Mikro Yiğitlikler 


Üzerinde ilhamını verdiğin keçilerin deneme baskıları olan tshirt, bostanımızdan bir domates koparmış keyifle yiyorsun… Banaysa ilham üstüne ilham geliyor ve onları yaşama geçirecek yeterince vaktim yok… Bir ferahlıkla, bir sıkışmışlık hissi aynı anda… Birleştirmem için noktalar belirdikçe beliriyor, ama onları birleştirmek için ömrümde zamanım olacak mı bilemiyorum… Sana kendi şarkını söylemeyi öğretirken, kendi şarkımı ömrüm yetip doya doya söyleyebilecek miyim bir gün bilmiyorum… Her an istediğimiz her şeyi yapmak mümkün değil hayatta, mümkün olmamalı da, bu ergen cümlelerini ait oldukları zamana göndereli çok oldu… Anlamlı bir yaşamın kısa yolu yok, kestirmesi yok, kesin cevapları yok… Anlamlı bir yaşam insanın her gün yaptığı, gözle görülmeyen mikro yiğitliklerden oluşuyor…

Şehrin Hikayeleri


Dün yürürken bir kapının girişinde içimi aniden sıcaklıkla dolduran bu demir köpeği gördüm. Gülümseyiverdim, çok tatlı bir hikaye anlatıyordu bana…

Birincisi ev parkın çok yakınındaydı ve büyük bir ihtimalle bu evin her türlü hava koşulunda dışarıda eğlenen, oynayan, sokağın, doğanın tadını doya doya çıkarıp evlerine sık sık çamurlu ayakkabılarla gelen mutlu çocukları vardı… Evin büyükleri de yürümeyi seviyor, onlar da ilk fırsatta açık havada gezmelere bayılıyordu, onların ayakları da çamurlanıyordu. Bu evde bir çamurlu ayakkabı problemi vardı, ama onlar problemleri böyle güzelliklerle çözebilen insanlardı… Sonra yerde duran bu tatlı köpekçiğe baktım… Konuşmadan ne çok hikaye anlattığımıza şaştım… Ve bu hikayenin kendi hikayem de olduğunu fark ettim…

Ankara’da Bahar

Her hafta sonu en azından bir tüm günlerini böyle geçiriyorlar. Park yok, bahçe yok, tamamen bozkır doğasının içinde. Volkanik geçmişi nedeniyle taşıyla, toprağıyla, fosilleriyle tam bir açık hava doğa tarihi müzesi, orada burada akan çayıyla deresiyle, yükseklere çıktıkça çam ormanlarıyla, Ankara doğasında.

Şu an iki arkadaş bizden oldukça uzakta tek başlarına dere kenarında oynuyorlar. Fotoğraf makinesinin zoom ayarıyla çektim bu fotoyu. Üstleri başları ‘kir’ ‘toz’ içinde, çorapları sırılsıklam… Umurlarında bile değil. Bir taşın üzerinde dengede kalmaya çalışan güzellik farkında değil ama zeka geliştirici muhteşem bir beyin egzersizi de yapıyor aynı zamanda.

Onlar doğayı, doğalarını kitaplardan değil, doğadan öğreniyorlar.

Şiiişt! Dinle… Sen de bozkırı duyuyor musun? O ne yüksek sesle, ne de herkesle konuşur…

Kendine İzin Verebilmek 

Ocak ayında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıp Tarihi ve Etiği bölümünün davetlisi olarak yaptığım konuşma sunumunun özetine dilerseniz şu  bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Bu sözler ‘Anneliğim ve Doğunun-Batının Ötesine Gitmek: Bir Anadolu’lunun Hikayesi’ başlıklı İngiltere’de tamamlamış olduğum üstün başarıya layık görülen tezimin son cümleleri… ‘Bu bir bütüne yolculuk. ‘Öteki’ insanla, dünya görüşüyle veya sana ait parçanla buluşmak. Yukarıdan ya da aşağıdan değil, aynı seviyeden bakarak, merakla ve kendine onu sevme, ondan öğrenme ve ondan etkilenme iznini vererek…’ Kendine izin vermek, verebilmek… En başta…

Tutunmak ve Tutmak

17 Şubat; Dünya Kediler Günüymüş, bilmiyordum. Ben de onun hikâyesini anlatmak istiyorum.

Geçen Cuma sabahı atölyede oturmuş üzerine baskı yapmış olduğum kumaştan bir çanta dikiyordum. Önümde de canlı bir doğa resmi gibi, bahçeyi çerçeveleyen kocaman bir pencere. Bu bahçe ve çevre ahalisi sanırım artık buradaki varlığımı kabul etti. ‘Yer’leştiğimi hissediyorum. Kediler, köpekler, ağaçlar… ‘bundan pek zarar gelmez’ der gibi artık benden daha az çekinerek yaşıyorlar. Bu bahçeden her gün onlarca defa kedi geçer ve yine bir kedi geçti. Dikkatimi önümdeki işe vermiştim, ona bakmıyordum, ama bir tuhaflık hissettim. Bu göz ucuyla gördüğüm varlık, her kedi gibi geçmiyordu. Daha yavaş yürüyordu, vücudu zihnimin görmeye alışmış olduğu kedi bütünlüğünde değildi, fazladan bir şey vardı ve başımı kaldırıp baktım. Birden anlamlandıramadım gördüğümü, sonra da inanamadım gördüğüme. Bir siyah, beyaz kedi karnının altından kocaman bir et parçası sallanarak geçiyordu. Karnı açıktı. Sanki tüm kanım çekildi, elim ayağım soğudu. Ne yapmam gerektiğini bilemedim, ama bu afallama durumum sadece bir iki saniye sürdü.

Hemen telefonu alarak yerimden fırladım, bir yandan da evde bulunan arkadaşımı bana yardım etmesi için bahçeye çağırdım.  Dışarı çıktık. Yanımdaki pek kedi sevmeyen arkadaşım ne yapacağını bilmez halde, ama sakindi.  Kedi içler acısı derecede yaralıydı ve davranışları, yavaşlığı dışında, sanki böyle yaşamaya alışmış gibi normaldi. Onu bahçede tutmaya çalıştıkça aksine bizden kaçmaya çalışıyor, bu durum bizi daha da üzüyordu. Hareket etmekten bitap düştüğü için bahçe duvarından atlayamadı. Hemen durumu fırsat bilip, kendi kedimizi götürdüğümüz veteriner hekimi aradım. Kedi bu sırada hafifçe sallanarak da olsa, gerçek üstü bir doğallıkla önüne oyalamak için koyduğumuz mamayı sessizce yemeğe, sonrasında kakasını yapmaya, yaptığını ayaklarıyla eşeleyerek kapatmaya çalışıyor ve tüm bunlar olurken de karnından sarkan o koca et parçası yerlerde sürünerek onunla geliyordu. Artık kan şekerimin iyice düştüğünü hissettim, hafifçe başım dönmeye başlamıştı.

Neyse ki veteriner hekim çabuk yetişti, ben de koşup evden taşıma kutusunu getirdim. Kediyi elimizden geldiğince özenle kutuya yerleştirdik. Hekime dönüp ‘Tedavi edebilir misiniz? Tedavi masraflarını ben karşılayacağım.’ dedim. Üzüntülü bir ifadeyle  ‘Önce bir bakalım durumuna, ağır görünüyor.’ dedi

Eve girdiğimde arkadaşım da ben de hazırlıksız yakalandığımız bu manzaradan duygusal olarak oldukça yorgun düşmüştük. İkimiz için de en acıtıcı olan, o haline rağmen kedinin şikâyetsiz biçimde yaşamını sürdürme çabasıydı. Bir saat kadar sonra veteriner kliniğinden telefon geldi. ‘Durumu göründüğünden de ağır. Bu yara yeni değil, en az iki haftalık ve karnındaki açık yer tamamıyla iltihap kaplamış. Kopan deri parçası çok büyük, karnı bu haliyle dikmek neredeyse imkânsız, dikişler tutmayıp çok kısa sürede açılacaktır. Bu saate kadar iltihabı ancak biraz temizleyebildik. Manzara bizi bile görsel olarak zorlayacak halde. Bu durumda onu yaşatırsak acısını uzatacağımızı düşünüyoruz, ama siz bulduğunuz için son kararı sizin vermeniz doğru olacak. Biz ona artık daha fazla acı vermemek için ötenazi yapma (ilaçla yaşamına son verme) taraftarıyız. Sizden onay bekliyoruz.’ Birden afalladım. Bir canlının ölümüne karar vermek, böcek bile öldürmeyen ben bunu nasıl yapacağım. Peki ya sırf vicdanım rahatlasın diye onu böyle acı içinde yaşatmak. Gözümün ıslanmaya başladığını hissettim. Üstelik sadece ben değil, veteriner hekim de derinden üzgündü. Derin bir nefes aldım ve ‘Yaşamasını çok isterim, ama sırf ben kendimi iyi hissedeceğim diye de acı içinde yaşamaya devamını istemem. Kararı size bırakıyorum, çünkü ben sizin gibi doktor ve bu işin uzmanı değilim.  Bilmenizi istediğim eğer yaşatmaya karar verirseniz, tedavi masraflarını üstleneceğim.’ ‘Biz masraf konusunda değiliz pek, onu bir şekilde hallederiz. İsteğimiz onu daha fazla acıtmamak. Bu açıdan karar vermekte zorlanıyoruz şu an.’

Telefonu kapattıktan sonra, yakında bulduğum bir sandalyeye oturdum. Kediye duyduğum bu yoğun şefkatin boyutunu anlamaya çalışıyordum. Her şey kendiliğinden hızla gelişmişti. O halde onca zaman yaşamda kalmış, bahçemize kadar gelmiş olması… O sessiz, yakınmasız bakışı… Tüm bu yoğun duygu yükünden özgürleşmek, gerçeği görebilmek için gözlerimi kapatıp, nefesimi dinlemeye başladım. Kediyi içimde sevgiyle sarmaladım, bizleri kaderine ortak edişine ve dirençli ruhuna şükranlarımı sundum. Sessizce, öylece oturdum.

Bir saat sonra kliniğin şefinden telefon geldi. Onun artık yaşamadığını haber verecekti büyük ihtimalle. Oysa onun yerine şunları söyledi. ‘Yapamadık. Durumu gerçekten çok çok kötü, ama onun bu noktaya kadar bu dirençle gelmesi, size kendini göstermesi, bizi çağırmanız, tutumunuz. Kedi dahil herkes yaşam adına elinden geleni yapmışken biz de elimizden geleni yapmaya karar verdik. İltihabı mümkün olduğunca temizleyip, yarayı zar zor kapattık ama karın çok gerildi. Şansımızı deneyeceğiz. Yaşarsa mucize olur, ama bu halde bu noktaya kadar gelmesi bile mucize zaten.’  İlaç listesini aldım telefonu kapattığımda içim sevinç doluydu. Evdeki pek kedi sevmeyen arkadaşıma haberi verdim. Yüzü aydınlandı, ‘Oh yaaa! Çok mutlu oldum!’ dedi kendi kendine.

İşte bunların üzerinden bir hafta geçti. Şimdi kedinin yanından geliyorum. Yaşıyor, beni ve şahit olan herkesi kendine hayranlık içinde bırakarak. Doktorun dediği gibi dikişleri tutmadı, açık yara tedavisi görüyor. Tüm davranışları yerli yerinde, yemeğini yiyor, tuvaletini yapıyor, kendini temizliyor. Veteriner hekimlerin yoğun çabasıyla hayati tehlikeyi büyük ölçüde atlattı, yalnız yarasının iyileşmesi için birkaç hafta daha klinikte kalması gerek. Güzeller güzeli bir kedi oğlan, dirençli bir ruh.  O hala sanki hiçbir şey olmamış gibi yaşamını sürdürüyor da, onun böylesine yaşama tutunuşunun bir parçası olan bizler bazı açılardan eskisi gibi olmayacağız. Kaman (şaman) atalarımız bu güçlü kedi ruhu görse, bu hikâyeyi dinlese bize ne derlerdi acaba diye düşünüyorum?