Mikro Yiğitlikler 


Üzerinde ilhamını verdiğin keçilerin deneme baskıları olan tshirt, bostanımızdan bir domates koparmış keyifle yiyorsun… Banaysa ilham üstüne ilham geliyor ve onları yaşama geçirecek yeterince vaktim yok… Bir ferahlıkla, bir sıkışmışlık hissi aynı anda… Birleştirmem için noktalar belirdikçe beliriyor, ama onları birleştirmek için ömrümde zamanım olacak mı bilemiyorum… Sana kendi şarkını söylemeyi öğretirken, kendi şarkımı ömrüm yetip doya doya söyleyebilecek miyim bir gün bilmiyorum… Her an istediğimiz her şeyi yapmak mümkün değil hayatta, mümkün olmamalı da, bu ergen cümlelerini ait oldukları zamana göndereli çok oldu… Anlamlı bir yaşamın kısa yolu yok, kestirmesi yok, kesin cevapları yok… Anlamlı bir yaşam insanın her gün yaptığı, gözle görülmeyen mikro yiğitliklerden oluşuyor…

Bir Senelik Yazı

P1150885Bu yazıyı Hıdırellez Günü yazmaya başladım. Yazı masamın karşısında bir gül ağacı, üzerinde kızıl tomurcuklar…

Birazdan anlatacağım karşılaşma gerçekleştiğinden beri bir yıl geçti neredeyse, ama hala o pırıl pırıl, güçlü ve içtenlikli bakan gözler aklımda. Bir Pazar günü karayolunun yanında bir binada tek başına nasıl böyle korkusuz olabilir diye düşünmüştüm.

Geçen yaz Fethiye Ölüdeniz’e gittik. Bir doğa cennetinin etrafında çoğu bizde pek olmamış hissi uyandıran tesislerde kaldık, gezindik, yemek yedik. Kişiler ne kadar istese de bazı şeylerin olması, olgunlaşması, özgünleşmesi için zaman geçmesine ihtiyaç var, on yıllar, bir iki nesil ve hatta asırlar. Neyse, bunlar bilindik şeyler. Seyahatimizin sonuna geldik ve dönüş yoluna çıktık.

Ankara’ya dönüş yolunda ilerlerken, her zamanki gibi nemli hava giderek yerini kuruluğa ve başka bir coğrafyaya bıraktı. Manzaranın tadını çıkarıyordum ki, yılllardır bizim Ankara- Antalya güzergâhımızda yol kenarında hep gördüğüm ve hiç gitmediğim o yer gözüme çarptı; Bayat Kilim Atölyesi. Kocama rica ettim ve arabamızı önüne park ettik. Ne bekliyordum ve ne beklemiyordum.

image3 (2

İçeri girdiğimde sadece bir kadını, Ayşe Aslan’ı,  göreceğimi beklemiyordum mesela. Son yıllarda atölyedeki kilim üretiminin, yöre kadınlarının parasal nedenlerle başka gündelik işlerde çalışmayı tercih etmesiyle neredeyse durmuş olduğunu, yüzyıllara ve hatta bin yıllara dayanan Bayat boyuna özgü kilim motiflerinin aktarılacak ve yapacak kişi bulunmadığı için kısa sürede kaybolma noktasına geldiğini öğrenmeyi beklemiyordum. Koskoca atölyede tek bir tezgâh göreceğimi, onun da atölyeyi temizleyen görevlinin geldiğinde dokuduğunu öğrenmeyi de beklemiyordum.

Ayşe Hanım, oğlanın kıpır kıpırlığından rahatsızlık değil Anadolu kadınına özgü bir keyif duyarak atölyeyi bize gezdirirken tüm duyularım bayram etti. Oldukça uzun konuştuk. Bilme, evet. Onca zaman çok düşündüm ve doğru kelime bu. Sohbetimizin çoğunda konuştuklarımızın dışında, o ‘bilme’ vardı. O benim gerçekte neyi aradığımı biliyordu, ben onun gerçekte nelerle mücadele ettiğini. Ben onun gerçekte neyi aradığını biliyordum, o benim gerçekte nelerle mücadele ettiğimi.

image2 (2Tek bir dokuma tezgâhından başka şey olmayan o odayı unutmuyorum mesela ve penceresinden görünen, odayla benzer sadelikteki bozkır tepelere vuran akşam güneşini. Orada binlerce senelik motifleri, ellerde renklenmiş yün ipliklerle dokuduğumu düşledim bir an. Her ilmeği teker teker hissettiğimi. Dokuyup bitirdiğimde benim ismimle anılmayacak bir kilimi, bakan insanların hayranlık duyacağı mükemmellikte dokumaya eyvallah diyen bir ‘var’oluşla (ya da bir ‘yok’oluşla) o anı, o deneyimi sevmeyi hayal ettim. Ve o an bu desenlerin, bu bilgeliğin binlerce yıldır bahsettiğim şekilde yaşamış insanlar tarafından bana, bugünüme taşınmış olduğu bilgisi adeta omuzlarımdan sarstı. Sarsıldım. Bunların nasıl adım adım kaybolduğunu anlatırken Ayşe Hanım’ın sesinde, yılgınlık değil muhteşem bir hayat yaşamış ve son nefesini veren birinin ellerinden tutarkenki teslimiyet ve huzur vardı. Benden bir beklentisi yoktu ve bu işle uğraşırken kazandığı bir bilgelik sonucu, konuşmalarımız sırasından ona vadettiğim onca ümidin esasta kendim için olduğunu bildiğini fark ettim.

Kök boya için toplanmış bitkilerin bulunduğu odanın kapısı açıldığında hissettiklerim. Hissetmek… İşte tüm bunların üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Zanaatı yavaş yavaş yaşamımın bir parçası yaparken, birçok şey düşündüm, birçok şey yaptım ve birçok şey öğrendim. Bir yandan da verdiğim her baskı eğitimi sonrası, bunların yarısı doğallığında malzemelerle bile çalışmış olsa insanların bir süreliğine yaşadığı o huzur dolu farklılaşmayı gördükçe, zanaatın zamanın durduğu, bilgelik ve şifa dolu bir boyuta ait olduğuna ilişkin düşüncelerimden daha da emin oldum.

Anladımki el sanatı, el sanatı yapılarak yaşatılır. Kulağa basit geliyor belki. Oysa benim bu bilgiyi derinden ve gerçekten idrak etmem oldukça zamanımı aldı. Bu zamana kadar çok okumuş beynim ve her geçen gün daha çok canlı-cansızı içine alarak genişleyen kalbimin birleşimiyle yaptığım el sanatından sonuçta bir hoşluk, bir hayır çıkıyor mu, çıkacak mı? Bu öğrendiklerim, denediklerim, yaptıklarım, yazdıklarım Ayşe Aslan’a ve onun gibilere, uğrunda yıllardır çaba harcadıklarına bir katkı, bir destek olacak mı? Bilmiyorum. Hatta kuşaktan kuşağa, bir boyuttan diğerine güzelliğin sözsüz taşındığı bu sonsuzlukta bu kelamımın bir önemi var mı?  Bilmiyorum. Sonuçta artık, binlerce, on binlerce yıllık büyülü bir dünyaya girdiğimi, geldiğim köprünün kaybolduğunu ve geriye dönemeyeceğimi, dönsem de artık eski ben olamayacağımı biliyorum. Bir de şimdi sözlerle anlatabileceğimden çok daha fazla şey bildiğimi biliyorum… image1 (2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayşe Aslan; Bayat Kaymakamlığı Kilim Atölyesi Sorumlusu. Bu atölye ile ilgili dört, beş yıl önce yapılmış olan bir güzel belgesel de var internette. Dilenirse şuradan izlenebilir.

Bulduğum İnci

Aylar oldu bloga yazmayalı. Sözkonusu sürede en çok sitemi, blogu çeviri programları vasıtasıyla yabancı dilde okuyanlardan aldım. Görünen oki, bu alan sadece Türkçe okurlar için değil, uluslararası okuyucular için de özgün ve dolu bir içerik taşıyor. Evrenselliği hedeflemiş bir insan olarak bundan büyük mutluluk duyuyorum.

Blogda yazmaya ara verişimde, baskıya, dikişe, tasarıma ve sanata daha fazla odaklanarak başa çıktığım bazı sorunların da etkisi var. Bunlardan biri doğayla sürekli temas halinde olmaya alışık çocuğumuzun, okul öncesi eğitim hayatına başlamasıyla içine girdiği akademik başarı, performans, kıyas odaklı, kaygı dolu ortamlarda bir kültür şoku yaşaması ve bunun sonucu kaybettiği o eski neşesini, ağız tadını tekrar bulmasının oldukça zaman alması. Keşke çok daha önce yapsaydık dediğimiz bir okul değişikliği, bol hayal kırıklığı ve kimi zaman da kızgınlık içeren bu sürecin, onu bebekliğinden okula başlayıncaya kadar coşkulu, mutlu, sevecen, şefkatli görmeye alışmış bizi ne kadar zorlamış olabileceğini bu yazıyı okuyan çoğu kişinin tahmin edebileceğini hissediyorum. Psikolog olduğuma bu dönem kadar şükrettiğimi de hatırlamıyorum.

Eğitim sisteminin dayandığı rekabet, kıyas gibi temel değerlerin ne kadar sağlıksız olduğuna ve bunun çoğu insan tarafından hava, su gibi yaşamın vazgeçilmezi olarak öylece kabul edildiğine inanmakta hala güçlük çekiyoruz. Bizim bu durumda neden Türkiye’yi tercih ettiğimizi ve imkânımız varken yurtdışına gitmediğimizi soranlara cevabımız;  sadece Türkiye’deki eğitim sistemiyle değil, küresel çapta yaygın eğitim değerleriyle sıkıntımız olduğu oluyor. Bizim için okulsuz eğitim de şu an bir alternatif değil. O zaman hiç okula gitmesin gibi, bu konuda yaşadığımız soruna çözüm amaçlı olanın öbür ucunu yapmaya çok sıcak bakmıyoruz.

Devam eden bu sıkıntılı dengelenme/dengeleme sürecine ek, Türkiye’nin çeşitli yerlerinde olanlarla beraber yaşadığımız şehir Ankara’da beş ay gibi kısa bir sürede çok acı sonuçları olan 3 terör olayının gerçekleşmesi ve bu olayların sebebi olan, ülkede, dünyada siyasi, ekonomik, yapısal, ahlaki alanlarda sürüp giden yozlaşma…ve aşırı çalışma ve tüm bunların yarattığı derin üzüntü arasında Aralık başlarında cildimde oluşan daha önce hiç görmediğim bir kızarıklık fark ettim. Bu kızarıklık doktorların endişeye kapıldığı bir hızla bir ay gibi kısa sürede bedenimin her yerine yayıldı ve uzun süren, tekrar tekrar yapılan moral bozucu tetkikler sonunda sedef (psoriasis) olduğumu öğrendim. Kronik olarak çekenlerine sabır ve güç dilerim, çünkü sedef fizyolojik sıkıntısının yanı sıra vücutta yarattığı görüntüyle ve bazı doktorların düzelmeyeceğine dair neredeyse dayattığı moral bozukluğuyla psikolojik açıdan da tecrübe etmesi zor bir hastalıkmış.

Çok stresli bir dönemde, tetikleyicisi stres olan bir hastalığın tedavisine çalışmak ve onu tedavi edebilmek benim hayatımdaki en anlamlı tecrübelerden biri oldu, yine bu süreçte en büyük desteğim, sağlığıma tekrar kavuşmam dışındaki şeyleri önemsemeyen eşimdi. Doktorlar hastalığın genetik olduğunu, ilaçsız kolay kolay geçmeyeceğini sürekli tekrarlarken; kendi sezgilerimi dinleyerek yaptığım diyet, detoks, meditasyon, güneş banyosu… ile neredeyse hiç ilaç kullanmadan cildim üç ayda sedeften arındı. Bu süreçten teşhisi koymuş olan doktorlar, ben ve yakın çevrem çok şey öğrendik. Bana adeta mucizevi gelen bu iyileşme hikayesi daha fazla anlatılmayı hak ediyor, ama bir özet olarak bugün şunları söyleyebilirim; dinledikçe keskinleşen sezgilerimin zorlukları aşmamda bana bahşedilen en değerli armağanlardan biri olduğunu, dünyaya faydalı işlerin kendini tüketme pahasına yapılamayacağı ve devam etmek için zamanı geldiğinde yavaşlamanın, hatta durmanın ve geri çekilmenin zorunluluğunu gördüm, anladım…

Yazımın sonunda yine bu iyileşme sürecimde bana yol gösterici olan ve defalarca dinlediğim Margaret Wheatley’in bir konuşmasını sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazıyı da esas olarak onu paylaşmak için yazdım. Konuşması, sebata ve bu zor zamanlarda kalp taşıyan yollarda korkunun ve ümidin ötesine geçen bir kalple yürümeye dair… Dilerim bana olduğu kadar siz izleyenlere de şifa olsun…

Bağını Sorma Zamanı

P1130013

Anlatımımda sadeliğe nasıl ulaştığımı soranlar oluyor. Gönül gözü doğuştan açık olanlardan değilim. Bu anlayışa ulaşmak için kendim üzerinde çok çalışmam gerekti. Aslında bu sadelik birazdan anlatacağım gibi aynı anda hem basit hem de karmaşık, yani paradoksları bir arada tutabilen bir yaşayış biçimine sahip olmamdan ileri geliyor.

Einstein’ın da söylediği gibi bir şeyi basitçe anlatamıyorsam, benim için yeterince derinlemesine anlamamışım, deneyimlememişim demektir. Ayrıca bir şeyi kendimden uzakta ya da kendimi dışta tutarak anlatıyorsam, o konuda da yeterince olmamış olduğumu anlıyorum. Kısaca o an ya gereğinden fazla ya da az konuşuyorumdur. Oysa bir insanın yalın bir anlatım için önce yeteri kadar bilmesi, deneyimlemesi, sonra da yeteri kadar konuşması gerek.

Bu alanın kontrolü bende olduğu için hangi konuyu kendime ne kadar mesafede tutacağıma, nasıl ifade edeceğime dair birçok seçim şansım var. Çoğu şeyi hazır yapılmış sunabilirim mesela, yani bloğu bir uzman kimliğiyle açıp, size o noktadan seslenebilirim. Bilmediklerimi ve yeni tecrübe kazandıklarımı özellikle dışta bırakarak ‘Şunu geliştirdim, bu eğitimleri veriyorum, bunu yaparsanız bu olur’  diyebilirim. Bunu da beğenenler, isteyenler, ihtiyacı olanlar olabilir. Ben bunu yapmayı tercih etmiyorum ve azını değil, ‘yeteri’ kadarını konuşmam gerektiğine inanıyorum.

Son dönemde işim hakkında tekrar bir sorgulama yaparken gördüm ki, benim isteğim hayranlık ya da daha çok takipçi değil edinmek değil -ki çok keyifli güzel sözler duymak, okunmak-. İsteğim; bana bakanların karşılarında sadece heyecanla, şükranla, mutlulukla, bilgiyle, amaçla, enerjiyle ve bitmiş, başarılı olmuş işlerle dolu birini değil; kimi zaman korku, kaygı, kızgınlık, üzüntü ve karışıklık hisseden, doğruların yanında zaman zaman yanlış yapan ve en önemlisi bunlardan öğrenebilen, ‘bütün’ yani yalın, gerçek bir insan görebilmeleri. Böyle kişilerin öğrencisi olma şansını elde ettim ve benim için en değerlilerinden birini yakınlarda kaybettiğim için çok üzgünüm. O, bilgisinin, tecrübesinin kaynağını ve kendisini gizlemeyerek, ona hayranlık duymam yerine sahici bir insan olarak görmemi sağladı. Onunla olan çalışmamız ve varlığı, beni bir kahraman olma ya da kurtarıcı arama ihtiyacımdan özgürleştirdi ve gerçek gücün kaynağını işaret etti. Eğer kaybettiğim öğretmenimin gönülden yaptığı bu hizmete benzer bir şeyi size yansıtabilirsem ne mutlu bana. İşte o zaman, benim burada yazmama, sizin de okumanıza, yani harcadığımız bu değerli zamana değiyordur bana göre. Öğretmenimin eşinin şu sıralar hakkında yazmakta olduklarını okursanız, ne demek istediğimi daha net anlayabilirsiniz.

Birçoğunuzun fark ettiği gibi son zamanlarda yeni bir yaratıcı süreç içerisine girdim. Bazı konularda netlik kazanırken, bazılarında sahip olduğum eski netliği kaybediyorum. Yine değişiyor, dönüşüyorum. Bunun sadece benim değil sizler için de anlamlı, keyifli bir öğrenme ve paylaşım olması için bahsettiğim süreci buraya ‘yeteri kadar’ nasıl yansıtabileceğimi düşünüyorum. Blog da yaşantımın bütünüyle tutarlı kalsın istiyorum. Bu nedenle neler yaptığımın yanında, neden yaptığıma ilişkin farkındalıklarımı ve bazen de nasıl yaptığımı burada paylaşmaya karar verdim.

İşimdeki bazı şeyler kendiliğinden gelişiyor görünse de, aslında o kadar da tesadüfi olmadığının farkına varıyorum bugünlerde. Sözel, yazılı ve insanlarla yoğun iletişime dayalı işler yapan bir kişi olarak, bunların yanı sıra az düşünce ve yüksek farkındalıkla yapabileceğim, kendimle baş başa kalabileceğim, yaratıcılığımı bazen konuşmaksızın yansıtabileceğim bir işin kimse farkında olmadan, -hatta kendim bile:)- hayalini kurdum yıllarca. Bahçıvanlık gibi…  Son senelerde beden yoğunluklu işlere ağırlık vermem de bu yüzden. Bu tarz işler; yazarken, okurken ve konuşurken gerekenden farklı duyularımı kullanma, geliştirme imkanı bana sağladıkları gibi, hareket halinde meditasyon yapabilme imkanı da sunuyorlar. Bu sayede dengelenmemde, olgunlaşmamda, yeni şeyler fark etmemde ve yaratıcılığımda çok ama çok önemli rol oynuyorlar. Bir yandan da o an üzerinde çalıştığım sorunlara yönelik çözümleri ve yeni ilhamları buyur edebileceğim büyük bir zihinsel boşluk alanı açıyorlar. Mesela buradaki çoğu yazım ya da bir sonraki grup çalışmasında hangi tema üzerine yoğunlaşacağımız bulaşık yıkarken, yemek yaparken, yürürken, şimdilerde kalıp oyarken, kumaşlara baskı yaparken, dikiş dikerken.. doğuyor. Kısaca, kendini gösteren sanatsal yanım, tasarım ve dikiş, yaşantımda öncelikle kendimi bilmek ve sonra da metaforlar, semboller, şekiller, renkler, dokular, kokular üzerinde çalışmak konusunda bana bereketli yeni bir alan açtı. Bu nedenle çocuksu bir heyecan da var içimde ve daha fazla oynamak istiyorum. Bu konuda büyümek, olgunlaşmak için de her çocuk gibi öncelikli olarak oyun oynamaya ihtiyacım var.

Diğer yandan bunları yapmayı seçmem son dönemdeki çalışma niyetimle yani doğa, insan emeği, sevgi gibi artık neredeyse bedavaya faydalanmak istediğimiz şeylerin gerçekte ne olduğunu derinden kavrayan bir toplumun parçası olma isteğimle de tutarlı. Çocuğumuza bakarken anladım ki, hayatta birçok şeyin değeri, zorluğu, önemi bizzat yapmadan yeterince anlaşılmıyor. Oysa biz geliştirdiğimiz medeniyet ve yaşam tarzımız sonucu bunun tam aksi bir tutumla, gıdamızı, giysimizi… artık neredeyse her şeyi hazır alır hale geldik. Üretimden ve de üreticisinden uzaklaştıkça, iyi ve adil üretimin ve hizmetin zahmetiyle, yerel kültürle de temasımız giderek kopuyor ve emek yoğun, kaynak yoğun şeyleri ucuza almakta sakınca görmez oluyoruz, hatta ne kadar ucuzsa o kadar iyi geliyor bize. Oysa bir şeyin nasıl ucuza getirildiğini onu yapmak için gereken malzemeleri tedarik ederken bile insan kolaylıkla anlayabiliyor. Bunlar böyle pahalıysa, bu kadar ucuza satmak için elbet masrafı başka bir yerden kısmak gerek. Ne ucuz peki? Maalesef şu an insan emeği ve özellikle de kadın emeği? ‘Neden böyle?’ iyi bir soru ve bana göre daha iyisi, ‘Bu durumun değişimine nasıl katkıdan bulunabilirim?’ Dedim ya emeğe ‘gerçekten’ değer vermek için bence önce emeğin ne olduğunu gerçekten bilmek ve hissetmek gerekiyor, bu yüzden cevaplarımı yine söz konusu işi yaparak bulmak istiyorum.

Son bahsettiğimle ilgili olarak zamanınız olursa aşağıda tanıtımını paylaştığım şu belgeseli izlemenizi tavsiye ederim. Geçen hafta tesadüfen karşılaştım. Cesur bir araştırma ve beni çok etkiledi. Aslında eylem araştırmasından ne kastettiğimin ve bunun da sadece kişi için değil, çevresi için de ne kadar dönüştürücü olabileceğinin de güzel bir örneği.

Artık Dünya’da üzümünü yediğimiz bağların nasıl olduğunu sormamız gereken zamanlardayız.

Yine ve Yeniden ve yeni1anlam

Dün blog üç yaşına girdi. Ayrıca bu ay bloğa ismini veren, yeni1anlam –biraz da gereklilikten- benden oluşan ufak bir şirket haline geldi. Şu yazıyı üç yıl önce yazışımdan ve hatta birkaç yıl öncesinden beri her adımımda kendiliğinden gelişen bir yolda yürüyorum. Şimdi burada azıcık duracağım.

Derin nefes.

Nedir içimdeki bu karışık heyecan?

Yaratıcılık içeren yeni bir yöne girmek ve genelden farklı bir iş yapış biçimiyle ortaya çıkmak hem kolay hem de değil. Başkalarını bıraktım insan kendi yaratıcılığına bazen ilk kendisi engel kesiliyor. Bu yolda en çok kendi canavarlarımla boğuşuyorum.

Neredeyim ben? Yine yeni bir başlangıçta. Belki de bu yüzden boğazımdaki düğüm. Başka seçeneğim ne? Eskisi gibi devam etmek. Üç yıl önce yeni olan eskisi gibi. Çocuğuna bak, blog yaz, okula git, araştırma yap, koçluk ver, grup çalışması yap. Bunların artık konfor alanlarım olduğunu görüyorum. Bu durum hem komik geliyor hem de kızdırıyor beni.

Bazen araba kullanırken, bahçede çalışırken veya bulaşık yıkarken ellerime takılıyor gözlerim. Onların hareketlerini izliyorum. Sanki bir bilgelikleri var gibi geliyor. Onların da anlatmak istedikleri şeyler var. Benden ve benden öte şeyler yapmak istiyorlar. Oyduğum kalıplara ya da diktiğim şeylere bakan çoğu kişi birkaç ay önce başlamış olmama ve hiç ders almamış olmama inanmıyor. Ellerimin sanatıyla ilişkim beklenmedik şekilde gelişen, tutkuyla büyüyen, ya geçici bir hevesse ya biterse diye korktuğum bir aşk ilişkisi gibi. Onu işimde, içimde nereye koyacağımı hala tam olarak bilmiyorum,
nereye gideceğini bilmiyorum. Burada duruyorum yine. Derin nefes.

Bunları niye yazıyorum. Çünkü bu zamana kadar ilginizle beni içtenlikle destekleyen sizlere ve kendime dürüst olmak istedim. Çok kolay yanları olsa da değişim süreci bazı açılardan dıştan göründüğü gibi değil.

Bu noktada koçluk yapan yanım yardıma yetişir belki. Diyor ki içimdeki koç;

‘Sanem, kontrolü kaybetmekten korkar gibisin. Doğru mu?’

Hafif gözlerim sulanıyor bunu duyunca.

‘Evet, korkuyorum. Aslında kontrolü çoktan kaybettiğimi de biliyorum ve belki de hiçbir zaman tam olarak elimde tut(a)madığımı da. İçimden gelen son istekler benim yine alıştığım yoldan çıkmamı gerektiriyor ve biliyorum değişmemek gibi bir seçenek yok benim için.’ Kendime tekrar ediyorum. ‘Değişmemek gibi bir seçeneğim yok.’

Koç Sanem;

‘Emin misin?’ diye soruyor.

Düşünüyorum. Hayır değilim. Aslında bunun gerçekteki adı, benim için ‘yaşam’. Görüyorum ki yine bazı konuları yeniden çerçevelendirmem gerekecek. Başarısızlık korkusuyla tekrar yüzleşeceğim ve yine birkaç yıl önce olduğu gibi beni güçlendiren, kendim için yeni bir başarı tanımı yapacağım. Bu açılardan aslında değişen bir şey yok. Görüyorum ki, aynı kalanların yanında değişen birkaç şey ve beraberinde onların gelecekte birçok şeyi etkileme olasılığı var. Aynı kalan şey ise buna benzer süreçleri daha önce defalarca yaşadığım ve bu süreçte ne gibi duygularla karşılaşacağım konusunda tecrübeli olduğum. Ayrıca bu söylediklerimin de içimi çok rahatlatmayacağını biliyorum, yani burada ne yazarsam yazayım sonunda içimdeki kaygıya rağmen yürümem ve neyle yüzleşmem gerekiyorsa yüzleşmem gerekecek. İşte yaşamımda değişmeyen bu:)

Şu bahsettiğim, baktığımda kaygı, heyecan, mutluluk ve daha birçok şey hissettiğim yeni iş tanımım da aşağıda. İşte yeni1anlam bu tanıma hem destek olarak hem de gereklilikten; anneliğim çoğunlukla aile içinde kalmak üzere, koçluk, grup çalışması, blog, eylem araştırması, tasarım ve el sanatlarının sürekli birbirini beslediği organik bir iş yapış modeliyle doğdu. Bana, herkese ve her şeye hayırlı uğurlu olsun!

isakis