Delilik?

Candan merhaba! Çok uzun zaman oldu blogda yazmayalı, çok…

Bunca aradan sonra bugün burada yazmak için içimde bir motivasyon hissettim. Tepkisel bir şeyler yazmak da istemiyorum, oysa son olanlara karşı ne hissettiğimi beni tanıyan sizler az çok tahmin edebilirsiniz. Adana, Aladağ’da gerçekleşen yurt yangınında can veren gencecik kızlar için ne hissedebilirim derin bir kederden başka. O duyguyla otururken dün ellerimden bu kalıp tasarımı döküldü. Benim için şu an ne anlama geldiğini bilmiyorum, eminim zamanla keşfederim.

Einstein deliliğin tanımını ‘sürekli aynı şeyi yapıp, farklı sonuçlar beklemek’ olarak tanımlıyor. O zaman sürekli çok üzgün veya kızgın veya haklı olup veya sürekli aynı şekilde çalışıp, konuşup, davranıp, üretip bir şeylerin değişmesini beklemek nedir? Deliliğin bir türü olabilir mi?

Peki hep ‘Neden? Neden? Neden?’ diye sormak? Bugün bu halden biraz sıyrılıp başka bir soru sormak istiyorum kendime. Şu soruyu mesela;

‘Kendimin ve başkalarının içindeki en iyi yönleri ortaya çıkaran bir topluluğun/toplumun oluşmasında nasıl bir rol oynayabilirim?’

Tabiki bunca yıllık öğrenimim ve tecrübem doğrultusunda bir sürü ezber cevabım var kafamda ama onları sıralamak yerine soruyu sordum ve bir süre hiçbir şey yapmadan, bir cevap bulmaya çalışmadan yani zihnimi oraya buraya çekiştirmeden o soruyla oturdum. Bir süre sonra cevaplar değil, yeni sorular gelmeye başladı.

İşe kendimden başlamam gerektiğini gördüm. Normalde oldukça sosyal bir insan olan ben toplumdan ve topluluklardan uzak hissediyorum son yıllarda kendimi. Kendimi daha iyi gözlemeye karar verdim, çünkü kendimi anlayabilirsem benim gibi hisseden birçok insanı da anlayabileceğimi biliyorum. Sonraki soru ‘toplum/topluluk nedir?’ ‘Ben nasıl bir topluluk/toplum içinde yer almaktan heyecan ve mutluluk duyarım?’ Ve bu son sorunun cevabını bulma olasılığı beni heyecanlandırdı… Ama cevabı şu an koca bir bilmiyorum…

Peki ya sen? Senin içinde dönüp duran, ilham veren bir yeni ‘nasıl’ sorusu var mı? Veya yukarıdaki sorulara ek bir soru?

Hızlı cevaplar beklemiyorum… Çoğu hızlı cevap verme davranışı da Einstein’ın tanımına uyuyor… Hatta istersen cevap da vermeyebilirsin… ‘Nasıl’ istersen…

Küçük not: Geçenlerde bir önceki yazıda bahsettiğim Ayşe Hanım’ı aradım ve telefonda biraz sohbet ettik. Kilim atölyesinde işler iyiye gidiyormuş…

Bir Senelik Yazı

P1150885Bu yazıyı Hıdırellez Günü yazmaya başladım. Yazı masamın karşısında bir gül ağacı, üzerinde kızıl tomurcuklar…

Birazdan anlatacağım karşılaşma gerçekleştiğinden beri bir yıl geçti neredeyse, ama hala o pırıl pırıl, güçlü ve içtenlikli bakan gözler aklımda. Bir Pazar günü karayolunun yanında bir binada tek başına nasıl böyle korkusuz olabilir diye düşünmüştüm.

Geçen yaz Fethiye Ölüdeniz’e gittik. Bir doğa cennetinin etrafında çoğu bizde pek olmamış hissi uyandıran tesislerde kaldık, gezindik, yemek yedik. Kişiler ne kadar istese de bazı şeylerin olması, olgunlaşması, özgünleşmesi için zaman geçmesine ihtiyaç var, on yıllar, bir iki nesil ve hatta asırlar. Neyse, bunlar bilindik şeyler. Seyahatimizin sonuna geldik ve dönüş yoluna çıktık.

Ankara’ya dönüş yolunda ilerlerken, her zamanki gibi nemli hava giderek yerini kuruluğa ve başka bir coğrafyaya bıraktı. Manzaranın tadını çıkarıyordum ki, yılllardır bizim Ankara- Antalya güzergâhımızda yol kenarında hep gördüğüm ve hiç gitmediğim o yer gözüme çarptı; Bayat Kilim Atölyesi. Kocama rica ettim ve arabamızı önüne park ettik. Ne bekliyordum ve ne beklemiyordum.

image3 (2

İçeri girdiğimde sadece bir kadını, Ayşe Aslan’ı,  göreceğimi beklemiyordum mesela. Son yıllarda atölyedeki kilim üretiminin, yöre kadınlarının parasal nedenlerle başka gündelik işlerde çalışmayı tercih etmesiyle neredeyse durmuş olduğunu, yüzyıllara ve hatta bin yıllara dayanan Bayat boyuna özgü kilim motiflerinin aktarılacak ve yapacak kişi bulunmadığı için kısa sürede kaybolma noktasına geldiğini öğrenmeyi beklemiyordum. Koskoca atölyede tek bir tezgâh göreceğimi, onun da atölyeyi temizleyen görevlinin geldiğinde dokuduğunu öğrenmeyi de beklemiyordum.

Ayşe Hanım, oğlanın kıpır kıpırlığından rahatsızlık değil Anadolu kadınına özgü bir keyif duyarak atölyeyi bize gezdirirken tüm duyularım bayram etti. Oldukça uzun konuştuk. Bilme, evet. Onca zaman çok düşündüm ve doğru kelime bu. Sohbetimizin çoğunda konuştuklarımızın dışında, o ‘bilme’ vardı. O benim gerçekte neyi aradığımı biliyordu, ben onun gerçekte nelerle mücadele ettiğini. Ben onun gerçekte neyi aradığını biliyordum, o benim gerçekte nelerle mücadele ettiğimi.

image2 (2Tek bir dokuma tezgâhından başka şey olmayan o odayı unutmuyorum mesela ve penceresinden görünen, odayla benzer sadelikteki bozkır tepelere vuran akşam güneşini. Orada binlerce senelik motifleri, ellerde renklenmiş yün ipliklerle dokuduğumu düşledim bir an. Her ilmeği teker teker hissettiğimi. Dokuyup bitirdiğimde benim ismimle anılmayacak bir kilimi, bakan insanların hayranlık duyacağı mükemmellikte dokumaya eyvallah diyen bir ‘var’oluşla (ya da bir ‘yok’oluşla) o anı, o deneyimi sevmeyi hayal ettim. Ve o an bu desenlerin, bu bilgeliğin binlerce yıldır bahsettiğim şekilde yaşamış insanlar tarafından bana, bugünüme taşınmış olduğu bilgisi adeta omuzlarımdan sarstı. Sarsıldım. Bunların nasıl adım adım kaybolduğunu anlatırken Ayşe Hanım’ın sesinde, yılgınlık değil muhteşem bir hayat yaşamış ve son nefesini veren birinin ellerinden tutarkenki teslimiyet ve huzur vardı. Benden bir beklentisi yoktu ve bu işle uğraşırken kazandığı bir bilgelik sonucu, konuşmalarımız sırasından ona vadettiğim onca ümidin esasta kendim için olduğunu bildiğini fark ettim.

Kök boya için toplanmış bitkilerin bulunduğu odanın kapısı açıldığında hissettiklerim. Hissetmek… İşte tüm bunların üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Zanaatı yavaş yavaş yaşamımın bir parçası yaparken, birçok şey düşündüm, birçok şey yaptım ve birçok şey öğrendim. Bir yandan da verdiğim her baskı eğitimi sonrası, bunların yarısı doğallığında malzemelerle bile çalışmış olsa insanların bir süreliğine yaşadığı o huzur dolu farklılaşmayı gördükçe, zanaatın zamanın durduğu, bilgelik ve şifa dolu bir boyuta ait olduğuna ilişkin düşüncelerimden daha da emin oldum.

Anladımki el sanatı, el sanatı yapılarak yaşatılır. Kulağa basit geliyor belki. Oysa benim bu bilgiyi derinden ve gerçekten idrak etmem oldukça zamanımı aldı. Bu zamana kadar çok okumuş beynim ve her geçen gün daha çok canlı-cansızı içine alarak genişleyen kalbimin birleşimiyle yaptığım el sanatından sonuçta bir hoşluk, bir hayır çıkıyor mu, çıkacak mı? Bu öğrendiklerim, denediklerim, yaptıklarım, yazdıklarım Ayşe Aslan’a ve onun gibilere, uğrunda yıllardır çaba harcadıklarına bir katkı, bir destek olacak mı? Bilmiyorum. Hatta kuşaktan kuşağa, bir boyuttan diğerine güzelliğin sözsüz taşındığı bu sonsuzlukta bu kelamımın bir önemi var mı?  Bilmiyorum. Sonuçta artık, binlerce, on binlerce yıllık büyülü bir dünyaya girdiğimi, geldiğim köprünün kaybolduğunu ve geriye dönemeyeceğimi, dönsem de artık eski ben olamayacağımı biliyorum. Bir de şimdi sözlerle anlatabileceğimden çok daha fazla şey bildiğimi biliyorum… image1 (2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayşe Aslan; Bayat Kaymakamlığı Kilim Atölyesi Sorumlusu. Bu atölye ile ilgili dört, beş yıl önce yapılmış olan bir güzel belgesel de var internette. Dilenirse şuradan izlenebilir.

Boynuzlu Doğa

Müzik: Pink Floyd – Things Left Unsaid

Bir yanım yaban benim ve oranın ne kadar çabalanırsa çabalansın ya da ben ne kadar çabalarsam çabalayayım ehlileşmesi mümkün değil. Genelde şefkatli olsam da, o yanımın insanlarla anlaşmak, iyi geçinmek, kavga etmek gibi bir derdi yok. Orada gereksiz nezaketlere, kelimelere yer yok; orası içimin sessizliği, duyular, ‘ol’makla dolu. Orası benim yaratıcı kaynakla direkt temas ettiğim yer. Bazen orada daha uzun kalıyorum, daha az anlıyor, daha çok biliyorum. Bugün de öyle bir gün.

Bugün etrafı yaprak şölenine dönüştüren güçlü bir sonbahar rüzgarı esiyor. Sabah oğlumla bir keçiboynuzu ağacının altında piknik yaptık. Yerlere dökülen keçiboynuzlarını topladık. Yanına usulca ilişen bir kediyi sessizce besledi, sevdi. Sesler, renkler, dokularla ikimiz için de tam bir duyu şöleniydi. Pek konuşmadık, o sırada bizimle konuşan çok şey vardı çünkü. Onun doğayla ve doğasıyla benim yorumlarımdan, anlatmamdan, tercümemden öte bir ilişki kurmasını istiyorum.

Bu sabah doğa, güzel olduğu kadar ürkütücüydü de. İnsanlar; doğanın, aslında kendi doğalarının bu yanıyla ne kadar temasta diye sormadan edemedim. Ay ışığında ormanda yürümek, fırtınalı bir deniz ya da ağaçları kökünden söküp atan bir rüzgar… Doğa o kadar romantik değil. Bazen güzel, bazen çirkin, bazen uysal, bazen yıkıcı. Yanlış söyledim, aslında o bunların hiçbiri de değil, sadece öyle, olduğu gibi…

Bir doğaya yakın olma lafı aldı gidiyor dillerde, anladımki çoğunluğun doğadan kastettiği özenle tasarlanmış, farklı otları ayıklanmış, içinde şık kıyafetlerle, pırıl pırıl ayakkabılarla çay kahve içilen, etrafı çitlerle çevrili bir bahçe. Benim doğam böyle değil ve görüyorum oğlumunki de…

Lale Mevsimi ve Birliktelik

lale_grup_calismasiLalelerin mevsimi geldi:) Onlar ortalıklarda görünmeye başlayınca, düzenlediğim grup çalışmasının kışın gerçekleşen bir toplantısında, dışarıdan topladığımız parçalarla yaptığımız bu lale aklıma düştü. Konuyu çok uzatmak istemiyorum, zira o görüşmemiz konuşmadan da birlikte olunabilineceğiyle ilgiliydi. Bunu tecrübe etmek için de basit bir şey yaptık. Yaklaşık bir saat boyunca doğada sessiz biçimde beraberce yürüdük ve yürüyüş boyunca etrafta ilgimizi çeken üç şey topladık.

Döndüğümüzde herkes topladığı parçaları masa üzerinde bir yere yerleştirdi. O yeri beğenmeyenimiz olduğunda, aldı başka bir yere koydu. Hepimiz tüm parçaların yerinden memnun oluncaya kadar sessizce devam etti bu süreç ve sonuçta da bu resim çıktı ortaya. Arkasından herkeste inanılmaz bir keyif.

Grup çalışmasına katılanların bu satırları gülümseyerek okuduğunu tahmin ediyorum, zira onlar için sürpriz bir çalışma olmuştu. En az konuştuğumuz bu basit toplantı, aylardır düzenli yaptıklarımız arasında en derin farkındalıkları kazandığımız çalışmalardan biri olarak da kaldı.

Eskiye nazaran çok daha fazla iletişiyor olsak da, buna tezat biçimde artan sayıda insan aslında derin bir yalnızlık ve anlaşılmamışlık duygusu içinde olduğunu ifade ediyor. Çünkü gerçek birliktelik yani insanın en temel ihtiyaçlarından biri olan anlaşıldım -ve aidiyet- hissi; sade konuşmadan ötede bir yerde, ‘ol’makla ilgili ve biz o yerden bu yaşantı tarzımızla giderek uzaklaşıyoruz. Doğadan, doğamızdan çoktan uzaklaşmış olduğumuzdan hiç bahsetmiyorum bile.

Burada duracağım. Kendime kısa yazacağıma, yani az konuşacağıma söz verdim, çünkü bahçede yeni açmış pembe lalelerle randevum var. Yanlarına gidip doya doya, sessizce varlıklarının tadını çıkaracağım. Şimdi onlarla birlikte olmanın tam zamanı…

Benim Tarihim

FullSizeRender(19)

1940’larda çekilmiş. Annemin doğup büyüdüğü ev. Eskiden Kızılay’da Meşrutiyet Caddesi’ndeymiş, şimdiki Ersan Otel’in yerinde. Resimdeki büyük teyzelerimden biri. Fikret Teyzem’in hikayesi de burada. https://yenibiranlam.com/2012/08/22/fikret-teyzemin-bayrami/

Geçen aralık ayında bir gündü. Oğlumu anaokuluna bıraktıktan sonra, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde Sivil Mimari Bellek Ankara isimli bir sergi gezdim. Sergi internette de var ve buradan incelenebilir. Gezerken bir süre sonra burnum sızlamaya başladı ve gözümden bir iki yaş damladı. Kendimi bir anda yedi yaşında Kavaklıdere’deki ilkokulumdan eve yürüyerek dönerken gördüm. Tüm kokular, akşamüstü güneşinin tatlı ışık oyunları, çocukların neşeli bağırışları, sokak satıcıları, mahallemiz, annemin işten dönüşü… Bu toprağın tarihinden bir kesit gördüm orada, değeri yeterince bilinmemiş bir önemli dönem.

Münih’ten Ankara’ya döneli bir yılı aştı. İlk buraya geldiğimizde blog okuyucularından biri ‘Birçok insan yurt dışına gidiyor, siz tam tersini yaptınız. Tecrübelerinizi merak ediyorum. Bu yüzden takip edeceğim.’ demişti. O kişiye bir geribildirim sözüm var. Buraya döndüğüme hiç pişman olmadım. Biz dört kuşak Ankara’lıyız. Yüz yıla yakın buradaki geçmişim. Dünya görüşüm, ahlakım, hayattaki duruşum bu topraktan ve atalarımdan aldığım temelleri üzerine kuruldu. Dönmeseydim içimde önemli bir şey hep yarım kalacaktı, ama bu benim hikayem. Herkesin hikayesi aynı değil. Olmak zorunda da değil.

FullSizeRender(20)

1960’larda çekilmiş. Annem. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olurken. Onun gibi bir anneye sahip olduğum için hep çok şanslı hissediyorum kendimi.

Ben Ankara’dan içim ergen olarak gittim, ama yetişkin döndüm. Bu şehrin sokaklarında yeniden dolaşmak, yeterince kıymet bilmeyip, türlü türlü kapris yaptıktan sonra her defasında annemin beni içten, gösterişsiz, sakin, güçlü ve koşulsuz sevgisiyle yine kucaklayışında hissettiğim duyguları yaşatıyor. Keşkeler olsa da, en başta bu şehrin yaşama bu kadar derin köklenmeme izin vermiş olmasından dolayı büyük bir şükran duygusu var içimde. Anadolu hikayeleri çoğunluk köy, kırsal ya da daha küçük kentlere dair -hepsi başım üstüne- ama açıkça görüyorum ki benim bu yaşamım da Anadolu’nun bir hikayesi. Sesimi barışçıl ve kucaklayıcı bulduğunuz için çok mutluyum. Bana bu sesin temellerini aşılayan büyüklerimin hepsi bu şehirde büyüdüler ve neredeyse tümü burada üniversite eğitimi aldı. İnsana değer vermeyi, sevmeyi, kendi gücüme, zekama inanmayı, ama haddimi de bilmeyi ben onlardan öğrendim.

Ankara’ya neden döndüğüme gelince, az önce bahsettiğim gibi, bu toprağı ayağımın altında tekrar hissetmeden ne kadar istesem de bir bütün olarak devam edemeyeceğimi anladığımdandır. Toprağımın, köklerimin beni kendine çekmesidir ve belki de benim ona ihtiyacım olduğu kadar onun da bana ihtiyacı olduğundandır. Kısaca dönerken Ankara’ya ‘Bana ne vereceksin?’ diye sormadım.

IMG_1034(2)Birçok kişi İstanbul’la Ankara’yı kıyaslamaya devam ededursun. Ben de yapmadım değil İstanbul’da yaşadığım dönemde. Ama görünüyor ki, insandaki bu bir şeyleri başka şeylerle anlamsızca kıyaslama alışkanlığı yüzünden, toprağına bıraktım kendi vücuduna etmediği işkence, sokmadığı şekil yok. Kişinin vücudunu beğenmemesiyle, geldiği toprağı beğenmemesi aynı şey bana göre ve varolan özgün güzelliği olduğu gibi kabul etmediği sürece koruması, daha güzelleştirmesi de mümkün değil. İşte Ankara’nın özellikle son yıllarda giderek çirkinleştirilmesi, kendi doğal güzelliklerinin farkına varmayan insanların, başkalarına duydukları özentiden dolayı tercih ettikleri abartı giyim, makyaj veya yaşayış biçimini çağrıştırıyor bana.

Bunları yazarken amacım kimseye nutuk atmak değil. O güzelliği zamanında yeterince fark edememiş ya da fark etse de takdir etmemiş kişilerden biri de benim. Peki tamamFullSizeRender(21) da, ne yapacağım şimdi? Bilirim, bir şey yapmadıkça dertlenmek umutsuzluk içine sokar insanı. Böyle düşüncelerle geçen bir süre sonunda bahsettiğim sergiden de aldığım ilhamla, Ankara sokaklarında gördüğüm, giderek yokolan, gizli saklı kalmış, bana göre tarihi özellik ya da güzellik taşıyan şeyleri kaydetmeye ve zamanla yaptıklarıma yansıtmaya karar verdim, yani benim Ankara’mı anlatmaya karar verdim.

Bu Ankara serimin başlangıcını da Kavaklıdere’de eski bir apartmanın, bana neşeli neşeli dans ediyorlarmış gibi görünen balkon demirlerinden yapıyorum. İsmine de ‘Devinim’ koydum. Üzerinde sonra belki biraz daha çalışacağım. Etrafımıza baktıkça sadece büyüklükleri, en’leri değil ayrıntıları da fark ettiğimiz, takdir ettiğimiz ve yaşattığımız bir devinimin başlaması dileğim. Ama bu içsel devinimi sağlamak için dışta biraz yavaşlamak gerekiyor. En basiti yürümek gerekiyor.

Resimde gördüğünüz, Devinim kalıbıyla baskı yaptığım kumaştan diktiğim bir defter kabı. İçinde de kenar çizgili küçük bir ilkokul defteri var:)Tarih gösteriyor ki insan insan olalı; daha çok güzellik görmeyi, yaratmayı bir çocuk saflığıyla ve gücüyle istemek için hiçbir zaman geç olmadı…

Ben hayal etmeye başladım. Etrafımda en mükemmellini istemiyorum, en gösterişli, en tarihi, en lüks, en zengin, en hızlı, en dinamik, en yeni, en büyük, en yüksek, en… bir şeylere sahip olmak ya da bahsettiğim enlerle dolu bir yer istemiyorum, bu güzel bozkırda kendim olmak, insan olmak ve güzelce yaşamak istiyorum…

P1150539 (3)