Dönüşümden Notlar

Uzun süredir kendimi bir kozada hissediyordum. İçinde çok yoğun dönüşümler geçirdiğim, kendi nefesimde ısındığım sıcacık bir kozada. Fakat bazı fikirler, ilhamlar artık o kozaya sığmaz oldu ve anladım ki onu ‘yavaş yavaş’ terk etme zamanım geldi.

Bugünlerde buraya daha az yazıyorum, ama onun dışında kalem elimde durmuyor, sürekli akıyor. İçimden heyecan fışkırıyor, çünkü hayatımda yine bir değişimin zamanı gelmiş görünüyor. Yakın gelecekte daha çok yazacağım bunları ve daha birçok şeyi, ama şimdiki yazımın amacı onlardan bahsetmek değil. Kabul ederseniz, ufacık bir armağan sunmak.

Bu kelebeği sizleri düşünerek yaptım bugün. Kalbimde hissettiğim tüm okurlarıma, özellikle de beni taa baştan beri yalnız bırakmayan ve özlemlerimi paylaşanlar için ufak bir teşekkür niyetiyle. Yazacak ilhamı almak kadar okunmak da öyle büyük bir lütufmuş ki, bunu sizler sayesinde tattım. Okunurken de, yazarken olduğu kadar dönüştüğümü hissediyorum çünkü. Sanki bilinmeyen bir enerji alanında niyetler, kalpler, düşünceler, duygular birleşiyor, dönüşüyor ve bambaşka bir yapıyla, yeni ilhamlarla bana geri dönüyor. Büyülü bir şey. Bunu Perili Evren’in yazısı öyle güzel anlatıyor ki.

Kısaca bu kelebek, benim gibi dönüşüm içinde olan tüm arkadaşlarıma candan sevgilerimle…

kelebek
Gennine D. Zlatkis’in bir çalışmasından esinlenerek hazırladığım linolyum baskı üzerine suluboya

Bazen Yapmandan Bilemez İnsan

Bu blog bir buçuk yıl önce ani bir ilhamla, ani bir şekilde başladı:) Hiçbir yayma ve yayılma endişesi taşımadı bu süre içinde. Kendi halinde mutlu mutlu büyüdü, olgunlaştı ve sevgi dolu bir okuyucu kitlesi edindi. Çok defa düşündüm bir Facebook sayfası edineyim mi onun için diye, çünkü her ne kadar iletişim içinde olmayı sevsem de, saatlerimi bilgisayar başında geçirir hale gelmekten korkuyorum. Sonra güldüm kendime, bu biraz da bana bağlı sonuçta.

Bu blog kendi kendine konuşuyor aslında. Bazen benim de onu sonradan anladığım oluyor. Onun anlatmak istediği şeyler var ve yazmam için beni seçti, bu yüzden şanslı hissediyorum kendimi. Çok sevdim yazmayı, çünkü yazmasaydım bilemeyecektim…

Bazen yapmadan bilemez insan…

dsc03218

Kutup Ayısı Koda

Kutup Ayısı Koda. Bugün oğluma aldığım hikaye kitabının adı. Okudum ve arkasından kendi minik kutup ayıma sımsıkı sarılıp, koklamak, koklamak istedim.

Şiir gibi bir çocuk kitabı.

Videosunu da buldum. Yalnız dikkat, izlerken gözleriniz biraz sulanabilir.

Türkçeye Çevrilmiş Kitabı: Kutup Ayısı Koda, Rury Lee & Woory Bae / İthaki Yayınları

Nedir Hikayen?

Her şeyin aslında bir hikaye olduğunu anladığımdan beri çok değişti hayatım. Bunu görmemi sağlayan kişilere minnettarım.

Modernizm hikayesi ve hatta post-modernist hikayeler, dinlere dayalı hikayeler, ekonominin nasıl olması gerektiğine ilişkin hikayeler, politikacıların, ideolojilerin, bilimin hikayeleri… Herkes ama herkes hikayesini anlatıyor, bu blogda benim yaptığım gibi. Bunda bir sorun yok. Sorun bunu yaptığımızı unutuyor olmamız. Hikayeleri değişmez gerçekler olarak kabul etmemiz. Kapitalizm gibi. Onun Dünya düzeninin nasıl olabileceğine dair anlatılan hikayelerden sadece biri olduğunu unuttuk ve paranın her şeyden önemli, her şeyin satılıp-alınabilir olduğu zamanla, sorgulanmaz, mutlak gerçeğimiz haline geldi. Kapitalizmi durmadan kendimize, etrafımıza, çocuklarımıza anlatıyoruz ve onun acımasız hikayesi her geçen gün daha da gerçeğimiz haline geliyor. Oysa geçmişte de çok inandırıcı hikayeler anlatılmıştı (ve maalesef hala da anlatılmakta); bir ırkın diğerine üstün olduğu, Dünya’nın düz olduğu, insanın doğuştan günahkar olduğu, doğaya hükmedebileceği…

Birçok insan gibi, ben de artık bunların dışında, yeni (belki de bir yerlerde unutulmuş), yaşama, yaşantıma ‘can’ olan hikayeler dinlemek, söylemek ve gelecek nesillere aktarmak istiyorum, günün birinde çocuğumun daha güzellerini keşfedeceğini umarak. Güzel hikayelerden kastım pembe, pembe hikayeler değil ya da insanı şekle sokan, içini iyi-kötü, güzel-çirkin, siyah-beyaz diye parçalara ayıran hikayeler değil; damarlarımızda akan yaşam pınarıyla buluşturan hikayeler. O yüzden Nijeryalı şair ve yazar Ben Okri’yi dinlemek beni heyecanlandırdı.

Bunu yapmayı on, on beş gündür erteliyordum, Facebook hesabımda zaten paylaştım, blokta hikayelerden çok söz ettim diye. Ama sanırım izlemeleri için bu videonun hazırlandığı kişiler sadece orada değillerdi ki, paylaşma isteği peşimi bırakmadı. Böyle oluyor işte. Bazen neden yazmam gerektiğini ve bunun kime ulaştığını bilmiyorum. Blog istatistiklerinin her gün biraz daha arttığını şaşkınlıkla gördükçe nedenini de sormaktan vazgeçtim. Biliyorum ki sadece aracılardan biriyim, bir fikrin bir tohumun sahibiyle buluşmasına yardımcı olan.

Kısaca, bu ilhamla dolu bir video. Eğer yazıyı okurken içinde onu izlemek için ufak bir merak oluştuysa, Ben Okri’nin konuşma isteği duyma nedenlerinden biri de sensin demektir. Bana göre içimizdeki Doğa, Gaia bu işte. Bizim imkan ve yeteneklerimizi -izin verirsek- ihtiyaç duyanlar için araç olarak kullanan, bunun için ilham veren Gaia. Diğer canlılardan tek farkımız, bunu engellemek ya da parçası olmak için kullanabileceğimiz düşünme yetisine sahip olmak. O bana artık susma zamanım geldiğini söylüyor:-)

İşte Ben Okri vasıtasıyla konuşan Gaia’nın sesi. İyi seyirler!

(Video’nun maalesef Türkçe altyazısı henüz yok.)

Bir Koltuk Hikayesi – II

Bir önceki yazının yorum kısmında Güneşli Bir Gün bloğunun yazarı Perilievren’le koyu ve güzel bir muhabbete daldık. Hem o, hem de dün akşam okumaya başladığım kitaptaki bazı satırlar, geçen sefer kendi içimde bitiremediğim yazıyı tamamlamak için bende motivasyon yarattı.

Fotoğraf arkadaşım Heather Kelly'e ait.

Fotoğraf arkadaşım Heather Kelly’e ait.

Burası benim son üç yıldır okuduğum okul. İngiltere’de Londra’ya yaklaşık yarım saat mesafede Berkhamsted’de yer alıyor. Okul aynı zamanda içerisinde bulunduğu tarihi Ashridge Binasının da ismini taşıyor. Bahsettiğim bina çok güzel korunmuş ve oldukça da mistik bir görünüşe sahip. Öyle ki Harry Potter filminin çekiminde kullanmak için ilk bu binaya teklif götürmüşler, fakat yönetim tarafından kabul edilmemiş. Neden film için istediklerini ilk akşam restoranı ararken dışarıda karanlıkta yolumu kaybedince anladım. Sonbahar rüzgarının yarattığı gölge oyunları ve hışırtılar, uğuldayan baykuş sesleri ve dolunay kalbimin atışını ve adımlarımı oldukça hızlandırmıştı. Zaman zaman aynı ürpertiyi okulun yürü yürü bir türlü bitmeyen bazı koridorlarında da yaşamadım değil.

Fotoğraf arkadaşım Ben Wielgus'a ait.

Fotoğraf arkadaşım Ben Wielgus’a ait.

İngiltere’de ve okulda geçirdiğim zaman bana artık efsaneleşmiş İngiliz edebiyatının ve kültürünün nasıl oluştuğunu ve yaşatıldığının ipuçlarını da verdi. Her ne kadar sanatın evrensel olduğu iddia edilse de, kullanılan simgelerin ortaya çıkış süreçlerinin yani yaşanmış tarihin farklı olduğunun ve bazı kültürlerin dünyada evresel olarak adlandırdığımız kültürün önemli bir kısmını şekillendirmiş olduğunun da farkına vardım. Mesela Avrupa’nın insanlarında ve kültüründe hiç de azımsanmayacak bir etki yaratmış olan orta çağdaki cadı avı dönemi ve beraberinde onbinlerce -çoğu kadın- insanın cadılık ve büyücülükle suçlanarak diri diri yakılması veya akıl almayan işkencelerden geçmesi buna bir örnek verilebilir. Dünyaca ünlü Almanya kökenli Grimm masallarında da –Hansel ve Gretel, Uyuyan Güzel vb- sürekli geçen cadı karakterinde de artık bilinçaltına yerleşmiş bu korkunun izlerini görmek mümkün. Bu açıdan İngiliz yazar J. K. Rowling için de, Harry Potter serisinde, yetiştiği coğrafyada artık kaybolmaya yüz tutmuş ve doğayla iç içe yaşayan çok tanrılı eski Kelt kültürüne ait birçok simgeyi saklı tutulan kolektif bilinçaltından çıkarmış ve bugünün dünyasına ustalıkla taşımış da denebilir.

p1110697

Türkçe’de benzer bir denemeyi –romanın yazılış tarzını biraz didaktik bulsam da- Buket Uzuner’in Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları: Su kitabında gördüm. Mutlaka okunması gereken bir kitap. Anadolu’nun derinlerine işlemiş kaman (şaman) kültürüne yönelik kapsamlı bir araştırmanın ürünü ve doğayla olan ilişkimizin nereden nereye geldiğini görmek, yani kendimizi anlamamız açısından bence önemli. Özellikle de son dönemde sadece Osmanlı veya İslamiyet sonrasının ya da Kurtuluş Savaşı ve Modernleşme sürecinin tarihimiz olarak sunulduğu bizlere.

İngiltere'nin güneyinde okyanus sahili

İngiltere’nin güneyinde okyanus sahili

Harry Potter örneğinden devam edersek; bambaşka bir doğadan geliyor Harry Potter. İngiltere’de olduğum sürelerde doğasını bol bol gözlemleme şansım oldu. Sürekli havanın değiştiği ve sık sık yağmur yağan, mesela İç Anadolu’dan, Akdeniz’den, Doğu Anadolu’dan ve yakın olmasına nazaran şu an yaşadığım Almanya’dan çok farklı tecrübeler yaşatan bir doğa. Doğa ve iklim önemli, çünkü insanın yaşayışına, kültürüne ve sonuçta edebiyatına çok etki ediyor. Kısaca özetlemem gerekirse, Harry Potter’ın hikayesinden çok ama çok hoşlansam da, içinden birçok çıkarım yapsam da ben o kültüre ait değildim. Bunu bilmek, bunun farkında olmak ve –mış gibi davranmamak benim için önemliydi. Bu farkındalık, oradaki çalışmalarımda gerçek bir katkı yapmamı sağladı. Ama bu söylediklerimin hiçbiri Harry Potter’ın ya da Yüzüklerin Efendisi’nin kendi kategorilerinde çok yönlü, yoğun araştırmalara dayalı ve dünya çapında bir başarıyı hakketmiş eserler olması gerçeğini değiştirmez, onları okumaktan ve izlemekten aldığım zevki de. Benim sorunum kendimize, onların yanında kendimize ait, bizden ne sunabildiğimiz. Benim bizden kastettiğim -ya da kendimden diyeyim- sadece Osmanlı, Türk ya da İslamiyete ait geçmişimiz kesinlikle değil, bugün Göbekli Tepe’nin de ortaya çıkmasıyla Anadolu’da daha da derinleşen içerisinde Şamanizm ve çoktanrılığın da olduğu geçmişimizdir. Adnan Binyazar’ın dün okumaya başladığım ‘Halk Anlatıları’ kitabının önsözünde şöyle diyor;

‘…Anlatı, toplumun söylem gücünün ürünüdür. Toplumu oluşturan her kesimin emeği vardır bunda. Anlatının bu toplumsal boyutu bilinir, dilin gelişimi bu yolla olursa, o toplumun bireyleri, evrensel dünyaya açılabilecek eserler yaratma yetkinliğini de gösterirler. Toplumlar arası dilsel ve düşünsel kaynaşma aracı bu birikimlerdir. Ancak geleneksel anlatılarını kurmuş halklar arasında evrensel anlaşmanın doğabileceği de gerçektir. O halkların bireylerini birbirine kaynaştıran duygu sargınlığı da bunun sonucu sayılmalıdır. Dünya artık sanat üretiminin bir imece olduğunu algılamak zorundadır. Medya araçlarının sağladığı hız, dünya insanlarını neredeyse bir evin bireylerine dönüştürdü.

Toplumlar bu imeceye katılmalarını sağlayacak üretimde bulunamazlarsa, öbür halkların ürettiklerinden beslenirler. Egemeni kendileri belirlemedikleri için, onlar ne verirlerse onunla yetinmek zorundadırlar...’ (s.19)

Ayrıca şunu da diyor ‘… Ama çocukluğumuzun geniş, uzun sokaklarını, görkemli konutlarını getirin gözlerinizin önüne. Sonradan bunların nasıl darlaştıklarına, sıradanlaştıklarına tanık olursunuz; işte özümsemeden, çağdaş bir yoruma ulaşmadan, sanatsal yaratıda yalnızca geleneklere bel bağlamak bu yönden tehlikeli…’ (s. 16)

Kısaca geldiğimiz coğrafyaya ait masallarımızı, destanlarımızı, Kırmızı Başlıklı Kız, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi kadar bilmeye ve onları yeniden, tekrar tekrar anlatmaya ihtiyacımız var. Hepimizin bir Yaşar Kemal olma potansiyeli yok belki, ama nereden geldiğimizi bilmek dünyamız zenginleştirecek, renklendirecek ve beraberinde içinde yaşadığımız dünyayı da daha zenginleştirebileceğiz.

Tabii bir de bunu artık neredeyse her şeye işlemiş oryantalist bakış açısından arınarak nasıl yapacağımız var ki, işte en önemli ve en zor konu da bu bence. Kültürümüzü ya batı gözlüğü takarak ya da onun diğer yüzü olan batı karşıtlığıyla anlatıyoruz birbirimize. Maalesef birçok okur, yazar, gazeteci, bilim insanı, sanatçı, siyasetçi bu labirentte kaybolmuş durumdayız.

Şimdilik benden bu kadar. Okumaya, yaşamaya ve gözlemlemeye devam…