Bugünlerde

P1140813 (2)

Beni sorarsanız denizin kıyılarındayım bugünlerde. Zihnim sustu. Elimden yazmak gelmiyor, bir tek bu geliyor. Taşların, toprağın, denizin, doğamın içinde kendimi bir kaybedip, bir buluyorum. Bir an bir, bir an ben oluyor, dalgaları dinliyorum. Yeni kokular, yeni tatlar, yeni renkler, yeni dokular, az insan, az eşya, çok sevgi…

P1140909 (2)

Bir Telefonun Özellikleri

P1120980

Şu an yurtdışında yaşadığım için iki hat kullanıyorum. Türkiye’de kullandığım hat eski telefonumda. Normal bir telefon. Sorunsuz çalışıyor. Internete, e-postaya, facebooka bağlanabilme özelliği yok. Sadece bir parçası düşmesin diye ufak bir bant yapıştırmam gerekti.

Bir diğer özelliğini de bu son gelişimde farkettim: Dikkat çekmesi. Hatta bazen görünce şaşırma derecesinde. Bazıları ise neden bunu kullanıyorsun diye merak edip soruyor. Cevabım pek tatmin edici bulunmuyor sanırım. Kullanım sebebim; ‘çalışıyor ve ihtiyacımı karşılıyor’ şekilinde gayet basit.

Ben de şimdi şunu merak ettim: Çalışan ve yeterli gelen bir gereci kullanıyor olmak neden bu kadar çok dikkat çekiyor artık? Bu durum nasıl bu kadar ilginç algılanan bir davranış haline geldi toplumumuzda?

Gezi, Kindle ve Mikro Kararlar

Gezi hareketinin başladığı 31 Mayıs günü Düsseldorf’daydım. Olayın önemi Facebook’da ve Twitter’da gün içinde belirmeye başlamıştı. Tabii ki ilk yaptığım Türkiye’deki belli başlı gazete ve televizyonlarda konu ile ilgili doğru düzgün bir bilgi aramak oldu. Ama yoktu.

Akşam Almanya’da ana haber bültenlerindeki ilk haberin bu olduğunu görmek ve karşılığında ülkemin ana akım medyasının sessiz olması, çoğu insan gibi bende de bir şok etkisi yarattı. Ve medya günlerce bu halini korudu. Bu ilk defa olmuyordu, ama çoğumuz ilk defa ana akım medyanın ulaştığı olumsuz boyutları bu kadar net gördük. Biz de yıllarca bilinçsizce yaptığımız seçimlerle farkında olmadan buna destek olmuştuk.

Türkiye’deki Gezi Parkı ve beraberindeki direniş Dünya’yı birçok boyutta etkilerken, eş zamanlı ezber bozucu bir olay daha gelişiyordu. 29 yaşındaki Edward Snowden’ın basına sızdırdığı, Amerikan Ulusal Güvenlik Kurumu’nun (NSA) yıllardır Dünya’da önemli miktarlarda telefon görüşmesini ve internet üzerindeki haberleşmeyi kaydettiği bilgisi, kimsenin artık özel yaşam denen bir şeyinin kalmadığını gözler önüne serdi. ABD gizli servisinin bu yaptığı bir insan hakları ihlali. Bunca bilgi niye toplanıyor ve onlarla ne yapılıyor ya da yapılacak?

Gelelim çok hızlı yaşamanın getirdiği kolaycılıkla, ‘hemencecik’, ‘anında’ ve ‘çabucak’, ‘daha ucuza’ sözlerinin bizim için en etkili pazarlama kelimeleri haline gelmesi ve bu doğrultuda verdiğimiz mikro kararların zaman içinde birikip bize örneğin, sessiz veya yanlı medya ya da NSA benzeri şekillerde geri dönmesine. Bu doğrultuda son zamanlarda kafamı kurcalayan konu, Kindle ve benzeri e-kitaplar için geliştirilmiş elektronik aletlerin bize sunulduğu gibi gerçekten birer özgürlük olup olmadığı.

Kindle kullanma kararımın en önemli nedeni gereksiz kağıt israfını önlemekti. (Şimdi üzerinde yeterinde çalışılırsa çevreye zarar vermeyen basım çözümleri bulunabileceğine inanıyorum.) Diğerleri ise; bir kitap okumak istediğimde ‘hemen’ bulup, ‘çabucak’ indirebilmek, onlarca kitabı ‘kolayca’ yanımda taşıyabilmek ve ‘daha ucuza’ satın alabilmekti. Benim gibi böyle sayıları giderek artan, milyonlarca insan var.

Kindle ile ilgili kafamda soru işareti aninden aletin köşesinde ‘bölümü bitirmenize 8 dakika, kitabı bitirmenize 5 saat 23 dakika var’ uyarısını görünce oluştu. Gördüm ki, okuma hızımın istatistiğini tutuyordu. Üstelik sadece onu da değil, nerede okumayı bıraktığımı, nerelerde hızlandığımı, nerelerin altını çizdiğimi, üzerine hangi notları aldığımı, hangi kitapları okumayı seçtiğimi, hangilerini okumadan yarıda bıraktığımı ve daha bilmediğim birçok şeyin istatistiğini tutuyordu. Sadece benim de değil, milyonlarca insanın.

Ayrıca satın aldığım kitapları istediğimde başkasına ödünç veremiyorum, bilgisayarıma kaydedemiyorum. Hepsi Amazon’un veri bankasında ve o yok olurca kitaplarım da yok olacak günün birinde. Böylelikle çocuğuma kitap bırakamayacağım ve hatta o kitapların bir zamanlar var olduğundan haberi bile olmayacak belki de.

Kızılderililer insan bir davranışta bulunurken bunun yedi nesil sonrasına etkilerini göz önüne almalı der. Kolayca kitap satın almamın ve üzerimde taşıyabilmemin bedeli gelecekte düşüncelerin e-kitaplar aracılığıyla, tıpkı bugün ana akım medyayla yapıldığı gibi yönlendirilmeye çalışılması olabilir miydi? Gelecekte, tutulan bu istatistiklere göre kitap yayınlanabilirdi. Kitaplarda ne yazılıp yazılmayacağı küresel olarak yönlendirilebilir, hatta içindeki öğeler anlık değiştirilebilir, silinebilirdi. Son olaylara bakılırsa, böyle olasılıklar var ve ürkütüyor insanı.

Bazen görüyorum ki, bizlerin bugün yaptığı basit görünen, üzerinde yeterince kafa yormadığımız, kolaycı seçimler gelecek neslin hayati özgürlüklerini ellerinden bile alabilir. Çok, ama çok ciddi konular bunlar. Üzerlerinde düşünmeli, tartışmalıyız.

dsc03368

 

Yemeğin Farkındalığı

ekosepet

Yemek konusu benim için önemli. Hangi anne için değildir ki?

Hatırlıyorum yıllar önce, bir arkadaşımın yemek yaptığında ‘İçine sevgimi koydum.’ diyen yaşlıca bir tanıdığına, böyle şeylerin saçmalık olduğundan emin olarak içten içe gülerdik. Eğitimli cehalet de oluyormuş, bunu böylelikle kendimizde bir kez daha tecrübe etmiş oldum. Hatta bazen eğitimliler daha tutucu olabiliyorlar. Neyse şimdi oraya girmeyeyim, yemek konusuna geri dönelim. Yemek yapanın o anki psikolojik durumu ve farkındalığı yemeği hiç tahmin edilmeyen düzeylerde etkiliyor. Bu konularda zihinsel bilgi isteyenlere ünlü fizikçi David Bohm’u okumayı öneririm; gözleyenin gözlediğinin yapısı üzerindeki etkilerine dair.

Nedir pişirirken farkında olma hali? Yarında, geçmişte değil anda olmak, yani domates doğruyorsan, onun yumuşaklığının, kırmızılığının, kokusunun, nasıl doğradığının ve en önemlilerinden biri de nasıl nefes alıp verdiğinin farkında olma hali. Basit geliyor. Bir denemek gerek önce:-) Pişirirken farkında olma konusunu hallettik diyelim, şimdilerde gıdanın doğalını bulmak da çaba istiyor. Gıdaların içindekiler kısmına bakınca sanki laboratuvar tahlil raporu inceliyorum gibi geliyor çok zaman. Bu nedenle biz birçok şeyi, hem ekolojik tarım hem de toptancılık yapan yakınlardaki bir çiftlikten sipariş veriyoruz. Her hafta belirli bir günde istediklerimizi bir sepet içinde evimize bırakıyorlar. Sadece bize değil bizim gibi birçok eve. Güzel tarafı, toplu teslimde, herkesin tek tek arabasına binip alışveriş yapmasından daha az yakıt harcanıyor. Fakat maalesef pazarda sebzelere meyvelere bakarak, dokunarak, koklayarak, sohbet ederek dolaşmanın yerini tutmuyor.

Yemek konusu tabii ki bununla da bitmiyor. Yemeğin içinde ne olduğu, nasıl piştiği kadar, nasıl yendiği de çok önemli. Bundan önceki yazılarımdan birinde çocuk eğitiminde Waldorf yaklaşımına biraz merak sardığımdan bahsetmiştim. Bu yaklaşım yemeğin beraberce hangi rituellerle yendiğine çok önem veriyor. Bu sayede çocuk, hem bir arada olmanın ve pişen yemeği paylaşmanın verdiği sıcaklığı hissediyor hem de yemeğin içindekileri, onların hazırlanması için gösterilen çabayı takdir etmesini öğreniyor. Bu basit görünse de günümüzde çocuğa verilebilecek en önemli ekolojik bilinçlerden biri. Yiyeceğin; güneşin, karın, yağmurun, toprağın, emeğin bir ürünü, doğanın bir mucizesi olduğunu, yiyeceğe şükran duymanın bunların varlığına şükran duymak olduğununu yaşayarak öğrenmek. Yiyeceği önemsemenin, doğayı önemsemenin bir parçası olduğunu öğrenmek.

Bu sebepledir ki bir süredir, yemeği yemeden önce söyleyeceğimiz, sadece çocuğumuza değil bana da ilham olacak şükran sözleri arıyordum. İki gün önce bu duaya rastladım. Öyle güzeldi ki, sıcaklığı içime doldu ve bu yazıyı doğurdu.

Bir Bektaşi yemek duası;

Ulu Hak’tan esin,

Bereketli besin,

Artsın, eksilmesin,

Taşsın, dökülmesin.’

Şu sözlerin sadeliği, bilgeliği, güzelliği…

Bazen, Anadolu’daki derin bilgiyi fark edebilmem için İngiltere’de ekoloji okumamın, Almanya’da yaşamamın gerekmiş olduğuna hala inanamıyorum. Of, bu çooook uzun yazıların konusu.

Bir Koltuk Hikayesi

Her şey o gün bir başka yazıyı yazmak için kütüphanede çalışırken başladı. Waldorf eğitim sistemi hakkında biraz bilgilenmek için seçtiğim bir kitabı okuyordum.

Neyse. Gayet neşeli, mutlu okurken, konu ev ortamına geldi. Yazar bir soru sordu bana. Kısaca özetlemek gerekirse. ‘Ev ortamınız nasıl? Evinize baktığınızda yaşamınız ile ilgili ne görüyorsunuz? Bunun cevabı önemli, çünkü çocuğunuz da onu görüyor ve öğreniyor. Çok mu dağınık (kaotik), çok mu toplu (kontrollü) vs vs.’ Özellikle de günümüzün hızlı yaşamında ‘yuva’ konusuna giderek daha az önem verdiğimizi de vurguluyor. Merak içinde kütüphaneden çıktım. Sabırsızlanıyordum. Bizim evimiz bir çocuk gözüyle nasıldı acaba? Ne gibi bir yaşam felsefesini yansıtıyordu. Tramvayın camından akan sokakları izlerken, daha önceki yuvalarımı düşündüm.

ev_ank

Ankara’daki evim

Aile ocağından ayrıldıktan sonra iki ayrı evde yalnız yaşadım. İlki Ankara’da, sonraki İstanbul’daydı. Otuz yaşına yaklaşırken anne yuvasında rahat olsam da artık kendi evimde yaşamam gerektiğine karar vermiş ve şans eseri de şipşirin bir ev kiralamıştım. ODTÜ ormanlarının kıyısında ve çoğunlukla öğretim görevlilerinin ya da mezunların oturduğu bir sitede, bahçeli küçük bir evdi bu. İçinin çoğunu ailemin ihtiyaç duymadığı eski mobilyalardan ve perdelerden döşedim. Bana türlü türlü güzellikler yaşatan bu yuvamı asla unutamam. İş dönüşü bahçede yalın ayak otururken, rüzgarın kavak dallarıyla yaptığı müzik eşliğinde yaşadığım o huzur öyle derindi ki, genlerime işlemiştir eminim.

İstanbul’da sonraki evim de bana güzel bir yuva olmuştu. Bir apartmanın en üst katından bambaşka bir manzaraya bakıyordu. Etilerin arka mahallerindeki gecekondulara ve Maslak’ın gökdelenlerine yani İstanbul’un bir gerçeğine. O daireyi sevsem de, kapıyı açtığımda leylak ağaçlarının, toprak kokusunun ve çevremdeki evlere sinmiş bohemliğin, özensiz güzelliğin beni karşıladığı önceki evimin yerini tam tutamadı benim için Etiler civarının göz okşayan ancak şekiller üzerinde bazen gereğinden çok çaba harcanmış dünyası.

İstanbul'daki evimin manzarası

İstanbul’daki evimin manzarası

Bunları düşüne düşüne evimize geldim. Kapıyı açtığımda oğlan tam gaz oyun odasından koşarak geldi. Baba ise arkasından biraz daha az bir enerjiyle. Belli ki bıdık o gün yine formundaymış, babayı peşinden koşturmuş. Hemen oğlanı kucakladım, bir yandan bana gününü anlattığı atmasyon dilinde onunla sohbet ederken, bir yandan da odaları gezmeye başladım. Hiç düşünmeden, sadece izlenim edinmeye çalıştım. Aslında çok çaba göstermeye de gerek yoktu, çünkü bizim evin durumu gayet açıktı. Evimizde bir yerleşmemişlik hissi vardı. Bir gün gidecek gibi. Aslında hiçbir zaman tam da yerleşmeye çabalamamıştık zaten. Son yıllarda eşim de ben de iş nedeniyle taşınmayı ve seyahat etmeyi kanıksamıştık. Ayrıca ikimizin bir araya getirdiği eşyaların bir uyum yakalaması için çaba gösterilmesi gerekiyordu. Bizim ise hep başka önceliklerimiz vardı. Evde eşyalarımız varken de sırf tasarım olsun diye yeni mobilya almak ikimize de tersdi. Öylece tıkanıp kalmıştık. Aslında boşvermiş ve durumla yetinmiştik. Peki bundan oğlumuza neydi?

Bir fikir aklıma geldi ve bunu eşimle de paylaştım. O da içtenlikle katıldı. Biz göçebe olsak da, evimiz yerleşik olacaktı. Oğlumuzun ileride sevgiyle hatırlayacağı kendine özgü sıcacık bir yuva. Sonra bunun, daha öncesinde tek başına yaşadığımız hayatlarımızı uyumlu bir şekilde biraraya getirmenin ve içine çocuğumuzu da katmanın önemli aşamalarından biri olduğunu gördük. Böylece evimiz benim, artı senin, artı çocuğun eşyaları olmaktan çıkıp, yuvamız olma sürecine girdi.

Bir takım kriterler de belirledik bunun için. Mümkün olan en az eşya değişimiyle olacaktı yani eşyalar sadece kullanılmaz hale geldikleri için değişecekti. Yerlerine koyduklarımız bizim oğlanın isterse ileride kendi evinde kullanabileceği şekilde evladiyelik olacaktı. Evimizden çıkan atıkların dönüştürülmesine çabalayacaktık. Kullanmadığımız eşyaları, kullanmak isteyenlere hediye edecektik.

P1110654

Münih’teki evimizin girişinde Mebrure Teyzemin sandalyesi.

Uygulamadaki en çok sorun da bu evladiyelik kısımda çıktı. Önce ‘Neden böyle bir şey gerekiyor ki? İleride isterse dilediği gibi döşer evini.’ dedi eşim. Sonra ona doksan dokuz yılında kaybettiğim büyük teyzemden hatıra kalan, sadece eskimiş yüzlerini değiştirdiğim veya cilalattığım, kocamın çok sevdiği ve misafirlerimizin de çok beğendiği seksen yaşındaki mobilyaları hatırlattım. O zaman tartışma bitti. Seksen yıldır kullanılmalarına rağmen o mobilyalar hala yepyeni duruyorlar. Zamanın sunta, modası geçtikçe kıyafet değiştirir gibi değiştirilen mobilyalarını düşününce, Mebrure teyzemin ve koltuklarının ustasının değerleriyle çağımızın Ikea kültürü değerlerinin çok farklı olduğunu görmemek mümkün değildi. Özellikle de oğlumu bir gün babasının yanına sıkışmış ve minik ayakları havada o koltukta otururken gördüğümde derinden anladım yapanların da işte bunu istendiklerini. Oğlumu hiç görmemiş usta ve Mebrure Teyzem bir gün zamanın geleceğini biliyorlardı ve bu güzelliği hayattayken göremeyecek olmaları da önemli değildi onlar için değerli bir şey yaratmaya ya da saklamaya.

Ben de ilk öyle oturmuştum onlara; ayaklarım havada. İlkokuldayken, sıklıkla okul çıkışları bize çok yakın oturan Mebrure Teyzem’e yürürdüm. O da bana gerçek meyve sularından yaptığı muhteşem peltelerinden ikram eder ve şimdi unuttuğum içinde ‘lalaların’ olduğu masallar anlatırdı. O zamanlar şehirler, çocukların sokaklarında tek başına yürüyemeyeceği kadar tekinsiz yerler değildi.

Neyse konudan çok sapmak istemem. Ama belki de asıl konu budur, yani dünyanın değişim hızı. Yeninin daima eskiden daha iyi olduğu şeklindeki günümüzün artık neredeyse hiç sorgulanmayan inancı. Oysa eski koltuklar, salonumda onca zamana rağmen modern şeylerin arasında tüm hoşluğuyla duruyor. Öte yandan, geçen gün daha beş yıl önce alınmış bir dolabın basit bir sebepten yüzey kaplaması çıkıverdi. Bize yenisini almanın tamir etmeye çalışmaktan daha kolay olduğunu söylediler. Ustası pardon tasarımcısı bunu tasarlarken veya üretimcisi imal ederken ne düşünüyordu acaba: ‘Nasıl olsa beş seneye kalmaz modası geçer ve değiştirilir’ mi?.

Mebrure Teyzemin 90 yıllık koltuğu

Mebrure Teyzemden kalan 80 yıllık koltuk

Ben her şeyi geçtim, hızla değişen mobilyalarla ve daha birçok şeyle unutulan ve dahası suntalaşan, üzeri kaplanan hikayelerimize, yaşanmışlıklarımıza ne olacak. Bunu samimiyetle soruyorum. Bir cevabım yok. Yazarken boğazıma bir düğüm takıldı. Acaba çok şey için geç olabilir mi? Defalarca anlatmasını istediğim o masalı hatırlayamıyorum ve Mebrure Teyzem de yaşamıyor artık. Bir tek ‘lala’sı kaldı aklımda ve bir de bana yaşattığı çocukluğa ait o tatlı gamsızlık duygusu. Kim bilir belki de o zamanlardan yok olmayan bir şeyler hala o koltuklarda kaldı ve oğlumun üzerlerinde oturmayı sevmesi de bu nedenledir.

Aslında bu yazı evi nasıl döşediğimiz hakkında daha teknik ayrıntıları paylaşmak içindi, ama anlatmak için ihtiyaç duyduğum gerçek detayı asıl şimdi yakaladığımı hissediyorum. Anladım ki yuva denen yerlerin; artık içlerine yerleşmiş, bakınca kendini hissettiren ve anlatmaya doyulmayan sıcacık hikayeleri vardı.