzgarının yarattığı gölge oyunları ve hışırtılar, uğuldayan baykuş sesleri ve dolunay kalbimin atışını ve adımlarımı oldukça hızlandırmıştı. Zaman zaman aynı ürpertiyi okulun yürü yürü bir türlü bitmeyen bazı koridorlarında da yaşamadım değil.

Fotoğraf arkadaşım Ben Wielgus'a ait.

Fotoğraf arkadaşım Ben Wielgus’a ait.

İngiltere’de ve okulda geçirdiğim zaman bana artık efsaneleşmiş İngiliz edebiyatının ve kültürünün nasıl oluştuğunu ve yaşatıldığının ipuçlarını da verdi. Her ne kadar sanatın evrensel olduğu iddia edilse de, kullanılan simgelerin ortaya çıkış süreçlerinin yani yaşanmış tarihin farklı olduğunun ve bazı kültürlerin dünyada evresel olarak adlandırdığımız kültürün önemli bir kısmını şekillendirmiş olduğunun da farkına vardım. Mesela Avrupa’nın insanlarında ve kültüründe hiç de azımsanmayacak bir etki yaratmış olan orta çağdaki cadı avı dönemi ve beraberinde onbinlerce -çoğu kadın- insanın cadılık ve büyücülükle suçlanarak diri diri yakılması veya akıl almayan işkencelerden geçmesi buna bir örnek verilebilir. Dünyaca ünlü Almanya kökenli Grimm masallarında da –Hansel ve Gretel, Uyuyan Güzel vb- sürekli geçen cadı karakterinde de artık bilinçaltına yerleşmiş bu korkunun izlerini görmek mümkün. Bu açıdan İngiliz yazar J. K. Rowling için de, Harry Potter serisinde, yetiştiği coğrafyada artık kaybolmaya yüz tutmuş ve doğayla iç içe yaşayan çok tanrılı eski Kelt kültürüne ait birçok simgeyi saklı tutulan kolektif bilinçaltından çıkarmış ve bugünün dünyasına ustalıkla taşımış da denebilir.

p1110697

Türkçe’de benzer bir denemeyi –romanın yazılış tarzını biraz didaktik bulsam da- Buket Uzuner’in Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları: Su kitabında gördüm. Mutlaka okunması gereken bir kitap. Anadolu’nun derinlerine işlemiş kaman (şaman) kültürüne yönelik kapsamlı bir araştırmanın ürünü ve doğayla olan ilişkimizin nereden nereye geldiğini görmek, yani kendimizi anlamamız açısından bence önemli. Özellikle de son dönemde sadece Osmanlı veya İslamiyet sonrasının ya da Kurtuluş Savaşı ve Modernleşme sürecinin tarihimiz olarak sunulduğu bizlere.

İngiltere'nin güneyinde okyanus sahili

İngiltere’nin güneyinde okyanus sahili

Harry Potter örneğinden devam edersek; bambaşka bir doğadan geliyor Harry Potter. İngiltere’de olduğum sürelerde doğasını bol bol gözlemleme şansım oldu. Sürekli havanın değiştiği ve sık sık yağmur yağan, mesela İç Anadolu’dan, Akdeniz’den, Doğu Anadolu’dan ve yakın olmasına nazaran şu an yaşadığım Almanya’dan çok farklı tecrübeler yaşatan bir doğa. Doğa ve iklim önemli, çünkü insanın yaşayışına, kültürüne ve sonuçta edebiyatına çok etki ediyor. Kısaca özetlemem gerekirse, Harry Potter’ın hikayesinden çok ama çok hoşlansam da, içinden birçok çıkarım yapsam da ben o kültüre ait değildim. Bunu bilmek, bunun farkında olmak ve –mış gibi davranmamak benim için önemliydi. Bu farkındalık, oradaki çalışmalarımda gerçek bir katkı yapmamı sağladı. Ama bu söylediklerimin hiçbiri Harry Potter’ın ya da Yüzüklerin Efendisi’nin kendi kategorilerinde çok yönlü, yoğun araştırmalara dayalı ve dünya çapında bir başarıyı hakketmiş eserler olması gerçeğini değiştirmez, onları okumaktan ve izlemekten aldığım zevki de. Benim sorunum kendimize, onların yanında kendimize ait, bizden ne sunabildiğimiz. Benim bizden kastettiğim -ya da kendimden diyeyim- sadece Osmanlı, Türk ya da İslamiyete ait geçmişimiz kesinlikle değil, bugün Göbekli Tepe’nin de ortaya çıkmasıyla Anadolu’da daha da derinleşen içerisinde Şamanizm ve çoktanrılığın da olduğu geçmişimizdir. Adnan Binyazar’ın dün okumaya başladığım ‘Halk Anlatıları’ kitabının önsözünde şöyle diyor;

‘…Anlatı, toplumun söylem gücünün ürünüdür. Toplumu oluşturan her kesimin emeği vardır bunda. Anlatının bu toplumsal boyutu bilinir, dilin gelişimi bu yolla olursa, o toplumun bireyleri, evrensel dünyaya açılabilecek eserler yaratma yetkinliğini de gösterirler. Toplumlar arası dilsel ve düşünsel kaynaşma aracı bu birikimlerdir. Ancak geleneksel anlatılarını kurmuş halklar arasında evrensel anlaşmanın doğabileceği de gerçektir. O halkların bireylerini birbirine kaynaştıran duygu sargınlığı da bunun sonucu sayılmalıdır. Dünya artık sanat üretiminin bir imece olduğunu algılamak zorundadır. Medya araçlarının sağladığı hız, dünya insanlarını neredeyse bir evin bireylerine dönüştürdü.

Toplumlar bu imeceye katılmalarını sağlayacak üretimde bulunamazlarsa, öbür halkların ürettiklerinden beslenirler. Egemeni kendileri belirlemedikleri için, onlar ne verirlerse onunla yetinmek zorundadırlar...’ (s.19)

Ayrıca şunu da diyor ‘… Ama çocukluğumuzun geniş, uzun sokaklarını, görkemli konutlarını getirin gözlerinizin önüne. Sonradan bunların nasıl darlaştıklarına, sıradanlaştıklarına tanık olursunuz; işte özümsemeden, çağdaş bir yoruma ulaşmadan, sanatsal yaratıda yalnızca geleneklere bel bağlamak bu yönden tehlikeli…’ (s. 16)

Kısaca geldiğimiz coğrafyaya ait masallarımızı, destanlarımızı, Kırmızı Başlıklı Kız, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi kadar bilmeye ve onları yeniden, tekrar tekrar anlatmaya ihtiyacımız var. Hepimizin bir Yaşar Kemal olma potansiyeli yok belki, ama nereden geldiğimizi bilmek dünyamız zenginleştirecek, renklendirecek ve beraberinde içinde yaşadığımız dünyayı da daha zenginleştirebileceğiz.

Tabii bir de bunu artık neredeyse her şeye işlemiş oryantalist bakış açısından arınarak nasıl yapacağımız var ki, işte en önemli ve en zor konu da bu bence. Kültürümüzü ya batı gözlüğü takarak ya da onun diğer yüzü olan batı karşıtlığıyla anlatıyoruz birbirimize. Maalesef birçok okur, yazar, gazeteci, bilim insanı, sanatçı, siyasetçi bu labirentte kaybolmuş durumdayız.

Şimdilik benden bu kadar. Okumaya, yaşamaya ve gözlemlemeye devam…

Tarihi Dönemeç

Türkiye‘nin içinde bulunduğu bu tarihi noktada, bireyler seçimleriyle iki şeyden birine hizmet edecek. Ya dünyada doğu ile batının arasında bulunan ayrılığın uçurumlaşmasına ya da birleşmesine. Politikacılar ne derse desin, toplumlar barıştan yana seçimini yapabilir. Türkiye’deki bireylerin içsel dengesi dünyanın dengesini çok ama çok derinden etkileyecek, etkiliyor. Bunu gelecekte çok daha iyi anlayacağız.

Boğaziçi Köprüsü’nün açıldığı gün – Karayolları Genel Müdürlüğü sayfasından alıntı

Ninni ve Bayramın Düşündürdükleri

Bu resmi internette buldum. Oldukça yaygın, videosu da var. Maalesef kaynağını bilmiyorum.

Bu ninniyi oğlum kollarımda her söylediğimde geçmişimle bugünüm arasında ışık hızıyla sürekli gidip geliyormuşum gibi geliyor.  Çok ninni öğrenmeye çalıştım. Hatta çok derinden etkileyen, hayatımda bana göre en radikal kararımı vermeme yol açan, dinlerken gözümden yaşların aktığı İngilizce bir ninni de var. Onu söylemeyi de denedim, ama dinlerken ki kadar his vermedi.

Bu ninninin sözleri bazılarınca komik bulunsa da, neden benim derinliklerime işlediğini oğlum doğduğunda annem ona söylerken anladım. Annemin hiç müzik kulağı yoktur, ama bu ninniyi söylerken benim için sanki dünyanın en güzel sesi haline geldi. O sesi o hale getirenin sevgi olduğunu gördüm ve bir zamanlar oğlumun yerinde benim olduğumu.

Ninni danalardan bahsediyor. Belki de bunu ilk söyleyen annenin gündelik hayatındaki sıkıntılarından. Aslında gördüm ki ninni denen şey, annenin çocuğu kollarında dinlenirken ona çektiği çilelerden tatlı tatlı dert yanması çoğu zaman. Annemi düşündüm, onun ben kırk günlükken işine dönmesinin gerekmesini. Tarlada çalışmıyordu, bir doktordu annem ama kadın olarak hissettikleri aynıydı eminim. Kadın olmak hala zor.

Bir ülkenin ne kadar değiştiğini anlamak için kadınına bakmak gerek denir. Ben şu an kendime bakıyorum. Bu yıl çok derinden fark ettim ki, değişmişim. Aynı ninniyi söylüyorum ama ne ilk o ninniyi söyleyen kadınım, ne de annem gibiyim. Daha modernim, tabir-i caizse daha kendine düşkün.

Kadın üzerinde araştırma yapıyorum, sanırım artık bu konuda az da olsa bir şeyler söyleyebilirim. Bir toplumda kadın haklarının önemli olması ya da kadının yaşam standardının artması kadının erkeksileşerek bir yere gelmesiyle olmaz, olmadı ve olmayacak. Bu aksine var olan rekabetçiliğin artmasına ve kadına dair annelik, şefkat, duyguların farkında olmak, paylaşım gibi özellikleri küçümseyen bir kültürün daha da yerleşmesine, kısaca kadının daha da ezilmesine yol açıyor. Nitekim Türkiye’nin hali gibi. Bir ülkede kadının konumu yükselecekse ilk önce bunu isteyen kadınların kendi dişil özelliklerine değer vermeyi öğrenmeleri gerekiyor. Bundan kastım, kadın eve kapansın çocuk baksın değil. Ancak çocuk bakmak ve onun gibi aktiviteleri küçümseyen söylemlerin düşünülenin aksine ne söyleyen kadının ne de diğerlerinin konumunu yükseltiğini, aksine kadınlığı aşağıladığını düşünüyorum. Eğer bir örnek analıksa, onu ne kutsallaştırmak, ne de yerin dibine sokmaktır, kadın hakkı korumak. Analık bir kadının hayatında üstüne aldığı, topluma ve dünyaya en büyük katkı şanslarından biridir. Eğer bir kadın dünyayı değiştirmek istiyorsa önce oradan başlayabilir.

Kısaca, kadın hakları diyorsak, kadının var olabileceği bir toplum yaratmalı, kadının kadınsı özelliklerine yabancılaştığı değil.  Bugün ülke olarak yaşadığımız değişimin ne noktaya gittiğini ben de bilmiyorum. Bugün ki karmaşık dünya düzeninde her şey her şeyi etkiliyor, değişimlerin gidişatını kestirmek zorlaştı. Ama tek bir şeyin sorumluğunu alabilirim: Kendi davranışımın. Kadına dair özelliklere önce benim gerçekten değer vermeyi öğrenmem ve onları başka övündüğüm özelliklerimin yanı sıra hünerle hayata geçirme yollarını aramam iyi olur. Bugüne kadar ki ‘kadınsı ol kaybet- erkeksi ol kazan’dan daha farklı bir şey söyleme yolları aramalıyım yaşamımda. Dahası kendi ülkemdeki kadınlığa da değer vermeyi öğrensem iyi olur. Sadece şehirdekilere değil.

Bugün kadınların da omuzunda yükselmiş olan Cumhuriyetin bayramı.  Fakat o kadınlar daha doğru bir şeyler yaptılar şimdiki kadınlardan. O zaman birleşti onca farklılık, onca insan, yüksek bir hayale odaklandı ve başardı. Evet, evet o kadınlar daha doğru bir şeyler yaptılar bugün ki kadınlardan. Değişmek insanın doğası ve olmalı da. Ama gelişirken köksüzleşmemeli insan. Eğer bir şeylerin değiştiğinden şikayetçiysek, önce bir bakalım ne kadar sahip çıktık o kadınlara, kadınlığa.

Özetle işte bu ninni bana bunları hissettirdi dün gece.

(Audio dosya Soundcloud üzerinden dinlenebilir)