İki Kalıp

Hatırlar mısınız? Birkaç ay önce, toplum olarak aldığımız yine acı bir haber sonrası, artık neden, neden diye sormayı bırakıp daha fazla şu soru üzerine odaklanacağımı söylemiştim. ‘Kendimin ve başkalarının içindeki en iyi yönleri ortaya çıkaran bir topluluğun/toplumun oluşmasında nasıl bir rol oynayabilirim?’ Bu soru aklıma geldiğinde de bir kağıdı öylesine karalıyordum ve böylelikle şu baskının ilk taslakları kendiliğinden ortaya çıktı. Şekil yine bir süre şekilden şekilde girerek evrildi ve en sonunda iki ayrı, birbirini bütünleyen kalıp olarak doğdu. Geleneksel bir metotla bu kadar sofistike ve zamanın ruhunu taşıyan bir örüntü yakalamış olmama ve kalıpların her baskıda farklı, hoş bir sürpriz yaratıyor olmasına hayran kaldım. Motifin şu sıralar tadını çıkarıyorum ve üzerinde henüz çok zihni çıkarımlar da yapmak istemiyorum. Bir süre örüntülerle ve renklerle oynayacağım, olasılıkları göreceğim. Ama o moral bozukluğu anından bu güzellikle çıkmak bile sorumun bir cevabı olabilir mi? Kalıp Devinim, Bütünleşme gibi Ankara serimin parçası olacak çünkü bu kalıp aynı zamanda benim için çok Ankara, eski Ankara… İsim koymadım henüz ve isminin de ‘kendimin ve başkalarının içindeki iyi yönleri ortaya çıkmasında’ kendi çapında yardımcı olması dileğim… Ve önerilerinize de açığım 😊

Bu da öncesi… Kalıpların birlikteliğini iyi anlayabilmek için bu sefer kontrast renkler kullandım. İlkinde -uçan kuş üzerinde- koyu mavinin tonlarını kullanmıştım…

Bir Ses

FullSizeRender(24)

Sonbahar… Az önce inceden bir yağmur yağdı ve yakında dökülecek olan yaprakları birer birer titretti. İzlemesi çok hoştu ve ben bir yandan ne yazacağımı düşündüm. Mark Knopfler’in Tracker albümünü dinliyorum. Bu kapalı havaya ve ruh halime çok uyum sağlıyor bence.

Evlat edindiğimiz yavru kedi rahatça ortalıkta dolaşsın diye mutfaktayım. Burası nispeten derli toplu. Taşınmamızdan sonra diğer odalar hala tam yerleşmedi. Dağınıklıkta her an kaybolabileceğinden endişeleniyorum. Yaklaşık üç hafta önce kümesin yanından gelen seslerle başladı ilişkimiz. Gittim baktım önce göremedim bir şey. Ses oraya bırakılmış eski bir kapı parçasının altından geliyordu. Öylesine minikti ki ve o cüsseden o sesin nasıl çıktığına anlam veremedim. Kapalı gözleriyle ve henüz düşmemiş göbek bağıyla annesini arıyordu çaresizce. Bir iki gün geçti böyle. Gecenin sessizliğinde onun ağlaması duyuluyordu pencereden. Sonunda annesinin artık gelmeyeceğini anladık ve gönülsüz bir şekilde anneliğini üstlendim. Üç haftadır gece-gündüz iki saatte bir sütünü veriyorum, gazını çıkarıyorum, karnına masaj yaparak çişini kakasını yaptırıyorum, sonra sıcak su torbasını ısıtıyorum, kucağıma alıp kalbime yakın tutuyorum. Artık beni annesi sanıyor ve aslında bu durumda annesiyim de. Çok iştahlı ve hareketli, bir tek sürekli tekrarlanan kabızlık problemi canımı sıkıyor. Ne yaparsam yapayım bir anne kedinin yerini tutmak zor, fakat kısa sürede ona duyduğum sıcaklığa ve aramızda oluşmuş ilişkiye de hayret ediyorum. Sevginin emekle de ilişkili olduğunu bir kere daha hatırlattı bu minnak kedi.

Bana neden artık blogda pek yazmadığımı soranlar oluyor. Aslında yazacak çok şey var ama hiçbirisinin kuyruğu birbirine henüz tam olarak değmiyor. Bu bu sebepten Instagram’da, Facebook’da minik minik paylaşımlar yapmayı tercih ediyorum bir süredir.

Bir de neden baskıyı işimin bir parçası haline getirmeyi seçtiğimi soranlar var. Belki ona biraz cevap verebilirim. Çalışmalarım için yaptığım ağır ve yoğun okumalardan sonra zihnimden bedenime tekrar dönebilmek için –buna özellikle çocuğumun yanında sadece fiziken değil, tüm varlığımla olabilmek için ihtiyacım var-, düşüncelerimde yarattığı dinginlikle tahmin ettiğimden öte şeyleri anlayabilmek için, insanoğlunun ilk güzellik yaratma isteğinin doğduğu başlangıç zihninine ait olduğu için, kalıbı kaldırdığımda şeklin nasıl çıkacağını bilememek yaşamda elimden geleni yaptıktan sonra aradan çekilmeyi ve olanı kabullenmeyi öğrettiği için, sonucu mükemmel olmadığı için, topraktan, kadim el sanatlarından uzaklaşmamızla giderek insana ait değerlerden uzaklaşmamızın hiç tesadüf olmadığını derinden anlamamı sağladığı için, yapması keyif verdiği için, yaparken sessiz ve tek başına kalabildiğim için, bir şeyi çizerken veya oyarken doğasını daha iyi kavradığım için, keşfettiklerimi, öğrendiklerimi, burada anlattıklarımı sözden öte ve elden ele, evden eve dolaşan güzellikler haline getirebilmek için…

Biliyorum çok sessiz kaldım blogta ve çok tok olmasa da şu an bulunduğum noktadan sizlere bir ses vermek istedim.  Kısaca bu ilhamı nereden aldığımı soranlara cevabım; ben bir şey yaratmaya çabalamıyorum aslında, hemen cevap bulmaya ve ders vermeye çalışmadıkça bazı şeyler kendiliğinden çıkıyor. Bu bir oluşma süreci ve bu süreçte her fırsatta beni yüreklendiren, yaptıklarıma merak duyan varlığınıza şükran duyuyorum.

Benim Tarihim

FullSizeRender(19)

1940’larda çekilmiş. Annemin doğup büyüdüğü ev. Eskiden Kızılay’da Meşrutiyet Caddesi’ndeymiş, şimdiki Ersan Otel’in yerinde. Resimdeki büyük teyzelerimden biri. Fikret Teyzem’in hikayesi de burada. https://yenibiranlam.com/2012/08/22/fikret-teyzemin-bayrami/

Geçen aralık ayında bir gündü. Oğlumu anaokuluna bıraktıktan sonra, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde Sivil Mimari Bellek Ankara isimli bir sergi gezdim. Sergi internette de var ve buradan incelenebilir. Gezerken bir süre sonra burnum sızlamaya başladı ve gözümden bir iki yaş damladı. Kendimi bir anda yedi yaşında Kavaklıdere’deki ilkokulumdan eve yürüyerek dönerken gördüm. Tüm kokular, akşamüstü güneşinin tatlı ışık oyunları, çocukların neşeli bağırışları, sokak satıcıları, mahallemiz, annemin işten dönüşü… Bu toprağın tarihinden bir kesit gördüm orada, değeri yeterince bilinmemiş bir önemli dönem.

Münih’ten Ankara’ya döneli bir yılı aştı. İlk buraya geldiğimizde blog okuyucularından biri ‘Birçok insan yurt dışına gidiyor, siz tam tersini yaptınız. Tecrübelerinizi merak ediyorum. Bu yüzden takip edeceğim.’ demişti. O kişiye bir geribildirim sözüm var. Buraya döndüğüme hiç pişman olmadım. Biz dört kuşak Ankara’lıyız. Yüz yıla yakın buradaki geçmişim. Dünya görüşüm, ahlakım, hayattaki duruşum bu topraktan ve atalarımdan aldığım temelleri üzerine kuruldu. Dönmeseydim içimde önemli bir şey hep yarım kalacaktı, ama bu benim hikayem. Herkesin hikayesi aynı değil. Olmak zorunda da değil.

FullSizeRender(20)

1960’larda çekilmiş. Annem. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olurken. Onun gibi bir anneye sahip olduğum için hep çok şanslı hissediyorum kendimi.

Ben Ankara’dan içim ergen olarak gittim, ama yetişkin döndüm. Bu şehrin sokaklarında yeniden dolaşmak, yeterince kıymet bilmeyip, türlü türlü kapris yaptıktan sonra her defasında annemin beni içten, gösterişsiz, sakin, güçlü ve koşulsuz sevgisiyle yine kucaklayışında hissettiğim duyguları yaşatıyor. Keşkeler olsa da, en başta bu şehrin yaşama bu kadar derin köklenmeme izin vermiş olmasından dolayı büyük bir şükran duygusu var içimde. Anadolu hikayeleri çoğunluk köy, kırsal ya da daha küçük kentlere dair -hepsi başım üstüne- ama açıkça görüyorum ki benim bu yaşamım da Anadolu’nun bir hikayesi. Sesimi barışçıl ve kucaklayıcı bulduğunuz için çok mutluyum. Bana bu sesin temellerini aşılayan büyüklerimin hepsi bu şehirde büyüdüler ve neredeyse tümü burada üniversite eğitimi aldı. İnsana değer vermeyi, sevmeyi, kendi gücüme, zekama inanmayı, ama haddimi de bilmeyi ben onlardan öğrendim.

Ankara’ya neden döndüğüme gelince, az önce bahsettiğim gibi, bu toprağı ayağımın altında tekrar hissetmeden ne kadar istesem de bir bütün olarak devam edemeyeceğimi anladığımdandır. Toprağımın, köklerimin beni kendine çekmesidir ve belki de benim ona ihtiyacım olduğu kadar onun da bana ihtiyacı olduğundandır. Kısaca dönerken Ankara’ya ‘Bana ne vereceksin?’ diye sormadım.

IMG_1034(2)Birçok kişi İstanbul’la Ankara’yı kıyaslamaya devam ededursun. Ben de yapmadım değil İstanbul’da yaşadığım dönemde. Ama görünüyor ki, insandaki bu bir şeyleri başka şeylerle anlamsızca kıyaslama alışkanlığı yüzünden, toprağına bıraktım kendi vücuduna etmediği işkence, sokmadığı şekil yok. Kişinin vücudunu beğenmemesiyle, geldiği toprağı beğenmemesi aynı şey bana göre ve varolan özgün güzelliği olduğu gibi kabul etmediği sürece koruması, daha güzelleştirmesi de mümkün değil. İşte Ankara’nın özellikle son yıllarda giderek çirkinleştirilmesi, kendi doğal güzelliklerinin farkına varmayan insanların, başkalarına duydukları özentiden dolayı tercih ettikleri abartı giyim, makyaj veya yaşayış biçimini çağrıştırıyor bana.

Bunları yazarken amacım kimseye nutuk atmak değil. O güzelliği zamanında yeterince fark edememiş ya da fark etse de takdir etmemiş kişilerden biri de benim. Peki tamamFullSizeRender(21) da, ne yapacağım şimdi? Bilirim, bir şey yapmadıkça dertlenmek umutsuzluk içine sokar insanı. Böyle düşüncelerle geçen bir süre sonunda bahsettiğim sergiden de aldığım ilhamla, Ankara sokaklarında gördüğüm, giderek yokolan, gizli saklı kalmış, bana göre tarihi özellik ya da güzellik taşıyan şeyleri kaydetmeye ve zamanla yaptıklarıma yansıtmaya karar verdim, yani benim Ankara’mı anlatmaya karar verdim.

Bu Ankara serimin başlangıcını da Kavaklıdere’de eski bir apartmanın, bana neşeli neşeli dans ediyorlarmış gibi görünen balkon demirlerinden yapıyorum. İsmine de ‘Devinim’ koydum. Üzerinde sonra belki biraz daha çalışacağım. Etrafımıza baktıkça sadece büyüklükleri, en’leri değil ayrıntıları da fark ettiğimiz, takdir ettiğimiz ve yaşattığımız bir devinimin başlaması dileğim. Ama bu içsel devinimi sağlamak için dışta biraz yavaşlamak gerekiyor. En basiti yürümek gerekiyor.

Resimde gördüğünüz, Devinim kalıbıyla baskı yaptığım kumaştan diktiğim bir defter kabı. İçinde de kenar çizgili küçük bir ilkokul defteri var:)Tarih gösteriyor ki insan insan olalı; daha çok güzellik görmeyi, yaratmayı bir çocuk saflığıyla ve gücüyle istemek için hiçbir zaman geç olmadı…

Ben hayal etmeye başladım. Etrafımda en mükemmellini istemiyorum, en gösterişli, en tarihi, en lüks, en zengin, en hızlı, en dinamik, en yeni, en büyük, en yüksek, en… bir şeylere sahip olmak ya da bahsettiğim enlerle dolu bir yer istemiyorum, bu güzel bozkırda kendim olmak, insan olmak ve güzelce yaşamak istiyorum…

P1150539 (3)

Bilmiyoruz…

Neyi kaybettiğimizin bile farkına varamadan, aslında ona ne kadar ihtiyacımız olduğunu bile hiç öğrenemeden her geçen gün bir güzelliği yitirmek…

En azından burada durabilsek ne çok şey değişirdi… Yanlış söyledim, belki değişmezdi ve olduğu gibi kalabilirdi.

Evet, en azından şimdi, burada durabilseydik, yavaşlayabilseydik… belki biz değiştirdik ve zamanı geldiğinde onları yerli yerinde tüm güzellikleriyle bizi bekliyor bulurduk… ya da biz bulamazsak, çocuklarımız bulurdu… bulabilirlerdi… bu şans olurdu…

Kaybettiklerimizi kaybettiğimizi bile bilmiyoruz…

FullSizeRender(9)

Zümrüd-ü Anka

unnamed

‘Kültür’ derdi yıllar önce üniversitede bir hocam, ‘Bir onun üzerinde bir çalışan, bir de çalışmayan bin pişman.’ ve son yıllarda da çok iyi anladım ki, kültür ile doğa ayrılmaz bir bütün. Birine ne oluyorsa diğerine de aynısı oluyor.

Kimimiz yeterince farkında, kimimiz değil; Türkiye Dünya’da en zengin biyolojik çeşitliliğine sahip nadir ülkelerden biri. Bu durumda, hem biyolojik çeşitlilikleri açısından birbirinden çok farklı olan Akdeniz, İran-Turan ve Avrupa-Sibirya kesişiminde yer alması, hem de 0-5000 metre arasında çok çeşitli yükselti, farklı toprak türü, tatlı, tuzlu ve yeraltı olmak üzere çeşitli su kaynaklarına sahip olması önemli rol oynuyor. Biraz sayılarla ifade edersem; Avrupa kıtasının toplamında yaklaşık 13.000 çeşit bitki varken, onun onbeş katı küçük yüzölçüme sahip Türkiye’de bu çeşitlilik 12.000 civarında. Endemik (yani sadece belirli bölgeye özgü) bitki çeşidi Avrupa kıtasının toplamında 3000 civarında iken, bu Türkiye’de en son 3700 olarak tespit edilmiş. (Endemic Plants of Turkey- Türkiye’nin Endemik Bitkileri / Hasan Torlak, Mecit Vural ve Zeki Aytaç).

Ne yazık ki bu çeşitlilik her geçen gün, başta doğanın kısa vadeli ekonomik çıkarlar nedeniyle tahrip edilmesi olmak üzere çok sebepten hızla yok oluyor ve beraberinde ona göbekten bağlı kültürel zenginlik de. Sadece büyüme odaklı mevcut ekonomi doğayı bir maddi gelir kaynağı olarak görerek geliştirdiği politikalarla kırsalda yaşamayı ve tarımı yapmayı giderek zorlaştırıyor, buralarda yaşayan insanları geçimlerini sürdürmek için büyük şehirlere göçe zorluyor veya küçük, yavaş, zanaat gerektiren üretimler, işletmeler varolan acımasız rekabetçiliğin karşısında ayakta duramayarak birer birer yok oluyor. Anadolu’nun ve Trakya’nın geçmişi binlerce yıla uzanan türlü türlü el sanatlarından bugüne ne kadarının kaldığı ya da böyle giderse kalanlardan ne kadarının bir sonraki nesile aktarılabileceği, böylesine köklü ve zengin bir kültür mirasını devrealmış bizlerin cevaplaması gereken çok önemli sorular. Ama el sanatları deyince ya hep Osmanlı dönemine ya da o an populer kültürde moda olan standart estetik anlayışa sabitlenmemiz nedeniyle sahip olduğumuz bu kültür zenginliğinin ne kadar büyük boyutta ve köklerinin eski çağlara dayanmış olduğunun yeterince farkında değiliz maalesef. Kimseye bu konuda ders verme niyetinde değilim açıkcası. Örneğin, baskıyla ilgilenmeye başladığım zaman yazmacılığın ne olduğunu ve gerçek ustasının Türkiye’de ne kadar az kaldığını öğrendim. Ankara’da yazmacılık ile ilgili kurs ya da usta henüz bulamadım.

Kültür bakanlığının sayfasında şöyle tanımlanmış yazmacılık;

Yazmacılık, halkın örtünme ihtiyacından doğmuş ancak yazmanın üstünü süslemek amacıyla kullanılan teknikle bir sanat haline gelmiştir. Yazmacılığa özelliğini veren, tahta baskı tekniğidir. Bu teknikte ahşaptan oyulmuş kalıplar kullanılır. Baskı, genellikle pamuklu bazen de ipek kumaşlar üzerine elle çizilip resmedilerek veya basılarak yapılan bir kumaş süsleme sanatıdır. Bu el sanatının örnekleri çoğunlukla kadınların baş bağlamada kullandıkları baş örtülerinde görülür. Baskı tekniği ile üretilen kumaşlar ayrıca bohça, sofra örtüsü, yorgan yüzü olarak da kullanılmaktadır. Yöreden yöreye renk ve motifleri değişen yazmacılık günümüzde yok olma tehlikesi altında olan el sanatlarımızdandır.

Türkiye doğasındaki çeşitliliğine paralel olarak bir motif cenneti de yani doğaki zenginlik çeşitli çağlarda, çeşitli biçimler alarak el sanatlarına da yansımış. Öyle ki insan ömrünü verse bunları tamamiyle keşfedemez. Mesela, bu yaz Almanya’dan bir dostum Peter Sis’in The Conference of Birds isimli  Ferîdüddin Attâr’ın hikayesinden esinlenerek resimlendirdiği bir kitabı doğum günü hediyesi olarak yollamıştı. (Türkçesi Kuşlar Meclisi adı altında yayınlanıyor) Resimde gördüğünüz yanıp yanıp küllerinden tekrar tekrar doğan Zümrüd-ü Anka motifi o zaman fikrime tohum olarak ekildi.  Otuz Kuş, Simurg… ne çok ismi var. Kitabı okuduktan sonra onun farklı biçimlerdeki temsillerini daha çok fark eder oldum ve son dönemde artık kaçamaz hale gelince anladım ki üzerinde çalışmaktan başka çarem yok. Sonunda benim Zümrüd-ü Ankam 15. yüzyıl Anadolusuna ait bir minyatür motifi şeklinde karşıma geldi. Ondan izin istedim, dedim ki; ‘Ben seni bugünüme taşımak ve biraz değiştirmek istiyorum.’ Peki dedi ve benim başını neredeyse tamamiye değiştirmeme, gövdesini de sadeleştirmeme izin verdi. Böylelikle benim elimden de yeniden doğdu.

Onu dayanıklı keten bir kumaşa bastıktan sonra plastik poşetler yerine kullanmak üzere bir alışveriş çantası olarak diktim. Bitince blog için bir resimini çekmek istedim. Resime ilave etmek için bahsettiğim hediye kitabı uzun bir aradan sonra elime aldım ve birçok kitapta yaptığım gibi rastgele bir sayfasını açtım, okudum:

(Benim yaptığım türkçe çevirisiyle)

‘Kuşlar: Neredeyiz?

Bu Anlayış Vadisi’nde hiç anlayış yok.

Hüthüt: Burada çok dikkat etmeliyiz. Bir yolu takip ediyoruz. Kimse ne kadar daha ileri ya da ne kadar uzağa gitmemiz gerektiğini bilmiyor.’

Kitabı kapattım.

IMG_0774 (2)