Ankara’da Bahar

Her hafta sonu en azından bir tüm günlerini böyle geçiriyorlar. Park yok, bahçe yok, tamamen bozkır doğasının içinde. Volkanik geçmişi nedeniyle taşıyla, toprağıyla, fosilleriyle tam bir açık hava doğa tarihi müzesi, orada burada akan çayıyla deresiyle, yükseklere çıktıkça çam ormanlarıyla, Ankara doğasında.

Şu an iki arkadaş bizden oldukça uzakta tek başlarına dere kenarında oynuyorlar. Fotoğraf makinesinin zoom ayarıyla çektim bu fotoyu. Üstleri başları ‘kir’ ‘toz’ içinde, çorapları sırılsıklam… Umurlarında bile değil. Bir taşın üzerinde dengede kalmaya çalışan güzellik farkında değil ama zeka geliştirici muhteşem bir beyin egzersizi de yapıyor aynı zamanda.

Onlar doğayı, doğalarını kitaplardan değil, doğadan öğreniyorlar.

Şiiişt! Dinle… Sen de bozkırı duyuyor musun? O ne yüksek sesle, ne de herkesle konuşur…

İki Kalıp

Hatırlar mısınız? Birkaç ay önce, toplum olarak aldığımız yine acı bir haber sonrası, artık neden, neden diye sormayı bırakıp daha fazla şu soru üzerine odaklanacağımı söylemiştim. ‘Kendimin ve başkalarının içindeki en iyi yönleri ortaya çıkaran bir topluluğun/toplumun oluşmasında nasıl bir rol oynayabilirim?’ Bu soru aklıma geldiğinde de bir kağıdı öylesine karalıyordum ve böylelikle şu baskının ilk taslakları kendiliğinden ortaya çıktı. Şekil yine bir süre şekilden şekilde girerek evrildi ve en sonunda iki ayrı, birbirini bütünleyen kalıp olarak doğdu. Geleneksel bir metotla bu kadar sofistike ve zamanın ruhunu taşıyan bir örüntü yakalamış olmama ve kalıpların her baskıda farklı, hoş bir sürpriz yaratıyor olmasına hayran kaldım. Motifin şu sıralar tadını çıkarıyorum ve üzerinde henüz çok zihni çıkarımlar da yapmak istemiyorum. Bir süre örüntülerle ve renklerle oynayacağım, olasılıkları göreceğim. Ama o moral bozukluğu anından bu güzellikle çıkmak bile sorumun bir cevabı olabilir mi? Kalıp Devinim, Bütünleşme gibi Ankara serimin parçası olacak çünkü bu kalıp aynı zamanda benim için çok Ankara, eski Ankara… İsim koymadım henüz ve isminin de ‘kendimin ve başkalarının içindeki iyi yönleri ortaya çıkmasında’ kendi çapında yardımcı olması dileğim… Ve önerilerinize de açığım 😊

Bu da öncesi… Kalıpların birlikteliğini iyi anlayabilmek için bu sefer kontrast renkler kullandım. İlkinde -uçan kuş üzerinde- koyu mavinin tonlarını kullanmıştım…

‘Yer’leşmek


‘Yer’leşmek… Anadolu’da ne kadar ‘yer’leşmişiz?.. Bizim için tarih nereden başlıyor? Bu deniz kabuğu fosillerini geçen hafta sonu gezimiz sırasında buldum. Bir zamanlar burada, Ankara’da deniz varmış……. Bunu düşünmek değil, hissetmek, dokunmak bir insanın o katı egosunun sınırlarını nasıl gevşetiyor… Ve bu koskoca tarih içinde ne kadar kısa, basit ve mucizevi görünüyor insana kendi yaşamı… Bu sonsuzluk içinde nasıl da çocuklara ait bir keşfetme coşkusuyla doluyor… Daha fazla ‘yer’leşmeye niyetlendikçe o yer seninle kendi dilinde konuşmaya başlar mı ve sen o ‘yer’e daha da ait bir parça haline gelir misin? Bir ‘yer’e ait olmak… Ve o yerin sonsuzluğa olan yolculuğuna… Görmediğimiz, keşfetmediğimiz, bilmediğimiz neler var daha… Kalbini heyecanla doldurmuyor mu bunu hissetmek…

Hangisi Hangisini Dönüştürecek?


İnsan yaşamının daha anlamlı bir hale dönüşümü nedir? Sanki artık tamamiyle kırsala dönüşe indirgenmiş durumda… Sanki orası çarpık insanlığımızın ve iç dünyamızın tek çözümü gibi, gidince geçecek her şey… Kırsalı çok önemsiyorum, seviyorum ve bir yeri tüketip giden insanların göçünü sürekli alarak uzun vadede oradaki yaşam nereye gider bilmiyorum… Şehirde biraz olsun içsel huzurunu sağlayamamış insandan uzun vadede kırsala pek hayır gelmeyeceğini düşünüyorum… Bazen sorunlu ve huzursuz insan egosuna doğa söz konusu olduğunda daha az sempati duyuyorum ve bir psikolog olarak kolay gelmiyor bunu söylemek…

‘Erkekler Ağlamaz’

final-1

Sabah özenli kesimli takım elbisesini giydi, oğlanı yanına aldı okula bırakmak üzere ve gitti. Akşam gelecek. Bense bu atölyede hayallerimin işini yapıyor olacağım. İşimde maddi olarak kar sağlamadım henüz, ama en azından ruhum zarar görmüyor. Peki ya o, kocam ve onun gibi birçok erkek. Bir seferinde atölye çalışmamıza katılmıştı ve tasarımı, baskısı bu oldu. ‘Dünyaya huzurla bakan gözler’ bunlar dedi. İş yaşamında genç yaşında gelebileceği en iyi noktalardan birine ulaşmış bir erkeğin özlemi; huzurla bakan gözler… Kocama ve onun gibi birçok erkeğe derin bir şefkat duydum aniden. Bu sistemin en çok onların ruhunu incitmiş, acıtmış olduğunu, yorduğunu, hırpaladığını hissediyorum. İncinmişliği konuşmanın bile tabu olduğu o dünya. En derin özlemleri huzurken hep ve her alanda savaşmak ve mücadele etmek için büyütülmeleri, canı yandığı zaman ağlamaya bile izni olmamak, duyguların zayıflık olduğu bir soğuk dünyaya hapsolmak. ‘Erkeklerin yaşamı şiddet dolu çünkü onların ruhları ezilmiş durumda.’ (Men’s lives are violent because their souls have been violated.) diyor James Hollis. Kocam; öfkesine asla yenik düşmemesi, insana olan saygısı, yüksek başarısının yanında sahip olduğu mütevazilik, dayanıklılığı, zekası, şefkati, doğa sevgisi ile gördüğüm en güçlü erkeklerden biri… Şu boşluk da onun kendine tanıdığı renk özgürlüğü, oraya bir başka renk baskı yapılacak…