Eko-Benlik Çantası

P1140228 (2)

Her yazmaya başladığımda harflerin bilgisayara düşüşü planlığımdan daha farklı bir rota alıyor. O yüzden her oturduğumda bakalım şimdi ne yazacağım diye merak etmeye başladım. Şu an Death Can Dance grubunu (Ölü Dans Edebilir ya da Ölüm Dans Edebilir diye çevrilebilir) dinliyorum. Grubu tanımayan bazı kişilere bu isim korkutucu heavy metal bir müziği çağrıştırabilir, ama değil. Etnik, derin, zamansız ve kaliteli bir müzik yapıyorlar. Dinlemesi çok zevkli ancak kolay değil, çünkü müzikleri ‘ölmeden önce ölmek’le yani nefsden, egodan ya da ismine ne derseniz deyin benliğin sınırlarından özgürleşme fikriyle insanı temas ettiriyor. Ben ancak ölmeden önce ölmüş kişilerin yaşamla gerçek anlamda dans edebileceğini düşünüyorum.

Dinlemekte olduğum grubun isminin çok farklı düzeydeki bakış açılarıyla, farklı farklı yorumlanabileceği durumu çağımızın en önemli gerçeklerinden birini de yansıtıyor aslında. Tek bir dünyanın değil, algılayış farklılıkları nedeniyle birçok dünyanın olduğu gerçeğini. İlginizi çekiyorsa, Ken Wilber, Her Şeyin Teorisi (A Brief History of Everything) isimli kitabında bu konuyu karmaşık olmasına rağmen inanılmaz bir basitlikle açıklıyor. Her bakışı yani bilinç düzeyini eşit değerde tutmuyor Ken Wilber (burada bilinçten eğitim düzeyi kastedilmiyor, bu görüşe göre çok eğitimli insanlar da düşük bilinç düzeyine sahip olabilirler). Düşüncesinin devamı olarak, çağın en büyük krizlerinden birinin, aynı toplum içinde veya farklı toplumlar arasında oluşan bilinç uçurumları olacağını söylüyor. Çünkü bu derin bilinç farklılıkları, üst bilince ait kültürlerin ve sistemlerin daha az gelişmiş bilinç toplulukları tarafından kolaylıkla suistimal edilme tehlikesini de beraberinde getiriyor. Bu durumda gelişen teknoloji, finans, bilim, demokrasi gibi genelin faydasına ve daha üst düzey bilinç düzeyleriyle işletilmesi gereken sistemler, kolaylıkla ırkçı, ayrımcı, zorba, yozlaşmış, fırsatçı veya bağnaz alt düzey bilinçlerin daha kolay ilerlemeleri için birer araç haline gelebiliyor. Böyle zihniyetler sıklıkla demokrasiyi gereken gücü elde etmek için tüm nimetlerinden faydalanılacak ve amaca ulaşıldığında terkedilecek bir vasıta olarak kullanıyor.

İnsanın bilinç düzeyi yükseldikçe dünyayı algılayışı da daha derinleşiyor ve benliğinin sınırları da genişliyor. Sen-ben, din, mezhep, ırk, cinsiyet gibi ayrımlar kayboluyor ve toplumda ayrıştırıcı değil birleştirici bir güç olmaya başlıyor. Daha da üst düzeylere çıktıkça doğa da artık kişiden ayrı bir şey olarak görülmüyor. Bir ağaç, bir nehir, bir kuş ve hatta bir böcekle, toprakla derin bir bağ hissediliyor. Kişi kendi esenliğinin onlardan ayrı olmadığının derin kavrayışı içinde oluyor ve hem kendi hem de bütünün esenliği için çaba göstermek artık kişinin ‘doğal’ davranışı ve oluşu haline geliyor. Derin ekoloji anlayışı kapsamında da bu durum ekolojik benlik (ecological self) olarak adlandırılıyor. Yani kişinin kısıtlı bireysel benlik anlayışının bütüne doğru genişlemesi sonucu çabasız oluşan güçlü evrensel ahlak ve iyilik hali. Kısaca eko-benliğe sahip birey iyi ve ahlaklı olmaya ‘uğraşmıyor’, oluyor ve bu oluş hali kişinin tüm davranışlarına, iş yapışına, hayat seçimlerine yansıyor. Ancak benliğin bu genişleme ve birlik anlayışına doğru seyri çoğu yeni dalga ruhsal akımların pompaladığı kadar her zaman pozitifliklerle dolu bir süreç değil. Hatta bu sürekli pozitif ve mutlu olma takıntısı bu sürecin en büyük engellerinden biri.

Bu açıdan bakarsak çağımızın önemli bir diğer sorunu da liderlik aslında ve gerek politika gerek de iş dünyasında maddi, manevi açıdan birçok insanın hayatını derinden etkileme gücüne sahip yöneticilik pozisyonlarının (eğitimli ya da eğitimsiz) alt düzey bilinç taşıyan kişiler tarafından doldurulmuş olması. Bu kriz hiyerarşi basamaklarıyla liderliği bütünleştirme anlayışımızı da içeriyor bence ve yıllardır liderlik geliştirme konusunda çalışan biri olarak bunu en azından kendi yaşamında aşmaya niyetlendiğimi söyleyebilirim. Bazen rol modelimin Matrix filmindeki kahin karakteri olduğundan şüpheleniyorum. Onun filmde beklenenin dışında bir yerde, sıradan bir ev mutfağında bulunması ve kurabiye pişiriyor olması bana ilk izlediğim andan beri çok ilham vermiştir. Bu durum bana Yunus Emre’nin yıllarca odun taşımasını da çağrıştırıyor ve farkındalıkla yapılan her davranışın, işin kişinin kendisini ve diğerlerini dönüştürme gücünü. Henüz o noktalara erişmediğim çok açık, daha çok yolumun olduğu da, fakat o yola girdiğimi gösteren işaretlere karşı da artık gözümü eskisi gibi kapatmıyorum. Bu yol eğer evliyseniz (ya da biriyle beraberseniz) ve beraberliğinizin sürmesini istiyorsanız, tek başına yürünecek bir yol değil. Eşinizin de benzer bir arzuyu içinde taşımasını gerektiriyor. Ancak benzer arzu, hayatta benzer davranışlar ve seçimler anlamına gelmiyormuş. Biz beyimle bunu öğrenme sürecindeyiz.

P1140399 (2) P1140392 (2)

Konuyu nereye bağlayacağım? Bu düşünceler ve alışveriş merkezlerini artık hiç sevmemem, hayatta ve özellikle iş hayatında benden farklı seçimleri olan, ancak benim gibi kitaplarının yıpranmasından hoşlanmayan ve aynı yolun yolcusu olduğunu bildiğim kocama doğum günü hediyesi olarak, içinden acısıyla tatlısıyla geçtiğimiz bu olgunlaşma sürecini çağrıştıran bir çanta yapmama vesile oldu. Kumaş olarak da dünyanın en eski kumaşlarından biri olduğu için bana zamansızlığı çağrıştıran keçeyi seçtim. Rengini gri seçmemin sebebi ise dünyamızın içinde olduğu zor ve belirsizlik içeren dönemi çağrıştırması oldu. Astarı kocamın en sevdiği renk turuncu. Baktığımda yaratıcılığı, enerjiyi ve bu zor koşulların içinde barındırdığı fırsatları düşündürüyor. Çantanın üzerindeki, minik bir bireysel nokta iken bilinç anlamında dalga dalga genişleyerek eko benliğe adım adım yaklaşmayı anlattığını düşündüğüm şekli yapmak için kullandığım kalıp ise ufak bir sır, ama tabii ki sizden saklamayıp paylaşacağım. Hani, kavanozlara turşular taşmasın diye kullanılan plastik parçası var ya o. Bunu söylemekle, çantanın anlattığım o tüm teorik karizmasını çizdim sanırım şimdi:) ya da kocamın düşüncesiyle aslında tam da anlatmaya çalıştığım durumu yansıttım yani başka bir bakışla baktığında bir turşu plastiğinde sanat görebilmeyi. Bilemedim. Neyse, önemli olan beyimin sonuçta hediyesini çok beğenmiş olması.

P1140402 (2)

 

Bir Telefonun Özellikleri

P1120980

Şu an yurtdışında yaşadığım için iki hat kullanıyorum. Türkiye’de kullandığım hat eski telefonumda. Normal bir telefon. Sorunsuz çalışıyor. Internete, e-postaya, facebooka bağlanabilme özelliği yok. Sadece bir parçası düşmesin diye ufak bir bant yapıştırmam gerekti.

Bir diğer özelliğini de bu son gelişimde farkettim: Dikkat çekmesi. Hatta bazen görünce şaşırma derecesinde. Bazıları ise neden bunu kullanıyorsun diye merak edip soruyor. Cevabım pek tatmin edici bulunmuyor sanırım. Kullanım sebebim; ‘çalışıyor ve ihtiyacımı karşılıyor’ şekilinde gayet basit.

Ben de şimdi şunu merak ettim: Çalışan ve yeterli gelen bir gereci kullanıyor olmak neden bu kadar çok dikkat çekiyor artık? Bu durum nasıl bu kadar ilginç algılanan bir davranış haline geldi toplumumuzda?

Gezi, Kindle ve Mikro Kararlar

Gezi hareketinin başladığı 31 Mayıs günü Düsseldorf’daydım. Olayın önemi Facebook’da ve Twitter’da gün içinde belirmeye başlamıştı. Tabii ki ilk yaptığım Türkiye’deki belli başlı gazete ve televizyonlarda konu ile ilgili doğru düzgün bir bilgi aramak oldu. Ama yoktu.

Akşam Almanya’da ana haber bültenlerindeki ilk haberin bu olduğunu görmek ve karşılığında ülkemin ana akım medyasının sessiz olması, çoğu insan gibi bende de bir şok etkisi yarattı. Ve medya günlerce bu halini korudu. Bu ilk defa olmuyordu, ama çoğumuz ilk defa ana akım medyanın ulaştığı olumsuz boyutları bu kadar net gördük. Biz de yıllarca bilinçsizce yaptığımız seçimlerle farkında olmadan buna destek olmuştuk.

Türkiye’deki Gezi Parkı ve beraberindeki direniş Dünya’yı birçok boyutta etkilerken, eş zamanlı ezber bozucu bir olay daha gelişiyordu. 29 yaşındaki Edward Snowden’ın basına sızdırdığı, Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu’nun (NSA) yıllardır Dünya’da önemli miktarlarda telefon görüşmesini ve internet üzerindeki haberleşmeyi kaydettiği bilgisi, kimsenin artık özel yaşam denen bir şeyinin kalmadığını gözler önüne serdi. ABD gizli servisinin bu yaptığı bir insan hakları ihlali. Bunca bilgi niye toplanıyor ve onlarla ne yapılıyor ya da yapılacak?

Gelelim çok hızlı yaşamanın getirdiği kolaycılıkla, ‘hemencecik’, ‘anında’ ve ‘çabucak’, ‘daha ucuza’ sözlerinin bizim için en etkili pazarlama kelimeleri haline gelmesi ve bu doğrultuda verdiğimiz mikro kararların zaman içinde birikip bize örneğin, sessiz veya yanlı medya ya da NSA benzeri şekillerde geri dönmesine. Bu doğrultuda son zamanlarda kafamı kurcalayan konu, Kindle ve benzeri e-kitaplar için geliştirilmiş elektronik aletlerin bize sunulduğu gibi gerçekten birer özgürlük olup olmadığı.

Kindle kullanma kararımın en önemli nedeni gereksiz kağıt israfını önlemekti. (Şimdi üzerinde yeterinde çalışılırsa çevreye zarar vermeyen basım çözümleri bulunabileceğine inanıyorum.) Diğerleri ise; bir kitap okumak istediğimde ‘hemen’ bulup, ‘çabucak’ indirebilmek, onlarca kitabı ‘kolayca’ yanımda taşıyabilmek ve ‘daha ucuza’ satın alabilmekti. Benim gibi böyle sayıları giderek artan, milyonlarca insan var.

Kindle ile ilgili kafamda soru işareti aninden aletin köşesinde ‘bölümü bitirmenize 8 dakika, kitabı bitirmenize 5 saat 23 dakika var’ uyarısını görünce oluştu. Gördüm ki, okuma hızımın istatistiğini tutuyordu. Üstelik sadece onu da değil, nerede okumayı bıraktığımı, nerelerde hızlandığımı, nerelerin altını çizdiğimi, üzerine hangi notları aldığımı, hangi kitapları okumayı seçtiğimi, hangilerini okumadan yarıda bıraktığımı ve daha bilmediğim birçok şeyin istatistiğini tutuyordu. Sadece benim de değil, milyonlarca insanın.

Ayrıca satın aldığım kitapları istediğimde başkasına ödünç veremiyorum, bilgisayarıma kaydedemiyorum. Hepsi Amazon’un veri bankasında ve o yok olurca kitaplarım da yok olacak günün birinde. Böylelikle çocuğuma kitap bırakamayacağım ve hatta o kitapların bir zamanlar var olduğundan haberi bile olmayacak belki de.

Kızılderililer insan bir davranışta bulunurken bunun yedi nesil sonrasına etkilerini göz önüne almalı der. Kolayca kitap satın almamın ve üzerimde taşıyabilmemin bedeli gelecekte düşüncelerin e-kitaplar aracılığıyla, tıpkı bugün ana akım medyayla yapıldığı gibi yönlendirilmeye çalışılması olabilir miydi? Gelecekte, tutulan bu istatistiklere göre kitap yayınlanabilirdi. Kitaplarda ne yazılıp yazılmayacağı küresel olarak yönlendirilebilir, hatta içindeki öğeler anlık değiştirilebilir, silinebilirdi. Son olaylara bakılırsa, böyle olasılıklar var ve ürkütüyor insanı.

Bazen görüyorum ki, bizlerin bugün yaptığı basit görünen, üzerinde yeterince kafa yormadığımız, kolaycı seçimler gelecek neslin hayati özgürlüklerini ellerinden bile alabilir. Çok, ama çok ciddi konular bunlar. Üzerlerinde düşünmeli, tartışmalıyız.

dsc03368

 

Durum Değerlendirmesi

Zor bir dönemden geçiyorum, ama kaçamayacağımı bildiğim ve beklediğim bir dönemdi. Kimsenin şu an çözüm için net bir cevabının olmadığı, küresel ısınma gibi bir sorunla ilgili çalışmakla beraber gelen bir durum bu.

Yıllardır insan konusunda çalışıyorum. Söylenen bu konuda oldukça yetenekli olduğum. Ne kadar doğrudur bilmiyorum. Belki de beynimin çalışma yapısı müsaittir iyi bir psikolog ya da koç olmaya, ama bence en büyük avantajım bu zamana kadar kendime ve çevreme karşı elimden geldiğince dürüst olmaya çalışmamdı. Bir koçun, psikoloğun danışanlarından önce kendi üzerinde çalışması gerekir. Çok iyi yönlerim kadar tabii ki olumsuz sayılan yönlerimle de yüzleştim yıllarca çalışmalarda; bazen hırsımla, bazen bencilliğimle, bazen kurban psikolojimle, bazen kendime söylediğim yalanlarla (ki insanın önce kendisine yalan söylemeden bir başkasını aldatamayacağını düşünüyorum) ve nice niceleriyle. Bu tecrübelerim gösterdi ki, bir insanın bir özelliğini gölgeden ışığa çıkarması ve onu şifalandırması, onunla bir şekilde yüzleşme cesaretini göstermesiyle geliyor. Bu nedenle insanı ışığı kadar gölgeleriyle de beraber sever, kabul ederim, ama gerektiğinde o gölgelerle yüzleşme cesaretini göstermesi de benim için çok önemlidir.

Kendi çalışmalarımda kritik bir dönüm noktasında hissediyorum. Bir konuda gerçekten yetenekli olmak sanıldığı kadar kolay değil, çok zorlayıcı da olabiliyor. Çünkü yetenekle birlikte insanın yaptığı şey çok daha çabuk başarılı sonuç veriyor ve bu sorumluluğu da getiriyor beraberinde.

İnsanoğlu yüzyıllarca, yeteneğin türlü türlü şekillerde kullanılmasına şahit oldu, oluyor. Atom bombasını tasarlayanlar da çok yetenekliydi mesela. Toplumları anlamsız savaşlara peşinden sürükleyen yetenekli politikacılar, acımasız suçların aklanması için uğraşan yetenekli avukatlar, yolsuzluklara karışan yetenekli bankacılar. Şeytanın Avukatı (The Devil’s Advocate) filmini bu yüzden severim. Profesyonellik denen şeyin gölgesini, o gölgenin ne kadar yaygın olduğunu ve bazen bir insan vazgeçebildiği ölçüde insan kalabileceğini muhteşem bir şekilde anlattığı için. Her insan irili ufaklı dönemeçlerde, filmde olduğu gibi başarılı olduğunu ama yaptıklarının sonuçlarının çevreye fayda getirmediğini görüyor. Fakat bir insanın bir işi başarılıyken bırakması, başarısızken bırakmasından daha zor. Geçmişte ben de kendime bu sebepten bazen sormak durumunda kaldım: ‘Tamam mı, devam mı?’ diye ve çok şükür -tabi ki sadece o zamanki bilinç düzeyimin fark edebildikleriyle- yeri geldiğinde ‘Buraya kadar. Bundan sonra ben yokum.’ diyebildim. Bu sebepten, doğru düzgün bir birikimim olmadan ve iş bulmadan işimden ayrıldığım da olmuştur.

Eskiden konum insandı. Onun iyiliği içindi her şey. Ona ciddi ölçüde dokunan şeyler olduğunu düşündüğümde tamam mı, devam mı muhasebesini yapıyordum. Peki şimdi? Artık benim için önemli olan sadece insan değil. Doğa da önemli. Benim için sadece bugün de önemli değil artık, gelecek nesil de önemli. Ben değiştim ve kendimi farklı bir ahlaki kaygıyla başbaşa buluverdim birden. Ya bazen bir insanın gelişimini desteklememin bir başka canlının, cansızın, doğmamışın zarar görmesini desteklemem anlamına geldiğini görürsem? Yani bir insana anlayış göstermemin, onun başarısına destek olmamın onun doğaya ve çevresine gösterdiği anlayışsızlığa destek olduğunu fark edersem, ben ne yapmayı seçeceğim? Sadece insanları mı destekleyeceğim ve onlara mı koşulsuz olumlu kabul göstereceğim hayatımda? Anladım ki, bu benim için mümkün görünmüyor artık.

O yüzden kendimle ve diğerleriyle bir konuda kazandığım netliği sesli paylaşmak istiyorum. Bir insanın başarısı ve mutluluğu kadar, tanıdığım, tanımadığım ve doğacak olan diğerlerinin de yaşam kalitesine katkıda bulunmak benim için çok önem kazandı artık. Dolayısıyla bundan sonra, kendi gelişimleriyle beraber dünyada birlikte yarattığımız çevre, iklim, sosyal, ekonomik sorunların çözümüne, ama küçük ama büyük katkılarla, ortak olmaya hevesli kişilerle çok daha uyumlu çalışma ilişkileri geliştirebileceğimi ve onlara çok daha yardımcı olabileceğimi hissediyorum.

Nedir Hikayen?

Her şeyin aslında bir hikaye olduğunu anladığımdan beri çok değişti hayatım. Bunu görmemi sağlayan kişilere minnettarım.

Modernizm hikayesi ve hatta post-modernist hikayeler, dinlere dayalı hikayeler, ekonominin nasıl olması gerektiğine ilişkin hikayeler, politikacıların, ideolojilerin, bilimin hikayeleri… Herkes ama herkes hikayesini anlatıyor, bu blogda benim yaptığım gibi. Bunda bir sorun yok. Sorun bunu yaptığımızı unutuyor olmamız. Hikayeleri değişmez gerçekler olarak kabul etmemiz. Kapitalizm gibi. Onun Dünya düzeninin nasıl olabileceğine dair anlatılan hikayelerden sadece biri olduğunu unuttuk ve paranın her şeyden önemli, her şeyin satılıp-alınabilir olduğu zamanla, sorgulanmaz, mutlak gerçeğimiz haline geldi. Kapitalizmi durmadan kendimize, etrafımıza, çocuklarımıza anlatıyoruz ve onun acımasız hikayesi her geçen gün daha da gerçeğimiz haline geliyor. Oysa geçmişte de çok inandırıcı hikayeler anlatılmıştı (ve maalesef hala da anlatılmakta); bir ırkın diğerine üstün olduğu, Dünya’nın düz olduğu, insanın doğuştan günahkar olduğu, doğaya hükmedebileceği…

Birçok insan gibi, ben de artık bunların dışında, yeni (belki de bir yerlerde unutulmuş), yaşama, yaşantıma ‘can’ olan hikayeler dinlemek, söylemek ve gelecek nesillere aktarmak istiyorum, günün birinde çocuğumun daha güzellerini keşfedeceğini umarak. Güzel hikayelerden kastım pembe, pembe hikayeler değil ya da insanı şekle sokan, içini iyi-kötü, güzel-çirkin, siyah-beyaz diye parçalara ayıran hikayeler değil; damarlarımızda akan yaşam pınarıyla buluşturan hikayeler. O yüzden Nijeryalı şair ve yazar Ben Okri’yi dinlemek beni heyecanlandırdı.

Bunu yapmayı on, on beş gündür erteliyordum, Facebook hesabımda zaten paylaştım, blokta hikayelerden çok söz ettim diye. Ama sanırım izlemeleri için bu videonun hazırlandığı kişiler sadece orada değillerdi ki, paylaşma isteği peşimi bırakmadı. Böyle oluyor işte. Bazen neden yazmam gerektiğini ve bunun kime ulaştığını bilmiyorum. Blog istatistiklerinin her gün biraz daha arttığını şaşkınlıkla gördükçe nedenini de sormaktan vazgeçtim. Biliyorum ki sadece aracılardan biriyim, bir fikrin bir tohumun sahibiyle buluşmasına yardımcı olan.

Kısaca, bu ilhamla dolu bir video. Eğer yazıyı okurken içinde onu izlemek için ufak bir merak oluştuysa, Ben Okri’nin konuşma isteği duyma nedenlerinden biri de sensin demektir. Bana göre içimizdeki Doğa, Gaia bu işte. Bizim imkan ve yeteneklerimizi -izin verirsek- ihtiyaç duyanlar için araç olarak kullanan, bunun için ilham veren Gaia. Diğer canlılardan tek farkımız, bunu engellemek ya da parçası olmak için kullanabileceğimiz düşünme yetisine sahip olmak. O bana artık susma zamanım geldiğini söylüyor:-)

İşte Ben Okri vasıtasıyla konuşan Gaia’nın sesi. İyi seyirler!

(Video’nun maalesef Türkçe altyazısı henüz yok.)