Lale Mevsimi ve Birliktelik

lale_grup_calismasiLalelerin mevsimi geldi:) Onlar ortalıklarda görünmeye başlayınca, düzenlediğim grup çalışmasının kışın gerçekleşen bir toplantısında, dışarıdan topladığımız parçalarla yaptığımız bu lale aklıma düştü. Konuyu çok uzatmak istemiyorum, zira o görüşmemiz konuşmadan da birlikte olunabilineceğiyle ilgiliydi. Bunu tecrübe etmek için de basit bir şey yaptık. Yaklaşık bir saat boyunca doğada sessiz biçimde beraberce yürüdük ve yürüyüş boyunca etrafta ilgimizi çeken üç şey topladık.

Döndüğümüzde herkes topladığı parçaları masa üzerinde bir yere yerleştirdi. O yeri beğenmeyenimiz olduğunda, aldı başka bir yere koydu. Hepimiz tüm parçaların yerinden memnun oluncaya kadar sessizce devam etti bu süreç ve sonuçta da bu resim çıktı ortaya. Arkasından herkeste inanılmaz bir keyif.

Grup çalışmasına katılanların bu satırları gülümseyerek okuduğunu tahmin ediyorum, zira onlar için sürpriz bir çalışma olmuştu. En az konuştuğumuz bu basit toplantı, aylardır düzenli yaptıklarımız arasında en derin farkındalıkları kazandığımız çalışmalardan biri olarak da kaldı.

Eskiye nazaran çok daha fazla iletişiyor olsak da, buna tezat biçimde artan sayıda insan aslında derin bir yalnızlık ve anlaşılmamışlık duygusu içinde olduğunu ifade ediyor. Çünkü gerçek birliktelik yani insanın en temel ihtiyaçlarından biri olan anlaşıldım -ve aidiyet- hissi; sade konuşmadan ötede bir yerde, ‘ol’makla ilgili ve biz o yerden bu yaşantı tarzımızla giderek uzaklaşıyoruz. Doğadan, doğamızdan çoktan uzaklaşmış olduğumuzdan hiç bahsetmiyorum bile.

Burada duracağım. Kendime kısa yazacağıma, yani az konuşacağıma söz verdim, çünkü bahçede yeni açmış pembe lalelerle randevum var. Yanlarına gidip doya doya, sessizce varlıklarının tadını çıkaracağım. Şimdi onlarla birlikte olmanın tam zamanı…

Geleceğe Dair

İşte yine aynısı oldu. Sabah kalktım ve aniden içime bir araya getirmem ve yazmam için bir dolu kavram yığıldı. Ben onlara bakınca birlikte çok anlamlı geliyorlar, ama gel gör ki sözlere dökmeye kalktığımda kalbim bazen hızla çarpıyor, çünkü düşüncelerimle içsel olarak gördüğüm manzaranın hızına yetişemiyorum. Çok güçlü bir görüntü ve birkaç yıl önce okuduğum ‘Presence – Human Purpose and the Field of the Future’* kitabında sadelikle açıklanan şekilde, aslında ortaya çıkmak üzere hazırlananın sezgisiyle dolduğumu biliyorum. Demiştim açıklamam zor diye:)

Çok değişik zamanlara doğru gidiyoruz. Hiç sanıldığı gibi genel politikanın tartıştığı düzeyde sığ, insanı dinlerken bile dikkatini toplayamamasına yol açacak düzeyde sıkan, klişelerle dolu, basit felsefeli bir gelecek değil o, daha derin. Bazen içinde bulunduğumuz durumun karamsar haline bakan yanım bu sezgilerimi onaylamıyor, ama bu konudaki sezgilerim çok güçlü ne yapayım. Tabii güzelden ne anlaşıldığına bağlı. Ben güzelden, farkındalık, kavrayış ve tekâmül anlıyorum.

Ankara’ya ilk geldiğimde,şu yazımda bahsettiğim Anadolu Hikayeleri grubu çalışmasında bir seferinde Şahmeran masalını anlatmıştım. Tuhaf bir tecrübeydi. Masal dinlediğimde değil asıl anlattığımda beni derinden etkiledi ve o günden sonra da yılanlarla ilgili bu topraklarda yaşayan değişik bakış açıları dikkatimi çekmeye başladı. Katman üstüne, katman, katman, katman… İşte bu yüzden özellikle bu günlerde ortalıkta dolanan o düşünceler ve söylemler gerçekte sahip olduğumuz bu derin kültürün yanında basitleştirilmiş kitap özetleri gibi geliyorlar. Yani sıkıcılar.

Başka bir örnek; Ankara tarihi üzerine biraz daha gerilere doğru araştırma yapmaya başladığımda şu yazıda yazmış olduklarımın gerçekte bazı açılardan eksik olduğunu görmem olabilir. Evet doğa bakımından İngiltere’ye benzemiyordu ve bambaşka bitki örtüsüne, böceklere, hayvanlara ve olayların meydana gelmesinde farklı bir tarihsel sıralamaya ev sahipliği yapıyordu, bu da Anadolu’daki sanatı ve söylemi kesinlikle etkiliyor, başkalaştırıyordu.** Ama düşündüğümün aksine, doğup büyüdüğüm yerin Keltlerle büyük bir alakası vardı, sadece ben bunun yeterince farkında değildim. Ankara -o zamanki tabiriyle Ankyra- eskiden Kelt kökenli Galatlara başkentlik yapmıştı.*** Sonrasında bu kültürün şehre adını vermesi dahil bugünüme etkilerini yavaş yavaş görmeye başladım.

Son dönemde öğrendiklerimi, keşfettiklerimi anlat anlat bitiremem ve bana kalsa saatlerce konuşabilirim bu konuda, bu yüzden yazıyı şununla bitirmek istiyorum. Blogu İngilizce yazsam çok daha fazla okuyucum olacağını bilmeme rağmen Türkçe yazmakta içsel olarak ısrar etmemin nedeni, Türkçenin dil yapısı gereği bazı konularda özgürce düşünme imkanı sağlamasıdır. Bu özellik de aşağıdaki videoda Timur Davletov tarafından çok güzel açıklanmış. Tabii ki her şey gibi doğuştan sahip olduğum bu özgürlüğü ve fırsatı yeterince farkında olarak kullanmak ya da kullanmamak da bana kalmış:)

Daha neler neler var keşfedilecek, farkedilecek. Sizi de heyecanlandırmıyor mu bu?

Kaynaklar

  • Presence: Human Purpose and the Field of the Future – Peter Senge, Otto Scharmer, Joseph Jaworski, Betty Sue Flowers; Varlık, Varoluş (bu kelime kitapta çok anlamda kullanılıyor) – İnsanın Niyeti ve Geleceğin Alanı

**Türkiye’nin Endemik Bitkileri, Hasan Torlak, Mecit Vural, Zeki Aytaç. Bu konuda çok güzel bilgiler içeriyor. İngilize Baskısı: Endemic Plants of Turkey

*** Ankara: Küçük Asya’nın Bin Yüzü; Suavi Aydın, Kudret Emiroğlu, Ömer Türkoğlu, Ergi D. Özsoy

Açılış

Fotoğraf arkadaşım Sagit Porat'a ait. Schumacher College'da 2011'de grupça yaptığımız bir çalışmadan. Oğlum da karnımda bizlerle beraberdi.

Fotoğraf arkadaşım Sagit Porat’a ait. Schumacher College’da 2011’de grupça yaptığımız bir çalışmadan. Oğlum da karnımda bizlerle beraberdi.

Son yazımdan bu yana uzun bir boşluk oldu. Aslında biraz ara verdim ve dikkatimi diğer işlerime yoğunlaştırdım. Blog yazmak hem kolay, hem değil. Özellikle de benim gibi bir şeyi sadece yapmış olmak için yapmaktan hoşlanmıyorsanız.

Bu arada yeni bir çalışma grubu başladı. Ufak, mini minnacık ama cevap aradığı soruların boyutu büyük bir grup bu. Sizi de çalışmamıza zaman zaman -tabii dilerseniz- dahil etmeyi arzuluyorum. Bana göre birbirimizi görmüyor olmamız beraber olmadığımız anlamına gelmiyor. Bu niyetten yola çıkarak çalışmanın açılışında yaptığımız imgeleme deneyini paylaşmak istedim. Böylelikle uzun bir aradan sonra blogda yine bir ‘ses’ veriyorum:) Umarım sizler de bizler gibi bu deneyimden keyif alırsınız ve sonrasında duygu ve düşüncelerinizi bizimle de paylaşırsınız.

Çalışma için yaklaşık 15 dakika kadar rahatsız edilmeyeceğiniz sakin bir ortam gerekiyor. Dilerseniz bizim gibi grup halinde de yapabilirsiniz.

Ses kayıdındaki müzik meditasyon yaparken sıklıkla dinlediğim bir albümden – Klaus Wiese, Ted De Jong & Mathias Grassow – El-Hadra – The Mystik Dance.

Bahar Geldi, Kuşlar Cıvıl Cıvıl

P1130854 (2)Bahar geldi. Kuşlar cıvıl cıvıl. Günle gece eşitlendi. Artık önümüz aydınlık.

Bu hafta iki güzel şey yaptım, sizlerle paylaşmak isterim. Birincisi; ağaçlarım evdeki perdelerimizde orman oldu. Çizdim, oydum, kestim, diktim, biçtim, baskı yaptım… Ben çok sevdim. Kocam ve gören herkes çok sevdi. Onlara baktıkça sevinç, özgürlük, umut ve tuhaf bir biçimde gurur duyuyorum.

P1130877 (2)

İkincisi; çalışma grubumuz ilk kez bu hafta biraraya geldi. Gerçekten çok güzel bir başlangıçtı. Zihininlerimize ve kalplerimize yeni tohumlar ektik ve çok güzel Anadolu hikayeleri ve masalları da dinledik birbirimizden. Şimdide yaşadığımız hikayenin güzel bir sonla bitmesi için önemli sorular sorduk ve onlara önümüzdeki çalışmalarda beraberce mütevazi cevaplar arayacağız.

Pervane ve Perde

P1130785 (2)Bazı zamanlar bu sabah olduğu gibi öyle çok kelimeyle yükleniyorum ki, kelimelerin bana hissettirdikleri anlamı dışarı aktaramayacağım heyecanı sarıyor içimi. Bir an önce kâğıt kalem ya da bir bilgisayar ve biraz da tek başınalık bulmak istiyorum. Bir yazar değilim, olma hayalleri de kurmadım. Buna rağmen beni yazmam için her fırsatta yüreklendiriyorsunuz. Bunun için sizlere derin şükran duyuyorum.

Beni Türkçe bilmeyen bazı arkadaşlarım da çeviri programları vasıtasıyla okuyorlar. Söylediklerime bu içten ilginize birgün İngilizce yazmayı da borçluyum. Bilmenizi isterim ki, kendi dilimde yazmamda ısrar etmemin sebebi kesinlikle milliyetçilik değil, İngilizcenin ya da Almancanın bana veremediği ve anadilim Türkçenin bana verebildiği şeylere şu an çok ihtiyacım olmasıdır. Bunlardan birincisi cinsiyetler olmaksızın düşünebilmenin ve konuşabilmenin, yani ‘She-He-It’ ayrımı yapmamadan, sadece ‘O’ diyebilmenin zihnime getirdiği farklı düşünce yapısını doya doya deneyimleyebilmek. İkincisi kelimelerin derin anlamlarına daha kolay erişebilmek. Kendime yeni bir şeyler söylemek için bunlara çok ihtiyaç duyuyorum.

P1130739 (2)

Geldiğimden beri çok şey değişse de içimde, tek bir şey değişmedi. Gündem ne kadar çekilmez olursa olsun, hala burada olmanın getirdiği şükranla doluyum. Beni buraya ışığın pervaneyi çektiği gibi çekenin ve geldiğimde de derin bir hoşgeldim duygusunu yaşatanın; sabah akşam mikrofon elinde avaz avaz bağıran, biz-siz ayırımı yapıp bu toprağın değerlerini temsil ettiğini iddia eden insanların yaratmaya çalıştığı kültürden kesinlikle çok farklı, kelimelerden ötede bir şey olduğunu da biliyorum ve bunun ne olduğunu keşfetmeyi diliyorum.

P1130741 (2)

Bunlar neden çıktı şimdi diye sorabilirsiniz. Bir perdeden çıktı. Hani kumaşını alma hikâyesini anlattığım perdeden. Kumaş baskısı, dikiş gibi birçok eylemde ilkleri yaşadığım için tamamlamam biraz zaman aldı ve farkındalıkla yapılmaya çalışılan her davranış gibi bana kendim hakkında çok şey öğretti. En önemlisi de dönem dönem zihnimde yarattığı boşluk, bir ilhamın fırsat bulup içimden çıkabilmesine ve beraberinde de yeni bir grup çalışmasının ilk tohumlarını atabilmeme imkân sağladı. Arkasından bu ilham; zekâsı ve ruhu pırıl pırıl olan üç kadını, Anadolu’nun hikâyelerini ve doğasını kendi gözlerinden, bugünde beraberce keşfetmek üzere kendine çekti. Henüz çalışmaya başlamadık. Ne demişler; gün ola hayır ola.

P1130732 (2)

Belki de ileride bu çalışmadan çıkacak güzel şeyler için, işte bu perdeyle başladı diyeceğim ya da Türkiye’ye gelmeden önce ‘bir tesadüf’ hayatıma girmiş, sonra bana kendisini çizmem için ilham vermiş, sonra bir perdeye yansımış olan bir yusufçukla. Işığa doğru çekilen, kilometrelerce yüksek hızda uçabilen, aniden yön değiştirebilen, dilerse havada durabilen ve ona bu muhteşem yeteneği veren kanatlarıyla yargısızca doğanın tüm renklerini yansıtabilen yusufçuk diğer adıyla bir pervaneyle. Ya da…

Neyse hep kendime dediğim gibi tüm bunlar ne önemsiz, ne de önemli… Ne demişler, gün ola hayır ola..

P1130455 (2)