Tin Tin Tini Mini Hanım

DSC03379 (2)

Dün akşam banyoda zarif bir örümcek karşıma çıktı. Hiç acelesi yoktu. Zeminde nazlı nazlı salınarak yürüdü, sanki ona zarar vermeyeceğimden emindi.

Tıpkı oğlumun yaptığı gibi yere çömeldim ve onu izlemeye başladım merakla. Çok güzeldi çünkü.

‘Böyle salına salına nereye gidiyorsun?’ diye sordum.

‘Hiiiiç. Sadece şu an yaptığın her şeyin gelecekte karşılaşacağın bir dokuma olduğunu hatırlatmak istiyorum.’ dedi.

Bu öğretisinden aldığım ilhamla yaptığım ilk belgeselimi gururla sunar, iyi seyirler dilerim:)

Müzik / Music : Kervan – Tini Mini Hanım , Şirin Pancaroğlu/ Elişi

Açılış

Fotoğraf arkadaşım Sagit Porat'a ait. Schumacher College'da 2011'de grupça yaptığımız bir çalışmadan. Oğlum da karnımda bizlerle beraberdi.

Fotoğraf arkadaşım Sagit Porat’a ait. Schumacher College’da 2011’de grupça yaptığımız bir çalışmadan. Oğlum da karnımda bizlerle beraberdi.

Son yazımdan bu yana uzun bir boşluk oldu. Aslında biraz ara verdim ve dikkatimi diğer işlerime yoğunlaştırdım. Blog yazmak hem kolay, hem değil. Özellikle de benim gibi bir şeyi sadece yapmış olmak için yapmaktan hoşlanmıyorsanız.

Bu arada yeni bir çalışma grubu başladı. Ufak, mini minnacık ama cevap aradığı soruların boyutu büyük bir grup bu. Sizi de çalışmamıza zaman zaman -tabii dilerseniz- dahil etmeyi arzuluyorum. Bana göre birbirimizi görmüyor olmamız beraber olmadığımız anlamına gelmiyor. Bu niyetten yola çıkarak çalışmanın açılışında yaptığımız imgeleme deneyini paylaşmak istedim. Böylelikle uzun bir aradan sonra blogda yine bir ‘ses’ veriyorum:) Umarım sizler de bizler gibi bu deneyimden keyif alırsınız ve sonrasında duygu ve düşüncelerinizi bizimle de paylaşırsınız.

Çalışma için yaklaşık 15 dakika kadar rahatsız edilmeyeceğiniz sakin bir ortam gerekiyor. Dilerseniz bizim gibi grup halinde de yapabilirsiniz.

Ses kayıdındaki müzik meditasyon yaparken sıklıkla dinlediğim bir albümden – Klaus Wiese, Ted De Jong & Mathias Grassow – El-Hadra – The Mystik Dance.

Yoksa Bu İş Zor

P1140626 (2)

Oğlumun hayatıma katkısını anlatmam güç. Onun üzüntülü anlarında veya ona kızdığımda konuşurken onun göz hizasına inmem, dünyasını anlamama büyük bir etki yaptı mesela. Görüyorum ki her şey kocaman gözüküyor onun baktığı açıdan ve bu büyüklükle başaçıkmada minik bedeninin zaman zaman ona yaşattığı zorluğu anlayabiliyorum. Böylelikle ona ihtiyaç duyduğu desteği vermem kolaylaşıyor. Bu tecrübem hayatımın birçok yanına da etki etti.

İkincisi, ellerimle bir şeyler üretmeye başlamamın hayatıma yaptığı katkı. Beni uğraştığım alanda tecrübesizlikle, koşullanmamışlıkla, yaratıcılıkla dolu bir başlangıç zihnine çekti bu çaba. Biliyorum fizyolojik olarak da o uğraşım sırasında beynimde yepyeni bağlantılar oluşuyor ve sanırım bu sayede de yaşama biraz daha farklı bakabiliyorum. Bunun bir nimet olduğunu son günlerde iyice kutuplaşmış, kalıp kalıp olmuş düşünceler arasında gezerken anladım.

Son olarak bir şey daha ekleyeceğim. Bu iki tecrübe bana bir şey gösterdi. Göz hizasında göz göze gelmedikçe gerçekten anlamak ve yeni bir şey yapmadıkça gerçekten değişmek zor. Sanırım gerçekten barışmak da…

Nar Tanesi

P1120528 (2)

Benim ilk eylem araştırmam zaman üzerineydi. 2010’nun sonlarında yapmıştım. Münih’te yaşıyordum ve henüz çocuğum yoktu.

Araştırmamın sonunda yazdığım ‘Zaman: Hıza karşılık Anlam’ ismini verdiğim İngilizce rapor şöyle başlıyordu.

‘Bence hayatta etkin olarak tanımlanacak bir insanım. Genelde işleri ertelemem. Planlamada iyiyimdir ve çoğu zaman planlarımın arkasında, riskleri de mümkün olduğunca gözönüne aldığım bir strateji bulunur. Mutlu bir evliliğe ve sağlam şekilde ilerlediğim bir kariyere sahibim. Düzenli olarak spor yapıyorum ve sağlıklı beslenmeye çalışıyorum. Oldukça sık mevcut gündem ve trendler konusunda bilgileniyorum. Sosyal olarak aktifim. Yeni şeyleri öğrenmeyi ve denemeyi seviyorum. AMA aynı zamanda yıllardır artan bir zaman kıtlığı ile çaresizce başetmeye çalışıyorum. Yirmi dört saat kesinlikle yetmiyor ve hayatımın hızı her geçen gün daha da artıyor…. Görüşlerini önemsediğim insanların düşüncesine göre yaşamımda tutarlı ve başarılı bir gelişim sürecim var. Oysa ben tam aksi hislere sahibim. Her gün yapılacaklar listem uzadıkça uzuyor, planlanması gereken şeyler arttıkça artıyor, verimli olmak çok çok daha önemli hale geliyor. Sonunda kendimi her yeni bir sorumlulukla daha ve daha bunalmış hissediyorum. Son zamanlarda bir sürpriz olarak, yaşamda yapmak istediklerimi tamamlamadan ölmek gibi bir derin korku oluştu. Bu durum hızımı daha da arttırmama yol açtı. İşte bu benim için bir dönüm noktası oldu ve bu araştırmayı yapmamda da tetikleyici oldu. Çünkü aniden Jacob Needleman’ın, Time and The Soul kitabında tarif ettiği ‘hayatımı benim değil, hayatımın beni yaşadığı’  noktaya geldiğimi ve buna daha fazla devam edemeyeceğimi farkettim. Zaman içinde, zamanla ilgili sahip olduğum kalıpları merak etmeye başladım? Nasıl bu noktaya gelmiştim? Bu sıklıkla hissettiğim derin korkunun nedenleri neydi? Zaman benim için neden bu kadar hızlı akıyordu? Neden hep bir acele içindeydim? Neden eskisi kadar iyi odaklanamıyordum? Neden planlarım ve stratejilerim beni eskisi kadar iyi koruyamıyorlardı?…’

P1140500 (2)

Bu araştırma ilk olması nedeniyle eylem araştırmasına ilişkin acemiliklerimi barındırmasının yanısıra, iyi ki yapmışım dediğim bir tecrübe oldu ve sonunda beni kalp atış hızımın yavaşladığı, kaslarımın gevşediği ve yaşamdaki birçok tercihimin değiştiği uzun bir sürece soktu. Adından da anlaşılacağı gibi araştırmamın sonunda yaşamımda hız ve anlam arasında bir tercih yapmam gerektiğini fark ettim ve ben anlamı seçtim. Sadece bende değil birçok kişide olan zamanın yetersizliği hissini (aslında temelde yetersizlik hissini) yaşatanın günümüzüm tüm ekonomi ve eğitim sistemlerine işlemiş kıtlık bilinci, mükemmeliyetçilik, kıyaslama olduğunun ve bunun farkına varamamanın insanı zamana karşı anlamsız ve eninde sonunda kaybedilecek bir mücadelenin içinde tutacağını fark etmem uzun sürmedi. Bu farkındalık sonucu yavaş yavaş kıyaslamayı ve gereksiz hırsları bıraktıkça aslında yaşamımda her şeyin yeteri kadar olduğunu ve benim de yeteri kadar iyi olduğumu gördüm.

Nasıl mı? Zaman baskısının üzerimde yarattığı stres kalktıkça daha fazla anda kalabilir oldum ve önümdeki şeylere daha fazla dikkat verebildim. Bu doğadaki bolluğun farkına varmama da yol açtı. Bir ağaçtaki sayısız yaprağı, bir nar meyvesindeki sayısız tohumu ‘görmeye’ başladım. Mevsimleri daha yakından izler oldum ve işleyen bu mükemmel düzene hayret ettim. Samimiyetle, bir çocuk gibi hayret ettim. Bir diğer hayretim de kendime ne kadar küçük bir dünya kurmuş olduğum ve o dünyada kendimi ve başarılarımı nasıl bir dev aynasında gördüğümdü. Çok güldüm kendime ve bundan da mutlu oldum. Çünkü kendine gülebilmek narsisizm artık yeni normal psikolojik durum haline geldiği bu dünyada benim için bulunmaz bir nimetti. Anladım ki, zamanın sonsuzluğunda ve evrenin bolluğunda ben bir kum tanesinden de küçüktüm ve kendimi gereksiz yere çok önemsiyordum. Abartı kişisel önem duygusundan giderek özgürleştikçe daha az gösteriş ve kendini ispatlama ihtiyacı duymaya başladığımı hissettim ve böylelikle yıllaaaardır görmediğim, çok özlemiş olduğum, hata yapmaktan, kendi olmaktan ve risk almaktan korkmayan, doğuştan yaratıcı, çocuk yanıma tekrar kavuştum. Zaman zaman eski alışkanlıklarıma döndüğüm de oluyor ama çok şükür uzun sürmüyor. Fakat ne yalan söyleyeyim, Türkiye’de yaşam kalitesi anlayışı daha dar olduğundan, bunun için İngiltere ya da Almanya’da olduğundan daha fazla emek vermem gerekiyor. Bunu da durumlara daha yaratıcı çözümler bulmak zorunda bıraktığı için bir fırsat olarak görmeye başladım son zamanlarda.

İşte bahsettiğim içimdeki o çocuk arkadaşımın yeni doğmuş ve evrende bir başka benzeri olmayan minik bebeğine, ufak bir hoş geldin hediyesi olarak, üzerinde doya doya oynasın, keyifle yeni dünyasını keşfetmeye başlasın diye yumuşacık bir oyun örtüsü ve oyuncak kesesi yaptı. Ayrıca, yaşamını yarış içinde değil, bolluk bilinci, mutluluk ve sınırsız yaratıcılıkla kendini gerçekleştirme yolunda geçirmesi dileğiyle, bereketin simgesi olan bir nar motifi de tasarladı, baskısını yaptı. Bunları yaparken de hiç acele etmedi. Tadını çıkararak, sevgiyle yaptı.

Hoş geldin annesinin, babasının, nar tanesi, nur tanesi ve evrenin bir tanesi! Bana varlığınla bunları düşünme, yazma ve yapma ilhamını verdiğin için de teşekkür ederim.P1140458 (2)

P1140467 (2)

Eko-Benlik Çantası

P1140228 (2)

Her yazmaya başladığımda harflerin bilgisayara düşüşü planlığımdan daha farklı bir rota alıyor. O yüzden her oturduğumda bakalım şimdi ne yazacağım diye merak etmeye başladım. Şu an Death Can Dance grubunu (Ölü Dans Edebilir ya da Ölüm Dans Edebilir diye çevrilebilir) dinliyorum. Grubu tanımayan bazı kişilere bu isim korkutucu heavy metal bir müziği çağrıştırabilir, ama değil. Etnik, derin, zamansız ve kaliteli bir müzik yapıyorlar. Dinlemesi çok zevkli ancak kolay değil, çünkü müzikleri ‘ölmeden önce ölmek’le yani nefsden, egodan ya da ismine ne derseniz deyin benliğin sınırlarından özgürleşme fikriyle insanı temas ettiriyor. Ben ancak ölmeden önce ölmüş kişilerin yaşamla gerçek anlamda dans edebileceğini düşünüyorum.

Dinlemekte olduğum grubun isminin çok farklı düzeydeki bakış açılarıyla, farklı farklı yorumlanabileceği durumu çağımızın en önemli gerçeklerinden birini de yansıtıyor aslında. Tek bir dünyanın değil, algılayış farklılıkları nedeniyle birçok dünyanın olduğu gerçeğini. İlginizi çekiyorsa, Ken Wilber, Her Şeyin Teorisi (A Brief History of Everything) isimli kitabında bu konuyu karmaşık olmasına rağmen inanılmaz bir basitlikle açıklıyor. Her bakışı yani bilinç düzeyini eşit değerde tutmuyor Ken Wilber (burada bilinçten eğitim düzeyi kastedilmiyor, bu görüşe göre çok eğitimli insanlar da düşük bilinç düzeyine sahip olabilirler). Düşüncesinin devamı olarak, çağın en büyük krizlerinden birinin, aynı toplum içinde veya farklı toplumlar arasında oluşan bilinç uçurumları olacağını söylüyor. Çünkü bu derin bilinç farklılıkları, üst bilince ait kültürlerin ve sistemlerin daha az gelişmiş bilinç toplulukları tarafından kolaylıkla suistimal edilme tehlikesini de beraberinde getiriyor. Bu durumda gelişen teknoloji, finans, bilim, demokrasi gibi genelin faydasına ve daha üst düzey bilinç düzeyleriyle işletilmesi gereken sistemler, kolaylıkla ırkçı, ayrımcı, zorba, yozlaşmış, fırsatçı veya bağnaz alt düzey bilinçlerin daha kolay ilerlemeleri için birer araç haline gelebiliyor. Böyle zihniyetler sıklıkla demokrasiyi gereken gücü elde etmek için tüm nimetlerinden faydalanılacak ve amaca ulaşıldığında terkedilecek bir vasıta olarak kullanıyor.

İnsanın bilinç düzeyi yükseldikçe dünyayı algılayışı da daha derinleşiyor ve benliğinin sınırları da genişliyor. Sen-ben, din, mezhep, ırk, cinsiyet gibi ayrımlar kayboluyor ve toplumda ayrıştırıcı değil birleştirici bir güç olmaya başlıyor. Daha da üst düzeylere çıktıkça doğa da artık kişiden ayrı bir şey olarak görülmüyor. Bir ağaç, bir nehir, bir kuş ve hatta bir böcekle, toprakla derin bir bağ hissediliyor. Kişi kendi esenliğinin onlardan ayrı olmadığının derin kavrayışı içinde oluyor ve hem kendi hem de bütünün esenliği için çaba göstermek artık kişinin ‘doğal’ davranışı ve oluşu haline geliyor. Derin ekoloji anlayışı kapsamında da bu durum ekolojik benlik (ecological self) olarak adlandırılıyor. Yani kişinin kısıtlı bireysel benlik anlayışının bütüne doğru genişlemesi sonucu çabasız oluşan güçlü evrensel ahlak ve iyilik hali. Kısaca eko-benliğe sahip birey iyi ve ahlaklı olmaya ‘uğraşmıyor’, oluyor ve bu oluş hali kişinin tüm davranışlarına, iş yapışına, hayat seçimlerine yansıyor. Ancak benliğin bu genişleme ve birlik anlayışına doğru seyri çoğu yeni dalga ruhsal akımların pompaladığı kadar her zaman pozitifliklerle dolu bir süreç değil. Hatta bu sürekli pozitif ve mutlu olma takıntısı bu sürecin en büyük engellerinden biri.

Bu açıdan bakarsak çağımızın önemli bir diğer sorunu da liderlik aslında ve gerek politika gerek de iş dünyasında maddi, manevi açıdan birçok insanın hayatını derinden etkileme gücüne sahip yöneticilik pozisyonlarının (eğitimli ya da eğitimsiz) alt düzey bilinç taşıyan kişiler tarafından doldurulmuş olması. Bu kriz hiyerarşi basamaklarıyla liderliği bütünleştirme anlayışımızı da içeriyor bence ve yıllardır liderlik geliştirme konusunda çalışan biri olarak bunu en azından kendi yaşamında aşmaya niyetlendiğimi söyleyebilirim. Bazen rol modelimin Matrix filmindeki kahin karakteri olduğundan şüpheleniyorum. Onun filmde beklenenin dışında bir yerde, sıradan bir ev mutfağında bulunması ve kurabiye pişiriyor olması bana ilk izlediğim andan beri çok ilham vermiştir. Bu durum bana Yunus Emre’nin yıllarca odun taşımasını da çağrıştırıyor ve farkındalıkla yapılan her davranışın, işin kişinin kendisini ve diğerlerini dönüştürme gücünü. Henüz o noktalara erişmediğim çok açık, daha çok yolumun olduğu da, fakat o yola girdiğimi gösteren işaretlere karşı da artık gözümü eskisi gibi kapatmıyorum. Bu yol eğer evliyseniz (ya da biriyle beraberseniz) ve beraberliğinizin sürmesini istiyorsanız, tek başına yürünecek bir yol değil. Eşinizin de benzer bir arzuyu içinde taşımasını gerektiriyor. Ancak benzer arzu, hayatta benzer davranışlar ve seçimler anlamına gelmiyormuş. Biz beyimle bunu öğrenme sürecindeyiz.

P1140399 (2) P1140392 (2)

Konuyu nereye bağlayacağım? Bu düşünceler ve alışveriş merkezlerini artık hiç sevmemem, hayatta ve özellikle iş hayatında benden farklı seçimleri olan, ancak benim gibi kitaplarının yıpranmasından hoşlanmayan ve aynı yolun yolcusu olduğunu bildiğim kocama doğum günü hediyesi olarak, içinden acısıyla tatlısıyla geçtiğimiz bu olgunlaşma sürecini çağrıştıran bir çanta yapmama vesile oldu. Kumaş olarak da dünyanın en eski kumaşlarından biri olduğu için bana zamansızlığı çağrıştıran keçeyi seçtim. Rengini gri seçmemin sebebi ise dünyamızın içinde olduğu zor ve belirsizlik içeren dönemi çağrıştırması oldu. Astarı kocamın en sevdiği renk turuncu. Baktığımda yaratıcılığı, enerjiyi ve bu zor koşulların içinde barındırdığı fırsatları düşündürüyor. Çantanın üzerindeki, minik bir bireysel nokta iken bilinç anlamında dalga dalga genişleyerek eko benliğe adım adım yaklaşmayı anlattığını düşündüğüm şekli yapmak için kullandığım kalıp ise ufak bir sır, ama tabii ki sizden saklamayıp paylaşacağım. Hani, kavanozlara turşular taşmasın diye kullanılan plastik parçası var ya o. Bunu söylemekle, çantanın anlattığım o tüm teorik karizmasını çizdim sanırım şimdi:) ya da kocamın düşüncesiyle aslında tam da anlatmaya çalıştığım durumu yansıttım yani başka bir bakışla baktığında bir turşu plastiğinde sanat görebilmeyi. Bilemedim. Neyse, önemli olan beyimin sonuçta hediyesini çok beğenmiş olması.

P1140402 (2)