Benim Tarihim

FullSizeRender(19)

1940’larda çekilmiş. Annemin doğup büyüdüğü ev. Eskiden Kızılay’da Meşrutiyet Caddesi’ndeymiş, şimdiki Ersan Otel’in yerinde. Resimdeki büyük teyzelerimden biri. Fikret Teyzem’in hikayesi de burada. https://yenibiranlam.com/2012/08/22/fikret-teyzemin-bayrami/

Geçen aralık ayında bir gündü. Oğlumu anaokuluna bıraktıktan sonra, Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde Sivil Mimari Bellek Ankara isimli bir sergi gezdim. Sergi internette de var ve buradan incelenebilir. Gezerken bir süre sonra burnum sızlamaya başladı ve gözümden bir iki yaş damladı. Kendimi bir anda yedi yaşında Kavaklıdere’deki ilkokulumdan eve yürüyerek dönerken gördüm. Tüm kokular, akşamüstü güneşinin tatlı ışık oyunları, çocukların neşeli bağırışları, sokak satıcıları, mahallemiz, annemin işten dönüşü… Bu toprağın tarihinden bir kesit gördüm orada, değeri yeterince bilinmemiş bir önemli dönem.

Münih’ten Ankara’ya döneli bir yılı aştı. İlk buraya geldiğimizde blog okuyucularından biri ‘Birçok insan yurt dışına gidiyor, siz tam tersini yaptınız. Tecrübelerinizi merak ediyorum. Bu yüzden takip edeceğim.’ demişti. O kişiye bir geribildirim sözüm var. Buraya döndüğüme hiç pişman olmadım. Biz dört kuşak Ankara’lıyız. Yüz yıla yakın buradaki geçmişim. Dünya görüşüm, ahlakım, hayattaki duruşum bu topraktan ve atalarımdan aldığım temelleri üzerine kuruldu. Dönmeseydim içimde önemli bir şey hep yarım kalacaktı, ama bu benim hikayem. Herkesin hikayesi aynı değil. Olmak zorunda da değil.

FullSizeRender(20)

1960’larda çekilmiş. Annem. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun olurken. Onun gibi bir anneye sahip olduğum için hep çok şanslı hissediyorum kendimi.

Ben Ankara’dan içim ergen olarak gittim, ama yetişkin döndüm. Bu şehrin sokaklarında yeniden dolaşmak, yeterince kıymet bilmeyip, türlü türlü kapris yaptıktan sonra her defasında annemin beni içten, gösterişsiz, sakin, güçlü ve koşulsuz sevgisiyle yine kucaklayışında hissettiğim duyguları yaşatıyor. Keşkeler olsa da, en başta bu şehrin yaşama bu kadar derin köklenmeme izin vermiş olmasından dolayı büyük bir şükran duygusu var içimde. Anadolu hikayeleri çoğunluk köy, kırsal ya da daha küçük kentlere dair -hepsi başım üstüne- ama açıkça görüyorum ki benim bu yaşamım da Anadolu’nun bir hikayesi. Sesimi barışçıl ve kucaklayıcı bulduğunuz için çok mutluyum. Bana bu sesin temellerini aşılayan büyüklerimin hepsi bu şehirde büyüdüler ve neredeyse tümü burada üniversite eğitimi aldı. İnsana değer vermeyi, sevmeyi, kendi gücüme, zekama inanmayı, ama haddimi de bilmeyi ben onlardan öğrendim.

Ankara’ya neden döndüğüme gelince, az önce bahsettiğim gibi, bu toprağı ayağımın altında tekrar hissetmeden ne kadar istesem de bir bütün olarak devam edemeyeceğimi anladığımdandır. Toprağımın, köklerimin beni kendine çekmesidir ve belki de benim ona ihtiyacım olduğu kadar onun da bana ihtiyacı olduğundandır. Kısaca dönerken Ankara’ya ‘Bana ne vereceksin?’ diye sormadım.

IMG_1034(2)Birçok kişi İstanbul’la Ankara’yı kıyaslamaya devam ededursun. Ben de yapmadım değil İstanbul’da yaşadığım dönemde. Ama görünüyor ki, insandaki bu bir şeyleri başka şeylerle anlamsızca kıyaslama alışkanlığı yüzünden, toprağına bıraktım kendi vücuduna etmediği işkence, sokmadığı şekil yok. Kişinin vücudunu beğenmemesiyle, geldiği toprağı beğenmemesi aynı şey bana göre ve varolan özgün güzelliği olduğu gibi kabul etmediği sürece koruması, daha güzelleştirmesi de mümkün değil. İşte Ankara’nın özellikle son yıllarda giderek çirkinleştirilmesi, kendi doğal güzelliklerinin farkına varmayan insanların, başkalarına duydukları özentiden dolayı tercih ettikleri abartı giyim, makyaj veya yaşayış biçimini çağrıştırıyor bana.

Bunları yazarken amacım kimseye nutuk atmak değil. O güzelliği zamanında yeterince fark edememiş ya da fark etse de takdir etmemiş kişilerden biri de benim. Peki tamamFullSizeRender(21) da, ne yapacağım şimdi? Bilirim, bir şey yapmadıkça dertlenmek umutsuzluk içine sokar insanı. Böyle düşüncelerle geçen bir süre sonunda bahsettiğim sergiden de aldığım ilhamla, Ankara sokaklarında gördüğüm, giderek yokolan, gizli saklı kalmış, bana göre tarihi özellik ya da güzellik taşıyan şeyleri kaydetmeye ve zamanla yaptıklarıma yansıtmaya karar verdim, yani benim Ankara’mı anlatmaya karar verdim.

Bu Ankara serimin başlangıcını da Kavaklıdere’de eski bir apartmanın, bana neşeli neşeli dans ediyorlarmış gibi görünen balkon demirlerinden yapıyorum. İsmine de ‘Devinim’ koydum. Üzerinde sonra belki biraz daha çalışacağım. Etrafımıza baktıkça sadece büyüklükleri, en’leri değil ayrıntıları da fark ettiğimiz, takdir ettiğimiz ve yaşattığımız bir devinimin başlaması dileğim. Ama bu içsel devinimi sağlamak için dışta biraz yavaşlamak gerekiyor. En basiti yürümek gerekiyor.

Resimde gördüğünüz, Devinim kalıbıyla baskı yaptığım kumaştan diktiğim bir defter kabı. İçinde de kenar çizgili küçük bir ilkokul defteri var:)Tarih gösteriyor ki insan insan olalı; daha çok güzellik görmeyi, yaratmayı bir çocuk saflığıyla ve gücüyle istemek için hiçbir zaman geç olmadı…

Ben hayal etmeye başladım. Etrafımda en mükemmellini istemiyorum, en gösterişli, en tarihi, en lüks, en zengin, en hızlı, en dinamik, en yeni, en büyük, en yüksek, en… bir şeylere sahip olmak ya da bahsettiğim enlerle dolu bir yer istemiyorum, bu güzel bozkırda kendim olmak, insan olmak ve güzelce yaşamak istiyorum…

P1150539 (3)

Yeşil Çimenler

DSC01311 (2)

Eve döndük. Güzel bir yolculuktu. Bu yolculuk sayesinde, doğup büyüdüğüm toprağa içsel olarak sonunda dokunabildiğimi, onu hissettiğimi, onun beni her zaman koşulsuz kucakladığı kadar benim de onu kucaklamaya başladığımı gördüm. Anladım ki geçmişte bunu yeterince yapmamak; duruşumu, yaratıcılığımı ve kendimi ifademi tahmin ettiğimden de fazla etkiliyormuş. Bir nebze daha özgürleştiğimi hissettim.

Aslında çok basit bir konuşmaydı bunu hissettiren ve Ege’de müşterisi bol, şirin bir şarap evinde geçti. Bu kısa sohbete, artık gelenekselleşmiş ailece dışarıda yemek yeme ritüelimiz de aralıksız eşlik etti. Bu ritüel, oğlanın bir fırsatını yakaladığında kalabalığın içine doğru olanca gücüyle koşmaya başlaması, sırası kim geldiyse o ebeveynin arkasından koşarak kendisini sağ salim geri getirmesi ve masada kalan ebeveynin de sakin sakin yemeğini yemeğe devam etmesinden oluşmakta.

Lafı çok uzatmayayım. Bir masaya oturduk ve menüyü incelemeye başladık. Tabii ki böyle boşlukları hiç kaçırmayan Bıdık sandalyesinden atlayarak yüz metre engelli koşusuna başladı. Beyimle göz göze geldik. O ilk kendisinin koşacağını belirten bir onaylama yaptı ve oğlanın arkasından start aldı. Ben de sakince garsonun siparişlerimizi alması için beklemeye başladım. Sevimli ve hoş genç bir kadın garson geldi. Menüden seçtiklerimizi sıraladım, o da onayladı ve arkasından ‘Ne kadar süredir buradasınız?’ diye sorarak ufak bir sohbet başlattı.

‘Birkaç gündür. Daha önce de gelmiştik. Buralar çok güzel. ’

‘Nereden geliyorsunuz?’

‘Ankara’dan’

‘Aaa evet anlıyorum. Ankara’nın bozkırından sonra burası size çok iyi gelmiştir.’

Omzumu pek bir şey fark etmedi anlamında hafifçe kaldırıp ‘Ben bozkırı da seviyorum.’ dedim.

Bu son söylediğimi ne ben ne de o bekliyordu anladığım kadarıyla, ikimiz de küçük bir an duraksadık. Genç garson sohbetin sonrasını nasıl getireceğine bir an karar veremedi. Sanırım beklenen ‘Ya evet. Bunca güzellikten sonra Ankara’ya nasıl döneceğimizi bilmiyorum.’ şeklindeki ezberimizdeki cümleyi söylememiştim. Bu minik durgunluktan sonra sohbetimizi, ‘Ben pek bilmiyorum Ankara’yı, ama annem orada okumuş.’ diyerek tatlı bir gülümsemeyle sonlandırdı genç kadın ve yeni oturmuş bir başka masaya doğru yöneldi. Bense ağzımdan ‘Ben bozkırı seviyorum.’un bu kadar doğallıkla çıkmasının küçük şaşkınlığı içinde kaldım bir süre. Yıllarca İç Anadolu’nun sevilesi olmadığını çok dinlemiş, iyice bellemiştim, ama görünen o ki kalbim artık bu anlaşmaya uymuyordu.

Bahsettiğim akşamın ardından birkaç güzel gün daha geçirdikten sonra Ege’den ayrıldık. Arabayla dura kalka yaptığımız dönüş yolculuğunda, akşama doğru İç Anadolu’ya vardık. O sırada batıdan yansıyan ve arkamızda kalan güneşin sakinleşmiş ışığı, yumuşak tepeli topraklarda gölgeler yaratıyor ve bozkırın üzerinde bana hep elimi uzatsam dokunacağım kadar yakın görünen gökyüzü de sarımsı pembe haliyle bu dinginlik hissine eşlik ediyordu. Yol boyunca konuşan biz, İç Anadolu’ya girince önce durgunlaştık, sonra sustuk. Kendiliğinde oluşan bu dolu sessizliğin ayrı ayrı tadını çıkarırken, içime şükran duygusu dolduran bu manzaranın ne kadar güzel olduğunu düşünmeden edemedim. ‘Ne değişti de geçmişte bir türlü beğenemediğin İç Anadolu güzelleşti?’ diye sordum kendi kendime. ‘Sen değiştin.’ diye cevap verdi içim. Bu kurak olarak anılan toprakları ilk defa biraz olsun anlamaya başlamıştım ya da belki de artık bu topraklar beni, kendi güzelliklerini göstermeye biraz olsun layık görmüşlerdi. Bu coğrafyanın sadeliği ve bereketini azar azar sunuşu; suya, ağaca, çiçeğe, yağmura, kısaca mucizelere değer vermeyi öğretiyordu. Çetin koşulları insanı insana muhtaç kılıyor ve böylelikle dayanışmayı, sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü olmazsa olmaz kılıyor, bir yandan da razı olmayı ve olduğu gibi sevmeyi öğretiyordu. Sonuçta görüş güzelleşince, görünen de gitgide güzelleşiyordu. Bunların ardından Hz. Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Yunus Emre’yi, Aşık Veysel’i düşündüm ve daha fazla haddimi aşmayayım diye hemen sustu içim.

Böyle dalıp gitmişken sessizliği kocam böldü. ‘Ne düşünüyorsun?’ diye sordu. ‘Bakıyorum da…’ dedim. ‘Onun anlamadığımızda bozkırın güzelliği bizi terketmiş; yokluğunda yerini yabani otsuz, dümdüz biçilmiş, suya doymayan yemyeşil çimen sevgisi kaplamış.’

Fes Başıma, Fes Başıma…

Geçenlerde kocama ‘Galiba biraz içe dönük bir insan oldum artık.’ dedim, çünkü okumaktan, araştırmaktan, yazmaktan, çizmekten, bahçede ve yeni yeni şekil alan atölyemde çalışmaktan bugüne kadar yaptığım birçok işten daha fazla keyif alıyorum. Meğer bendeki bahsettiğim değişimleri farkeden kocam da bir ara aynı soruyu kendine sormuş, ama sonra başkalarıyla bir aradayken yine eskisi gibi sosyal davrandığımı gözleyince ‘her şeyin yolunda’ olduğuna karar vermiş.

İçe dönük davranışların neden insanları bu kadar endişelendirdiğini, günümüzün ‘sürekli temasta kal, nasıl olursa olsun aman hiç tek başına kalma’ kültüründe anlamak aslında hiç zor değil. Fakat ben şimdi ve burada; eskisinden daha fazla tek başına çalıştığımı ve bundan da çok çok keyif aldığımı belirtmek istiyorum. Eğer mutlu olmaya devam edeceksem de utanmadan, sıkılmadan bu ihtiyacımı sahiplenmeye ve kendimi ‘acaba bana neler oluyor’ sorgulamalarıyla daha fazla bunaltmamaya karar verdim.

Mesela sabah koşarken düşündüm; herkes sevmiyor bunu yapmayı diye. Aslında belki de bundan bile anlayabilirdim, ama sosyal bir alanda çalışmayı seçtiğimden sanırım bazen içe dönük davrandığımı kabullenmesi uzun sürdü. Kocam benden çok daha iyi koşsa da pek tercih etmez örneğin. Sıkıldığını söyler. O yıllarca takım sporu yapmış. Bense bayılıyorum tek başına ve kesinlikle açık havada koşmaya. Koşu bandı konusunu İstanbul’da yaşarken bir süre spor salonunda tecrübe etmişliğim var. Onu da hiç sevemedim bir türlü. Bu ve buna benzer birçok şeyi farkettikçe, bugüne kadar çok insanı çok iyi dinlemiş olduğumu ama kendimi yeterince dinlememiş olduğumu fark ediyorum.

Son yıllarda beklemediğim şeyleri, beklemediğim şekilde iyi yapar buldum kendimi. Bu bloğu açıncaya kadar hiç blog yazmayı düşünmemiştim mesela. Bir gece uyumadan önce aniden ilhamı geldi, sabahında açtım ve şu an burada, beraberiz. İlginç biçimde Türkçe bilmeyen birçok okuyanı da var. Şimdi de çizim, baskı, dikiş ve onun beraberinde içimden gelen bazı tasarımlar ortaya çıkıyor. Üstelik bunlar sadece benim değil görenlerin de çok hoşuna gidiyor, kendileri için isteyenler bile oluyor ve bu durum hem mutlu ediyor hem de şaşırtıyor. Bir yandan da mimar babadan ve doktorluğunun yanında ressam da olan dededen böyle bir yeteneğin geçmemiş olması aslında şaşırtıcı olmaz mıydı diyorum. El becerim çocukluktan fark edilmişken neden bu kadar geç kendime izin verdiğime de kızıyorum biraz. Bu da kendimi yeterince derin dinlememiş olmaktan. Aynı zamanda geçmişte  dinlememem gereken çok şeyi dinlemiş de olabilirim.

Dün sabah, bazı konularda beraber çalıştığımız yakın arkadaşımla yaptığımız haftalık görüşmede, şöyle bir soru sorarken buldum: ‘Sence yeni yaptığım işleri bloğa çok fazla koymasam mı? Çok başlangıç düzeyindeler.’ Arkasından bu sorum ona da, bana da pek saçma geldi. Tabii ki her şeyin bir başlangıç noktası olacaktı. Peki, ben bunları niye yapıyorum? Bu konuda bir takım fikirlerim var, ama esas nedenini hala tam olarak bildiğimden emin değilim ve sanırım bu duruma da yaratıcılık deniyor.

Dinlemek ve başlangıç düzeyi dedim de, bir de bu yazının sonunda maalesef başarısızlıkla sonuçlanan oğluma şapka yapma deneyimimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Fazla büyük yapmışım, öyle ki, onun değil benim kafama oldu ve o da tam olmadı. Ben de bu şapkayı, kendi gerçek doğamı keşfetmemin önünde engel olarak duran, ne yapmam gerektiğine ilişkin kalıplaşmış düşünceler(im)den zihnimi koruyan bir kalkan oluşturma niyetiyle kafama taktım:) Şapka kafamda biraz şekilsiz dursa da, bilirim evrende niyetler şekillerden daha önemlidir.

P1140579 (2)

Öyle Güzel

P1130660 (2)

Saygıdeğer Tilki’yle karşılaştığımda, çizmiş olduğum bir ağaç figurünü oyuyordum.

P1130649 (2)

Fikir olmaktan çıkıp maddeye dönüştüğünde bu ağaç, yansımasının düşeceği yerleri aramaya başladı. Birkaç dakikada içinde küçük bir ahşap tablo oldu mesela, ardından doğa günlüğümün üzerinde belirdi. Aynı kalıptan çıkmış olsa da iki şekil, farklı duruyorlardı. Bu basit görünen durumun derinliğine şaştım ve yansımaları keyifle izledim.

Sonra bir başkasının üzerinde minik bir fırça darbesiyle lezzetli bir elma yetişti ve oğlumun her gece yatmadan okumamı çok sevdiği Kırmızı Elma masalının bir hatırası oldu. Görünce bir sevinç çığlığı koptu.

O uyuduğunda odasında kalıp biraz izledim. Ağaçlar gibi benden dünyaya gelen oğlumun bu dünyaya yasınması da farklıydı ve ‘öyle’ güzeldi ki…