Karar

IMG_2436 (2)

Yaşamımda önemli kararlar vermem gerektiğinde bir çocuk parkına veya oyun oynayan çocukların yanına gidiyorum ben.

Bir süre hiçbir şey düşünmeden öylece izliyorum. Sonra onların doğmamış çocuklarını ve çocuklarının torunlarını düşünüyorum. Sadece ‘ben’im değil, benden öte şeyler için de daha doğru olan karar kendiliğinden beliriyor içimde.

Bir Kendini Kurtarma Hikayesi

Cuma günü öğlen salondaki masada oturmuş, internette geziniyordum. Oğlanın okulu tatildi. O da kendi kendine mutfakta oyuncaklarıyla oynuyordu. Dalıp gitmiştim ki, aniden duvardan bir hareket sesi geldi. İrkilip ‘Ayyyy!’ diye bağırdım. Oğlum içerinden koşarak gelip ‘Anne koykma.’ dedi. Gülümsedim bu tezat duruma. Sonra ses bir kere daha geldi ve ben yine ‘Ayyy bu ne????’ Bu kez oğlan korkuyla bakmaya başladı duvara. Kendi kendime kızdım, bu kadar tepki vermek gerekli miydi diye. Ama ses yine yine… Şöminenin üzerinden geliyordu. Gülümsemeye çalışarak, ‘Canım korkacak bir şey yok. Duvarda fare var sanırım.’ Sonra içimden; ‘Fare???? Duvarın içinde? Nasıl gelmiş?’ Ardından yine ses, benden yine bir ‘Ayyy!’ ve oğlanın daha da endişelenen yüzü… Anladım ki genlerime işlemiş fare korkusunu bu kadar kısa zamanda çözemeyeceğim, biz iyisi mi evden çıkalım dedim.

Doğa tarihi müzesine gittik. Gezerken de düşünüyorum, ‘Acaba fare çıkmış mıdır? Nerededir? Sakın bacadan düşmüş bir kuş olmasın?… Uff durduk yerde iş şimdi?’ Eve geldiğimizde ses hala vardı ve ben de yapı işleriyle uğraşan teknisyeni arayıp anlattım durumu. ‘Fare değildir büyük bir ihtimalle. Bacadan kuş düşmüştür. Oluyor öyle. Gelip çıkarırım.’ dedi. Telefonu kapattığımda içimde hafif bir kızgınlığın yükseldiğini fark ettim. Geçen yıl aynı teknisyenden bacayı, kuş ya da fare girmesin diye fileyle çevirmesini istemiştik. Yaparım demiş, biraz oyalamış sonra da havalar çatıya çıkılmayacak hale gelince iş kalmıştı. Ev sahibinin bu işi önceden niye yaptırmadığına gelince, gereksiz nefes tüketmiş olurum.

Neyse, teknisyen geldi. Duvarı dinledi. Şömine açık değildi. Önceki kiracılardan biri tarafından soba haline getirilmiş, üstündeki bacaya da çok uzun bir metal boruyla bağlanmış ve borunun etrafına da ısı kaçmasın diye yalıtım yapılmıştı. Biraz endişeli endişeli baktı; ‘Ben bu işi pek anlamadım. Hiç kuşa benzemiyor. Ne kanat sesi, ne bir cik sesi. Tuhaf.’ Biraz daha dinledikten sonra devam etti; ‘ Bu yalıtımın arkası boştur. Uzun sürmez, şimdi çıkarırız. Fareyse de yapacak bir şey yok, artık sonrasında onu evden çıkarmaya çalışacağız.’ diye güldü, ama yalıtımı açmamızla suratımızın burulması bir oldu. Metal borunun çevresi tamamıyla beton tuğlalarla kapatılmıştı. ‘Bunu daha önce görmedim. Duvarı yıkmak lazım. Çok iş çıkarır bu.’ dedi. Öylece kaldım. İçerinden yine bir hareket. Sinirlerim bozuldu. ‘Bence bu durumda yapacak pek bir şey yok maalesef. İsterseniz burayı kırarım, o zaman da korkudan ölebilir içerideki.’ Oğlan çekiştiriyor bir yandan. Düşünemiyorum bir türlü. ‘Şimdi bi bırakalım.’ dedim. ‘Peki siz bilirsiniz.’ derken içinin benim gibi hiç rahat olmadığı belliydi.

FullSizeRender(12)Akşam kocam geldiğinde durumu anlattım. Baktık inceledik. Yapacak pek bir şey yok gibi. Ama ses de durmuyor. Bir yandan da onu ses olarak tanımlarken kendimi ona yabancılaştırmaya çalıştığımı fark ediyordum, gerçekte bir can orada yaşamda kalma mücadelesi veriyordu. Ne olduğu belli değil. Kuş mu, fare mi? Bunun önemi var mıydı? Duvarı yıkmalı mıyız? Nasıl? Onu ölüme terk ettiğimize inanamıyorum. Ama hayır ne yapabiliriz ki? Yıkmaya çalışsak korkudan ölürse? Nereden çıktı bu durum? Ne olurdu teknisyen orayı zamanında kapatsaydı ve ev sahibimiz… ki bu son söylediğim iki şeyi oturup düşünmenin şu an hiç faydası yoktu.

Cumartesi oldu, geçti hatta. Duvardan sesler… Ölmesini mi diliyorum yoksa? Arada ellerimi duvara dayayıp çok acı çekmemesi için dua ediyorum… Nesin sen? Ne ölüyor içeride… Oğlanın da kafası karışmış bu durumdan ve nasıl etkileniyor bilemiyorum.

Pazar sabahı kahvaltı yaparken içerideki sesler birden arttı. Sanki son bir çaba gibiydi. Kocama ‘Kendimi sanki onun gibi kapana kısılmış hissediyorum. Bir şey yapamadığımıza inanamıyorum. Sadece o değil, içimde de sanki bir şey ölüyor… Bir şey yapmalıyım. Sonu ne olursa olsun onun yaşamak için olduğu kadar, benim de onu yaşatmak için yeterince çaba harcadığıma ikna etmek zorundayım kendimi’ ve aniden masadan fırlayıp içeriden bir tornavida kaptım. Kocam da arkamdan sinirli bir şekilde takip etti. ‘Ne yapmaya çalışıyorsun? O duvar bu şekilde açılamaz görmüyor musun?’ Yüz ifadesinden delirmiş olduğumu düşündüğünü görebiliyordum. Ne yapsam da kalbim artık mantığımı dinlemiyordu. ‘Bununla açacağım.’ dedim, ‘Tüm günümü alsa da açacağım. Bir şey yapmadan durursam bir daha asla eski ben olamayacağımı hissediyorum.’ Yalıtımı açtım ve betonu oymaya başladım. Eşim duvarın tahmin ettiğimizden çok daha kalın olabileceğini söyleyerek beni vazgeçirmeye çalıştı. Oldukça kızgındı bana. Umurumda değildi. Oğlum da tuhaf tuhaf bakıyordu bu duruma. Benim tornavidayla oymaya başlamamla, betonun sandığımızdan çok daha yumuşak olduğunu fark etmemiz bir oldu. Dağılıyordu kolaylıkla ve ben içimden ‘kaderde duvar oyup bir fare kurtarmak da varmış’ diye güldüm. Kocam durumu görünce bana söylenmeyi bıraktı ve elimdeki tornavidayı alıp ‘Ben devam ederim.’ dedi. Bir iki saat uğraştı, uğraştı ve en sonunda bir delik açıldı ve abartmıyorum biz de üç günden sonra sanki ruhumuzda hava alacağımız bir yer açıldığını hissettik. Oğlan ‘Şimdi itfaiye kuytayacak kuşu, fayeyi…’ diye heyecandan yerinde duramıyordu. Kocam sevinçle, ‘Sanem bak eliyle dokunuyor.’ dedi. Evet, siyah bir şey içeriye uzanan tornavidayı ürkek ürkek keşfetmeye çalışıyordu ve o siyah şey bir saksağan gagasıydı:)

FullSizeRender(11)

Çıkmayınca dışarı, heyecanlı oğlanı odasına almak zorunda kaldık. Ben onunla oynarken, eşim salonda kaldı. Çok merak ediyordum çıkışını, ama olsun. Fakat kocam bir saat kadar sonra odaya geldi ve ‘Çıkmadı.’ dedi. Bir de benim denememe karar verdik.

Salona gidince onun görüş hizasından çıktım ve mutfak kapısında sessizce beklemeye başladım. İki dakika geçmedi, tıkırtılar, tıkırtılar ve ‘hooop’ saksağan zıplayıverdi halıya. Sonra başka bir noktaya uçtu. Pencereden çıkar diye beklerken mutfağa geldi. Seslerden kuşun çıktığını anlayan, babası ve oğlan da bize katıldı. Anne, baba, çocuk, saksağan… Sevincimiz görülmeye değerdi gerçekten.

Bir süre mutfağın orasına burasına konup bizimle vakit geçirdikten sonra camdan uçtu gitti. Biz de arkasından bakakaldık öylece… Kocam bana gülümseyerek ‘Teşekkür ederim.’ dedi ve gülümseyerek ‘Ben de teşekkür ederim’ dedim. Ortalığı toplamak için salona döndük. İkimiz de konuşmasak da biliyorduk, saksağan gitmiş ve umut kalmıştı…

FullSizeRender(10)

 

Bilmiyoruz…

Neyi kaybettiğimizin bile farkına varamadan, aslında ona ne kadar ihtiyacımız olduğunu bile hiç öğrenemeden her geçen gün bir güzelliği yitirmek…

En azından burada durabilsek ne çok şey değişirdi… Yanlış söyledim, belki değişmezdi ve olduğu gibi kalabilirdi.

Evet, en azından şimdi, burada durabilseydik, yavaşlayabilseydik… belki biz değiştirdik ve zamanı geldiğinde onları yerli yerinde tüm güzellikleriyle bizi bekliyor bulurduk… ya da biz bulamazsak, çocuklarımız bulurdu… bulabilirlerdi… bu şans olurdu…

Kaybettiklerimizi kaybettiğimizi bile bilmiyoruz…

FullSizeRender(9)

Zümrüd-ü Anka

unnamed

‘Kültür’ derdi yıllar önce üniversitede bir hocam, ‘Bir onun üzerinde bir çalışan, bir de çalışmayan bin pişman.’ ve son yıllarda da çok iyi anladım ki, kültür ile doğa ayrılmaz bir bütün. Birine ne oluyorsa diğerine de aynısı oluyor.

Kimimiz yeterince farkında, kimimiz değil; Türkiye Dünya’da en zengin biyolojik çeşitliliğine sahip nadir ülkelerden biri. Bu durumda, hem biyolojik çeşitlilikleri açısından birbirinden çok farklı olan Akdeniz, İran-Turan ve Avrupa-Sibirya kesişiminde yer alması, hem de 0-5000 metre arasında çok çeşitli yükselti, farklı toprak türü, tatlı, tuzlu ve yeraltı olmak üzere çeşitli su kaynaklarına sahip olması önemli rol oynuyor. Biraz sayılarla ifade edersem; Avrupa kıtasının toplamında yaklaşık 13.000 çeşit bitki varken, onun onbeş katı küçük yüzölçüme sahip Türkiye’de bu çeşitlilik 12.000 civarında. Endemik (yani sadece belirli bölgeye özgü) bitki çeşidi Avrupa kıtasının toplamında 3000 civarında iken, bu Türkiye’de en son 3700 olarak tespit edilmiş. (Endemic Plants of Turkey- Türkiye’nin Endemik Bitkileri / Hasan Torlak, Mecit Vural ve Zeki Aytaç).

Ne yazık ki bu çeşitlilik her geçen gün, başta doğanın kısa vadeli ekonomik çıkarlar nedeniyle tahrip edilmesi olmak üzere çok sebepten hızla yok oluyor ve beraberinde ona göbekten bağlı kültürel zenginlik de. Sadece büyüme odaklı mevcut ekonomi doğayı bir maddi gelir kaynağı olarak görerek geliştirdiği politikalarla kırsalda yaşamayı ve tarımı yapmayı giderek zorlaştırıyor, buralarda yaşayan insanları geçimlerini sürdürmek için büyük şehirlere göçe zorluyor veya küçük, yavaş, zanaat gerektiren üretimler, işletmeler varolan acımasız rekabetçiliğin karşısında ayakta duramayarak birer birer yok oluyor. Anadolu’nun ve Trakya’nın geçmişi binlerce yıla uzanan türlü türlü el sanatlarından bugüne ne kadarının kaldığı ya da böyle giderse kalanlardan ne kadarının bir sonraki nesile aktarılabileceği, böylesine köklü ve zengin bir kültür mirasını devrealmış bizlerin cevaplaması gereken çok önemli sorular. Ama el sanatları deyince ya hep Osmanlı dönemine ya da o an populer kültürde moda olan standart estetik anlayışa sabitlenmemiz nedeniyle sahip olduğumuz bu kültür zenginliğinin ne kadar büyük boyutta ve köklerinin eski çağlara dayanmış olduğunun yeterince farkında değiliz maalesef. Kimseye bu konuda ders verme niyetinde değilim açıkcası. Örneğin, baskıyla ilgilenmeye başladığım zaman yazmacılığın ne olduğunu ve gerçek ustasının Türkiye’de ne kadar az kaldığını öğrendim. Ankara’da yazmacılık ile ilgili kurs ya da usta henüz bulamadım.

Kültür bakanlığının sayfasında şöyle tanımlanmış yazmacılık;

Yazmacılık, halkın örtünme ihtiyacından doğmuş ancak yazmanın üstünü süslemek amacıyla kullanılan teknikle bir sanat haline gelmiştir. Yazmacılığa özelliğini veren, tahta baskı tekniğidir. Bu teknikte ahşaptan oyulmuş kalıplar kullanılır. Baskı, genellikle pamuklu bazen de ipek kumaşlar üzerine elle çizilip resmedilerek veya basılarak yapılan bir kumaş süsleme sanatıdır. Bu el sanatının örnekleri çoğunlukla kadınların baş bağlamada kullandıkları baş örtülerinde görülür. Baskı tekniği ile üretilen kumaşlar ayrıca bohça, sofra örtüsü, yorgan yüzü olarak da kullanılmaktadır. Yöreden yöreye renk ve motifleri değişen yazmacılık günümüzde yok olma tehlikesi altında olan el sanatlarımızdandır.

Türkiye doğasındaki çeşitliliğine paralel olarak bir motif cenneti de yani doğaki zenginlik çeşitli çağlarda, çeşitli biçimler alarak el sanatlarına da yansımış. Öyle ki insan ömrünü verse bunları tamamiyle keşfedemez. Mesela, bu yaz Almanya’dan bir dostum Peter Sis’in The Conference of Birds isimli  Ferîdüddin Attâr’ın hikayesinden esinlenerek resimlendirdiği bir kitabı doğum günü hediyesi olarak yollamıştı. (Türkçesi Kuşlar Meclisi adı altında yayınlanıyor) Resimde gördüğünüz yanıp yanıp küllerinden tekrar tekrar doğan Zümrüd-ü Anka motifi o zaman fikrime tohum olarak ekildi.  Otuz Kuş, Simurg… ne çok ismi var. Kitabı okuduktan sonra onun farklı biçimlerdeki temsillerini daha çok fark eder oldum ve son dönemde artık kaçamaz hale gelince anladım ki üzerinde çalışmaktan başka çarem yok. Sonunda benim Zümrüd-ü Ankam 15. yüzyıl Anadolusuna ait bir minyatür motifi şeklinde karşıma geldi. Ondan izin istedim, dedim ki; ‘Ben seni bugünüme taşımak ve biraz değiştirmek istiyorum.’ Peki dedi ve benim başını neredeyse tamamiye değiştirmeme, gövdesini de sadeleştirmeme izin verdi. Böylelikle benim elimden de yeniden doğdu.

Onu dayanıklı keten bir kumaşa bastıktan sonra plastik poşetler yerine kullanmak üzere bir alışveriş çantası olarak diktim. Bitince blog için bir resimini çekmek istedim. Resime ilave etmek için bahsettiğim hediye kitabı uzun bir aradan sonra elime aldım ve birçok kitapta yaptığım gibi rastgele bir sayfasını açtım, okudum:

(Benim yaptığım türkçe çevirisiyle)

‘Kuşlar: Neredeyiz?

Bu Anlayış Vadisi’nde hiç anlayış yok.

Hüthüt: Burada çok dikkat etmeliyiz. Bir yolu takip ediyoruz. Kimse ne kadar daha ileri ya da ne kadar uzağa gitmemiz gerektiğini bilmiyor.’

Kitabı kapattım.

IMG_0774 (2)

Açılış

Fotoğraf arkadaşım Sagit Porat'a ait. Schumacher College'da 2011'de grupça yaptığımız bir çalışmadan. Oğlum da karnımda bizlerle beraberdi.

Fotoğraf arkadaşım Sagit Porat’a ait. Schumacher College’da 2011’de grupça yaptığımız bir çalışmadan. Oğlum da karnımda bizlerle beraberdi.

Son yazımdan bu yana uzun bir boşluk oldu. Aslında biraz ara verdim ve dikkatimi diğer işlerime yoğunlaştırdım. Blog yazmak hem kolay, hem değil. Özellikle de benim gibi bir şeyi sadece yapmış olmak için yapmaktan hoşlanmıyorsanız.

Bu arada yeni bir çalışma grubu başladı. Ufak, mini minnacık ama cevap aradığı soruların boyutu büyük bir grup bu. Sizi de çalışmamıza zaman zaman -tabii dilerseniz- dahil etmeyi arzuluyorum. Bana göre birbirimizi görmüyor olmamız beraber olmadığımız anlamına gelmiyor. Bu niyetten yola çıkarak çalışmanın açılışında yaptığımız imgeleme deneyini paylaşmak istedim. Böylelikle uzun bir aradan sonra blogda yine bir ‘ses’ veriyorum:) Umarım sizler de bizler gibi bu deneyimden keyif alırsınız ve sonrasında duygu ve düşüncelerinizi bizimle de paylaşırsınız.

Çalışma için yaklaşık 15 dakika kadar rahatsız edilmeyeceğiniz sakin bir ortam gerekiyor. Dilerseniz bizim gibi grup halinde de yapabilirsiniz.

Ses kayıdındaki müzik meditasyon yaparken sıklıkla dinlediğim bir albümden – Klaus Wiese, Ted De Jong & Mathias Grassow – El-Hadra – The Mystik Dance.