İki Kalıp

Hatırlar mısınız? Birkaç ay önce, toplum olarak aldığımız yine acı bir haber sonrası, artık neden, neden diye sormayı bırakıp daha fazla şu soru üzerine odaklanacağımı söylemiştim. ‘Kendimin ve başkalarının içindeki en iyi yönleri ortaya çıkaran bir topluluğun/toplumun oluşmasında nasıl bir rol oynayabilirim?’ Bu soru aklıma geldiğinde de bir kağıdı öylesine karalıyordum ve böylelikle şu baskının ilk taslakları kendiliğinden ortaya çıktı. Şekil yine bir süre şekilden şekilde girerek evrildi ve en sonunda iki ayrı, birbirini bütünleyen kalıp olarak doğdu. Geleneksel bir metotla bu kadar sofistike ve zamanın ruhunu taşıyan bir örüntü yakalamış olmama ve kalıpların her baskıda farklı, hoş bir sürpriz yaratıyor olmasına hayran kaldım. Motifin şu sıralar tadını çıkarıyorum ve üzerinde henüz çok zihni çıkarımlar da yapmak istemiyorum. Bir süre örüntülerle ve renklerle oynayacağım, olasılıkları göreceğim. Ama o moral bozukluğu anından bu güzellikle çıkmak bile sorumun bir cevabı olabilir mi? Kalıp Devinim, Bütünleşme gibi Ankara serimin parçası olacak çünkü bu kalıp aynı zamanda benim için çok Ankara, eski Ankara… İsim koymadım henüz ve isminin de ‘kendimin ve başkalarının içindeki iyi yönleri ortaya çıkmasında’ kendi çapında yardımcı olması dileğim… Ve önerilerinize de açığım 😊

Bu da öncesi… Kalıpların birlikteliğini iyi anlayabilmek için bu sefer kontrast renkler kullandım. İlkinde -uçan kuş üzerinde- koyu mavinin tonlarını kullanmıştım…

‘Erkekler Ağlamaz’

final-1

Sabah özenli kesimli takım elbisesini giydi, oğlanı yanına aldı okula bırakmak üzere ve gitti. Akşam gelecek. Bense bu atölyede hayallerimin işini yapıyor olacağım. İşimde maddi olarak kar sağlamadım henüz, ama en azından ruhum zarar görmüyor. Peki ya o, kocam ve onun gibi birçok erkek. Bir seferinde atölye çalışmamıza katılmıştı ve tasarımı, baskısı bu oldu. ‘Dünyaya huzurla bakan gözler’ bunlar dedi. İş yaşamında genç yaşında gelebileceği en iyi noktalardan birine ulaşmış bir erkeğin özlemi; huzurla bakan gözler… Kocama ve onun gibi birçok erkeğe derin bir şefkat duydum aniden. Bu sistemin en çok onların ruhunu incitmiş, acıtmış olduğunu, yorduğunu, hırpaladığını hissediyorum. İncinmişliği konuşmanın bile tabu olduğu o dünya. En derin özlemleri huzurken hep ve her alanda savaşmak ve mücadele etmek için büyütülmeleri, canı yandığı zaman ağlamaya bile izni olmamak, duyguların zayıflık olduğu bir soğuk dünyaya hapsolmak. ‘Erkeklerin yaşamı şiddet dolu çünkü onların ruhları ezilmiş durumda.’ (Men’s lives are violent because their souls have been violated.) diyor James Hollis. Kocam; öfkesine asla yenik düşmemesi, insana olan saygısı, yüksek başarısının yanında sahip olduğu mütevazilik, dayanıklılığı, zekası, şefkati, doğa sevgisi ile gördüğüm en güçlü erkeklerden biri… Şu boşluk da onun kendine tanıdığı renk özgürlüğü, oraya bir başka renk baskı yapılacak…

Delilik?

Candan merhaba! Çok uzun zaman oldu blogda yazmayalı, çok…

Bunca aradan sonra bugün burada yazmak için içimde bir motivasyon hissettim. Tepkisel bir şeyler yazmak da istemiyorum, oysa son olanlara karşı ne hissettiğimi beni tanıyan sizler az çok tahmin edebilirsiniz. Adana, Aladağ’da gerçekleşen yurt yangınında can veren gencecik kızlar için ne hissedebilirim derin bir kederden başka. O duyguyla otururken dün ellerimden bu kalıp tasarımı döküldü. Benim için şu an ne anlama geldiğini bilmiyorum, eminim zamanla keşfederim.

Einstein deliliğin tanımını ‘sürekli aynı şeyi yapıp, farklı sonuçlar beklemek’ olarak tanımlıyor. O zaman sürekli çok üzgün veya kızgın veya haklı olup veya sürekli aynı şekilde çalışıp, konuşup, davranıp, üretip bir şeylerin değişmesini beklemek nedir? Deliliğin bir türü olabilir mi?

Peki hep ‘Neden? Neden? Neden?’ diye sormak? Bugün bu halden biraz sıyrılıp başka bir soru sormak istiyorum kendime. Şu soruyu mesela;

‘Kendimin ve başkalarının içindeki en iyi yönleri ortaya çıkaran bir topluluğun/toplumun oluşmasında nasıl bir rol oynayabilirim?’

Tabiki bunca yıllık öğrenimim ve tecrübem doğrultusunda bir sürü ezber cevabım var kafamda ama onları sıralamak yerine soruyu sordum ve bir süre hiçbir şey yapmadan, bir cevap bulmaya çalışmadan yani zihnimi oraya buraya çekiştirmeden o soruyla oturdum. Bir süre sonra cevaplar değil, yeni sorular gelmeye başladı.

İşe kendimden başlamam gerektiğini gördüm. Normalde oldukça sosyal bir insan olan ben toplumdan ve topluluklardan uzak hissediyorum son yıllarda kendimi. Kendimi daha iyi gözlemeye karar verdim, çünkü kendimi anlayabilirsem benim gibi hisseden birçok insanı da anlayabileceğimi biliyorum. Sonraki soru ‘toplum/topluluk nedir?’ ‘Ben nasıl bir topluluk/toplum içinde yer almaktan heyecan ve mutluluk duyarım?’ Ve bu son sorunun cevabını bulma olasılığı beni heyecanlandırdı… Ama cevabı şu an koca bir bilmiyorum…

Peki ya sen? Senin içinde dönüp duran, ilham veren bir yeni ‘nasıl’ sorusu var mı? Veya yukarıdaki sorulara ek bir soru?

Hızlı cevaplar beklemiyorum… Çoğu hızlı cevap verme davranışı da Einstein’ın tanımına uyuyor… Hatta istersen cevap da vermeyebilirsin… ‘Nasıl’ istersen…

Küçük not: Geçenlerde bir önceki yazıda bahsettiğim Ayşe Hanım’ı aradım ve telefonda biraz sohbet ettik. Kilim atölyesinde işler iyiye gidiyormuş…

Boynuzlu Doğa

Müzik: Pink Floyd – Things Left Unsaid

Bir yanım yaban benim ve oranın ne kadar çabalanırsa çabalansın ya da ben ne kadar çabalarsam çabalayayım ehlileşmesi mümkün değil. Genelde şefkatli olsam da, o yanımın insanlarla anlaşmak, iyi geçinmek, kavga etmek gibi bir derdi yok. Orada gereksiz nezaketlere, kelimelere yer yok; orası içimin sessizliği, duyular, ‘ol’makla dolu. Orası benim yaratıcı kaynakla direkt temas ettiğim yer. Bazen orada daha uzun kalıyorum, daha az anlıyor, daha çok biliyorum. Bugün de öyle bir gün.

Bugün etrafı yaprak şölenine dönüştüren güçlü bir sonbahar rüzgarı esiyor. Sabah oğlumla bir keçiboynuzu ağacının altında piknik yaptık. Yerlere dökülen keçiboynuzlarını topladık. Yanına usulca ilişen bir kediyi sessizce besledi, sevdi. Sesler, renkler, dokularla ikimiz için de tam bir duyu şöleniydi. Pek konuşmadık, o sırada bizimle konuşan çok şey vardı çünkü. Onun doğayla ve doğasıyla benim yorumlarımdan, anlatmamdan, tercümemden öte bir ilişki kurmasını istiyorum.

Bu sabah doğa, güzel olduğu kadar ürkütücüydü de. İnsanlar; doğanın, aslında kendi doğalarının bu yanıyla ne kadar temasta diye sormadan edemedim. Ay ışığında ormanda yürümek, fırtınalı bir deniz ya da ağaçları kökünden söküp atan bir rüzgar… Doğa o kadar romantik değil. Bazen güzel, bazen çirkin, bazen uysal, bazen yıkıcı. Yanlış söyledim, aslında o bunların hiçbiri de değil, sadece öyle, olduğu gibi…

Bir doğaya yakın olma lafı aldı gidiyor dillerde, anladımki çoğunluğun doğadan kastettiği özenle tasarlanmış, farklı otları ayıklanmış, içinde şık kıyafetlerle, pırıl pırıl ayakkabılarla çay kahve içilen, etrafı çitlerle çevrili bir bahçe. Benim doğam böyle değil ve görüyorum oğlumunki de…

Bir Ses

FullSizeRender(24)

Sonbahar… Az önce inceden bir yağmur yağdı ve yakında dökülecek olan yaprakları birer birer titretti. İzlemesi çok hoştu ve ben bir yandan ne yazacağımı düşündüm. Mark Knopfler’in Tracker albümünü dinliyorum. Bu kapalı havaya ve ruh halime çok uyum sağlıyor bence.

Evlat edindiğimiz yavru kedi rahatça ortalıkta dolaşsın diye mutfaktayım. Burası nispeten derli toplu. Taşınmamızdan sonra diğer odalar hala tam yerleşmedi. Dağınıklıkta her an kaybolabileceğinden endişeleniyorum. Yaklaşık üç hafta önce kümesin yanından gelen seslerle başladı ilişkimiz. Gittim baktım önce göremedim bir şey. Ses oraya bırakılmış eski bir kapı parçasının altından geliyordu. Öylesine minikti ki ve o cüsseden o sesin nasıl çıktığına anlam veremedim. Kapalı gözleriyle ve henüz düşmemiş göbek bağıyla annesini arıyordu çaresizce. Bir iki gün geçti böyle. Gecenin sessizliğinde onun ağlaması duyuluyordu pencereden. Sonunda annesinin artık gelmeyeceğini anladık ve gönülsüz bir şekilde anneliğini üstlendim. Üç haftadır gece-gündüz iki saatte bir sütünü veriyorum, gazını çıkarıyorum, karnına masaj yaparak çişini kakasını yaptırıyorum, sonra sıcak su torbasını ısıtıyorum, kucağıma alıp kalbime yakın tutuyorum. Artık beni annesi sanıyor ve aslında bu durumda annesiyim de. Çok iştahlı ve hareketli, bir tek sürekli tekrarlanan kabızlık problemi canımı sıkıyor. Ne yaparsam yapayım bir anne kedinin yerini tutmak zor, fakat kısa sürede ona duyduğum sıcaklığa ve aramızda oluşmuş ilişkiye de hayret ediyorum. Sevginin emekle de ilişkili olduğunu bir kere daha hatırlattı bu minnak kedi.

Bana neden artık blogda pek yazmadığımı soranlar oluyor. Aslında yazacak çok şey var ama hiçbirisinin kuyruğu birbirine henüz tam olarak değmiyor. Bu bu sebepten Instagram’da, Facebook’da minik minik paylaşımlar yapmayı tercih ediyorum bir süredir.

Bir de neden baskıyı işimin bir parçası haline getirmeyi seçtiğimi soranlar var. Belki ona biraz cevap verebilirim. Çalışmalarım için yaptığım ağır ve yoğun okumalardan sonra zihnimden bedenime tekrar dönebilmek için –buna özellikle çocuğumun yanında sadece fiziken değil, tüm varlığımla olabilmek için ihtiyacım var-, düşüncelerimde yarattığı dinginlikle tahmin ettiğimden öte şeyleri anlayabilmek için, insanoğlunun ilk güzellik yaratma isteğinin doğduğu başlangıç zihninine ait olduğu için, kalıbı kaldırdığımda şeklin nasıl çıkacağını bilememek yaşamda elimden geleni yaptıktan sonra aradan çekilmeyi ve olanı kabullenmeyi öğrettiği için, sonucu mükemmel olmadığı için, topraktan, kadim el sanatlarından uzaklaşmamızla giderek insana ait değerlerden uzaklaşmamızın hiç tesadüf olmadığını derinden anlamamı sağladığı için, yapması keyif verdiği için, yaparken sessiz ve tek başına kalabildiğim için, bir şeyi çizerken veya oyarken doğasını daha iyi kavradığım için, keşfettiklerimi, öğrendiklerimi, burada anlattıklarımı sözden öte ve elden ele, evden eve dolaşan güzellikler haline getirebilmek için…

Biliyorum çok sessiz kaldım blogta ve çok tok olmasa da şu an bulunduğum noktadan sizlere bir ses vermek istedim.  Kısaca bu ilhamı nereden aldığımı soranlara cevabım; ben bir şey yaratmaya çabalamıyorum aslında, hemen cevap bulmaya ve ders vermeye çalışmadıkça bazı şeyler kendiliğinden çıkıyor. Bu bir oluşma süreci ve bu süreçte her fırsatta beni yüreklendiren, yaptıklarıma merak duyan varlığınıza şükran duyuyorum.