Lale Mevsimi ve Birliktelik

lale_grup_calismasiLalelerin mevsimi geldi:) Onlar ortalıklarda görünmeye başlayınca, düzenlediğim grup çalışmasının kışın gerçekleşen bir toplantısında, dışarıdan topladığımız parçalarla yaptığımız bu lale aklıma düştü. Konuyu çok uzatmak istemiyorum, zira o görüşmemiz konuşmadan da birlikte olunabilineceğiyle ilgiliydi. Bunu tecrübe etmek için de basit bir şey yaptık. Yaklaşık bir saat boyunca doğada sessiz biçimde beraberce yürüdük ve yürüyüş boyunca etrafta ilgimizi çeken üç şey topladık.

Döndüğümüzde herkes topladığı parçaları masa üzerinde bir yere yerleştirdi. O yeri beğenmeyenimiz olduğunda, aldı başka bir yere koydu. Hepimiz tüm parçaların yerinden memnun oluncaya kadar sessizce devam etti bu süreç ve sonuçta da bu resim çıktı ortaya. Arkasından herkeste inanılmaz bir keyif.

Grup çalışmasına katılanların bu satırları gülümseyerek okuduğunu tahmin ediyorum, zira onlar için sürpriz bir çalışma olmuştu. En az konuştuğumuz bu basit toplantı, aylardır düzenli yaptıklarımız arasında en derin farkındalıkları kazandığımız çalışmalardan biri olarak da kaldı.

Eskiye nazaran çok daha fazla iletişiyor olsak da, buna tezat biçimde artan sayıda insan aslında derin bir yalnızlık ve anlaşılmamışlık duygusu içinde olduğunu ifade ediyor. Çünkü gerçek birliktelik yani insanın en temel ihtiyaçlarından biri olan anlaşıldım -ve aidiyet- hissi; sade konuşmadan ötede bir yerde, ‘ol’makla ilgili ve biz o yerden bu yaşantı tarzımızla giderek uzaklaşıyoruz. Doğadan, doğamızdan çoktan uzaklaşmış olduğumuzdan hiç bahsetmiyorum bile.

Burada duracağım. Kendime kısa yazacağıma, yani az konuşacağıma söz verdim, çünkü bahçede yeni açmış pembe lalelerle randevum var. Yanlarına gidip doya doya, sessizce varlıklarının tadını çıkaracağım. Şimdi onlarla birlikte olmanın tam zamanı…

Açılış

Fotoğraf arkadaşım Sagit Porat'a ait. Schumacher College'da 2011'de grupça yaptığımız bir çalışmadan. Oğlum da karnımda bizlerle beraberdi.

Fotoğraf arkadaşım Sagit Porat’a ait. Schumacher College’da 2011’de grupça yaptığımız bir çalışmadan. Oğlum da karnımda bizlerle beraberdi.

Son yazımdan bu yana uzun bir boşluk oldu. Aslında biraz ara verdim ve dikkatimi diğer işlerime yoğunlaştırdım. Blog yazmak hem kolay, hem değil. Özellikle de benim gibi bir şeyi sadece yapmış olmak için yapmaktan hoşlanmıyorsanız.

Bu arada yeni bir çalışma grubu başladı. Ufak, mini minnacık ama cevap aradığı soruların boyutu büyük bir grup bu. Sizi de çalışmamıza zaman zaman -tabii dilerseniz- dahil etmeyi arzuluyorum. Bana göre birbirimizi görmüyor olmamız beraber olmadığımız anlamına gelmiyor. Bu niyetten yola çıkarak çalışmanın açılışında yaptığımız imgeleme deneyini paylaşmak istedim. Böylelikle uzun bir aradan sonra blogda yine bir ‘ses’ veriyorum:) Umarım sizler de bizler gibi bu deneyimden keyif alırsınız ve sonrasında duygu ve düşüncelerinizi bizimle de paylaşırsınız.

Çalışma için yaklaşık 15 dakika kadar rahatsız edilmeyeceğiniz sakin bir ortam gerekiyor. Dilerseniz bizim gibi grup halinde de yapabilirsiniz.

Ses kayıdındaki müzik meditasyon yaparken sıklıkla dinlediğim bir albümden – Klaus Wiese, Ted De Jong & Mathias Grassow – El-Hadra – The Mystik Dance.

Bahar Geldi, Kuşlar Cıvıl Cıvıl

P1130854 (2)Bahar geldi. Kuşlar cıvıl cıvıl. Günle gece eşitlendi. Artık önümüz aydınlık.

Bu hafta iki güzel şey yaptım, sizlerle paylaşmak isterim. Birincisi; ağaçlarım evdeki perdelerimizde orman oldu. Çizdim, oydum, kestim, diktim, biçtim, baskı yaptım… Ben çok sevdim. Kocam ve gören herkes çok sevdi. Onlara baktıkça sevinç, özgürlük, umut ve tuhaf bir biçimde gurur duyuyorum.

P1130877 (2)

İkincisi; çalışma grubumuz ilk kez bu hafta biraraya geldi. Gerçekten çok güzel bir başlangıçtı. Zihininlerimize ve kalplerimize yeni tohumlar ektik ve çok güzel Anadolu hikayeleri ve masalları da dinledik birbirimizden. Şimdide yaşadığımız hikayenin güzel bir sonla bitmesi için önemli sorular sorduk ve onlara önümüzdeki çalışmalarda beraberce mütevazi cevaplar arayacağız.

Pervane ve Perde

P1130785 (2)Bazı zamanlar bu sabah olduğu gibi öyle çok kelimeyle yükleniyorum ki, kelimelerin bana hissettirdikleri anlamı dışarı aktaramayacağım heyecanı sarıyor içimi. Bir an önce kâğıt kalem ya da bir bilgisayar ve biraz da tek başınalık bulmak istiyorum. Bir yazar değilim, olma hayalleri de kurmadım. Buna rağmen beni yazmam için her fırsatta yüreklendiriyorsunuz. Bunun için sizlere derin şükran duyuyorum.

Beni Türkçe bilmeyen bazı arkadaşlarım da çeviri programları vasıtasıyla okuyorlar. Söylediklerime bu içten ilginize birgün İngilizce yazmayı da borçluyum. Bilmenizi isterim ki, kendi dilimde yazmamda ısrar etmemin sebebi kesinlikle milliyetçilik değil, İngilizcenin ya da Almancanın bana veremediği ve anadilim Türkçenin bana verebildiği şeylere şu an çok ihtiyacım olmasıdır. Bunlardan birincisi cinsiyetler olmaksızın düşünebilmenin ve konuşabilmenin, yani ‘She-He-It’ ayrımı yapmamadan, sadece ‘O’ diyebilmenin zihnime getirdiği farklı düşünce yapısını doya doya deneyimleyebilmek. İkincisi kelimelerin derin anlamlarına daha kolay erişebilmek. Kendime yeni bir şeyler söylemek için bunlara çok ihtiyaç duyuyorum.

P1130739 (2)

Geldiğimden beri çok şey değişse de içimde, tek bir şey değişmedi. Gündem ne kadar çekilmez olursa olsun, hala burada olmanın getirdiği şükranla doluyum. Beni buraya ışığın pervaneyi çektiği gibi çekenin ve geldiğimde de derin bir hoşgeldim duygusunu yaşatanın; sabah akşam mikrofon elinde avaz avaz bağıran, biz-siz ayırımı yapıp bu toprağın değerlerini temsil ettiğini iddia eden insanların yaratmaya çalıştığı kültürden kesinlikle çok farklı, kelimelerden ötede bir şey olduğunu da biliyorum ve bunun ne olduğunu keşfetmeyi diliyorum.

P1130741 (2)

Bunlar neden çıktı şimdi diye sorabilirsiniz. Bir perdeden çıktı. Hani kumaşını alma hikâyesini anlattığım perdeden. Kumaş baskısı, dikiş gibi birçok eylemde ilkleri yaşadığım için tamamlamam biraz zaman aldı ve farkındalıkla yapılmaya çalışılan her davranış gibi bana kendim hakkında çok şey öğretti. En önemlisi de dönem dönem zihnimde yarattığı boşluk, bir ilhamın fırsat bulup içimden çıkabilmesine ve beraberinde de yeni bir grup çalışmasının ilk tohumlarını atabilmeme imkân sağladı. Arkasından bu ilham; zekâsı ve ruhu pırıl pırıl olan üç kadını, Anadolu’nun hikâyelerini ve doğasını kendi gözlerinden, bugünde beraberce keşfetmek üzere kendine çekti. Henüz çalışmaya başlamadık. Ne demişler; gün ola hayır ola.

P1130732 (2)

Belki de ileride bu çalışmadan çıkacak güzel şeyler için, işte bu perdeyle başladı diyeceğim ya da Türkiye’ye gelmeden önce ‘bir tesadüf’ hayatıma girmiş, sonra bana kendisini çizmem için ilham vermiş, sonra bir perdeye yansımış olan bir yusufçukla. Işığa doğru çekilen, kilometrelerce yüksek hızda uçabilen, aniden yön değiştirebilen, dilerse havada durabilen ve ona bu muhteşem yeteneği veren kanatlarıyla yargısızca doğanın tüm renklerini yansıtabilen yusufçuk diğer adıyla bir pervaneyle. Ya da…

Neyse hep kendime dediğim gibi tüm bunlar ne önemsiz, ne de önemli… Ne demişler, gün ola hayır ola..

P1130455 (2)

Çirkin Ördek Yavrusu

kugu_devon

Geçen Kasım ayının sonları, bir akşam üstüydü. Kadın çalışma grubumuzun buluşması bu sefer bende olacaktı. Hazırlık yapabilmem için eşim eve erken geldi. Babası bıdıkla ilgilenirken yiyecekleri hazırladım. Menüde -ayıptır söylemesi- sebzeli pilav, cacık, salata, pancar turşusu vardı ve tabi ki bir de demli çay. İnce belli bardaklarda. Çok seviyorlar öyle çay içmeyi. Her geldiklerinde rica ediyorlar, ben de zevkle yapıyorum.

Yemekler masadaki yerlerini aldıklarında, misafirler de teker teker gelmeye başladı. Bizim bıdık oğlan çok komikti. Onca güzel kadını birarada görünce birden ne yapacağını şaşırdı. Çayları doldururken en son gördüğümde durup durup yere yatıyordu. Neticede gördüğü ilgiden, sevildiğine ve çok şirin olduğuna ikna oldu. Gözlerde uyku kendini belli etmeye başladı. Babası da onu yatmaya götürdü.

Biz de çalışma odamın kapısını kapattık. Bardaklar bir dolup bir boşalırken çay da içimizi iyice ısıttı. Önce görüşmediğimiz zamanda hayatımızda neler olduğunu birbirimize anlattık her zaman ki gibi. Bir yandan da karnımız doydu, yavaş yavaş tabaklar sehpalardan mutfağa taşındı ve çalışma vaktimiz geldi.

Gruba liderlik etme sırası bendeydi. Bizdeki (geçici) liderin görevi sezgi aracılığıyla o gün çalışmada ne yapılacağına karar vermek, gerekli ortamı hazırlamak, açıklamaları yapmak ve sonrasında lider kimliğinden çıkıp bizzat uygulamalara katılmak. Yaptıklarımız birer deney, yani kimse uygulamanın sonunda neyin ortaya çıkacağını bilmiyor. Bu nedenle de uygulamalara ön yargısız bir açıklıkla katılmak da kurallardan biri. Çalışmalarımız hep sürprizlerle dolu oluyor.

Dedim ya o gün sıra bendeydi. İçimden, Kurtlarla Koşan Kadınlar (Women Who Run with Wolves – Clarissa Pinkola Estes) kitabındaki Çirkin Ördek Yavrusu (The Ugly Duckling) masalını beraber okumak geldi. Bu bilindik masal, çok ama çok güzel bir anlatımla (biraz da büyükler için) yazılmış o kitapta. Masalı önceden okumuş olduğum ve grupla beraber bu sefer dinleme şansını kullanmak istediğim için bir başkasının okumasını önerdim, onlar da kabul ettiler. Amerikalı arkadaşımız okumaya gönüllü oldu. Tıpkı soba önündeki eski kış günleri gibi ışıkları azalttık. Herkes kendisine rahat bir yer buldu ve mükemmel bir canlandırmayla okuyan arkadaşımızın sesinde masal alemine daldık.

Çirkin ördek yavrusunu eminim birçok kişi bilir. Hani ördek anne kuluçkadayken yanlışlıkla bir kuğu yumurtası karışır yumurtalarının arasına, ama anne bunu fark etmez. Sonunda yumurtalar birer birer çatlar. Ancak kuğu yavru en son çıkar yumurtadan. Başlangıçta görünüşü tuhaf ve çirkin gelse de ördek anne onu da sever ve diğer yavrularıyla birlikte büyütmeye başlar. Fakat bu yavru zaman içinde farklı görünüşü nedeniyle ördek topluluğu tarafından itilip kakılmaya ve alay edilmeye başlanır. Annenin içi parçalanır. Göğüs gerer bu duruma ve korur ‘tuhaf’ yavrusunu, ama bir süre sonra ördeklerin bir türlü bitmeyen aksine artan baskılarından bıkar ve çirkin yavrusuna ‘Keşke buralardan gitseydin.’ der. Böylece yavru kaçar… ve yine başına farklılığından dolayı bir sürü bela geldikten sonra nihayet kendi gibi kuğulara rastlar ve aslında bir ördek değil bir kuğu olduğunu keşfederek mutlu sona ulaşır.

Masalın okuması bittiğinde derin bir sessizlik oluştu grupta. Hepimizin içinde bazı noktalar ‘tetiklenmişti’. Yüzyıllarca yaşayan ve farklı farklı söylense de birçok kültür tarafından paylaşılan bu tarz masalların, efsanelerin, söylencelerin özelliği de bu. İçlerinde barındırdıkları simgesel öğeler bilinçaltının hassas noktalarına nişan alır ve böylelikle kişiyi bazen gizli kalmış güçleriyle, bazen de karanlık yönleriyle buluşmaya çağırır. Bu süreci, yani kollektif bilinçaltının ürünleri olan ortak simgelerin (metaforların) insan psikolojisi üzerindeki güçlü etkisini keşfedenlerden biri ustalar ustası Jung’dur ve görüşleriyle sanattan, bilime çok kişiyi etkilemiştir. Bence hikayeler edebiyat zevkinin yanı sıra insanın kendisini keşfetmesi açısından da vazgeçilmezler.

Masalın beni en çok etkileyen kısmı yukarıda anlattığım parçaydı. Yani çocuğun farklılığından rahatsız olan toplumla, ne kadar çabalasa da başa çıkamayan annenin sonunda ‘kaç git’ demesiydi. Çok ama çok şey düşündürdü. Toplumun genelinin değer yargıları her zaman doğru muydu? Hiçbir anne farklı olduğu için masalda olduğu gibi çocuğundan kolay kolay vazgeçmiyordu tabi ki, ama çocuğunun sahip olduğu farklılıklarla ve özellikle de toplum tarafından onay görmeyenlerle nasıl başa çıkıyordu? Onu kuğu olduğu halde zarar görmemek adına ördek olmaya mı zorluyordu ya da en sonunda o da çocuğunu tuhaf kabul edip toplum karşısında utanç mı hissediyordu, hatta bundan dolayı çocuğuna kızgınlık mı duyuyordu? Eğer ördek anne baskılara dayansaydı ve çocuğunu olduğu gibi sevseydi, nasıl olurdu kuğunun yaşamı? Bir anne bunun için gereken gücü nasıl kazanabilirdi? Normal neydi ve buna kim, nasıl karar veriyordu? Kitabın yazarı Clarissa Pinkola Estes de bu noktalar üzerinde duruyor. Daha bitmedi. Peki ya kendimizde sahip olduğumuz farklılıklar, mesela yaratıcılığımız. Toplumdan çekinip onlara da ‘keşke gitsen mi’ diyorduk, yoksa sahip mi çıkıyorduk? Her iki davranışın da bedelleri neydi? Bu konuları ve daha bir çoğunu konuştuk masal sonrasında grupla.

Şimdilerde bu hikaye ve konuştuklarımız yine aklıma düştü.Bizim bıdık oğlan onyedi aylık oldu. Arkadaşlarımın çoğunun geribildirimine göre (maaşallah) genelde uyumlu bir oğlan. Kafası baya da şeye yeter oldu, ama yine de bu yaşta hafıza yeterince gelişmediği için “yapma” sözünün uzun süre geçerli olduğunu anlayamıyor. Yapma deyince o an dursa da, sonra bir daha bir daha yapıyor. Bıdığın bir özelliği de şarkı söylemeyi ve özellikle de son zamanlarda evde bağıra bağıra söylemeyi çok sevmesi. Evimizin alt katında iki ayrı dairede, biri kadın biri erkek iki tek başına yaşayan komşumuz var. Kırklı yaşlarındalar her ikisi de. Kadın olan sesten hiç rahatsız olmadığını ve aksine binanın onun sesleri sayesinde yaşam dolduğunu söylüyor. Erkek ise dışarıda gördüğünde bizi görmezden geliyor, evindeyken de oğlanı susturmam için sürekli duvarlara vuruyor veya bizi ev sahibine şikayet ediyor. Bu yüzden banyomuza aşağıya ses geçirmesin diye izolasyon yapılacak yakında.

Bugünlerde çelişki yaşadığım durum şu: Çocuklara sınırsız özgürlük verilmesi taraftarı değilim. Ama çocuğum daha çok küçük. Bir buçuk yaşını bile doldurmadı. Sürekli duvara vuran komşumuzun şikayetlerine son vermek için oğluma sesimi yükseltmem gerek. Bunu yapmak istemiyorum. Çünkü bu davranış; onu bebekliğini yaşamasından dolayı utandırmam, şarkı söylemeye çalıştığı için kendinde bir sorun olduğunu hissettirmem ve kim bilir belki de gelişen bir yeteneğine aşağıdaki komşuyla kavga etmemek için ‘kaç git buradan’ demem anlamına geliyor benim için.

Aşağıdaki komşuya hak da vermek istiyorum. Ses rahatsız edici olabiliyor çünkü. Sanırım biraz da adamın ‘çocuğuna sahip çıkamıyorsun.’ yargısından da yoruldum. İşte o noktada bu hikaye aklıma geldi. Dur bir dakika dedim kendime. Üst katımızda da iki çocuk yaşıyor. Onların gürültülerinden, koşuşturmalarından dolayı biz kocamla duvarlara hiç vurmadık. Üstelik ben de evde çalışıyorum, tez yazdım hatta. Peki aşağıda, gürültüyü ‘Tabi ki o kadar olacak.’ diye doğallıkla karşılayan diğer kadın komşumuza ne demeli. En sonunda sordum kendime; kim haklıydı bu durumda, bir kuğuyu bir türlü ördek olamadığı için sürekli eleştiren komşu mu, yoksa doğasını yaşayan ve başkası da elinden gelmeyen kuğu mu? Bu soru, durumu net görmemi ve ne yapacağıma karar vermemi kolaylaştırdı.

Sorun da böylece içimde çözülmüş oldu. Oğlumu şu anda yapamayacağı bir şeye zorlamamaya karar verdim. Yani o yaptığının başkalarını rahatsız edebileceğini anlayacak olgunluğa erişinceye kadar, ‘yetişkin’ kişilerin bebeğimin bebekçe davranmasına anlayış göstermesi gerekecekti ve eğer anlayış gösteremiyorlarsa da bu durumla bıdığa yansıtmadan benim başaçıkmam gerekecekti. Sanırım çocuk ya da ergen değil, yetişkin olmanın özelliklerinden biri de buydu. Yani kimden, neyi, ne kadar bekleyeceğini bilmek, görece olarak zayıf konumda olanı, azınlıkta olanı kollamak ve ona gereken yaşam alanını açmak. Siz de fark ettiniz mi, bu açıdan bakıldığında günümüzün yaygın ‘Ben Kültürü’nde (İngilizce ‘Me Culture’ olarak geçiyor) yetişkin olarak tanımlanacak insan sayısı birden azalıyor sanki.