Bir Senelik Yazı

P1150885Bu yazıyı Hıdırellez Günü yazmaya başladım. Yazı masamın karşısında bir gül ağacı, üzerinde kızıl tomurcuklar…

Birazdan anlatacağım karşılaşma gerçekleştiğinden beri bir yıl geçti neredeyse, ama hala o pırıl pırıl, güçlü ve içtenlikli bakan gözler aklımda. Bir Pazar günü karayolunun yanında bir binada tek başına nasıl böyle korkusuz olabilir diye düşünmüştüm.

Geçen yaz Fethiye Ölüdeniz’e gittik. Bir doğa cennetinin etrafında çoğu bizde pek olmamış hissi uyandıran tesislerde kaldık, gezindik, yemek yedik. Kişiler ne kadar istese de bazı şeylerin olması, olgunlaşması, özgünleşmesi için zaman geçmesine ihtiyaç var, on yıllar, bir iki nesil ve hatta asırlar. Neyse, bunlar bilindik şeyler. Seyahatimizin sonuna geldik ve dönüş yoluna çıktık.

Ankara’ya dönüş yolunda ilerlerken, her zamanki gibi nemli hava giderek yerini kuruluğa ve başka bir coğrafyaya bıraktı. Manzaranın tadını çıkarıyordum ki, yılllardır bizim Ankara- Antalya güzergâhımızda yol kenarında hep gördüğüm ve hiç gitmediğim o yer gözüme çarptı; Bayat Kilim Atölyesi. Kocama rica ettim ve arabamızı önüne park ettik. Ne bekliyordum ve ne beklemiyordum.

image3 (2

İçeri girdiğimde sadece bir kadını, Ayşe Aslan’ı,  göreceğimi beklemiyordum mesela. Son yıllarda atölyedeki kilim üretiminin, yöre kadınlarının parasal nedenlerle başka gündelik işlerde çalışmayı tercih etmesiyle neredeyse durmuş olduğunu, yüzyıllara ve hatta bin yıllara dayanan Bayat boyuna özgü kilim motiflerinin aktarılacak ve yapacak kişi bulunmadığı için kısa sürede kaybolma noktasına geldiğini öğrenmeyi beklemiyordum. Koskoca atölyede tek bir tezgâh göreceğimi, onun da atölyeyi temizleyen görevlinin geldiğinde dokuduğunu öğrenmeyi de beklemiyordum.

Ayşe Hanım, oğlanın kıpır kıpırlığından rahatsızlık değil Anadolu kadınına özgü bir keyif duyarak atölyeyi bize gezdirirken tüm duyularım bayram etti. Oldukça uzun konuştuk. Bilme, evet. Onca zaman çok düşündüm ve doğru kelime bu. Sohbetimizin çoğunda konuştuklarımızın dışında, o ‘bilme’ vardı. O benim gerçekte neyi aradığımı biliyordu, ben onun gerçekte nelerle mücadele ettiğini. Ben onun gerçekte neyi aradığını biliyordum, o benim gerçekte nelerle mücadele ettiğimi.

image2 (2Tek bir dokuma tezgâhından başka şey olmayan o odayı unutmuyorum mesela ve penceresinden görünen, odayla benzer sadelikteki bozkır tepelere vuran akşam güneşini. Orada binlerce senelik motifleri, ellerde renklenmiş yün ipliklerle dokuduğumu düşledim bir an. Her ilmeği teker teker hissettiğimi. Dokuyup bitirdiğimde benim ismimle anılmayacak bir kilimi, bakan insanların hayranlık duyacağı mükemmellikte dokumaya eyvallah diyen bir ‘var’oluşla (ya da bir ‘yok’oluşla) o anı, o deneyimi sevmeyi hayal ettim. Ve o an bu desenlerin, bu bilgeliğin binlerce yıldır bahsettiğim şekilde yaşamış insanlar tarafından bana, bugünüme taşınmış olduğu bilgisi adeta omuzlarımdan sarstı. Sarsıldım. Bunların nasıl adım adım kaybolduğunu anlatırken Ayşe Hanım’ın sesinde, yılgınlık değil muhteşem bir hayat yaşamış ve son nefesini veren birinin ellerinden tutarkenki teslimiyet ve huzur vardı. Benden bir beklentisi yoktu ve bu işle uğraşırken kazandığı bir bilgelik sonucu, konuşmalarımız sırasından ona vadettiğim onca ümidin esasta kendim için olduğunu bildiğini fark ettim.

Kök boya için toplanmış bitkilerin bulunduğu odanın kapısı açıldığında hissettiklerim. Hissetmek… İşte tüm bunların üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Zanaatı yavaş yavaş yaşamımın bir parçası yaparken, birçok şey düşündüm, birçok şey yaptım ve birçok şey öğrendim. Bir yandan da verdiğim her baskı eğitimi sonrası, bunların yarısı doğallığında malzemelerle bile çalışmış olsa insanların bir süreliğine yaşadığı o huzur dolu farklılaşmayı gördükçe, zanaatın zamanın durduğu, bilgelik ve şifa dolu bir boyuta ait olduğuna ilişkin düşüncelerimden daha da emin oldum.

Anladımki el sanatı, el sanatı yapılarak yaşatılır. Kulağa basit geliyor belki. Oysa benim bu bilgiyi derinden ve gerçekten idrak etmem oldukça zamanımı aldı. Bu zamana kadar çok okumuş beynim ve her geçen gün daha çok canlı-cansızı içine alarak genişleyen kalbimin birleşimiyle yaptığım el sanatından sonuçta bir hoşluk, bir hayır çıkıyor mu, çıkacak mı? Bu öğrendiklerim, denediklerim, yaptıklarım, yazdıklarım Ayşe Aslan’a ve onun gibilere, uğrunda yıllardır çaba harcadıklarına bir katkı, bir destek olacak mı? Bilmiyorum. Hatta kuşaktan kuşağa, bir boyuttan diğerine güzelliğin sözsüz taşındığı bu sonsuzlukta bu kelamımın bir önemi var mı?  Bilmiyorum. Sonuçta artık, binlerce, on binlerce yıllık büyülü bir dünyaya girdiğimi, geldiğim köprünün kaybolduğunu ve geriye dönemeyeceğimi, dönsem de artık eski ben olamayacağımı biliyorum. Bir de şimdi sözlerle anlatabileceğimden çok daha fazla şey bildiğimi biliyorum… image1 (2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayşe Aslan; Bayat Kaymakamlığı Kilim Atölyesi Sorumlusu. Bu atölye ile ilgili dört, beş yıl önce yapılmış olan bir güzel belgesel de var internette. Dilenirse şuradan izlenebilir.

Ferah Yerler

besleyen

Bu ‘Besleyen, Büyüten’ Bhoomie nişanını bana, beraber çalıştığım arkadaşım Liesel Beukes vermişti. Dün topladığım sonbahar yapraklarının yanında çok hoş göründü gözüme. Bir fotoğrafını çekiverdim. Üzerinde de şöyle yazıyor:

‘Fikirler mini minnacık bebekler gibidir ve kanatlarını büyütebilmeleri için beslenmeye ihtiyaçları vardır. Sen de annelerisin!’

Anneliği içimden geldiği gibi yaşama iznini kendime vermeseydim, ebeveynlikle yaratıcılığın bu kadar içiçe olduğunu asla öğrenemezdim sanırım. Anladım ki, özgün ifadesi, anda oluşu, sabırsızlığı, coşkusuyla bir çocuk gibi yaratıcılık da. Buna karşılık yine bir çocuk gibi, yeşermek için ihtiyaç duyduğu şeyler; sevgi, kabul, ilgi, sabır, disiplin ve serbest alan.

Buna kendimden bir örnek verebilirim. Mesela, alışılmışın dışında bazı çözümler üretmemi gerektiren ilk yıllarında çocuğuma kendim bakma isteğimi, kadınlar ya evde oturup bebek bakmalı ya da dışarıda çalışmalı arasında gidip gelen köşeli dünya görüşlerinden başlangıçta bir süre uzak tutmam gerekti. Çünkü hamileyken büyümüş karnımla yurtdışına eğitimim için tek başına seyahat etmem, oğlumu doğumundan iki ay sonra beraberimde yurtdışına okula, yaptığım çalışmalara götürmem bir köşenin, uzun bir özgeçmiş oluşturduktan sonra diğer çalışmalarımı yavaşlatıp önceliğimi çocuk büyütmeye vermem de diğer köşenin yeterince anlayamayacağı şeylerdi. Bu köşelerin yaptıkları tartışmalar da beni eskisi kadar çekmiyor artık. Sanırım içsel olarak yeni bir yerlere yerleştim ben. Orada yalnız olmadığımı da görüyorum. Şimdilik tek söyleyebileceğim ve derinden hissettiğim; bu yerin insan ruhunun, kadınlığın, erkekliğin ve yaşamın sığdırılmaya çalışılıdığı o dar köşelerden daha ferah olduğu.

Dileğim birçok konuda bugüne kadar birçok farklı taraftan bize dayatılmış olan sınırlı düşünceleri yaratıcılığımızı kullanarak sorguladığımız ve doğayı, insanlığı, birbirimizi büyüten, besleyen yeni yaşam, üretim, düşünce biçimlerini bizzat deneyerek, yaşayarak kendimiz bulduğumuz nice ferahlıklara, beraberce.

Keşke…

Dustin Hoffman’ın kadın kılığına girdiği Tootsie film karakterini çoğumuz hatırlarız. Hoffman aşağıdaki videoda, filmin çekim sürecinde edindiği kadın olmakla ilgili çok önemli bir farkındalığı aktarıyor. Çok etkileyici gerçekten.

İzlediğim sırada kadın olarak toplum tarafından üzerimde yaratılmış “güzel ol yoksa görünmez olursun” baskısına öyle güçlü temas ettim ki, farketmesem de oradaymış, çok derinlerde. Birden benzerinin, erkekler için de “başarılı ve güçlü ol yoksa görünmez olursun” şeklinde yaratılmış olduğunu hissettim.

Kısaca kadın olarak da erkek olarak da şu an ki toplumsal koşullanmalar içinde kendin olmak, kendini bulmak zor, ama sanırım imkasız değil.

(Not: Video İngilizce)

Yaşıyor

dscf2551-2

Dün akşam Kuğulu Park’ta forum güzeldi. Bir kişi artık parklarda gecelemekle geçirilen süreyi, kendimize iyi bakmak, enerji toplamak ve organize olmak için kullansak nasıl olurdu dedi. Bunun cevabını bilmiyorum. Parklar boşalırsa ruh kaybolur mu, yoksa artık o ruh parklardan öte gerçekten güçlendi mi? Bir yanım evet diyor.

Yanımda dün bir Teyze oturuyordu. Teyze diyorum çünkü benim yaşımda çocuğu vardı. Oysa hala genç görünüyordu. Oğlunun iş yerine uğramış, normalde Batıkent’te katılıyormuş. Hiç kaçırmıyormuş forumları. Bir şey yapmak isteğiyle doluydu gerçekten. Onun için pür dikkat dinliyordu. Bir kez söz aldı ve kendi mahallesinden söz etti. İncecikti, cevval bir kadındı, güçlü bir aksanı vardı, sürekli gülümsüyordu. Uzun süredir kimseyi bu kadar samimi bir varoluşta bulmamıştım. Sohbetimiz sırasında beni kendine yakın hissetti sanırım ve fiziken de giderek yakınıma oturmaktan hiç çekinmedi. Yakındı o.

O kadından etrafa masumiyet, zeka, sevgi, güç, bereket, sadelik, cesaret, inanç ve umut taşıyordu. Uzun süreden sonra ilk defa Anadolu kadınını gördüm. Ölmemişti, yaşıyordu.