Ankara’da Bahar

Her hafta sonu en azından bir tüm günlerini böyle geçiriyorlar. Park yok, bahçe yok, tamamen bozkır doğasının içinde. Volkanik geçmişi nedeniyle taşıyla, toprağıyla, fosilleriyle tam bir açık hava doğa tarihi müzesi, orada burada akan çayıyla deresiyle, yükseklere çıktıkça çam ormanlarıyla, Ankara doğasında.

Şu an iki arkadaş bizden oldukça uzakta tek başlarına dere kenarında oynuyorlar. Fotoğraf makinesinin zoom ayarıyla çektim bu fotoyu. Üstleri başları ‘kir’ ‘toz’ içinde, çorapları sırılsıklam… Umurlarında bile değil. Bir taşın üzerinde dengede kalmaya çalışan güzellik farkında değil ama zeka geliştirici muhteşem bir beyin egzersizi de yapıyor aynı zamanda.

Onlar doğayı, doğalarını kitaplardan değil, doğadan öğreniyorlar.

Şiiişt! Dinle… Sen de bozkırı duyuyor musun? O ne yüksek sesle, ne de herkesle konuşur…

‘Erkekler Ağlamaz’

final-1

Sabah özenli kesimli takım elbisesini giydi, oğlanı yanına aldı okula bırakmak üzere ve gitti. Akşam gelecek. Bense bu atölyede hayallerimin işini yapıyor olacağım. İşimde maddi olarak kar sağlamadım henüz, ama en azından ruhum zarar görmüyor. Peki ya o, kocam ve onun gibi birçok erkek. Bir seferinde atölye çalışmamıza katılmıştı ve tasarımı, baskısı bu oldu. ‘Dünyaya huzurla bakan gözler’ bunlar dedi. İş yaşamında genç yaşında gelebileceği en iyi noktalardan birine ulaşmış bir erkeğin özlemi; huzurla bakan gözler… Kocama ve onun gibi birçok erkeğe derin bir şefkat duydum aniden. Bu sistemin en çok onların ruhunu incitmiş, acıtmış olduğunu, yorduğunu, hırpaladığını hissediyorum. İncinmişliği konuşmanın bile tabu olduğu o dünya. En derin özlemleri huzurken hep ve her alanda savaşmak ve mücadele etmek için büyütülmeleri, canı yandığı zaman ağlamaya bile izni olmamak, duyguların zayıflık olduğu bir soğuk dünyaya hapsolmak. ‘Erkeklerin yaşamı şiddet dolu çünkü onların ruhları ezilmiş durumda.’ (Men’s lives are violent because their souls have been violated.) diyor James Hollis. Kocam; öfkesine asla yenik düşmemesi, insana olan saygısı, yüksek başarısının yanında sahip olduğu mütevazilik, dayanıklılığı, zekası, şefkati, doğa sevgisi ile gördüğüm en güçlü erkeklerden biri… Şu boşluk da onun kendine tanıdığı renk özgürlüğü, oraya bir başka renk baskı yapılacak…

Delilik?

Candan merhaba! Çok uzun zaman oldu blogda yazmayalı, çok…

Bunca aradan sonra bugün burada yazmak için içimde bir motivasyon hissettim. Tepkisel bir şeyler yazmak da istemiyorum, oysa son olanlara karşı ne hissettiğimi beni tanıyan sizler az çok tahmin edebilirsiniz. Adana, Aladağ’da gerçekleşen yurt yangınında can veren gencecik kızlar için ne hissedebilirim derin bir kederden başka. O duyguyla otururken dün ellerimden bu kalıp tasarımı döküldü. Benim için şu an ne anlama geldiğini bilmiyorum, eminim zamanla keşfederim.

Einstein deliliğin tanımını ‘sürekli aynı şeyi yapıp, farklı sonuçlar beklemek’ olarak tanımlıyor. O zaman sürekli çok üzgün veya kızgın veya haklı olup veya sürekli aynı şekilde çalışıp, konuşup, davranıp, üretip bir şeylerin değişmesini beklemek nedir? Deliliğin bir türü olabilir mi?

Peki hep ‘Neden? Neden? Neden?’ diye sormak? Bugün bu halden biraz sıyrılıp başka bir soru sormak istiyorum kendime. Şu soruyu mesela;

‘Kendimin ve başkalarının içindeki en iyi yönleri ortaya çıkaran bir topluluğun/toplumun oluşmasında nasıl bir rol oynayabilirim?’

Tabiki bunca yıllık öğrenimim ve tecrübem doğrultusunda bir sürü ezber cevabım var kafamda ama onları sıralamak yerine soruyu sordum ve bir süre hiçbir şey yapmadan, bir cevap bulmaya çalışmadan yani zihnimi oraya buraya çekiştirmeden o soruyla oturdum. Bir süre sonra cevaplar değil, yeni sorular gelmeye başladı.

İşe kendimden başlamam gerektiğini gördüm. Normalde oldukça sosyal bir insan olan ben toplumdan ve topluluklardan uzak hissediyorum son yıllarda kendimi. Kendimi daha iyi gözlemeye karar verdim, çünkü kendimi anlayabilirsem benim gibi hisseden birçok insanı da anlayabileceğimi biliyorum. Sonraki soru ‘toplum/topluluk nedir?’ ‘Ben nasıl bir topluluk/toplum içinde yer almaktan heyecan ve mutluluk duyarım?’ Ve bu son sorunun cevabını bulma olasılığı beni heyecanlandırdı… Ama cevabı şu an koca bir bilmiyorum…

Peki ya sen? Senin içinde dönüp duran, ilham veren bir yeni ‘nasıl’ sorusu var mı? Veya yukarıdaki sorulara ek bir soru?

Hızlı cevaplar beklemiyorum… Çoğu hızlı cevap verme davranışı da Einstein’ın tanımına uyuyor… Hatta istersen cevap da vermeyebilirsin… ‘Nasıl’ istersen…

Küçük not: Geçenlerde bir önceki yazıda bahsettiğim Ayşe Hanım’ı aradım ve telefonda biraz sohbet ettik. Kilim atölyesinde işler iyiye gidiyormuş…

Nedir Hikayen?

Her şeyin aslında bir hikaye olduğunu anladığımdan beri çok değişti hayatım. Bunu görmemi sağlayan kişilere minnettarım.

Modernizm hikayesi ve hatta post-modernist hikayeler, dinlere dayalı hikayeler, ekonominin nasıl olması gerektiğine ilişkin hikayeler, politikacıların, ideolojilerin, bilimin hikayeleri… Herkes ama herkes hikayesini anlatıyor, bu blogda benim yaptığım gibi. Bunda bir sorun yok. Sorun bunu yaptığımızı unutuyor olmamız. Hikayeleri değişmez gerçekler olarak kabul etmemiz. Kapitalizm gibi. Onun Dünya düzeninin nasıl olabileceğine dair anlatılan hikayelerden sadece biri olduğunu unuttuk ve paranın her şeyden önemli, her şeyin satılıp-alınabilir olduğu zamanla, sorgulanmaz, mutlak gerçeğimiz haline geldi. Kapitalizmi durmadan kendimize, etrafımıza, çocuklarımıza anlatıyoruz ve onun acımasız hikayesi her geçen gün daha da gerçeğimiz haline geliyor. Oysa geçmişte de çok inandırıcı hikayeler anlatılmıştı (ve maalesef hala da anlatılmakta); bir ırkın diğerine üstün olduğu, Dünya’nın düz olduğu, insanın doğuştan günahkar olduğu, doğaya hükmedebileceği…

Birçok insan gibi, ben de artık bunların dışında, yeni (belki de bir yerlerde unutulmuş), yaşama, yaşantıma ‘can’ olan hikayeler dinlemek, söylemek ve gelecek nesillere aktarmak istiyorum, günün birinde çocuğumun daha güzellerini keşfedeceğini umarak. Güzel hikayelerden kastım pembe, pembe hikayeler değil ya da insanı şekle sokan, içini iyi-kötü, güzel-çirkin, siyah-beyaz diye parçalara ayıran hikayeler değil; damarlarımızda akan yaşam pınarıyla buluşturan hikayeler. O yüzden Nijeryalı şair ve yazar Ben Okri’yi dinlemek beni heyecanlandırdı.

Bunu yapmayı on, on beş gündür erteliyordum, Facebook hesabımda zaten paylaştım, blokta hikayelerden çok söz ettim diye. Ama sanırım izlemeleri için bu videonun hazırlandığı kişiler sadece orada değillerdi ki, paylaşma isteği peşimi bırakmadı. Böyle oluyor işte. Bazen neden yazmam gerektiğini ve bunun kime ulaştığını bilmiyorum. Blog istatistiklerinin her gün biraz daha arttığını şaşkınlıkla gördükçe nedenini de sormaktan vazgeçtim. Biliyorum ki sadece aracılardan biriyim, bir fikrin bir tohumun sahibiyle buluşmasına yardımcı olan.

Kısaca, bu ilhamla dolu bir video. Eğer yazıyı okurken içinde onu izlemek için ufak bir merak oluştuysa, Ben Okri’nin konuşma isteği duyma nedenlerinden biri de sensin demektir. Bana göre içimizdeki Doğa, Gaia bu işte. Bizim imkan ve yeteneklerimizi -izin verirsek- ihtiyaç duyanlar için araç olarak kullanan, bunun için ilham veren Gaia. Diğer canlılardan tek farkımız, bunu engellemek ya da parçası olmak için kullanabileceğimiz düşünme yetisine sahip olmak. O bana artık susma zamanım geldiğini söylüyor:-)

İşte Ben Okri vasıtasıyla konuşan Gaia’nın sesi. İyi seyirler!

(Video’nun maalesef Türkçe altyazısı henüz yok.)

Soğan Doğramak

kutuphaneBurası bir kütüphane. Schumacher College’nin kütüphanesi. Kitapların her yerde olduğu, ödünç alırken tek yapman gerekenin deftere adını ve aldığın kitabı yazmak olduğu bir yer. Senin kendi vicdanından başka kontrol yok.

Gördüğüm en farklı okuldur burası. ‘Small is Beautiful’ (Küçük Güzeldir) kitabının yazarı Schumacher’ın çalışmalarından ilham alınarak kurulan bir üniversite. Ünlü Hintli bilge Tagore’un da çalışma felsefesine çok etki ettiği bir okul.

Sadece meditasyon için kullanılan ve sabahları da toplu meditasyon yapılan bir odası var mesela. Bir sabah girdiğinizde bir öğrenciyi gruba liderlik ederken buluyorsunuz ve ertesi gün Satish Kumar olabiliyor bu kişi. Ellinizi sallasanız dünyaca isim yapmış biliminsanına çarptığınız, ama egoların konuşmadığı bir yer burası.

Beş aylık hamileydim orada düzenlenen bir çalıştaya katıldığımda. Bir insanın aynı zamanda ne kadar kırılgan ve de güçlü hissedebileceğini hamileyken yalnız seyahat edenler eminim bilirler. Hareket kabiliyetim sınırlanmışken ve içimde taşıdığım canın sağlığı bazen tanımadığım insanların beni desteklemesine bağlıyken teslimiyetin anlamını öğrenmeye başladım. Bunun ne demek olduğunu bir trene valiziyle çıkmaya çalışan her hamile size anlatabilir ya da tüm grup evine dönmüşken uçak saatinden dolayı bir otelde yalnız geceleyen bir hamile ya da gece karanlığında ormanın kıyısında oturan bir hamile. Ne işin vardı diye sorabilir insanlar. Hamileliği yaşamdan geri çekilme nedeni değil her anlamda büyüme fırsatı olarak görmemdendi bu seyahatler. Ayrıca dünyanın kaybolan dengesi konuşulurken karnımda yeni bir yaşam taşımak, hem bana hem de diğerlerine önemli şeyleri hatırlattı: Doğanın her an gerçekleşen mucizelerini.

Bu okul farklı demiştim. Derslere girmenin dışında işler yapmanız da gerekiyor. Mutfakta yemek pişirmek, bulaşık yıkamak, binaları temizlemek, bahçede çalışmak bunlara dahil. Oh ne güzel öğle arası hadi yemek yiyelim, sonra çay, kahve keyfi değil yani. Sebebi de okulda hizmetkar – hizmet edilen ayrımının olmaması ve ‘basit’ işlerdeki derinliği, önüne ne geliyorsa onun süreçlerini, içinde yer aldığı sistemi görebilmek, anlayabilmek. Kısaca salatadaki domateste, tohumu farketmeyi öğrenmek. Diğer önemli bir nedeni de; kar odaklı olmayan bu okulun kendini finanse etmesine destek olmak. Bahçeyi çapalamak ya da soğan doğramak, sonra gidip kütüphanede okumak demek burada bilim yapmak.

Burada deneyimlediklerim çocuğumu nasıl büyütmek istediğim konusunda da çok ilham verdi bana. Hayatımda sorumlu olduğum işler arasında ayrım yapmamaya başladım. Bir alt değiştirmenin farkındalık içinde yapılmasının bebeğime sunduğum hizmetin kalitesini ne kadar değiştirdiğini gördüm. Böyle olunca, oğlumla yaptığım birçok aktivite, geçmişte yönettiğim ya da parçası olduğum uluslararası projelerden çok daha fazla şey öğretir oldu bana. Gerçekten dinlemeyi mesela. Oğlum dilediği kadar ağladı, ağlamak istediği zaman. Susturmaya çalışmak yerine, sarıldım ve derdini dinledim. Bazen sezgim o gün hayattan çok şey öğrendiğini, yeni şeyler denemekten yorulduğunu ve sadece anasının kucağında biraz ağlamak istediğini, bazen de üşüdüğünü üzerine daha kalın bir şey giydirmem gerektiğini söyledi. Derdini dinledikçe onu daha iyi tanıdım, o da giderek daha az ağlayan ve geceleri uzun uyuyan bir bebek oldu.

Schumacher College’da geçirdiğim süre bana, bazen bir şeyi gerçekten anlamak için okumak, gezmek, eğitim görmek değil; yaptığın ve olduğun şeyin derinine inmek, orada kalabilmek ve ne öğrenmen gerekiyorsa onun sana gelmesini, kendisini göstermesini sabırla beklemek gerektiğini gösterdi. Soğan doğrarken de insan aydınlanabilir. Soğan doğramak ciddi iş.