Mikro Yiğitlikler 


Üzerinde ilhamını verdiğin keçilerin deneme baskıları olan tshirt, bostanımızdan bir domates koparmış keyifle yiyorsun… Banaysa ilham üstüne ilham geliyor ve onları yaşama geçirecek yeterince vaktim yok… Bir ferahlıkla, bir sıkışmışlık hissi aynı anda… Birleştirmem için noktalar belirdikçe beliriyor, ama onları birleştirmek için ömrümde zamanım olacak mı bilemiyorum… Sana kendi şarkını söylemeyi öğretirken, kendi şarkımı ömrüm yetip doya doya söyleyebilecek miyim bir gün bilmiyorum… Her an istediğimiz her şeyi yapmak mümkün değil hayatta, mümkün olmamalı da, bu ergen cümlelerini ait oldukları zamana göndereli çok oldu… Anlamlı bir yaşamın kısa yolu yok, kestirmesi yok, kesin cevapları yok… Anlamlı bir yaşam insanın her gün yaptığı, gözle görülmeyen mikro yiğitliklerden oluşuyor…

Güçlü Bozkır

final-53.jpg

Türkçe – English

Baya oldu bu çanta Almanya’da yaşama karıştı, onun doğasında dolaşıyor.

Kalıba ‘Bir Bozkır Düşü’ adını verdim. Bozkıra baktıkça ve onu gördükçe daha iyi anlıyorum ve her geçen gün daha seviyorum. Kimi için bozkır bir imge olarak pek gösterişli değil, hatta onu açık açık küçümsemek tuhaf biçimde bazı insanların doğaya, yeşile olan sevgisinin bir gösterişini yapış şekli. Oysa doğa sevgisi derinleşmiş, köklenmiş olan, ayrıntıları farkedebilen, görebilen kimi içinse en zor koşullarda bile yaşamı sürdürebilmenin, ümit taşıma gücünün ve az ama özden konuşmanın doğadaki bir karşılığı. Anladım ki insanlar imgelerin içlerini kendileri içleri doğrultusunda boşaltıyorlar ya da dolduruyorlar. Bozkır, kimi insana kendi sığlığını, kimine de kendi derinliğini, dayanıklılığını geri yansıtıyor.

Güçlü bozkır 💪🏼💛

This bag went to Germany a while ago. To the block design, I gave ‘A Steppe Dream’ as a name. Steppe is a very powerful, because of it’s modest looking, very underestimated and not well-understood nature. The more I look, the more I see, the more I understand, the more I love steppe. For me it’s is a metaphor of perseverance in the hardest conditions, power to keep hope inside and speaking less but from the heart.

Strong steppe💛

Trilye’de…

Trilye… Marmara’da bir eski Rum köyü… Zeytin ağaçlarının bin bir güzeliyle dolu, balıkçıların gün batarken limanı terk ettiği, eski eski evlerde şimdinin insanının yaşadığı, yerel kültürünü anlaması zor, belki de insanlarının anlaşılma ve gösteriş kaygısında değil bir yavaşlık, bir dinginlik ve hatta bir boşluk içinde olduğu.

Dört gün kaldık ve bize Ege’den, Akdeniz’den, Karadeniz’den farklı bir deneyim yaşattı. Bir yandan da çocukluğumdan çok alışık olduğum o Marmara denizi ve yazı. Dört günde binlerce şey duyumsadım. Birçok kesimin bir arada olduğu, iç içe geçmelerin oluştuğu, insanların birbirlerinin yanında yaşam tarzlarına sessizce o bilindik bakışları atmadan durabildiği ve kısa süreliğine de olsa aynı manzarada huzur bulduğu nadir deniz beldelerinden belki de… Kahkahasız, az gülümseyen, yan yana duran şimdinin insanları…

Türkiye’nin o kafa karışıklıkları bir tek gün batımında deniz kenarında iyice belirginleşiyordu. Farklı duvakları dışında birbirinin aynı görünen, davranan fotoğraf çektirmeye gelen gelinler, damatlar… Kesimler arası derinlerde hissedilen bir bırakmışlık, biraz barışmışlık hali, belki de bir bıkmışlık, biraz yorulmuşluk ve açıkça görünen ama açıkça itiraf edilmeyen o özenmeler, özlemler…

Sık sık rastladığımız kocamın çok sevdiği boru çiçekleriyle hatırladığım çocukluğumun yazları ve elimden tutan, bana sürekli dondurma yiyip yiyemeyeceğini soran çocuğum. Kırk derece sıcakta, yaklaşan doğum günüm. Kaderlerine terk edilmiş yıpranmış evler, onlarda neler yaşanmış olduğuna dair aklımdan geçen hikayelerde kendime dair yansımalar.

Bir süredir pek sosyal medya kullanmıyorum, yapay zeka depresyonda olduğuma karar vermiş olsa gerek, açtığım zaman bana terapist reklamları gösteriyor. Kendimi kocama ‘ben sence depresyonda mıyım?’ derken yakalıyorum. Bana saçmalama dercesine bakıyor. İkimiz de böyle bir cümleyi kurmuş olmamın şaşkınlığı içindeyiz. Neredeyse her şey için başvurduğumuz internetten bir gün bize nasıl hissettiğimizi söylemesini bekleyeceğimiz zamanların da gelebileceğini hissederken, bu kötümser ihtimali dillendirmek bile istemiyoruz. Sanallıktan daha da uzaklaştığım bu dönemde gerçek dünyayı ne kadar sevdiğimi hatırlıyorum. Aslında bunların hepsi geçici vs gibi felsefeler yapmak içimden hiç gelmiyor.  Sahilde denizden esen tatlı rüzgarda, suda serinlemiş vücuduma değen sıcak çakıl taşlarının yaşattığı his öylesine güzel ki. Oğlanı izliyorum. Atlıyor, zıplıyor, çıkıyor, tekrar koşa koşa giriyor denize. Neşenin, coşkunun, mutluluğun, çocukluğun, yaşamın tanımını yapıyor adeta. Yüzümde birçok annenin bildiği o gülümsemeyle izliyorum. Bir gün büyüyeceğini ve bugünlerin hayalinde iki ki yaşadım diye düşüneceğimi biliyorum.

Depresyonda değilim, ama bir zamanlar derinden sahip olduğum o, geleceğin bugünden güzel olacağına ilişkin inancımın saflığı gitti, yok artık, bir yandan da başka açılardan saflaştığımı hissediyorum.

Mısırcı geçiyor, oğlan bu sefer de ‘Anne mısır yiyebilir miyim?’ diye denizden çıkmış son sürat koşarak geliyor. Ayağı yarı yolda sıcak kumlardan yanmaya başlıyor. Anne kurtarıcı yine. Onu kucaklayabiliyorum, taşıyabiliyorum şimdi ve burada. Beraber mısır almaya gidiyoruz, GDO’ları bir kenara bırakıyorum ve ikimize de birer mısır alıyorum. Bana gözleri gülerken süt dişlerinin hepsini gösteriyor. ‘Anne çok sıcak üfler misin?’ diyor. Gülümseyerek alıyorum, denizin kenarına kumsalın pis olup olmasına bakmaksızın oturup birbirimize maceralarımızı anlatırken doya doya mısır yiyoruz. Mısır sevincinde çocukluğumuz bir anlık buluşuyor. Onun bitmeyen coşkusunda ve neşesinde, ‘belki de iyi bir anneyim ben’ diye düşünüyorum. Bilmiyorum. O çok mutlu. Ben çok huzurluyum. Baba da öyle. Yorgun olsak da şimdi ve burada beraber olmaktan mutluyuz. Bundan ötesi var mı? Bilmiyorum… Sonra bana mısırını uzatıyor, ‘anne yemeyeceğim artık, çok geldi’ diyor. Ben ondan arta kalanı babaya götürüyorum. ‘İstemiyorum’ demişti, ama içtenlikle kabul ediyor. Oğlanın yanına dönüyorum, ayaklarım kumda yanıyor, deniz ne güzel geliyor. Kirli biraz ama… Yine de deniz güzel… Marmara denizi… Çocukluğumun denizi…

Bir kitabı dolduracak kadar çok şey duyumsadım bu tatil, Trilye’de. Kalabalık yoktu içimde, takipçilerimi diğer yerlere yaptığım gibi beraberimde götürmedim, internette bıraktım. Anlatmak için bakmadım, anlamak için de, baktım sadece ve gördüm ve şimdi dönüşte anlatacak her zamankinden çok şey var. Bu satırlar hepsini anlatmadı, anlatamadı. Gerçekliğin, gerçekte kalması iyi. Bu tatil bana sosyal medyayı pek de sevmemiş olduğumu ve açıp açıp bakmanın, anında paylaşmanın bir daha asla yaşanmayacak deneyimleri kalitesini, derinliğini ne kadar düşürdüğünü ve yaşamın ötede bir yerde olduğunu çok iyi anlattı.

Trilye’de…

 

İnsanın Güzelliği

Ellerim düşündüğümden çok farklı şeyler ortaya çıkarıyorlar bazen ve bu sayede içimde daha önce temas etmemiş olduğum yönleri keşfetmeme yardımcı oluyorlar. Böyle böyle her geçen gün daha da bütünleştiğimi hissediyorum. Güzel olan eskinin korunmasına çok önem veriyorum, ama biliyorum ki o eski de zamanında yeniydi, bu nedenle kendimi bu toprağın bir insanı olarak deney yapmakta özgür bırakıyorum. Kendi güzellik anlayışımı keşif sürecindeyim. Kendim derken bugüne kadar bana etki etmiş ve içimden gelen şeylerin toplamını kastediyorum. Çizdiğim ve bugünlerde oyduğum şu şekil gibi…

İnsanın elleriyle, içinden geldiği gibi, -bir şeyleri kopyalamadan- sanatsal veya zanaatsal formda bir yaratım yapması kendini daha derinden tanıması açısından çok önemli. Bu içte olanın bir nevi maddeleştirilmesi süreci aslında… Düzenlediğim atölye çalışmalarına katılanlardan kimisi ilk defa kendi iç dünyalarıyla maddesel anlamda karşılaşıyorlar ve güzelliklerini görmek onları çok çok derinden etkiliyor. Çoğumuz ne kadar güzel olduğumuzun, ne kadar potansiyel taşıdığımızın yeterince farkında değiliz maalesef…

Dikkat

‘Bana endemik’ bu bitki üzerinde çalışırken uzun süredir içinde bocaladığım bir konuda muazzam bir netlik kazandım. Neden sezgisel olarak zanaatla uğraşmaya başladığım ve onu nasıl yaptığımda da dahil. Ve atölye çalışmalarıma katılan bazı insanların yaşamlarına zorluk yaşadıkları kimi konularda kendi kendilerine yaşadıkları o derin ve ani farkındalıklar… Bu nasıl oluyor? Nasıl? Nasıl? Derken uzun süredir yaptığım araştırma, okumanın yardımıyla da cevap netleşti. Dikkat… Evet, konu dikkat ile ilgili ama ondan da ötesi insanın evrim gidişatına ilişkin.

Giderek önümde netleşen resim benim için muazzam bir sezgisel ve zihinsel meydan okuma, ama yeterince çalışırsam ve araştırmaya devam edersem altından kalkabileceğimi de hissediyorum. Tabii ki yine yol boyunca edindiklerimi paylaşmaya devam edeceğim. Dünyada çağ olarak çok değişik bir yöne gidiyoruz, bu dönemde zanaatın giderek öne çıkmasının nedenleri de var. Bu bağlamda Anadolu, ‘onbinlerce’ yıla uzanan zanaat geçmişiyle, gelecek çağı içinde barındırıyor aslında, bundan artık daha da eminim. Ama geçmişten kopyala deseni, oy, bas, ‘ay çok güzel olmuş şeklinde’ değil. Bu yaklaşım aynı zamanda Anadolu’da zanaatı bugün bitme noktasına getiren şeylerden biri. Bugün toplum olarak birçok konuda çok daha derin sorgulamalar yapmaya ihtiyacımız var ve bunun için de ‘her şeye rağmen’ ve en kısa sürede o adeta her yana saçılmış, yüzeyselleştikçe yüzeyselleştikçe yüzeyselleşmiş dikkatimizi tekrar toplamaya ihtiyacımız var. Kısaca yaptığımız her işte (siyaset, eğitim, üretim, bilim, medya…) satış ve yarış bilincinden zanaat bilincine acilen evrilmeye ihtiyacımız var, zanaat eşittir derin dikkat ve kalite… Ve ‘dikkat ederseniz’ bu iki konu da bu dönemin çözüm bekleyen en belirgin sorunları.

Çağımız, insanın dikkat yüzeyselliği, etik gibi konular benim gibi sizin de önceliğiniz ise Sam Harris’in geçmişte Google’ın tasarım etiği sorumlusu olarak çalışıp ayrılan ve şimdi Time Well Spent(iyi harcanmış zaman) isimli şirketin kurucusu Tristan Harris’le teknoloji, yapay zeka ve sosyal medya, internet üzerine ‘Teknoloji Bize Ne Yapıyor?’ (What is Technology Doing to Us?) konuşmasını mutlaka dinlemenizi öneririm. Linki burada.